KOMÜNİST
ÖNDER İBRAHİM 
KAYPAKKAYA'NIN 
HAYATI


KOMÜNİST ÖNDER İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN HAYATI

 

İbrahim KAYPAKKAYA, 1949 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Çorum'un Alaca ilçesi'nin Karakaya köyünde dünyaya geldi. Babası yoksul bir emekçiydi. Annesi ile babası İbrahim 2-3 yaşında iken ayrıldılar.


İbrahim KAYPAKKAYA, ilkokul 1. ve 2. sınıflarını Karamahmut köyünde, üçüncü sınıfı Ortakışla köyünde, dördüncü ve beşinci sınıfları da Alacaköy'de okudu.
İbrahim KAYPAKKAYA, daha çocukluk yaşlarından itibaren herşeye meraklı idi, bilgi açlığını gidermek için önüne çıkan her fırsattan yararlanıyordu. Verilen her işi yapmaya çalışıyor, sorumluluk almaktan korkmuyordu. Okulundan arta kalan zamanlarda bütün işlerde ailesine yardım ediyordu, koyun gütmeye giderken bile yanına defter, kalem, kitap almayı unutmazdı. İbrahim KAYPAKKAYA, daha o yaşlarda bile yaşıtları arasından sıyrılıyordu, fakat o, bunu hiçbir zaman kuruntu kaynağı yapmaz, arkadaşlarını küçümsemezdi. Arkadaşları arasında da çalışkanlığı, bilgisi, ağırbaşlılığı, yardımseverliği ve fedakârlığı ile sayılıp sevilirdi.


İbrahim KAYPAKKAYA, ilkokulu bitirince öğretmen olmayı kafasına koydu, devlet parasız-yatılı sınavlarına girip kazandı ve Ankara-Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na yatılı öğrenci olarak alındı. O, yatılı okulda okurken, yazları ve diğer ara tatillerde köyüne dönüyor ve ailesine yardımcı oluyordu. Çalışırken yorulmak bilmezdi. Köydeki diğer öğrenci arkadaşları köylüye karışmaz, işe katılmazken o, elinden ne iş gelirse ailesine ve köylüye yardım ederdi. Öğrenci oluşunu, köylünün yaptığı işleri yapmamak anlamında bir ayrıcalık olarak görmezdi.

 

İbrahim KAYPAKKAYA, ilk devrimci düşüncelerle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Araştırıyor, soruyor, okuyordu, siyasal olarak geliştikçe davranışları ve ilişkileri de değişiyordu.


Bu gelişme sayesinde İbrahim KAYPAKKAYA'nın adı çevre köylerde bile duyulur oldu. Tabii gericilerin, yobazların gözüne batmaya da başlamıştı. Okulda "yeşili sevmiyorum" başlığı ile yazdığı bir kompozisyon yüzünden öğretmenlerden biri ona çok kızmış ve "peki kızılı mı seviyorsun" diye hayli eziyet çektirmişti.


İbrahim KAYPAKKAYA, Hasanoğlan'dan "pekiyi" derece ile mezun oldu. Ve sınavları kazanarak İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen okuluna kayıt oldu. Bu okula başladığında, devrimci fikirler karakterinin bir parçası olmuştu bile. Buradaki siyasal gelişimi çok hızlı bir seyir izledi, kısa zamanda devrimci öğrenciler arasında sivrildi, onlarla tartışan, onlara öğreten, onları güçlendiren ve örgütleyen bir devrimci olarak ön plâna çıktı. Fakat o, köyüyle olan ilişkisini hiçbir zaman kesmedi, her fırsatta köyüne döndü, oraya dergi, gazete, kitap götürdü, yeni dostluklar ve ilişkiler kurdu. Bu faaliyetleri neticesinde İbrahim KAYPAKKAYA, polis tarafından "fişlendi".

 

O, artık Çapa'daki devrimci çevrenin önde gelen liderlerinden biriydi. İlk bildirisini, Çetin Altan'a bir gezi sırasında gericiler tarafından saldırılması üzerine kaleme aldı. Ve onun devrimci saflardaki ilerleyişi günbegün hızlanan bir tempo izledi, nerede bir konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer varsa İbrahim oradaydı, dinliyor, not alıyor, sorular soruyordu. Ders çalışmaya çok az vakti olmasına rağmen başarılı bir öğrenciydi.


Arkadaşlarını eğiten İbrahim, onları okuldaki çalışmayı örgütlü yürütme konusunda ikna etmişti. Bunun sonucunda Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kuruldu ve İbrahim başkanlığa seçildi. İbrahim KAYPAKKAYA, derneğin kuruluş bildirisini kaleme aldı ve bu bildiri okulda dağıtıldı. Bu bildiri ile okuldaki bütün yurtsever, devrimci ve ilericiler, yobazlara ve faşistlere karşı birlik olmaya ve mücadeleye çağrılıyordu. Buna karşı okul yönetimi hemen harekete geçti. İbrahim ve diğer kurucu üyelere "1 ay okuldan uzaklaştırma" cezası verildi, bununla da yetinmeyip, İbrahim ve arkadaşları savcılığa ihbar edildi.
İbrahim, bu bir ay sırasında arkadaşlarının evlerinde kaldı. Bütün zamanını devrimci mücadele için kullanıyordu. Bütün davranışlarına önder bir devrimcinin alçakgönüllüğü hakimdi.

 

Artık dergilere yazılar yazmaya başlamıştı. Öğrencilik dönemi boyunca sırasıyla Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık gibi dergilerde yazıları çıktı. FKF'nin 2. Kurultayı'na Çapa'dan delege olarak katıldı. Bu geliþmeyi, okul yönetimi ve gericiler her türlü yöntemle engellemeye çalýþýyorlardý. Gericilerin taþlý-sopalý saldýrýlarý artmýþtý. Ýbrahim, bu geliþmelere karþý bildiriler yazdý ve bizzat daðýtýmýnda görev aldý. Bu olay üzerine okul disiplin kurulu toplandý, Ýbrahim ve arkadaþlarýnýn "Parasýz Yatýlý Öðrenci"lik haklarý ellerinden alýndý. Ýbrahim ve arkadaþlarý bu gerici kararý tanýmadýklarýný ve buna uymayacaklarýný açýkladýlar, bunun üzerine faþist gericiler dýþardan takviye alarak okulun önünü kestiler, Ýbrahim ve arkadaþlarýna saldýrdýlar, bu olayda faþistler silah da kullandý, buna raðmen Ýbrahim ve arkadaþlarý faþistleri püskürtüp okula girdiler. Bunun üzerine müdür, polis çaðýrýp Ýbrahim ve arkadaþlarýný okuldan attýrdý.

 

İbrahim KAYPAKKAYA, okuldan atılınca bir süre bir otelde çalıştı. Otelin patronuyla kavga edince oradan ayrýldý. Geçimini matematik dersleri vererek sürdürmeye çalýþtý. Tüm bu zor þartlara raðmen geçimini saðlayacak parayý kazandýktan sonra gerisine aldýrmýyor, zamanýný ve enerjisini devrimci çalýþma için kullanýyordu.

 

İbrahim KAYPAKKAYA, 6. Filo'ya karşı eylemler ve Kanlı Pazar gibi olaylarda en önde yürüyor, fabrika ve köylerde örgütleme çalışmaları yürütüyordu. 69-70 yıllarında İbrahim KAYPAKKAYA, Türk Solu dergisinde işçi ve köylü eylemleri ile ilgili bir dizi haber ve yorum yazdı.
Okuldan atılma ile ilgili kararı Danıştay bozmuştu, buna göre İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşları okula geri alınmalıydılar, fakat yönetim İbrahim KAYPAKKAYA için bu kararı uygulamadı. Atılan dokuz öğrenci okula alındı. İbrahim KAYPAKKAYA alınmadı.
70 yılı mücadelenin daha da geliştiği ve sertleştiği bir yıl oldu. Şehirlerde ve kırlarda kitlelerin devrimci mücadele ruhu gittikçe yükseliyordu. İbrahim KAYPAKKAYA, Trakya Değirmenköy'de toprakları için ağaya karşı mücadele eden köylülerin arasındaydı. İbrahim KAYPAKKAYA ve bu direnişte yer alan diğer devrimci önder Cihan Alptekin, bu direnişten dönerlerken polis tarafından tutuklandılar ve işkenceden geçirildiler.

 

Yükselen mücadele 15-16 Haziran'da doruğa ulaştı. İbrahim KAYPAKKAYA, bu büyük direnişin sıra neferlerinden biriydi. Gece sabahlara kadar bildiri basıyor, gündüz kavganın en yoğun olduğu yere koşuyordu. Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby… işçileri, bu büyük devrimciyi yakından tanıyorlar ve kendilerinden biri olarak görüyorlardı.
15-16 Haziran büyük işçi mücadelesi, İbrahim KAYPAKKAYA'nın siyasal mücadelesi açısından önemli dönüm noktalarından biri oldu. Bu mücadeleden çıkarılması gereken dersler bağlamında yürütülen tartışmada, İbrahim KAYPAKKAYA o döneme kadar içinde bulunduğu örgütün —PDA/TİİKP— merkezi ile ters düştü. Tartışmalar içinde merkezin Halk Savaşı çığlıkları ile üzeri örtülen reformist-legalist bir çizgi izlediğini gördü.

 

 

İbrahim KAYPAKKAYA, 71 başlarında Çorum ve köylerinde araştırma çalışmalarına çıktı. Bu tarih aynı zamanda 12 Mart faşist cuntasının tezgâhlandığı tarihti. Yükselen devrimci başkaldırıyı durdurmakta yetersiz kalan göstermelik parlamenter araçları bile çok gören faşist devlet, kolları sıvadı ve sıkıyönetim ilan edildi. Grevler, kitle eylemleri, mitingler yasaklandı, bütün devrimci dergiler, kitle örgütleri kapatıldı. Devrimci avına başlandı, binlerce devrimci tutuklandı, onlarcası katledildi. İbrahim KAYPAKKAYA da arananlar arasındaydı. 12 Mart'ın değerlendirilmesi konusunda yürütülen tartışmada da, İbrahim KAYPAKKAYA, TİİKP'nin merkezindekilerin revizyonist bir hat izlediklerini açıkça gördü.

 

İbrahim KAYPAKKAYA, bir süredir Çorum'daydı. Bu bölgedeki uzun çalışmaları sonucu "Çorum İlinde Sınıfların Tahlili" konulu bir inceleme hazırladı. İbrahim KAYPAKKAYA, sıkıyönetim sonrası çekildiği bu bölgede arkadaşları ile sürekli okuyup-tartışıyor, kafasında yeni bir örgüt taslağı oluşturuyordu.

 

1968 yılında, Türk Solu; Milli Demokratik Devrim ve Sosyalist Devrimciler olarak ayrışır. İlk başta Kaypakkaya' da herkes gibi TİP üyesidir ve TİP'in FKF merkezindeki Milli Demokratik Devrimcileri alt etmek için Ankaraya gelir. Bir süre sonra okuldaki mücadele Kaypakkaya'ya yetersiz gelir ve kararini vererek okuldan ayrılıp tüm zamanını ideallerini gerçeklestirmeye ayırır. Türkçe'ye çevrilen tüm klasikleri, yeni çıkan araştırma kitaplarını, bütün siyasi dergi ve gazeteleri okuyan, inceleyen, tartışan ve fikir üreten biridir İbrahim. İlk yazisi Türk Solu dergisinde yayımlanır. Bu yazı aynı zamanda Kaypakkaya'nın MDD saflarına katıyışının da ilanıdır. Tarih 14 Ekim 1969'dur ve İbrahim 21 yaşındadır. O, kısa süre sonra köylülerin toprak mücadelesinde, istanbul ve Ege sanayii fabrikasinda işçilerin eylemlerinde yer alır.MDD saflarında gerçekleşen ayrışmada, Mihri Belli kligine karşı, Aydınlık saflarında kalır. Bu tarihten itibaren de Mao Zedung'un fikirleriyle daha çok ilgilenmeye başlar. MZD'ci ideolojik şekillenme de esasen bu süreçten itibaren başlar. Artık O'nun savunduğu proğram, strateji ve taktik planlara Mao Zedung'un Demokratik Devrim görüşleri ve Çin Devrimi'nin deneyleri daha fazla yol göstermektedir. Kuşkusuz ki bunda Türkiye'nin yarı sömürge-yarı feodal olması önemli bir etkendir. Öte yandan, 1970'lere gelindiğinde Büyük Proletar Kültür Devrimi'nin dünyayı sarsan etkileri, Vietnam Devrimi'nin başarıları, Hindistan Komünist Partisi'nin Halk Savaşı pratikleri, Kaypakkaya'cı eğilimi tetikleyen temel öğelerdi.

 

15-16 Haziran işçi hareketlerinden sonra ilan edilen sıkıyönetimden itibaren gençlik örgütü Dev-Genç içindeki ayrışmalar hızlandı. Artık "barışçıl dönemlerin kapandığı" ve illegal radikal bir kopuşun gerekliliği fikri yaygınlık kazanmaya başladı. Kaypakkaya'nın PDA hareketiyle kıran kırana hesaplaşması  da devam etmektedir.

 

 12 Mart Darbesinden hemen sonra Ankara'da toplanan kadroların önünde, PDA önderligiyle kıyasıya bir tartışma yaşar. İdeolojik-siyasi ayrılığın temellerini  oluşturan fikirlerini o toplantıda kapsamlı bir yazı ile sunar. Bu toplantının ardından Kaypakkaya faaliyetlerini TKİİP'in DABK sorumlusu olarak yürütür. Çalışma alanları ise, Malatya, Antep, Maraştır. 1971 yaz aylarından itibaren Kaypakkaya ile  TKİİP arasındaki ayrılıklar giderek netleşmeye başlar ve Kaypakkaya bu revizyonist mihraka karşı muhalefeti geliştirip yayma mücadelesi içindedir. Daha sonraki bütün hattına temel teşkil edecek bütün temel yazılarını daha PDA içindeyken 71-'72 arasında yazar. Bütün bu tezlere Şubat 1972 de DABK kararlarını eklediğinde iplerin örgütsel olarak da koparılıp TKP(ML)'nin Türkiye ve Kuzey Kürdistan topraklarında doğumunun müjdesini de vermiş oluyordu.

 

TKİİP önderliği, bu gelişme üzerine Kaypakkaya ve yanındaki önder kadroları tutuklama ve imha da dahil bir dizi komplo geliştirir. Fakat gerek Kaypakkaya'nın komünist uyanıklığı ve gereksede İrfan Çelik gibi devrimci kadroların ibrahime olan güven ve sevgileri sonucu bu hain planlar başarılı olamaz. 24 Nisan 1972'de İbrahim Kaypakkaya 23 yaşındadır. 15 kadro ve 20 civarında sempatizanla, 7 kişilik Koordinasyon Komitesi ile, TKP(ML) ve TİKKO'nun kuruluşunu sağlar.

 

İbrahim KAYPAKKAYA, bu dönemden sonra yakalandığı gün olan 24 Ocak 73'e kadar esas olarak Malatya, Tunceli, Antep yörelerinde devrimci mücadeleyi örgütledi. İbrahim KAYPAKKAYA, yorulmak bilmez bir enerji ile köy köy dolaşıyor, yoksul köylüler ile uzun sohbetler ediyor, onlara destansı bir üslupla Çin, Vietnam ve Ekim Devrimlerini anlatıyordu. Dolaştığı bölgelerdeki yoldaşlarının en küçük sorunları ile bile ilgileniyor, onlara sorunlarını çözmede yol gösteriyordu, Kürtçeyi çat-pat sökmüştü, Malatya yöresinde kitlenin ileri kesimlerine hitap eden "okuma grupları" oluşturmuştu.

 

Sıkıyönetim tüm ağırlığı ile devam ediyordu, direnenler de vardı, teslim olanlar da. İbrahim KAYPAKKAYA, sıkıyönetim işkencelerinden başeğmeden çıkan Ömer Ayna'nın resmini yoldaşlarına gösterip "devrimci olmanın ilk koşullarından birinin işkenceye dayanmak olduğunu" söylüyordu. Malatya yöresinde yürüttüğü çalışmalar neticesinde tuttuğu notları sistemleştirip "Malatya'da Sınıfların Tahlili" başlıklı bir inceleme hazırladı.


72 yılı Mayıs ayının altısında Deniz ve arkadaşları idam edilmişlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA'nın çalışma yöresinin yakınlarında da THKO'dan Sinan Cemgil ve iki yiğit devrimci girdikleri çatışmada şehit düşmüşlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA, bu olaydan sonra çevre köylerde araştırma yaptı ve Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'in ihbarcı olduğunu ortaya çıkardı. Bu ihbarcı İbrahim KAYPAKKAYA ve iki yoldaşı tarafından tutuklanıp sorgulandı, suçlu görülerek kurşuna dizildi. Böylece  devrimin adaletinin iki elinin devrim düşmanı ihbarcıların yakasında olduğu, ihbarcıların af edilmeyeceği dosta düşmana gösterildi. Çevredeki köylülerin ve tüm devrimcilerin büyük coşkusu ile karşılanan bu eylem sıkıyönetimin azgınca sürdüğü bir dönemde gerçekleştirilmişti. Bu eylem İbrahim KAYPAKKAYA'nın devrimci dayanışmadan ne anladığını, onun silahlı mücadele çizgisini, silahlı eylem hedefleri konusundaki görüşlerini de pratikte gösteren bir eylemdi.

 

İbrahim KAYPAKKAYA, bu olaydan sonra Tunceli yöresine geçti, aynı bölgeye can yoldaşı Ali Haydar Yıldız ve Muzafer Oruçoğlu da gelmişlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA, bu bölgede yoldaşları ile eğitim çalışmaları yaptı, onlara geliştirdiği yeni görüşlerini aktardı ve onlarla tartıştı. Bu çalışmaların esas ekseni, baharla birlikte TKP(ML)'nin ilk kongresini gerçekleştirip, merkezi ve demokratik yapıya kavuşmasını hedeflemekteydi. Çünkü, daha yeni kurulmuş olan TKP(ML)' de Kaypakkaya yoldaşları tarafından doğal önder olarak kabul edilmiş ve demokratik bir oturum sonucu seçilmiş bir önderlik ve işlerlik makanizmaları henüz yoktu.


TKP(ML, kitlelerin güvenini kazanmak, onlarla bağlar kurmak ve bu yeni komünist oluşumu tanıtmak amacıyla, tamamen kendi olanaklarıyla geliştirdikleri patlayıcılar ve halkın yardımıyla elde ettikleri bir kaç kırık dökük silahla bir dizi ajitasyon propaganda eylemi yapmış, halkın talebi haline gelmiş bir dizi hedefe karşı devrimci adalet eylemleri gerçekleştirmiştir. Aynı günlerde İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşlarının bu bölgede yürüttüğü faaliyetin başarısının kendisi açısından felakete doğru gideceğini bilen faşist diktatörlük, bildiği bütün yöntemleri kullanarak bir sürek avı başlatmıştı. Fehmi Altınbilek yönetimindeki faşist devlet güçleri köy köy, dağ taş İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşlarını arıyorlardı. Bu bölgedeki devlet güçleri takviye edildi, halkın üzerinde tam bir faşist terör estiriliyordu.


İbrahim KAYPAKKAYA, bir ara İstanbul'a döndü, sonra Malatya'ya uğrayıp tekrar Tunceli yöresine geçti.
O güne kadar faşist kolluk güçlerinin sürdüğü hiçbir iz sonuç vermemişti. Halk, İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşlarını kendilerinden biri olarak gizliyordu. İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşları her fırsatta halkın üzerindeki baskıları teşhir ediyorlardı. Ali Haydar, 20 Ocak 73'de geceyarısı dağdan Tunceli'ye inmiş, bu baskılara cevap olarak karakolu ve lojmanı bombalamıştı
.

23 Ocak akşamı Ali Haydar ve bir yoldaşı ekmek ve yiyecek almak için çalışmalarını sürdürmek için üslendikleri Vartinik'teki kömden ayrıldılar, akşama geri döneceklerdi. Ama yollar alabildiğine karlı olduğundan dönüşleri gecikti. Ancak sabaha doğru köme varabildiler. Az uzakta parolayı çaldılar, fakat karşılık gelmedi, parolayı tekrarladılar yine karşılık gelmedi, çevreyi süzmeye koyuldular ve uzaktan jandarmaların kömü sardıklarını gördüler, köm kuşatılıyordu.


Vakit, 1973 yılı Ocak ayının 24. sabahıydı. Ali Haydar ve yanındaki yoldaş, yoldaşlarını uyarmak için köme fırladılar, kuşatma yarımay şeklindeydi. Ali Haydar kömü en son terketti, ne yazık ki çemberi aşamadı, orada vuruldu kaldı! İbrahim KAYPAKKAYA, ateşten sıyrılıp çekilmeye çalışıyordu fakat O' da vurulmaktan kurtulamadı, boynunun her yanı saçma dolmuştu, hemen cebindeki adresleri çıkartıp yoketti. Bu sırada diğer üç kadro kuşatmanın boş tarafından çekilmeyi  başarmışlardı. Jandarmalar İbrahim ve Ali Haydar'ı bırakıp çekilenlerin  peşine düştüler.


İbrahim KAYPAKKAYA, belli bir süre sonra kendine geldi, kafası saçma yaralarından kan içindeydi, biraz ilerde yerde yatan Ali Haydar'ı gördü, can yoldaşını kaybetmenin hüznü ile içi burkuldu ve bir intikam yemini içip sendeleyerek oradan uzaklaşmaya çalıştı. Bir mağara buldu ve iki gün burada kaldı. Köylerde terör estiriliyordu. İbrahim KAYPAKKAYA, bu süre içinde değişik köylere uğradı, bazılarından yardım alamadan geri döndü, bazılarında sıcak ilgi ve yardım ile karşılaştı. Vurulduğunun beşinci günü uğradığı köyün öğretmeni azılı bir gericiydi, İbrahim KAYPAKKAYA'yı ihbar etti, ev kuşatıldı ve İbrahim KAYPAKKAYA tutuklandı.
İbrahim KAYPAKKAYA, Gökçe Karakolu'na kadar buzlu derelerin içinden yaya sürüklendi. İlk ifadesi karakolda alındı. Faşistler, O'nu hemen konuşturup işini bitirmek istiyorlardı. Fakat İbrahim KAYPAKKAYA hiçbir örgütsel konuda ifade vermedi. Bundan sonra bitmek bilmeyen işkenceler başladı. İbrahim KAYPAKKAYA, Şubat başında önce Tunceli'ye ordan Elazığ'a, oradan da Diyarbakır'a götürülüp Savcı Yaşar Değerli'ye teslim edildi. İbrahim KAYPAKKAYA, burada gittikçe ağırlaşan yaraları yüzünden ölüm tehlikesinin belirmesi sonucu askeri hastaneye yatırıldı, cellatlar İbrahim KAYPAKKAYA'nın onlara gerekli bilgileri vermeden ölüp gitmesine razı değildiler. İbrahim KAYPAKKAYA, burada donma/kangren sonucu iki ayağını da kaybetti. Şubat ayı başlarında İbrahim KAYPAKKAYA iyileştikten sonra tekrar sorgular başladı. Faşistler, O'nu konuşturmak için akla gelebilecek her türlü işkence yöntemini deniyorlardı, fakat tüm çabaları boşa çıktı, İbrahim KAYPAKKAYA şaşmaz bir kararlılıkla hiçbir örgütsel faaliyeti hakkında bilgi vermedi, işkenceciler bu durum karşısında çılgına dönüyorlardı.

 

Mayıs ayı başlarıydı, nedense birkaç gündür işkence yapmıyorlardı. Bir defter kalem istemiş onu da getirmişlerdi. "Herhalde sorgulamalar bitti" diye düşünüp savunmasını hazırlamaya başladı. Savunmasını hazırlarken bazen duyguları yoğunlaşıyor, bunları da yazdığı şiirler ile dile getiriyordu. Bu dönem yazdığı şiirlerden bir tanesi şöyleydi:

"DEVRİM İÇİN HER ZAMAN ÖLECEKLER BULUNUR

…gider …gider, nice koçyiğitler gider

Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir

Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki

Yüreğimiz kabına sığmamakta

Örsle çekiç arasında yoğrulduk

Hıncımız derya gibi kabarmakta"

 

İbrahim KAYPAKKAYA, bazı özel istekler yüzünden ve görüşebilmek için babası Ali Kaypakkaya'ya da mektup yazmıştı. Babası, oğlunun mektubunu alınca çok sevinmişti! Aylardır haber alamadığı oğlu demek ki yaşıyordu. Hemen onun istediği şeyleri yerine getirip 19 Mayıs günü Diyarbakır'a doğru yola çıktı. Bundan önce de Diyarbakır'a gitmiş fakat onu İbo'suyla görüştürmemişlerdi. Fakat Ali KAYPAKKAYA'yı Diyarbakır'da oğlunun ölüm haberi karşıladı. Oğlunun intihar ettiğini söylediler. Tabii ki o bu palavralara inanmadı, onun tanıdığı oğlu intihar etmezdi. Oğlunun cesedini almaya gittiğinde cesedin üzerindeki kurşun izlerini gördü, bunların ne olduğunu sorduğunda görevliler suskunlukla cevap verdiler. İbrahim KAYPAKKAYA'yı konuşturamayacağını anlayan faşistler onu 18 Mayıs günü kurşuna dizmişlerdi...

Kısaca belirttiğimiz bu bölümde, onun kronolojik olarak bir yaşam portresidir. Fakat onun ardılları olarak bizler, O'nun ne öylesine maceracı bir öğrenci lideri, ne sadece işkencede direnen yiğit bir devrimci ve ne de TKİİP revizyonizmine karşı tepkisel bir çıkış yapan devrimci bir önder olduğu iddialarına müsamaha gösteremeyeceğimiz gibi, O'nu komünist bir önder yapan, kendisinin deyimiyle Büyük Proletar Kültür Devrimi'nin ürünü olan Komünist hattını ve kimliğini savunmak ve onun önderi olduğu emekçi sınıfların yüce kurtuluşu davasında yolumuzu aydınlatan bir güneş olduğunu durmadan haykırıp emekçilerin dünyasında ete kemiğe bürünmüş hale gelmesi için enerjimizin son haddine kadar çalışmak zorundayız. Bunun yolu öncelikle O'nu bilimsel yöntemiyle anlamaktan geçmektedir. O'nun materyalist bilim yöntemini kavramakla mümkündür.

O'nun ölümsüz eseri gücünü mirasçısı olduğu MLM den gelmektedir. O'nun olguları, olayları ele alışındaki bütünsellik ve güç ürünü olduğu Büyük Proletar Kültür Devriminden gelmekdedir.

 

KÜRECİK BÖLGE RAPORU EKİM 1971 Bugüne kadar faaliyet gösterdiğimiz alan K nahiyesidir. Nahiye, 21 köyü içine almaktadır. Bağlı olduğu ile uzaklığı 70, ilçeye uzaklığı 25 km.’dir. Doğu Anadolu’nun merkezini Orta ve Batı Anadolu’ya bağlayan karayolu bu nahiyeden geçmektedir. Toroslar’ın doğu kolları, Nurhak dağları üzerinden bu nahiyenin topraklarına kadar, yüksek tepeler ve dağlar halinde sokulmaktadır. Nahiye genellikle dağlık ve tepeliktir; dağlar ve tepeler çıplaktır. Düz alanı çok azdır. Dağlık yapıya uygun olarak, köyler dağınık olarak kurulmuştur. Aynı köyün bir ucundan diğer ucuna, bazı yerlerde yürüyerek bir saatte ancak varılabilir. Genellikle evler, tarlaların yanına konmuştur ve aynı soydan olanların evleri birbirine yaklaşık olup bir mahalle oluşturmaktadır. Davarı olanların, evden ayrı olarak yaylalarda ağılları vardır. Ağıl sahipleri yaz günleri buralara çıkarlar. Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin coğrafi yapısı ve yerleşme durumu böyledir. 1. BÖLÜM EKONOMİK, TOPLUMSAL VE SİYASİ DURUM A) Sınıfları Birbirinden Nasıl Ayırdedebiliriz: Bölgede sınıfları birbirinden ayırdetmeye yarayacak ölçü nedir? Sahip olunan toprak büyüklüğü mü, hayvan sayısı mı, yoksa örneğin armut ağacı sayısı mı, yoksa başka birşey mi? Önce şunu belirtelim: Bu bölgede sınıflar henüz kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Ege’de ve Trakya’da gördüğümüz gibi köylüleri ücretli işgücü yoluyla sömüren zengin köylülere (köy burjuvazisine) pek rastlanmaz. Genel bir yoksulluk köylülerin büyük bir çoğunluğunu (tahminen % 90’dan fazlasını) kasıp kavurmaktadır. Bunların içinde durumları çok kötü olanlar, görece biraz daha iyi olanlar vb. elbette bulunmaktadır. İkinci olarak şunu belirtelim: Bu bölgede, Urfa, Mardin ve Diyarbakır ovasında görüldüğü gibi, köylüleri yarıcılık, ortakçılık, angarya ve benzeri yollarla sömüren toprak ağalığı bulunmamaktadır. Köylüler genel olarak “özgür” küçük üreticilerdir. Üçüncü olarak şunu belirtelim: Toplumsal üretimin hiçbir yüzü, henüz ciddi bir gelişme göstererek esas haline gelmemiştir. Yani ne tarla tarımı, ne hayvancılık ve hayvan ürünleri tarımı, ne meyvecilik, esas üretimi oluşturmamaktadır. Bunların hepsi birarada ve aşağı yukarı aynı ölçüde yürütülmekte ve aynı öneme sahip görünmektedir. Bunların içinde, görece tarla tarımı ve koyun, keçi üzerine yapılan hayvancılık ön plandadır, fakat bu alanlarda (ne birinde, ne ötekinde) ciddi bir gelişme henüz yoktur. Bu yüzden de sınıfları biribirinden ayırdetmek için ne toprak büyüklüğü, ne de hayvan sayısı tek başlarına doğru bir ölçü oluşturmamaktadır. Arazinin dağlık olması yüzünden, topraklar verimsiz, kıraç ve bayırdır; traktör ve biçer-döver gibi modern araçları kullanma hemen hemen olanaksızdır, ensantif tarım yoktur. Tarla tarımının gelişip toplumsal üretimin esas yönü haline gelmemesi arazinin bu elverişsiz durumundan ileri gelmektedir. En verimli topraklarda bile verim bire beşi seyrek olarak geçmektedir. Bu yüzden, çoğu kere 100 dönümden fazla toprağı olan aileler bile geçimini sağlayamamakta, iş-gücü satmaya zorunlu kalmaktadır. Öyle aileler vardır ki, toprağı 200 dönüme ulaştığı halde, geçimini güç bela sağlayabilmektedir. Hatta, çalıştığı topraktan verdiği emeğin karşılığını alamadığı için, bu toprakların bir kısmını kendi isteğiyle terketmekte, ekip biçmemektedir.


Arazinin tarıma elverişsizliği, verimsizliği yüzünden, birinci olarak toprağa fazla değer verilmemekte, varlıklı köylülerin elinde toprak toplanmasına doğru bir gelişme pek olmamaktadır (oluyorsa bile son derece yavaş olmaktadır); toprak alım-satımı, kiracılık, ortakçılık yaygın, ciddi (en önemli) bir sorunu oluşturmamaktadır. Yoksul ve orta köylülerin borca karşılık tarlasını vermesi, göç, evlenme vb. nedenlerle tarla satışı olmaktadır; fakat bu, belirttiğimiz gibi, hiç değilse bugün, zenginlerin elinde esaslı bir toprak toplanmasına yolaçmamıştır. Göç eden yoksul ailelerin bir kısmı toprağını satmadığı gibi, ortağa vb. de vermeyip bomboş bırakmaktadır.


Arazinin elverişsizliği, ikinci olarak, traktör, biçer-döver, patos gibi teknik araçların ve ilaç, gübre gibi tarım girdilerinin tarımda geniş ölçüde kullanılmasına, bu yolda esaslı bir gelişmeye engel oluyor. K nahiyesine bağlı köylerden, bildiğimiz kadarıyla sadece birinde bir patosla bir traktör vardır. Az miktardaki elverişli arazilerde başka yerlerden getirilmek yoluyla, traktör ve patos kullanıldığı olmaktadır; fakat bu hiçbir zaman büyük ölçülere ulaşmamaktadır. (Traktörün dönüm ücreti 10 lira, patosun saat ücreti 50 lira).
İlaçlardan sadece kör hastalığına karşı tohum ilaçları kullanılıyor (kilosu 10 lira) ve az miktarda da gübreleme yapılmaktadır (kilosu 110 kuruş).


Tarla tarımı, esas olarak tahıl (buğday) tarımıdır. Buna rağmen, buğday satan aile hemen hemen yoktur; satın alan aile ise, köylülerin anlatımına göre % 99’a yakındır.
Tarla tarımının yanında önem taşıyan diğer bir ziraat dalı hayvancılıktır. En çok beslenen hayvan koyundur, ikinci olarak keçi gelir. Fakat, hayvancılık da, tarla tarımı gibi, ticaret amacıyla yapılan, gelişmiş, egemen bir üretim dalı haline gelemediği için, köylülerin sahip olduğu hayvan sayısı da, yalnız başına sınıfları birbirinden ayırdeden bir ölçüt olmamaktadır. Bir yanda büyük sürü sahipleri, diğer yanda bu sürülerin bakımında vs. şu veya bu şekilde çalışan yarı-proleterler ve proleterler şeklinde belirgin ve kesin bir ayrım henüz oluşmamıştır. Gerçi, varlıklı olanların bir kısmı, daha çok koyun ve keçiye sahiptirler ve yoksulların genel olarak koyun ve keçileri ya çok azdır, ya da hiç yoktur; fakat, koyun ve keçileri kabarık olanlar arasında da yoksul olanlar, işgücünü satanlar çoktur ve yine hiç koyunu, keçisi olmayan veya çok az olan aileler içinde de varlıklı olanlar vardır. Ayrıca, köylü ailelerinin birçoğu şu veya bu ölçüde koyun ve keçiye sahiptirler. Bu nedenlerle, sınıfları birbirinden ayırdederken, sahip olunan koyun ve keçi sayısına bakmak gereklidir ama yeterli değildir.


K nahiyesinde önem taşıyan bir diğer gelir kaynağı, armut ağaçlarıdır. Tarlalarda ve bayırlarda bol miktarda armut ağacı vardır ve köylüler bunların meyvelerini toplayıp satmaktadır. Fakat özel olarak bu işle uğraşan; armut bakımıyla, onun yetiştirilmesi, iyileştirilmesi, veriminin artırılmasıyla vs. uğraşan hemen hemen yok gibidir. Armut ağaçları iki yılda bir meyve vermekte ve köylüler ne bulurlarsa onu toplamaktadırlar. Hatta armut ağaçlarının bir kısmı kesilip yakacak olarak kullanılmaktadır. Bu nedenlerle, sahip olunan armut ağacı sayısı da sınıfları birbirinden ayırdetmekte tek başına bir ölçüt olmamaktadır.


O halde, sınıfları birbirinden ayırmakta kullanacağımız ölçüt nedir? Sahip olunan ekilip-biçilir toprak miktarı, sahip olunan hayvan sayısı ve sahip olunan armut ağacı sayısı, bunların üçü birden sınıfları birbirinden ayırdetmekte doğru bir ölçü olabilir. Fakat, bu pratik ve kullanışlı bir ölçüt değildir. Bu yüzden biz, bunun yerine başka bir ölçüt kullanmayı daha doğru bulduk. Bir köylü ailesinin yıllık geliri, o ailenin hangi sınıfa dahil olduğu hakkında oldukça doğru bir düşünce vermektedir ve bunu hesaplamak, yukardakileri (toprak miktarını, hayvan sayısını, armut ağacı sayısını) hesaplamaktan çok daha kolaydır.


Dördüncü olarak şunu belirtelim: Ticaret, köylülerin yaşamına hergün biraz daha fazla girmektedir. Köylülerin en temel gereksinim maddeleri, hergün artan ölçülerde pazardan karşılanmaktadır. İdarenin yerini lamba, ocağın yerini soba, elle dokunan çul, çuval, yastık ve kilimin yerini pazardan alınanlar almıştır ve almaktadır. Radyo, teyp, pikap, saat birçok eve girmiştir. Çay, bir süredir normal tüketim maddeleri arasında yer almaktadır. Sebze gereksinimi, geniş ölçüde pazardan karşılanmaktadır. Eksik kalan yiyeceklik buğday pazardan alınıyor vs. vs. El zanaatları gerilemekte ve çökmektedir. Öte yandan, köylülerin ürettiği ürünlerin bir kısmı da, yine her gün artan ölçülerde pazara taşınmaktadır. Köylülerin pazarda en çok sattıkları şeyler, hayvan (koyun, keçi) ve armuttur. Bunların yanısıra, bazı hayvan ürünleri de (yünden yapılan keçe, yağ, peynir gibi) az miktarda satılmaktadır. Bu ne anlama gelir? Bu, köylülerin, hergün artan ölçülerde, ticaret sermayesi tarafından sömürüldükleri, iflasa ve sefalete sürüklendikleri anlamına gelir. Köylüler, bir yandan pazardan gereksinimlerini sağlarken, araya giren tacirler tarafından, diğer yandan da, kendi ellerindeki malları satarken hayvan ve armut tacirleri tarafından sömürülmektedirler. Köylülerin arasında az çok varlıklı olanlar, ellerinde gereksinim fazlası parası olanlar genellikle ticarete atılmaktadırlar. Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi sermayedarların malları, yüksek ticaret kârlarıyla köylülerin eline geçmektedir. Öte yandan, örneğin armudun kilosu köylülerin elinden 60-75 kuruşa alınmakta, pazarda 200-350 kuruşa kadar satılmaktadır. Bu olay geniş yoksul köylülerin daha çok iflasa sürüklenmesine, yoksullaşmasına ve iş-gücünü daha çok satmasına, proleterleşmelerine yolaçmaktadır.


Beşinci olarak şunu belirtelim: Gelirleri gereksinimlerini karşılamaya yetmeyen köylüler, yine gittikçe artan ölçülerde borçlanmaktadırlar. Bankalar, pek küçük bir azınlığı oluşturan varlıklı köylülerin dışındakilerine çok az kredi veriyor veya hiç vermiyor. Bunlar, elinde parası olan bir kısım varlıklı köylülere borçlanmak zorunda kalıyorlar. Borç faizi ayda ortalama % 5’dir. Yılda % 60 eder. İkinci yıl, borç ödenmediği takdirde faizin de faizi işliyor. Bu yüksek faiz karşılığı, bir avuç faizciyi hızla yükseltirken, faizli borç alan, almak zorunda olan köylü kitlelerini de gittikçe batırıyor, bir daha hiçbir zaman altından kalkamayacağı ağır bir yükün altına sokuyor; bunların ocaklarını söndürüyor, ellerindeki her şeylerini (topraklarını, hayvanlarını, evlerini vb.) kaybetmelerine yolaçıyor.
Altıncı olarak şunu belirtelim: Yüksek ticaret kârları ve borç faizleriyle sömürülen, iflasa ve sefalete sürüklenen köylü kitlesi; bunların çoğunluğu, “gurbetçi” olmaktadır. Köylülerin çoğu, Antep’te, Adana’da, İstanbul’da ve Antakya’da inşaat işçiliği, hamallık, dilencilik ve en çok da seyyar satıcılık (işportacılık) yapmaktadırlar. (Gidenlerin yaklaşık % 80’i işportacıdır) Sözü geçen yerlerde (özellikle Antep ve İstanbul’da) K nahiyesine bağlı köylülerden yüzlerce işportacı vardır. Yine eli iş tutan bir yığın köylü Almanya’ya gitmiştir; birçoğu gitmek için sıra beklemektedir. Örneğin 60 hanelik bir köyden 120 kişi Almanya’dadır. 200 hanelik bir köyden 200 kişi Almanya’dadır. Ortalama her aileden bir kişi Almanya’dadır.


Yine, köylülerin birçoğu, özellikle yoksullar, Antep, Adana, İstanbul ve Malatya’ya göç ediyorlar. Göçenlerin sayısı oldukça artma göstermiştir.

B) Sınıflar ve Bunların Devrime Karşı Tutumları:

Şimdi çeşitli sınıfları tek tek ele alalım:
Tarım proletaryası: Tarım proletaryası, yukarıda açıkladığımız nedenlerle oluşmamıştır. Köyde geçimini sağlayacak hiçbir mülkiyeti olmayanlar, genellikle göçmektedir (Antep’e ve İstanbul’a). Göçmeyen çok az sayıdaki aileler ise, 5-10 evin sürüsünü otlatmakta, yani çobanlık yapmaktadır. Bunları, tarım proleterleri sayabiliriz (kendi koyunlarını otlatan bir kısım orta köylüler dışında). Bölgenin en yoksulları başkalarının sürüsünü otlatan çobanlardır. Bunların yıllık gelirleri 4-5 bin lira dolayındadır. Buna ek olarak, sadece çobanın yiyecek ekmeğini vb. de çobanlık ettiği aileler sırayla sağlamaktadır.
Bölgemizdeki çobanlar, genellikle en devrimci unsurlardır. Bunlar, silahlı mücadelenin en ateşli savunucularıdır. Sinan Cemgil ve arkadaşlarını beslemekten, çoğu, komandoların baskı ve zulmüne uğramış, karakollarda dayağa çekilmiştir. Fakat, çobanlar sağlam bir şekilde dayanmışlar, eğilip bükülmemişlerdir. Ayrıca, Sinan’ların yerini söylemeleri halinde kendilerine yüksek paralar söz verilmiştir, yiyecek ekmeğini zor bulan, cebi beş kuruş para görmeyen bu insanlar, para karşılığı alçalmayı da duraksamasız reddetmişlerdir. Bunlar, araziyi çok iyi tanımaktadırlar. Askeri haritaların almadığı birçok mağarayı, gizlenme yerini vs. bunlar biliyor. Çobanların köylü silahlı mücadelesine çok büyük katkısı olacaktır.


Yoksul Köylüler: Yıllık gelirleri 5-15 bin lira arasında değişen aileler genellikle bu sınıfa girerler. (Ailedeki birey sayısının azalıp çoğalması bu sınırı biraz değiştirebilir.) Köylü nüfusunun çoğunluğunu bunlar oluştururlar. Yoksul köylülerin arazileri genellikle bayır ve taşlık yerlerdir. Düz ve verimli yerlerde arazisi olanlar, faizcilerden aldıkları borca karşı rehin ettikleri bu verimli toprakları, borçlarını ödeyemediklerinden faizcilere terketmişlerdir. Suni gübreden yararlanamadıkları için verim yıldan yıla azalmaktadır. (Hayvan gübresini odun yerine tezek olarak yakmaktadırlar.)
Yoksul köylülerin hepsi mevsimlik gurbetçidir. Antep, İstanbul, Adana gibi şehirlerdeki işportacılık, inşaat işçiliği, hamallık, dilencilik yapan K...’lilerin çoğunluğunu bu sınıftan olanlar oluşturuyor.


Yoksul köylülerin bir kısmı daha varlıklı ailelerin toprağında ortakçılık yapar. Toprak sahibi, tarla ve tohumluk (bider) verir. Ortakçı ise, tarlayı eker, biçer, ürünü kaldırır. Hasat sonu buğday ve saman yarı yarıya bölüşülür.
Bir kısım yoksul köylüler de ekin biçme zamanı başkalarının (yukarı orta köylülerin ve varlıklı köylülerin) tarlalarını biçerler. Karşılık olarak tarlaya ekilen tohum kadar (bider kadar) buğday alırlar.


Şehirlere göçenlerin çoğunluğunu bunlar oluşturuyor. Bunlar özellikle Antep’te, hamallık, odun kırıcılığı, un fabrikalarında işçilik vs. yapmaktadırlar. Almanya’ya gidenlerin de çoğunluğu yoksullardır. Köylüler, “eğer Almanya olmasaydı, çoğu acından ölürdü” demektedirler.


Yoksul köylüler, Ziraat Bankası’ndan ve Tarım Kredi Kooperatifleri’nden yararlanamıyorlar. 200 lira kredi alabilmeleri için epey ter döküp bir sürü kapı aşındırmaları gerekir. Çoğu hiç kredi alamaz. Gün geçtikçe yaşama koşulları zorlaştığından, bu borçların ödemeleri ayrı bir dert oluyor. Üç-beş yerel faizciye, bakkallara vs. borçlu olmayan yoksul köylü hemen hemen yoktur. Toprağı ve hayvanı olmayan yoksul köylülere faizciler de borç vermiyor.


Bu tabaka, d
evrime ve silahlı mücadeleye güçlü bir istek duymaktadır; her türlü reformist ve burjuva görüşlere dudak bükmektedir. Köylük bölgelerde dayanacağımız esas güç bunlardır. Bunların yazgısı ve kurtuluşu, proletaryanın yazgısı ve kurtuluşuyla kesin olarak ve kopmaz bir şekilde birleşmiştir.


Orta Köylüler: Yıllık gelirleri 15 bin lirayı geçen aileler, genellikle bu gruba girerler. Bunlar, ya görece iyi topraklara sahiptirler, ya 50-60 davara sahiptirler ya da hem bir parça iyi toprağa, hem de bir miktar koyuna sahiptirler. Bir kısmının iki öküzü, bir veya birkaç ineği, bir eşeği veya katırı vardır. Bir kısmının ise toprağı ve davarı az olduğu halde (veya hiç olmadığı halde), elinde bir miktar parası vardır. Özellikle Almanya’ya gidip dönenlerin, dolmuşçuların, nahiyede bakkallık yapanların ve benzerlerinin durumu böyledir. Bunlar da orta köylü sayılırlar. Bunların bir bölümü faizle para verir, bir bölümü şehirde arsa vs. satın alır, bir bölümü ticarete atılır. Orta köylü aileleri çokluk bakımından yoksul köylülerden sonra gelirler. Fakat bunların sayısı yoksulların yanında pek az kalır. Almanya’ya gidip dönenlerin aileleri, önceden yoksul köylü iken, orta köylü saflarına geçmişlerdir ve bu durum orta köylülerin sayısında bir yükselme yaratmıştır.
Orta köylüler, genellikle tarlalarında kendileri çalışırlar. Yoksulları çalıştıranlar da vardır, ama bu hiçbir zaman büyük ölçülere ulaşmaz. Davar sahiplerinden birkaç aile birleşerek bir çoban tutarlar, az bir kısmı da davarını kendisi otlatır. Yine toprağı az olan bazı orta köylüler kendilerinden daha varlıklı olan orta ve zengin köylülerin toprağında ortakçılık yapar.


Orta köylüler, Ziraat Bankası’ndan ve Tarım Kredi Kooperatiflerinden yeterince yararlanamıyorlar. Sahip oldukları toprak oranında 500-1000 lira arasında kredi alabiliyorlar. Gübreden yeterince yararlanamıyorlar, kendilerine çok pahalıya maloluyor. Bu yüzden birçoğu yerel faizcilere borçludur. Durumları görece iyi olanlar, faizli borçları az olanlarla hiç olmayanlardır. Bunlar, her yıl bir miktar gereksinim fazlasını bir kenara koyabiliyorlar. Bir kısım orta köylülerin yıllık gelirleri daha fazla olduğu halde, faizli borçları da o ölçüde fazla olduğu için bunların durumu, geliri daha az fakat borçsuz orta köylülerden daha kötüdür. Örneğin bir köylü başka bir yerdeki toprağından 35 bin lira yıllık gelir sağlamıştır. Fakat bu aile 70 bin lira faizli borç altındadır. Bu yüzden durumları, yıllık geliri 15-20 bin lira arasında olan borçsuz bir aileden daha kötüdür.
Orta köylülerin de çoğu kış aylarında Antep, Adana ve İstanbul’da işportacılık yapmaktadır. Orta köylüler arasında, hamallık, odun kırıcılık, inşaat işçiliği, dilencilik yapan yoktur. Bu işler yoksul köylülere düşmektedir.
Artan hayat pahalılığı ve yaşam koşullarının zorlaşmasından ötürü, orta köylülerin çoğunluğunu oluşturan alt kesimi gittikçe yoksullaşmaktadır; azınlık olan üst kesimi ise zengin köylülere yamanmaya çalışmaktadır.
Yoksul köylülerle, orta köylülerin alt kesimi, bölgede, köylü nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Orta köylülerin alt kesimi devrime isteklidir. Kendi kurtuluşunun silahlı mücadele ile olacağı gerçeğini gün geçtikçe daha derinden hissediyor ve kavrıyorlar. Reformcu görüşlere kuşkuyla bakıyorlar.
Orta köylülerin üst kesimi de devrime sempati duyuyor. Yalnız bu kesim, işçi ve köylülerin, silahlı mücadele ile başarıya ulaşabileceğine pek olasılık vermiyor. Bunlar, çoğu kere burjuva reformculuğuna kapılıyorlar. Ordudaki subaylardan bizim tarafımızı tutanların bulunup bulunmadığını çok merak ediyorlar ve onlara bel bağlıyorlar. Egemen sınıfları, olduğundan güçlü, halkı da olduğundan zayıf görüyorlar. Bu tür görüşler, özellikle zengin köylü saflarına katılma şansı yüksek olanlar arasında yaygındır. İleride, devrim dalgası büyüyüp kabarınca, orta köylülerin bu kesimi de kararsızlıktan arınmış olarak devrim saflarına katılacaklardır.
Zengin Köylüler: Bunların yıllık gelirleri, genellikle 40-50 bin liranın üstündedir. Bir kısmının yıllık geliri 100 bin lira dolayındadır. Zengin köylülerin sayısı çok azdır. Bütün köylü ailelerine oranı % 1’i geçmez.
Genellikle oturdukları köylerin en verimli toprakları bunların elindedir. Sebzeliğe ve bostanlığa elverişli sulu yerlerin çoğu da bunlara aittir. Çoğunun 50’den fazla, bir kısmının ise 100’ün üstünde davarı vardır. Yine hepsinin elinde en az 20-30 bin liradan başlamak üzere para-sermaye mevcuttur. Bazılarının toprağı ve hayvanı az olmakla birlikte, para sermayesi fazladır; bazılarının ise para sermayesi azdır, fakat toprağı ve hayvanı fazladır.
Arazisi düz olanlar, topraklarını traktör ve pullukla kendileri adına işletirler. Bir kısmı, toprağını yoksul ve orta köylülere ortağa ektirirler.
Zengin köylülerin bir kısmı ticarete atılmıştır: Şehirlerde arsa, dükkan vs. sahibidir; yün, tereyağı, peynir, çökelek vs. satar; kaçakçılık yapar. Bölgenin en büyük afyon kaçakçısı, para sermayesi en fazla olan bir zengin köylüdür.
Zengin köylüler gübreden, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifi kredilerinden geniş ölçüde yararlanabiliyorlar.
Yerel faizciler, zengin köylüler arasından çıkmaktadır. Zengin köylülerin bir kısmı, elindeki para sermayeyi yoksul ve orta köylülere (hatta zengin köylülerin aşağı kesimine) yüksek faiz oranlarıyla vererek, sermayelerini kabartmaya çalışıyorlar. Bölgenin yoksul ve aşağı-orta durumdaki köylülerini iliğine kadar sömürenler, bunların ocaklarını söndürenler, faizcilik yapan zengin köylülerdir. Bunların bir kısmının % 3-4 oranıyla devlet bankalarından para çekip, köylülere % 60 faiz oranıyla vererek palazlandığını bizzat köylüler anlatmaktadır. Yine de bunlar, Ege ve Trakya bölgesindeki tefecilerle karşılaştırıldığında zayıf kalırlar. En güçlülerinin sermayesi ancak 250 bin lira dolayındadır. Bunların Batıdaki tefecilerden bir farkı daha vardır: Batıdakiler, borca ve faize karşılık, tütün, pamuk, ay çiçeği, süt ve benzeri ürünlere el koydukları halde; bunlar borcu ve faizini para olarak geri alırlar. Ancak para olarak ödeyemeyenlerin toprağını ve davarını gaspetmektedirler. Çünkü bölgede, pazarda değer taşıyan ve bol miktarda alıcı bulan belli bir ürünün üretimi gelişmiş değildir.
Devrimci düşünceler bölgeye hergün artan bir hızla yayıldığından, ilerideki silahlı mücadelenin kan kokusunu hisseden zengin köylülerin bir kısmı, geleceklerini garantiye almak için, ayrıca devrimci mücadeleyi hararetle destekleyen yoksul ve orta köylülerin bugünkü baskısından kurtulmak için, devrime sempati duyduklarını, kurşunlanan devrimcilere gözyaşı döktüklerini uygun bir dille belirtme gereksinimini duyuyorlar.
İçlerinden devrime karşı olanlar, açıkça tavır takınmıyorlar. Dolaylı yollardan karşı çıkıyorlar: “Hükümete karşı çıkılır mı? Çıkarsan işte böyle olur” diyorlar. Bunlar, köylülerin baskısından korktukları için bölgede faaliyet gösteren devrimcileri ihbar edemiyorlar.
Ortadakiler ise, “Bu işin olacağını hiç aklım kesmiyor. Fakat şu ölen, işkence gören gençlere yazık oldu. Çocukları kandırıp ateşe sürdüler”, diyorlar. Bunların çoğunun düşüncelerine göre, gençleri kandırıp ateşe süren de İsmet Paşa’dır.
Devrimci mücadelemizin ileri aşamasında, bunlardan bir kısmı (zengin köylülerin alt kesimi), emekliye emekliye devrim katarının peşinden sürüklenecek; bir kısmı tarafsız pozlarla durumu idare etmeye çalışacak, çok az bir kısmı ise (özellikle büyük faizciler) açıkça devrimin karşısında yer almak zorunda kalacaktır.
Toprak ağaları: Bölgede bugünkü durumda toprak ağalığı yoktur. Köylülerin anlattığına göre, eskiden “ağa” adı verilebilecek bazı kimseler varmış. Fakat, bunların köylüler üzerindeki baskı ve sömürüsü, büyük toprak mülkiyetinden daha çok, bunların ekonomi dışı zorundan, zorbalığından, dini otoritesinden, aşiret ileri geleni olmalarından (bunun yanısıra ekonomik güçlerinden) ileri gelmektedir. Bunlar, bulundukları köyde bir çeşit yerel despottur; köylülerin elindeki ürününü, beğendiği bir eşyasını, hatta karısını zorla elinden alırlar, onları kendi özel işlerinde karşılıksız olarak veya karın tokluğuna diledikleri gibi çalıştırırlar, istediklerini askere göndermezler, istemediklerini gönderirler. Şimdi bile, çevredeki köyler bunların ismi ile anılmaktadır: ...uşağı gibi. Bu “ağa”lar ve onlardan ağalığı devralan çocukları, köylülerin mücadelesi ile ve kendi aralarındaki rekabet ve aşiret kavgalarıyla birer birer ortadan kalkmıştır. En son ağa kalıntısı da, 1956 yılında yine rekabet yüzünden, başka bir “ağa” tarafından öldürülmüştür. Böylece bu bölgede ağalık tarihe karışmıştır. Şimdi, bu “ağa”ların çocukları, yakınları vardır, ama köylüler üzerinde hiçbir otoriteleri kalmamıştır; ayrıca ekonomik bakımdan da diğer köylülerden farkları yoktur. Buna rağmen hâlâ kendi kendilerine “ağalık” taslamaktadırlar, böbürlenmekte, köylülere ve devrimci mücadeleye küçümseyerek bakmaktadırlar. Fakat, kimsenin onları taktığı yoktur.

C) Bölgedeki Sınıf Mücadelesi ve Köylü Kitlesinin Siyasi Bilinç Düzeyi:

Şimdi sözkonusu bölgede köylülerin yürüttüğü sınıf mücadelesini ve bilinç düzeylerinin ne durumda olduğunu gözden geçirelim.
Faaliyet gösterdiğimiz alanın devrimci geçmişi, Osmanlılara kadar uzanıyor. Yaşlı köylülerden edindiğimiz bilgilere göre, Osmanlı düzeninin son yıllarında köy ağalarının ve Osmanlı devletinin zorbalığına karşı isyan eden kırk kadar köylü, dağlara çıkarak çeteler oluşturmuşlardır. Çetecilerin hepsi de ağalar tarafından ezilen, yoksul köylülerdir. Kendi kapısında hizmet ettikleri sürece, ağa bunları askere aldırmamıştır; ne zaman ki bunlar ağalara boyun eğmeyi reddetmişler, o zaman, ağalar bunları, “asker kaçağıdır” diye devlet güçlerine ihbar etmişlerdir. Çeteler zaman zaman ağaların evlerine baskınlar yapmışlar, kendilerine yapılan zorbalığın hesabını sormuşlardır, bir yandan da devlet güçlerine karşı direnmişlerdir.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “ağa”ların halkın üzerindeki baskısı devam ediyor. Özellikle yoksul köylüler, ağaların kırbacı altında babalarından miras aldıkları kölelik mesleğini devam ettiriyorlar. Ağalar ve devlet, yoksul halkı ezmede birbirleriyle yarış ediyorlar. Bu zulüm, yoksul köylülerin sabır taşını çatlatıyor. Köylülere zorbalık eden aşiret ileri gelenleri, köylülerin devlet baskısından duyduğu öfkeyi ve hoşnutsuzluğu zaman zaman kendi amaçları için kaldıraç olarak kullanıyorlar. Örneğin, Cumhuriyet’in ilanından sonra bölgede bir isyan oluyor. İsyanın başını Kasımuşağı köyünün sahibi ve aşiret ileri gelenlerinden olan Kasımoğlu Mehmet Ali diye biri çekiyor. Kasımoğlu 4-5 köyün halkını peşine takarak bağımsızlığını ilan ediyor. Devlet güçleri bölgeyi sarınca, ancak iki saat dayanabiliyor. Kasımoğlu’yla üç arkadaşı Elazığ’da idam ediliyor, geri kalan halka da işkenceler yapılıyor.
Cumhuriyet döneminde, daha önce de belirttiğimiz gibi, köylülerin mücadelesiyle ve aşiretler arasındaki çatışmalar nedeniyle “ağa”lar birer birer ortadan kalkıyor. 1950’lerde “ağa”ların kökü tamamen kazınıyor.
Özellikle, 1967’den beri kırlık bölgelere yayılan devrimci kıvılcımın tutuşturduğu noktalardan biri de, faaliyet gösterdiğimiz alandır. Bölge köylüleri, demokratik hakları uğruna birçok miting ve yürüyüş düzenlemiş, haykırdığı devrimci sloganlarla egemen sınıfların yüreğine korku salmıştır. Hatta bu eylemlerden dolayı bir kısım köylü önderleri hapisleri boylamıştır.
Yurtsever gençliğin verdiği şehitlerden ikisi buralıdır. Bu iki yurtsever gencin ölümü, halkın sınıf kinini iyice körüklemiştir. Ayrıca Sinan ve arkadaşlarının egemen sınıfların zorba güçleri tarafından hunharca kurşunlanması da halkı derinden etkilemiştir.
Bölgede devrimci düşünceler, devrim ve silahlı mücadele arzusu, siyasi bilinç, umulmadık ölçüde yayılmış ve gelişmiştir.
Bölgedeki 21 köyden 5-6 tanesi Sünni, geri kalanları ise Alevidir. Alevi köylülerin hemen hepsinde dinci baskıların etkisi sıfıra indirilmiştir. Daha 20 yıl önce, halkın sürünerek ayağını öptüğü dedelerin hali şimdi yürekler acısıdır. “Devrimci değilim” diyen dedeyi bulmak olanaksızdır. Bunların çevrenin baskısıyla devrimci geçindiğini halk bildiğinden, onları sahtekarlar olarak görüyor ve sözlerine pek saygı göstermiyorlar.
Sünni köylerde, dinin etkisi hâlâ kuvvetle devam ediyor, hacıların, hocaların, gerici din adamlarının, köylüler üzerindeki gerici etkileri hâlâ ayakta duruyor. Bölgede, Sünniler genellikle tutucu ve gerici, Aleviler ise ilerici ve devrimci bir rol oynuyorlar. Bunun nedenleri üzerinde burada durmayacağız. Yalnız şunu belirtelim ki, yerel gericiler ve devlet güçleri, köylülerin sınıf mücadelesini Alevi-Sünni çatışmasına dökerek soysuzlaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar; Aleviler aleyhine Sünnileri kışkırtmaya ve böylece ezilen ve sömürülen köylüleri birbirine düşürmeye çalışıyorlar; özellikle gerici din adamları, “devrimciliği”, “kızılbaşlık” olarak damgalıyorlar, “baksana hep kızılbaşlar bu düşünceleri taşıyor, bu iş kızılbaşlığın ta kendisidir” diye köylüleri sahtekarca aldatmaya çalışıyorlar ve ne yazık ki hâlâ emekçi Sünnilerin çoğunluğu da buna alet ediliyor. Fakat Alevi halk genellikle bundan etkilenmiyor. Bunlar, “Sünnilik, Alevilik, Kürtlük, Türklük diye ayırım yapmak yanlıştır, bu kavga yoksul-zengin kavgasıdır, kimden olursa olsun bütün yoksulların birleşmesi şarttır” diyorlar.
Faaliyet gösterdiğimiz 21 köyden, 20 tanesi Kürt’tür, Alevi köylerin hepsi de Kürt’tür. Fakat bölgede Kürt milliyetçiliğinin en küçük bir belirtisine bile rastlamak olanaksızdır. Tersine, egemen sınıfların zorla “Türk’leştirme” politikası epey başarı kazanmış ve Kürtler arasında bile “Türk milliyetçiliği”nin başgöstermesine yolaçmıştır. Halkın çoğunluğu, yoksul Kürt ve Alevi olduğu için yüzyıllardan beri üçlü bir baskının (ekonomik, ulusal ve dini baskıların) boyunduruğuna koşulmuşlardır. Baskıların baş uygulayıcısı olan egemen sınıfların zorba devlet gücü, halkta korku yaratmayı da bir ölçüde başarmıştır. Bu korku özellikle yaşlılarda kendini gösteriyor ve bunlar, silahlı mücadele sözkonusu olunca aşırı çekinceli davranıyorlar. Kasımoğlu ve Dersim ayaklanmalarının bastırılmasının ve bundan sonra ezilen halka vahşice işkence edilmesinin de bu aşırı ihtiyatlılıkta payı vardır.
Burada olumsuz bir nokta olarak şunu da belirtmeliyiz: Bir kısım köylülerin Almanya’ya gitmiş olması, diğer bir kısmının da gitme umudu, bölge halkının devrimci öfkesini az da olsa yatıştırmıştır. Öte yandan yoksul köylülerin ve özellikle yoksul köylü gençlerinin hemen hemen hepsi silahlı mücadele düşüncesinde birleşiyorlar. Bunlar arasında, herşeylerini feda edip silahlı mücadeleye hemen katılmaya hazır olanlar da var.
İlkokul öğrencileri ve az çok konuşmayı beceren 4-5 yaşındaki çocuklar bile kendilerini devrimci görüyorlar, bozuk Türkçeleriyle “devrimciyim, sosyalistim” diyerek sol yumruklarını havaya kaldırıyorlar.
Genç kadınların, gelin ve kızların çoğu devrimci mücadeleye güçlü bir sempati duyuyorlar. Silahlı mücadelenin özlemini çekiyorlar. Ölen devrimci gençler için ağıtlar söyleyip, gözyaşları döküyorlar. Bölgede faaliyet gösteren arkadaşları sevgi ve saygıyla bağırlarına basıyorlar. Hatta bir kısım genç kızlar, ileride katılmayı düşündüğü silahlı mücadeleye engel oluşturmaması için, evlenmeyi bile düşünmüyorlar.
Bölgede devrimci hareketimizin henüz yeni etkinliğe başladığı bu dönemde bile, devrimci düşüncelerin yoksul halk arasında nasıl kök salıp yeşerdiğinin yüzlerce somut örneğini görmek olasıdır.

D) 1. Bölümün Özeti ve Sonuçları:

Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin bellibaşlı ekonomik, toplumsal ve siyasi özellikleri şunlardır:
1) Bölgede ticari kapitalizm, özellikle son yıllarda hızlı bir gelişme göstermiş, emperyalist tekellerin ve işbirlikçi büyük sermayedarların malları köylere kadar sokulduğu gibi, köylülerin malları da hergün artan ölçülerde pazara taşınır olmuştur. Bu gelişme, köylülerin, emperyalist tekeller, işbirlikçi burjuvalar ve bir yığın aracı tüccarlar tarafından insafsızca sömürülmesine, iflasa ve sefalete sürüklenmelerine yol açmıştır.
2) Öte yandan, üretimde toplumsal işbölümü henüz gerçekleşememiştir; yani bir yanda işgücü satın alan toprak veya sürü sahiplerinin diğer yanda işgücünü satarak geçinen işçilerin ve yarı-işçilerin bulunduğu sistem gerçekleşememiştir. Özellikle pazar için üretim yapılan bir üretim dalı henüz yoktur. Kapitalizm, çok geri ve ilkel bir düzeydedir. Zengin köylüler yeni oluşmaktadır ve bunlar da, köylü kitlesini ücretli işgücü yoluyla değil, faizli borç yoluyla sömürmekte ve bu yoldan palazlanmaktadır.
3) Bölgenin yoksul ve orta halli köylüleri, ekonomik baskının yanında, ayrıca ulusal ve dini bakımlardan da baskı altındadır. Köylüler yıllardır, her üç alandaki baskıya karşı, yiğitçe karşı koymuş ve önemli mücadelelerden geçmiştir.
4) Yüksek ticaret kârları ve borç faizleri ile iliğine kadar soyulup sömürülen geniş köylü kitlesi (yoksul ve orta halli köylüler, hatta zengin köylülerin aşağı kesimi) Demokratik Halk Devrimi’nin güçlerini oluşturmakta ve hızla devrimci mücadelenin saflarında yerlerini almaktadırlar. Faizciler, bir kısım zengin köylüler, vurguncu tacirler, gerici din adamları, yoz, rüşvetçi ve zorba memurlar, daha dolaylı olarak işbirlikçi büyük sermayedarlar ve ABD emperyalizmi, köylülerin düşmanlarıdırlar ve karşı-devrim saflarını oluşturmaktadırlar.
5) Etkinlik gösterdiğimiz bölgede, yerel otorite hemen hemen yok gibidir. Urfa, Mardin, Diyarbakır’ın ovalık bölgesinde olduğu gibi, yerel gericilerin, köylüler üzerinde baskı uygulayacak özel güçlerine ve fedailerine rastlanmaz. Gericiler, köylüler üzerindeki egemenliklerini, doğrudan doğruya devlet otoritesine (jandarma, komando ve polis örgütüne, askeriyeye) dayanarak devam ettiriyorlar. Bu yüzden, iktidarın ele geçirilmesi için “sınıf düşmanlarının imhası” politikası, bu bölgede esas politika olamaz. İktidar mücadelesi, doğrudan doğruya devlet güçlerine karşı (yani merkezi otoriteye karşı) yürütülmek zorundadır.

 

 

 

2. BÖLÜM
BÖLGEDEKİ DEVRİMCİ FAALİYET

A) Burjuva ve Küçük Burjuva İlerici Grupların
Bölgedeki Faaliyetleri ve Etkileri

Bu gruplardan hiçbiri bölge köylüleri arasında, ciddi, kalıcı ve esaslı bir devrimci faaliyet yürütmemiştir.
Türkiye İşçi Partisi’nin seçim söylevleri dışında, herhangi bir faaliyet olmamıştır ve zaten sadece burada değil, başka yerlerde de durum aynıdır. Eskiden TİP’e önemli ölçülerde oy çıktığı halde, şimdi köylüler arasında TİP’in etkisi hemen hemen sıfırdır.
TİP’in etkisinin yıkılmasıyla birlikte, gençler aracılığıyla köylüler arasında Mihri Belli görüşleri yayılmaya başlamıştır. Mihri Belli grubunun da, bölgede ciddi ve kalıcı bir faaliyeti olmamıştır. Ne propaganda, ne ajitasyon, ne de örgütlenme alanında... M.B.’nin kendisi, bölgeye birkaç kere gelip gitmiş, birkaç köylüyle temas etmiş, fakat onlara devrimci subayların pek yakında darbe yapacağını müjdelemekten(!) başka birşey yapmamıştır. Bir seferinde köylülere, “askeri bir darbenin an meselesi olduğunu” söylemiş ve “gece radyolarının başından ayrılmamalarını” önermiştir.
Mihri Belli grubuna bağlı diğer gençlerin bölgedeki faaliyeti de, arasıra mitinge çağırmaktan ve gelip geçici ve reformcu propaganda faaliyetlerinden oluşmaktadır. Köylüleri silahlı mücadele için örgütlendirme akıllarından bile geçmemiştir. Bu bakımdan M. Belli grubunun bir hareket olarak pek bir etkileri olmamakla birlikte, düşüncelerinin etkisi hâlâ belli çevrelerde belli ölçülerde vardır, fakat bu etki kolayca silinip yok edilebilecek cinstendir.
Kıvılcımlı grubunun hiçbir faaliyeti ve etkisi yoktur.
Bölgede, halkın en yakından tanıdığı ve etkilendiği hareket THKO’dur, özellikle de Sinan Cemgil grubudur. 1971 ilkbaharında bölgenin dağlarına gelip, kendi deyimleriyle “kır gerillası”nı başlatmaları, dağlarda aç kalmaları, soğukta yatmaları, hatta bu yolda üç ölü vermeleri, silahlı mücadeleye büyük bir özlem duyan halkı derinden etkilemiştir ve kedere boğmuştur. Köylüler Cemgil ve arkadaşlarının hareketini silahlı mücadeleye duydukları özlemin somut bir ifadesi olarak görmüştür. Halkın çoğunluğu Cemgil ve arkadaşlarının kendileri için öldüğünü düşünmektedir. Bu yaz, bir ihtiyarın ölümü üzerine toplanan köy kadınları, ölüyü fırsat bilerek, akşama kadar Sinan, Niyazi, Battal ve Cevahir üzerine ağıt yakıp gözyaşı döktüler. Şimdiye kadar çocukların birçoğuna Sinan ismi konmuştur. Bununla beraber THKO’nun da halk üzerindeki etkisi uzak bir sempatiden oluşmaktadır ve bu sempati örgütlü ve kalıcı bir hale getirilmiş değildir. THKO’nun örgütlenmesi zaten belirli ve disiplinli bir örgütlenme değil, anarşist bir örgütlenmedir. Ne tüzüğü, ne programı vardır, ne de saflarına katılanlardan ideolojik bir birlik istemektedirler. Gruplarına katılan herkesi kendilerinden ve örgüt üyesi saymaktadırlar. Böyle bir örgütlenme, böyle bir birlik elbette kalıcı olmaz ve olamamıştır. Halkın çoğunluğunun Deniz-Sinan grubuna duyduğu sempati, bunların örgütüne ve siyasi çizgisine duyulan bir sempati değil, genel olarak devrime ve silahlı mücadeleye duyulan sempatidir. Onların örgütüne ve siyasi çizgisine bağlılık gösterenler, üç-beş köylüyü geçmez. Ayrıca THKO hareketinin kesin yenilgisi birçok köylünün kafasına, bunların tuttuğu yolun yanlış olduğu bilincini yerleştirmiştir. Gençlik içindeki taraftarlarının çoğu kararsızlığa düşmüş ve başka saflara geçmiştir.
Bölgenin ileri durumdaki köylü devrimcileri, Sinan’ların halkın düşüncesini almadan işe giriştiğini, halktan gizlendiğini, böyle davranmakla hata ettiklerini söylüyor. Halkın çoğunluğu şu düşüncede birleşiyor: Dağda mağaralarda değil, köylerde kalacaklardı. Köylere yerleşip, gizlice çalışarak halka fikir vereceklerdi. Halk da silahlı mücadeleye hazır duruma geldikten sonra başlanacaktı.
Köylülerin bazıları, “yardım edelim, gerekirse biz de katılalım” düşüncesiyle kendilerini günlerce aramış, bulamamışlar, bulanlara ise Sinan ve arkadaşları “bizimle görüşmeyin, daha iyi olur” diye uyarıda (!) bulunmuşlar. Köylüler, onların bu tutumlarını da doğru bulmamaktadırlar.
Köylülerin eleştirileri tamamen doğrudur. Sinan ve arkadaşları, gerçekten de halktan kaçmışlardır. Kitleler içinde en ufak bir faaliyetleri, onları mücadeleye katmak için en ufak çabaları olmamıştır. Sadece birkaç eve ekmek sağlamak ve yatmak için uğramışlardır. Köylülerden sağlanan yardım, tamamen köylülerin kendi çabalarıyla gerçekleşmiştir. Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni Sinan ve arkadaşlarının ideolojik ve siyasi çizgilerindeki sakatlıktır; onların burjuva subaylarının darbesine ve burjuva reformculuğuna bel bağlamalarıdır. Bunlar, köylülerin ve işçilerin silahlı mücadelesiyle değil, subayların darbesiyle devrimin (!) başarıya ulaşacağını düşünüyorlardı. Kendileri de sadece böyle bir darbeye ortam hazırlayacaklardı. Bu yüzden de köylüleri örgütlemeye ne gerek görüyorlardı, ne de gereksinim duyuyorlardı. Yine bunların örgütsel bakımdan bağlılıkları olmasa bile, ideolojik bakımdan en çok beğendikleri ve benimsedikleri çizgi M. Belli’nin revizyonist, reformcu çizgisiydi. Birçok olay, bunların pratik faaliyetlerden tutun da 12 Mart Muhtırası üzerine silah bırakma tartışmalarına ve mahkemelerdeki ifadelerine kadar herşey bu söylediklerimizi doğrulamaktadır.
Şu noktayı kavramakta da yarar vardır: Bu derece kitlelerden kopuk bir hareket bile, egemen sınıfların zorba güçlerine karşı silaha sarılmış olduğu için, halkı etkileyebiliyor, onun sevgisini kazanabiliyor.
THKP-THKC’nin sözkonusu bölgede belli bir faaliyeti ve etkisi yoktur. Şehirde bir çalışmaları olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat özellikle gençlik içinde faaliyet göstermeleri olasılığı güçlüdür. Çünkü şehirdeki liseli gençler ve bir kısım aydınlar arasında görece etkili oldukları görülmektedir.

B) Komünist Hareketimizin Bölgedeki Faaliyet ve Etkisi

Bölgeye, ilk arkadaş ... ayında gönderildi. Daha önce de, bölgede birkaç propaganda gezisi yapılmıştı. Ayrıca birkaç kişiyle mektuplaşılıyor, bazı köylülere İ-K gazetesi gönderiliyordu. Köylülerin büyük çoğunluğu, en ileri unsurların bir kısmı da dahil, çeşitli akımları, komünist hareketle burjuva ve küçük burjuva kliklerini birbirinden henüz ayıramıyor, hepsine aynı gözle bakıyordu. Daha önceki miting ve gösterilere katılmış, adı sık sık duyulan ve çeşitli akımların ayrılıklarından haberdar bir kısım köylüler ise, genellikle bizim hareketimizin karşısında yer almışlardı. Şehir içinde, gençlik arasında, hemen hemen tamamen tecrit edilmiştir. Bunda bizim hatalarımızın payı olduğu gibi, bize karşı çıkanların sınıf karakterlerinin de payı vardır.
Bölgeye, kalıcı bir faaliyet yürütmek üzere gönderilen ilk arkadaş, daha önce de sözkonusu bölgede kalmıştı: Fakat ne ilk sefer, ne de sonradan gönderildiğinde ciddi bir faaliyet yürütebilirdi. Bunda, hem arkadaşın kişisel eksikliklerinin, deneyimsiz ve inisiyatifsiz oluşunun, hem de hareketimizin köylük bölgelerdeki faaliyetin yürütülmesinde belli bir eylem programına ve perspektife sahip olmamasının, ayrıca o günlerde verilen görevleri kontrol olanağından büyük ölçüde yoksun olmasının payı vardır.
Bölgeye ikinci arkadaş, Temmuz başında gönderildi. Hemen peşinden, yeni gönderilen arkadaşla, bir genç köylü arkadaş örgütlendi. İlk arkadaş zaten örgütlüydü. Böylece üç kişilik bir komite oluşturuldu ve bölgedeki faaliyetin tamamından bu komite sorumlu kılındı. İlk arkadaş sekreter olarak atandı ve kendisine neler yapacağı genel hatlarıyla birkaç kez ayrıntılı olarak anlatıldı. Fakat verilen görevler yine zamanında kontrol edilemedi. Bunun nedeni, görevleri kontrol etmesi gereken arkadaşın, kadro yetersizliği yüzünden bir yığın işi üstlenmek zorunda kalmasıdır. Bölgede Ağustos’a kadar belli bir faaliyet yürütülemediği sonradan anlaşıldı. Nedenleri şunlardır: 1) Her üç arkadaşın da köylüler arasında gizli çalışmada deneyimsiz ve inisiyatifsiz oluşu. Gizliliği, kendini kitleden saklamak şeklinde anlamaları. 2) Sıkıyönetimin ilkbaharda bölgeye yaptığı baskının köylüler ve arkadaşlar üzerinde yarattığı olumsuz etki. 3) Hareketimizin verilen görevleri denetlemeyişi, arkadaşlara zamanında talimat verme ve bunları denetleme olanaklarının sınırlılığı.
Bölgede bu üç arkadaşla ciddi bir faaliyet yürütülemediği belirlenince daha deneyimli bir arkadaşın bölgeye gönderilmesine karar verildi. Ağustos başında ilk arkadaş, bölgeden alınıp başka bir yere gönderildi. İkinci arkadaş bir süre yalnız kaldı. Bu arkadaşın da bölgeden alınması düşünülüyordu. Fakat, sonradan vazgeçildi. Çünkü tek başına kalan arkadaş, kendi inisiyatifi ve çabasıyla hatalarını altetmiş, bölgede bir sürü ileri köylüyle bağ kurmuştu. Arkadaşın bu faaliyeti, hem kendisini geliştirmiş, hem de çevresini genişleterek bölgede barınma ve yerleşme olanaklarını artırmıştı.
Arkadaş, bölgeye gönderilen devrimci yayınları, Şafak gazetesini, köylüler arasında geniş ölçüde dağıtmış. (Daha önce, gizlilik gereği olarak(!) en ileri köylülerden yayınları sakladıklarını da sonradan öğrendik.) Bir yığın, sağlam, kararlı, kavrayışlı ve yetenekli yoksul köylüyle ilişki kurmuş, bunların sevgi ve sempatisini kazanmıştı.
Çalışmanın bu ilk adımından sonra, daha deneyimli bir arkadaş bölgeye gönderildi. Bundan sonra, çalışmalar yeniden gözden geçirildi ve hatalar belirlendi. En önemli hata şuydu: Arkadaşlar, Türkiye’de gerçek komünist hareketi temsil ettiğimizi, burjuva ve küçük burjuva klikleriyle aramızdaki ayrılıkları kitlenin anlayacağı bir dille anlatmayı büyük ölçüde ihmal etmişlerdi. Gerçi propaganda faaliyetinin her anında, hareketimizin genel politikasını, genel olarak ortaya koymuşlardı. Fakat, diğer revizyonist ve maceracı klikleri, bunların canalıcı hatalarını, açık, kesin ve kararlı bir dille, kliklerin isimlerini de anarak eleştirmemişlerdi. “Şimdilik, ayrılıkları kavramaya kitlelerin politik bilinci yetmez” diye düşünüyorlardı ve böyle düşünmekle gerçekte kitlelerin gerisinde kalıyorlardı. Çünkü, bizim eleştirdiğimiz birçok noktayı, köylüler, hataların derin teorik temellerini kavrayamamakla birlikte, pratik sonuçlarına bakarak kavramışlar ve bunları her fırsatta ortaya koyuyorlardı. Bu hata yüzünden sağlam unsurlar, hareketimize kesin olarak kazanılamamış ve örgütlenememişti. Bu hata düzeltildi. Şimdi, köylüler ve aydınlar arasında hareketimizin politikasını kavrayan ve kesinlikle benimseyen taraftarlarımız var ve bunların sayısı gittikçe artıyor. Bunlardan bir arkadaş yakında örgütlendi, birkaç tanesi de örgütlenmeye hazır durumdadır. Yine birçok köylü, çeşitli şekillerde hareketimizin hizmetine sokulmuştur. Örneğin buluşma ve yazışmalarda adreslerinden yararlanıyoruz; çeşitli yayınları ve gizlenmesi gereken şeyleri evlerinde saklıyoruz; çeşitli yayınları onlar aracılığıyla başkalarına ulaştırıyoruz; bir bölümüne bir grup örgütlemeleri, gizli yayınları birlikte okumaları görevini veriyoruz; kendimiz geniş ölçüde köylülerin yardımıyla barınıyoruz vs. vs.
Bugüne kadarki faaliyetimizle bölgedeki en ileri köylüleri aşağı yukarı belirlemiş durumdayız; iyiyi kötüden, cesuru korkaktan, fedakarı bencilden, ağzı sıkı olanı gevezeden, inançlıyı inançsızdan, çalışkanı tembelden, alçakgönüllüyü övüngeçten, yetenekliyi yeteneksizden vs. belli ölçülerde ayırmış durumdayız; kimlerden nasıl yararlanabileceğimizi, kimlere ne ölçüde güvenebileceğimizi, yine belli ölçülerde biliyoruz. Önümüzdeki günlerde şunları yapacağız: 1) İleri ve güvenilir unsurları özel olarak eğitip, bunları, yeteneklerine ve hareketin gereksinimlerine uygun düşen görevler etrafında örgütleyeceğiz. 2) Henüz hakkında yeterli kanıya varamadığımız kişileri, çeşitli görevler vererek deneyeceğiz. 3) Henüz tanıma olanağı bulamadığımız ileri, güvenilir ve köylüler arasında “saygınlık” sahibi köylüleri (özellikle yoksul köylüleri) tanıyıp, hareketimizin bir parçası haline getirmeye çalışacağız. 4) Hareketimiz sözkonusu bölgede belli bir gelişme düzeyine ulaştığında, faaliyet sahamızı, yeni bir alana doğru genişleteceğiz.
Şehir merkezinde, bugüne kadar belli bir faaliyetimiz olmamış, olamamıştır. Orada gençliği örgütlemek üzere gelmesini istediğimiz arkadaşın durumu hakkında hâlâ bir haber alamadık. Daha önce şehir içinde görevlendirmeyi düşündüğümüz kişi, herşeyi yüzüstü bırakıp kaçtı. Şehir içinde örgütlü durumda bir arkadaş var. Bu arkadaş, daha önce kendisine önerilen bir görev karşısında gevşeklik ve kararsızlık gösterdi. Daha sonra kendisiyle kararlaştırılan bir görüşmeye gelmedi. Daha sonra ise hem görevlerin çokluğu yüzünden, hem de arkadaşın polisce çok tanınmış birisi olmasının yarattığı sakınca yüzünden kendisiyle görüşme olanağı bulunamamıştır. İlk fırsatta bu arkadaşın durumu da kesin bir çözüme bağlanacaktır. Ya kendisine bir görev verilecek, ya da gevşeklik ve kararsızlık göstermeye devam etmesi halinde örgütle ilişiği kesilecektir.
Şunu da ekleyelim: Köylük bölgede yürüttüğümüz faaliyet şehir merkezini de etkilemiştir. Bölgemizdeki köylerden, liseye giden yüze yakın öğrenci, hareketimizden etkilenmiş ve bizim çizgimize yakınlık ve sempati göstermeye başlamıştır. Ayrıca, köyde tanıdıklarımız aracılığıyla, şehirde geniş olanaklar yaratma fırsatı doğmuştur. Gençlik arasındaki tecrit zinciri kırılmıştır. Şimdi, şehir içinde bizim saflarımıza kayan potansiyeli örgütleyecek ve hareketimizin diğer kesimleriyle iletişimimizi sağlayacak deneyimli bir arkadaşa acil olarak gereksinimimiz vardır.

C) İkinci Bölümün Özeti ve Sonuç

Genel olarak dünyada, özel olarak da ülkemizde devrimci mücadele hızla gelişmektedir. Ülkemizde, büyüyen ve derinleşen ekonomik ve siyasi bunalım, silahlı mücadelenin objektif koşullarını yaratmış ve olgunlaştırmış durumdadır. Bölgemizde silahlı mücadele için koşullar daha da elverişlidir. Sinan ve arkadaşlarının yenilgisi, sıkıyönetimin baskı ve zorbalığı halkı biraz sindirmekle birlikte, en doğru devrimci düşüncelerin filizlenmesi koşullarını da yaratmıştır. Şimdi, halk şu gerçeği hergün daha iyi kavrıyor: “Burjuva subaylarıyla veya halktan kopuk küçük bir aydın grubuyla devrim yapılamaz. Sömürülen ve ezilen halkın bizzat silaha sarılması gerekir. Devrim, çok iyi hazırlanmayı gerektiren, büyük özveriler isteyen ağır ve ciddi bir iştir.”
Eğer bir komünist hareketin taşıması gereken niteliklere sahip olur ve bunları sürekli olarak korursak, hareketimizin hızla büyüyüp gelişeceğine, halk kitleleri arasında dal budak salıp kökleşeceğine derinden inanıyoruz. Çünkü halk tava gelmiş toprak gibidir, bizler de sağlam ve yeşermeye hazır tohumlar olmalıyız.

 

 

BİR KÖYLÜK BÖLGEDEKİ
YÖNETİCİ YOLDAŞLARA MEKTUP

7 ARALIK 1972

Yoldaşlar! Köylerde çalışmak isteyen bir yığın kadro var. Bunların hepsinin ortak özelliği de, siyasi bakımdan geri ve tecrübesiz olmalarıdır, fakat aynı zamanda ateşli bir heyecana sahip olmalarıdır. Bu gibi arkadaşları köylük bölgelerde cesaretle seferber etmeliyiz. Fakat seferber etmek yetmez. Aynı zamanda bunlara doğru önderlik etmek ve bunları yetiştirmek zorundayız. Oysa siyasi bakımdan ileri ve az çok tecrübeli olan arkadaşlarımız son derece sınırlı. Geri ve tecrübesiz arkadaşları köylere gönderirken ortaya çıkan problemlerden biri budur. Yani az sayıda ileri ve kısmen tecrübeli arkadaş, çok sayıda geri ve tecrübesiz arkadaşa nasıl önderlik edecek ve onları nasıl yetiştirecektir?
Diğer yandan, köylük bölgelerdeki faaliyetimizin muhtevası ve biçimi, Şafak revizyonizminden ayrıldığımızdan beri hızla değişmiştir. “Barışçı” propaganda ve ajitasyonun yerini silahlı mücadele biçimleri, silahlı propaganda ve ajitasyon metodları almıştır. Ayrıca, hakim sınıfların genel olarak devrimci faaliyetlere karşı, özel olarak köylük bölgelerdeki devrimci faaliyetlere karşı tutumu da son derece değişmiştir. Hakim sınıflar, köylük bölgelerde devrimci faaliyetlere meydan vermemek, mevcut faaliyetleri yoketmek için azgın saldırılara girişmektedirler. Ufak bir ihbar üzerine büyük birlikleri harekete geçirmektedirler. Bir veya birkaç kişinin üzerine yüzlerce, binlerce askerle gitmektedirler. Bu sebeple “barışçı” propaganda ve ajitasyona, özellikle köylerde imkan da kalmamaktadır. Bu yüzden, köylük bölgelere gönderdiğimiz kadroları silahlandırmak, hakim sınıfların silahlı saldırılarına karşı yine silahla karşı koyacak hale getirmek zorundayız. Ayrıca, tabiatın güçlüklerle dolu şartları da kadroları silahlandırmamızı zorunlu kılmaktadır. Oysa, silahımız ve maddi gücümüz son derece sınırlıdır. Yeni arkadaşları köylük bölgelere gönderirken ortaya çıkan problemlerden ikincisi de budur. Yani son derece sınırlı imkanlarımızla çok sayıda arkadaşı (bu sayı her geçen gün daha da çoğalmaktadır) nasıl silahlandıracağız?
Yoldaşlar! Öyle sanıyorum ki, yeni arkadaşlar geldikçe bu iki problem sizi de düşündürüyor. Fakat bu problemler halledilmez problemler değildir. Bilinçli bir şekilde, çözmek azmiyle ele alırsak bunların üstesinden kolayca gelebileceğimize inanıyorum.

Birinci problemi çözmek için ben şunları düşünüyorum:
1- Her gerilla bölgesinde, siyasi bakımdan ileri ve tecrübeli en az birkaç arkadaş görevlendirilmeli, ki bu şart yerine getirilmiş durumdadır.
2- Gerilla bölgesindeki ikinci dereceden bölgelerde çalışan gruplar içinde en az bir tane ileri ve tecrübeli arkadaş bulunmalıdır. Buna imkan yoksa, gerilla bölgesindeki ileri ve tecrübeli arkadaşlar, ikinci dereceden bölgelerdeki grupları çok sıkı ve sistemli bir şekilde denetlemelidir. Onlara görevler vermeli, bu görevlerin yerine getirilmesinde izleyecekleri yolu göstermeli ve bu görevlerin yerine getirilip getirilmediğini veya ne ölçüde başarıldığını kontrol etmelidir. Bu durumda, ileri ve tecrübeli arkadaşlara büyük sorumluluklar düşüyor. Onlar, özellikle içinde bulunduğumuz şartlarda enerjilerini on misline, yüz misline çıkararak çalışmak zorundadırlar. Aynı zamanda geri ve tecrübesiz arkadaşlara inisiyatif tanınmalı ve onların inisiyatiflerini geliştirmelerine yardımcı olunmalıdır.
3- Geri arkadaşların tecrübesizliği, pratik mücadelenin seyri içinde tecrübeliliğe dönüşecektir. Fakat bu yetmez. Kadrolarımız, engin bir tecrübeye sahip oldukları kadar derin bir teorik kavrayışa da sahip olmalıdırlar; siyasi bakımdan ileri, yetişkin ve kavrayışlı kişiler olmalıdırlar. Tecrübelerini doğru bir şekilde değerlendirebilmeli, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’ni pratiğe uygulamayı öğrenmeli, devrimimizin her türlü meselesinde doğru ve yeterli görüşlere sahip olmalı, kitleler arasında hareketimizin çizgisini, politikasını, programını rahatça savunabilmeli, yayabilmelidirler. Bunun için, ileri ve tecrübeli arkadaşlar, geri ve tecrübesiz arkadaşların siyasi ve ideolojik seviyesini yükseltmek için özel bir gayret sarfetmelidirler. Ayrıca bunu kendilerinin yetişmesi için de yapmak zorundadırlar. Şafak revizyonizminden ayrıldıktan sonra, onun okumaktan ibaret olan sağ çizgisine bir tepki olarak, aksi yönde bir hata doğdu. İdeolojik ve siyasi eğitim bir ölçüde ihmal edildi, önemsenmedi. Bu hatayı en kısa zamanda düzeltmeliyiz. Pratik faaliyetle sımsıkı birleştirilmiş siyasi ve ideolojik eğitim faaliyetine süratle girişmeliyiz. Bunun için bence şunlar yapılmalıdır: Devrimimizin çeşitli meselelerine ışık getiren, çizgimizin, politikamızın ve programımızın propagandasını yapan merkezi bir yayın organı en kısa zamanda çıkarılmalıdır. Bunun için zaten karar alınmıştır. Bölgenizde bu yayın organını basmak, çoğaltmak ve yaymak için derhal hazırlıklara girişmeli ve bu hazırlıkları kısa zamanda tamamlamalısınız. İkincisi, kadrolar arasında sık sık tecrübelerin özetlendiği tartışmalar açmalısınız. Saflarımızda canlı bir tartışma ortamı yaratılmalı, sürekli bir şekilde yanlışlar atılmalı, doğrular benimsenmeli, tecrübe alışverişi yapılmalıdır. Üçüncüsü, başka ülkelerin devrimci tecrübelerinin sentezi olan Marksist-Leninist eserler, bizim pratik faaliyetlerimize ışık tutması amacıyla uygun bir program dahilinde okunmalı ve tartışılmalıdır.
Bütün bu söylediklerimizi yerine getirdiğimiz takdirde, hem genel olarak bir seviye yükselmesi olacaktır, hem de özel olarak geri ve tecrübesiz arkadaşlar hızla ilerleyecekler ve tecrübeli kadrolar haline geleceklerdir.

İkinci problemi, yani silahlanma problemini çözmek için de şunları düşünüyorum:
1- Elimizdeki mevcut silahlar ve imkanlar, kadrolar arasında uygun bir şekilde dağıtılmalıdır.
2- Mevcut silahlarımız ve malzemelerimiz kötü kullanılmamalı, çarçur edilmemeli, kırılıp dökülmemeli, savrukça harcanmamalı, düşmana kaptırılmamalı, kaybedilmemelidir.
3- Geniş çapta silahlanabilmek için şu iki kaynaktan yararlanmalıyız: Birincisi halkın desteği, ikincisi düşmandan ele geçirme. Halkın desteği de iki şekilde olabilir: Geri almamak üzere yapılan bağışlar şeklinde ve geçici olarak yapılan yardımlar şeklinde. Bölgemizde silah, mermi, patlayıcı madde, fitil, fünye... bağışlayabilecek herkesi tespit etmeli ve bunlardan azami ölçüde faydalanmalıyız. İkincisi, silahlarını bize geçici olarak verebilecek kimseleri de tespit etmeli ve bunlardan da faydalanmalıyız. Köylülerin kırmalarından bu şekilde epeyce yararlanabileceğimizi sanıyorum. Düşmandan ele geçirerek silahlanmaya gelince, bu da iki şekilde olabilir: Birincisi, durumu uygun olan kadrolar ve sempatizanlar, düşmanın silah, cephane, patlayıcı vs. gibi askeri malzemelerini gizlice alarak bize ulaştırabilirler. Mesela, karayollarında ve bazı inşaatlarda çalışan işçiler bu şekilde bize bolca patlayıcı madde sağlayabilirler. Askeriyedeki kadro ve sempatizanlar aynı şekilde çeşitli askeri malzemeler temin edebilirler. Laboratuar ve eczanelerde çalışanlar çeşitli zehirler ve patlayıcı maddeler temin edebilirler...
Tabii bütün bunlar silahlanmamıza bir ölçüde hizmet eder. Silahlanma problemimizi esas olarak düşmandan zorla elegeçirmek suretiyle çözebiliriz. Bunun için de asgari bir silahlanmaya ihtiyaç vardır. Asgari silahlanmayı yukarıda belirttiğim şekillerde sağlayabiliriz. Özellikle köylülerin geçiçi olarak verecekleri silahlardan geniş ölçüde yararlanabiliriz. Bunlara bir de elimizdeki az sayıda silahlarımızı ve malzemelerimizi eklersek asgari seviyede bir silahlanmayı sağlamış oluruz. Bundan sonra, para ve silah ele geçirebileceğimiz, gücümüzle mütenasip hedefler tespit ederek ve bu hedeflere saldırarak daha geniş ölçüde silahlanabiliriz. Eğer uygun istihbaratlar edinebilirsek, çok daha ilkel silahlarla da, para ve silah sağlayabiliriz. Ayrıca bazı köylüler, kendi silahlarıyla saflarımıza katılacaklardır.
Bütün bunları yerine getirirsek mevcut kadrolarımızı ve her gün saflarımıza katılan yeni kadroları silahlandırma problemini de halledeceğimize inanıyorum.

Bir başka problem de kadrolarımızın askeri faaliyet alanında ustalaşmasıdır. Bu konuda şimdilik şunları yapmalıyız:
1- Sabotaj ve tuzaklamalar için patlayıcı maddeleri hazırlamakta ve kullanmakta, elimizdeki silahları söküp takmakta, kullanmakta ve bakımını yapmakta az çok ustalaşmış arkadaşlar her bölgede vardır. Bu arkadaşlar bilgilerini düzenli ve sistemli bir şekilde ve tabi bizzat yaparak, göstererek, bu konularda yeni ve tecrübesiz olan arkadaşlara öğretmelidirler.
2- Silahlar ve patlayıcılar konusunda, pratikte işimize yarayacak yani uygulayabileceğimiz bilgileri kapsayan bir metin hazırlanmalı ve bütün arkadaşlara ulaştırılmalıdır. Böyle bir metnin ilk taslağı hazırlanmış durumdadır. Arkadaşlar değişik bilgilerle ve yeni tecrübelerle bu taslağı daha da zengin bir içeriğe kavuşturmalıdırlar (bu konuda daha önce hazırlanıp dağıtılmış olan metin yanlışlarla doludur, ona itibar edilmemelidir).
3- Hepimiz esas olarak savaşı savaşarak öğreneceğiz. Bu sebeple bütün yoldaşlar ve diğer savaşçılar, askeri faaliyet alanındaki her türlü tecrübelerini gözden geçirmeli, yanlışları atmalı, doğruları benimsemelidir. Kadrolar arasında tecrübelerin sonuçları yayılmalıdır.
4- Sovyetler Birliği’nin, Çin’in, Vietnam’ın ve diğer ülkelerin halklarının devrimci savaş tecrübeleri incelenmeli, bunlardan gereken dersler çıkarılmalıdır. Özellikle Mao Zedung yoldaşın Askeri Yazılar’ı bu konudaki incelemelerimizde başvuracağımız temel eser olmalıdır.
5- Türkiye’de hakim sınıfların askeri politika ve taktikleri de imkanlar ölçüsünde incelenmeli ve öğrenilmelidir.
6- Halkımızın geçmişte verdiği mücadeleler, bunların başarıları, eksikleri, zaafları vs... askeri bakımdan incelenmeli, bunlardan günümüz açısından gereken dersler çıkarılmalıdır.
Mücadelemizin ilerlemesi ve başarılar kazanması ölçüsünde, kadrolarımızı hem teorik, hem de pratik askeri eğitimden (esaslı bir eğitimden) geçirme imkanlarına kavuşacağız. Bugün bu imkanlardan geniş ölçüde mahrumuz. Fakat sahip olduğumuz çok daha önemli imkanları layıkıyla değerlendirdiğimiz takdirde, askeri zaferler kazanmamız için de birçok sebepler vardır.

Yoldaşlar! Bütün bunlardan sonra sizin bölge için şunları öneriyorum:
1 -Yeni gönderdiğimiz arkadaşı da dikkate alarak, kadroları münasip bir şekilde gruplandırın. Yeni arkadaş, gençlik içindeki çalışmalarda epey tecrübe sahibidir. İdeolojik ve siyasi seviyesi oldukça yüksektir. Fakat kitle pratiği hiç yoktur. Yakın bir zamanda, F arkadaşı da oraya göndereceğiz. F, H arkadaşın yanında çalışsın. Ayrıca, yeni kadrolar da gönderebilecek durumdayız. Onları nasıl seferber edeceğinizi şimdiden hesaplayın.
2- Yeni kadrolara tecrübelerinizi aktarın. Nasıl çalışacakları ve neler yapacakları konusunda bilgi verin. Hatta her grup için birer çalışma programı yapın.
3- Yine yeni kadrolara silahlar ve patlayıcılar hakkında gerekli bilgileri verin. Patlayıcıların hazırlanmasıyla ve kullanılmasıyla ilgili bilgileri öğretin.
4- Bölgedeki bütün kadroları silahlandırabilmemiz için, mevcut bütün imkanları kullanın. Hedef, bütün kadroların uzun menzilli bir silaha sahip olmasıdır.
5- Derhal bol miktarda bomba yapın ve bunları kitleler arasında yayın. Köylüler, bombaların yapımında ve kullanılmasında, sabotaj ve tuzaklamalarda geniş ölçüde seferber edilebilir.
6- Her gerilla birimi için (bir birim iki ile yedi kişi arasında olmalı) en az bir tane gizli barınak (yani bir nevi ev) hazırlayın. Birden fazla olması çok daha iyidir.
7- Teksir için uygun göreceğiniz bir bölgede çalıştırılacak bir yer hazırlayın ve çalıştıracak bir görevli tespit edin. Görevliye makinanın nasıl kullanılacağını öğretin. Makinanın bulunduğu yere veya yakınında bir yere bol miktarda mumlu kağıt, teksir kağıdı, mürekkep, vs. depo edin. Bunların yerini sadece görevli kişi, sorumlu partili arkadaş (siyasi sorumlu) bilsin. Kısacası, basım yapabilmek için gerekli her şeyi hazır hale getirin. Gönderdiğimiz arkadaşlardan biri basım için çok daha pratik bir usul biliyor. O usulden de yararlanabilirsiniz.
8- Şimdilik bir adet gizli kitaplık hazırlayın. Kitaplık, barınma yerleri gibi olsun ve içinde çalışılabilsin. Bütün kitaplar, yayınlar ve yazılar burada düzenli bir şekilde muhafaza edilsin. Lazım olanlar alınsın fakat faydalanıldıktan sonra tekrar yerine konulsun. İleride kitaplarımız çoğaldıkça, her bölgede böyle kitaplıklar hazırlamalıyız.
9- Yine her bölgede en az bir tane gizli depo hazırlansın ve buralara bol miktarda yiyecek, giyecek, yatacak malzemeleri, askeri malzemeler, askeri malzeme hazırlamakta kullanılacak hammaddeler depo edilsin.
Kitaplığı ve malzeme depolarını da mümkün olduğu kadar en az sayıda arkadaş bilsin. Daha henüz kalıcı olup olmayacağı bile belli olmamış, denenmemiş yeni kadrolar böyle yerleri asla bilmesinler. Her grup sadece kendi barınma yerini bilsin, diğer grupların barınma yerlerini bilmesin.
10- Gruplar arası buluşmalar ve toplantılar için, barınma yerlerinin dışında, ayrı yerler hazırlanmalıdır.
Yoldaşlar! Yukarıdaki ön hazırlıkları en kısa zamanda tamamlamalıyız. Uzun süreli gerilla faaliyetlerine girebilmemiz, kalıcı başarılar kazanabilmemiz, silahlı mücadele yolunda emin adımlarla yürüyebilmemiz, önemli ölçüde bu hazırlıkları tamamlamış olmamıza bağlıdır.
Selamlar, Başarılar. Gözlerinizden öperim.
İsmail

NOT: M, aradığı zaman sizi nasıl bulacağını bilsin. Çünkü yakında F’yi de göndereceğiz.

 

 

BAŞKAN MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ
DOĞRU KAVRAYALIM

OCAK 1972

Yoldaş,
Bir gençlik komitesinin sorularına verdiğin cevapla ilgili olarak benim başlıca itirazlarım, eleştirilerim ve açıklamalarım şunlardır:
Önce, Mao Zedung’un Çin’de Kızıl siyasi iktidarın (yani Beyaz rejim tarafından tamamen sarılmış Kızıl siyasi iktidar yönetimindeki birkaç küçük bölgenin) varolabilmesini ve gelişebilmesini hangi şartlara bağladığına bakalım.
Mao Zedung, Hunan-Kiangsi Sınır Bölgesi II. Parti Kongresi için hazırladığı “Politik Sorunlar ve Sınır Bölgesi Parti Örgütlerinin Görevleri” adı verilen 5 Ekim 1928 tarihli karar tasarısında “Kızıl siyasal iktidarın varolabilmesi ve gelişebilmesi, sadece belirli şartlar altında mümkündür” dedikten sonra, belirli şartları şöyle sıralıyor:

“Birincisi, bu bir emperyalist ülkede ya da dolaysız emperyalist yönetim altındaki bir sömürgede mümkün değildir, ama ekonomik yönden geri kalmış bir yarı-sömürge olan ve dolaylı emperyalist yönetim altında bulunan Çin’de mümkündür. Çünkü bu olağanüstü olay [Kızıl rejimlerin varolması ve gelişmesi], yine bir başka olağanüstü olayın varlığıyla, Beyaz rejimin savaş içinde bulunmasıyla gerçekleşebilir (altını ben çizdim-abç), Beyaz rejim içindeki savaşlar ise emperyalist ülkelerde ve sömürgelerde değil, Çin gibi yarı-sömürge ülkelerde mümkündür.
“İkincisi, Kızıl siyasal iktidarın doğduğu ve dayandığı yerler işçilerin, köylülerin ve askerlerin daha önce büyük kitleler halinde ayaklandığı yerlerdir. Yani buralarda kuvvetli bir kitle temeli vardır.
“Üçüncüsü, siyasal halk iktidarının küçük bölgelerde uzun zaman dayanabilmesi, devrimci durumun (abç) ülke çapındaki gelişmesine bağlıdır... Eğer ülke çapındaki devrimci durum gelişmeye devam etmez, durgunlaşırsa, küçük Kızıl bölgelerin ömrü de oldukça kısa olacaktır. Aslında, Çin’deki devrimci durum... sürekli bölünmeler ve savaşlarla gelişmeye devam etmektedir...
“Dördüncüsü, yeterli güce sahip düzenli (abç) bir Kızıl Ordu, Kızıl siyasal iktidarın varlığı için gerekli bir şarttır.
“Beşincisi... Komünist Partisi örgütünün güçlü ve politikasının doğru (abç) olması gerekir.”

Özetlersek, Beyaz rejim tarafından kuşatılmış Kızıl siyasi iktidar yönetimindeki küçük bölgelerin Çin’de yaşayabilmesinin nedenlerini Mao Zedung, şu şartlara bağlıyor:
1) Beyaz rejimin savaş içinde bulunması (yarı sömürgelikten dolayı),
2) Kuvvetli bir kitle temelinin mevcut olması,
3) Devrimci durumun ülke çapında gelişmesi,
4) “Yeterli güce sahip” ve “düzenli” bir Kızıl Ordunun varlığı,
5) Güçlü ve politikası doğru bir komünist partisinin varlığı.
Mao Zedung, 25 Kasım 1928 tarihli (diğerinden daha sonra yazılmış) “Çinkang Dağlarındaki Mücadele” yazısında ise bu şartları şöyle özetliyor:

“Yaptığımız incelemeler, bu olayın nedenlerinden birinin, Çin’in komprador ve toprak ağaları sınıfları içindeki bitmez tükenmez parçalanmalar ve savaşlar olduğunu gösteriyor. Bu parçalanmalar ve savaşlar devam ettiği sürece, işçilerin ve köylülerin silahlı bağımsız rejimlerinin yaşaması ve gelişmesi mümkündür. Bu bağımsız rejimin yaşaması ve gelişmesi için, bölünmelerin ve savaşların (abç) yanında gerekli diğer şartlar şunlardır: (1) Sağlam bir kitle temeli; (2) sağlam bir Parti örgütü, (3) oldukça güçlü bir Kızıl Ordu; (4) askeri harekâta uygun arazi; (5) beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar.”

Mao Zedung burada daha önce gerekli gördüğü şartlardan birini, “devrimci durumun ülke çapında gelişmesi” şartını zikretmemiştir. Fakat bu şartların hemen arkasından şunu belirtmektedir:

“Bağımsız bir rejim, hâkim sınıflara karşı uyguladığı stratejiyi duruma göre değiştirmeli; hâkim sınıfların rejimi geçici bir istikrar dönemine girdiği zaman [bu, aynı zamanda devrimci durumun durgunlaşması demektir] başka, parçalandığı zaman [bu, aynı zamanda devrimci durumun yükselmesi demektir] başka bir strateji uygulanmalıdır”.

Mao Zedung daha sonra bu başka başka stratejilerin neler olduğunu açıklamaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir Kızıl siyasi iktidar (yani mevcut bir iktidar), diğer şartların varlığı halinde ve doğru bir strateji uygulandığı takdirde, devrimci durum ülke çapında gelişmese bile, durgunlaşsa bile varlığını devam ettirebilir. Yani devrimci durumun bir süre durgunlaşması, onun varlığını ortadan kaldırmaz. Böyle bir şey, sadece Kızıl siyasi iktidar açısından onun gelişmesini, büyümesini yavaşlatır veya bir süre durdurur veya en kötü ihtimalle kısmi gerilemelere yol açar. Gerçekten de, Çin’de bağımsız rejimler Beyaz rejimin istikrar içinde olduğu dönemlerde bile doğru bir strateji izlendiği zaman yaşamış, yanlış bir strateji izlendiği zaman kayıplara ve yenilgilere uğramıştır. Günümüzde ise artık hiçbir yarı-sömürgede (ve tabi sömürgelerde de) Beyaz rejimlerin uzun süre istikrar içinde olacağı söylenemez. Devrimci durum gerek dünya açısından gerek tek tek ülkeler açısından (bazı istisnalar olsa bile) fevkalâdedir. Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin ise bütün dünyada zafere ilerlediği çağımızın tipik bir özelliğidir bu.
Devam edelim:
Mao Zedung, ikinci yazısında, Beyaz rejim içinde Kızıl siyasal iktidarların yaşayabilmesi için iki şart daha ilave etmiştir. Askeri harekâta uygun arazi ve beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar. Bu şekliyle yeniden özetlersek:
1) Beyaz rejim içinde parçalanmalar ve savaşlar
2) Sağlam bir kitle temeli,
3) Sağlam bir parti örgütü,
4) Oldukça güçlü bir Kızıl Ordu,
5) Askeri harekâta uygun arazi,
6) Beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar.
Daha sonra Mao Zedung’un, emperyalizmin dolaysız yönetimindeki sömürgelerde bağımsız rejimler kurulamayacağı (yani Kızıl rejimin doğup yaşayabilmesi için Beyaz rejimin savaş içinde olması gerektiği) konusundaki görüşü değişmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist sistemin bütün dünyada sarsılması, ABD dışında bütün emperyalist güçlerin savaşta ya yıkılmış ya da zayıflamış olması, Sovyetler Birliği’nin güçlenmesi, Çin’de emperyalist cephenin yok edilmesi; bütün bunlar,

“Uzun süre yaşayabilecek büyük ya da küçük devrimci üs bölgeleri ve devrimci rejimler kurmak, kırsal bölgelerden şehirleri sarmak için uzun süreli devrimci savaşlara girişmek ve daha sonra şehirleri de ele geçirip ulus çapında bir zafer kazanmak... Doğudaki bütün sömürge ülkeleri (abç), en azından bazıları için imkan dahiline girmiştir”.

Sovyetlerde sosyal emperyalizmin ortaya çıkışı da bu olguyu değiştirememiştir. Nitekim, bir yığın Uzak Doğu ülkesinde Kızıl iktidarlar ya kurulmuştur ya da kurulması yakındır. Arap Körfezi’nde ve Afrika’nın bazı ülkelerinde de, ülkenin bazı alanlarında kurtarılmış bölgeler vardır. Kızıl iktidar organları doğmamış olsa bile kurtarılmış alanlar yaygındır.
Öyleyse genel bir kural olarak şunu söyleyebiliriz:
Bugün bütün ezilen ve sömürülen ülkelerde (sömürge veya yarı-sömürge), (1) sağlam bir kitle temeli; (2) sağlam bir parti örgütü; (3) oldukça güçlü bir Kızıl Ordu; (4) askeri harekâta uygun arazi; (5) beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar şartlarının mevcut olduğu alanlarda uzun süre yaşayabilecek Kızıl iktidarlar kurulabilir ve buralardan şehirleri ele geçirmek için uzun süreli savaşlara girişilebilir ve giderek ülke çapında zafer kazanılabilir.
Ülkemiz açısından da ele alınıp incelenmesi gereken şartlar, bu beş şarttır.
1) Sağlam bir kitle temeli: Bunu, elbette bütün ülke çapında aramayacağız. Ülkemizin bazı bölgelerinde kitle temeli daha kuvvetli, bazı bölgelerinde daha zayıftır.
Bu, başka etkenlerin yanı sıra, dengesiz iktisadi gelişmenin tezahürüdür ve tabiidir. Fakat ülkemizin birçok bölgesinde sağlam bir kitle temeli mevcuttur. Bu bölgelerde Kızıl siyasi iktidarlar, diğer şartların da mevcut olmasıyla gerçekleştirilebilir ve gelişebilir.
2), 3) Sağlam bir parti örgütü ve oldukça güçlü bir Kızıl Ordu: Bunlar henüz ülkemizde mevcut değildir. Fakat sağlam parti ve güçlü ordu, Kızıl siyasi iktidarın kurulması, yaşatılması ve geliştirilmesi için gerekli şartlardır. Buna dikkat edilsin. Yoksa, silahlı mücadelenin başlatılması için değil. “Sağlam, bir parti örgütü” ve “oldukça güçlü kızıl ordu”, bizzat silahlı mücadelenin içinde ortaya çıkar. Yani parti zayıfken, böyle bir mücadele içinde sağlamlaşır. Silahlı kuvvetler önceleri güçsüz, küçük ve düzensizken, böyle bir mücadele içinde “oldukça güçlü” ve “düzenli” hale gelir. Ve zaten Kızıl iktidar bölgeleri bir anda değil, bir mücadele süreci içinde doğar, parti belli bir sağlamlığa ve silahlı kuvvetler “oldukça güçlü” ve “düzenli” hale geldiği zaman ortaya çıkar. Daha baştan, “sağlam bir parti örgütü” ve “oldukça güçlü bir kızıl ordu” arayıp bunları bulamayınca, bundan silahlı mücadeleyi ertelemek yönünde sonuçlar çıkarmak, Mao Zedung’un halk savaşı çizgisine ve devrim teorisine aykırıdır.
4) Askeri harekâta uygun arazi: Tayin edici bir önem taşımamakla birlikte, ülkemizin birçok bölgesi, birçok köşesi askeri harekâta uygundur.
5) Beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar: Bu şu demektir: O bölge iktisadi ablukaya alındığı zaman bile oradaki iktisadi hayat devam edebilsin, ora halkı en tabii ihtiyaçlarını kendi kaynaklarıyla karşılayabilsin. Yani o bölge halkının ihtiyaçları, geniş ölçüde başka yerlerden sağlanıyor olmasın, iç pazara kopmaz bir şekilde bağlı olmasın. Mesela İstanbul, Ankara, İzmir ve bunun gibi yerler iç pazara kopmaz bir şekilde bağlıdır. Buralarda oturanların ihtiyaçları geniş ölçüde başka yerlerden sağlanır, buraların ürünleri ise geniş ölçüde başka yerlerde tüketilir. Bu şehirler kuşatıldığı, iktisadi ablukaya alındığı zaman buralarda iktisadi hayat felce uğrar, beslenme ve barınma imkansız hale gelir. O halde Kızıl iktidarların yaşayabileceği bölgeler, iç pazarın vazgeçilmez bir parçası haline henüz gelmemiş geri bölgeler olabilir. Ülkemizin geri köylük bölgeleri geniş ölçüde bu şartı da sağlamaktadır.
O halde, bütün bunlardan sonra ülkemiz açısından çıkaracağımız sonuç nedir? Şudur: Ülkemizde Kızıl siyasi iktidarın doğup yaşaması için bir kısım şartlar (sağlam bir kitle temeli, beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar, askeri harekâta uygun arazi) zaten uzun zamandan beri mevcuttur. Eksik olan “sağlam bir parti örgütü” ve “oldukça güçlü bir kızıl ordu”dur. Bu iki şart da subjektif şartlardır, yani bizim çabalarımızla gerçekleşecek şeylerdir. Bize düşen görev, sağlam bir kitle temeline, beslenme için yeterli kaynaklara ve askeri harekâta uygun araziye sahip köylük bölgeleri tespit etmek, faaliyetimizi ve kuvvetlerimizi buralarda yoğunlaştırarak silahlı mücadele içinde partiyi ve orduyu inşa etmektir. Bu inşa faaliyeti içinde parti belli bir sağlamlığa, silahlı kuvvetlerimiz belli bir güce ve düzenli hale ulaştığı zaman, ülkenin bir veya birkaç yerinde “Kızıl siyasi iktidar” gerçekleşecektir. Ancak ülkenin bazı yerlerinde Kızıl siyasi iktidar gerçekleştikten sonradır ki, proletarya ve onun partisi için bütün devrimci sınıf ve tabakaları birleştirmek de, yani halkın devrimci birleşik cephesini (işçi-köylü temel ittifakı üzerine kurulan cepheyi) gerçekleştirmek de mümkün olacaktır.
Kızıl siyasi iktidarın doğması ve yaşatılması şartları, silahlı mücadelenin başlatılması şartlarıyla karıştırılmamalıdır. Birincisi için bugün ülkemizde dediğimiz sebeplerden dolayı şartlar mevcut olmadığı halde, ikincisi için esas itibarıyla mevcuttur. Seçeceğimiz köylük bölgelerde kısa süreli bir propaganda-ajitasyon ve örgütsel hazırlıktan hemen sonra (mesela, partinin o bölgede yönetici organını örgütlemek, bunlar vasıtasıyla ilk gerilla çekirdeklerini teşkil etmek ve silahlı mücadele ve parti politikası hakkında kısa süreli bir ajitasyon ve propaganda yürütmek) derhal silahlı mücadeleye girişebiliriz ve girişmeliyiz. Bu mücadelenin kitleleri muazzam bir şekilde uyandırıp eğiteceğini, sadece o bölgedeki değil, ülkenin diğer yerlerindeki kitleleri de uyandıracağını ve kitle temelini de kuvvetlendireceğini, partinin ve silahlı kuvvetlerin esas olarak bu mücadele içinde inşa olacağını ve Kızıl iktidarların bu mücadelenin belli bir aşamasında ortaya çıkacağını unutmayalım.

Değerli yoldaş,
Sizin yazınızda ise, Kızıl siyasi iktidarın doğup yaşayabilmesi için şu beş şart üzerinde duruluyor:

1) “Gerici rejim içindeki parçalanmalar”,
2) “Köylü ayaklanmaları”,
3) “Devrim hareketinin ülke çapında gelişmekte olması”,
4) “Düzenli kızıl ordu”,
5) “Güçlü bir komünist partisinin doğru bir politika gütmesi”.
Mao Zedung, burada ifade edilen birinci şart ile esas itibarıyla “Beyaz rejimin savaş içinde bulunmasını”, savaş ağaları arasında sürüp giden silahlı mücadelelerin olmasını kastetmektedir; yoksa hemen her ülkede görülen ve gericiler arasında bulunması tabii ve kaçınılmaz olan çelişmeleri değil. Zaten sonradan bu görüşten vazgeçmiş olduğunu belirttik. Bu nedenle yazıda bunu uzun uzun ele almanın, hem de hemen bütün ülkelerde görülen (Çin’dekinden farklı olarak) ve çok tabii ve kaçınılmaz olan çelişmeleri ele almanın bence hiç gereği yoktur. Bu bölümdeki uzun uzun açıklamalar, arkadaşların sorularına hiç de doğrudan bir cevap değil, çok dolaylı bir cevaptır.

İkinci noktaya gelince: Orada da meselenin özü doğru olarak ortaya konmamış. Mao Zedung, geçmişteki (o, yakın geçmişi ele almıştır) köylü ayaklanmalarını, halihazırdaki kitle temeli açısından ele almıştır. Yani meselenin özü, bugün kuvvetli bir kitle temelinin bulunup bulunmadığıdır. Yazıda ise, taa Selçuklu ve Osmanlı toplumundaki köylü ayaklanmaları peşpeşe sıralanıyor. Ama, bu ayaklanmaların asıl meseleyle ilgisi kurulmuyor. Şu denilebilirdi: Bu ayaklanmaların olduğu yerlerde, bugün kuvvetli bir kitle temeli mevcuttur; ayaklanmalar şuralarda şuralarda olmuştur ve bunun mirası oralarda hâlâ yaşadığı için, ilerde Kızıl bölgeler esas olarak buralarda ortaya çıkacaktır. Bu denmiyor (ben de kendi açımdan böyle bir şey söyleyecek bilgiden yoksunum). Denmeyince de, bütün zikredilen o tarihi olaylar, bir tarih bilgisi sergilemesinden veya köylülerin devrimci bir geleneği olduğuna dair bir propaganda konusu olmaktan öteye geçmiyor. Onun yerine son yıllarda ortaya çıkan köylü hareketleri ele alınsa ve buralarda kuvvetli bir kitle temelinin mevcut olduğu, Kızıl siyasi iktidarı gerçekleştirecek, yaşatacak ve genişletecek ihtilalci bir kitle temelinin mevcut olduğu örneklerle açıklansaydı çok daha iyi olurdu ve sorulan sorunun istediği cevap da buydu.
Üçüncü nokta: “Devrim hareketinin ülke çapında gelişmekte olması”. Mao Zedung’un ifadesi şöyleydi: “Devrimci durumun (abç) ülke çapında gelişmesi”. “Devrimci durum” yerine “devrimci hareket” tabirinin geçirilmesi, içinde bulunduğumuz şartlarda bence çok vahim bir hataya sürüklenmektir. “Devrimci durum” nedir? 1) İdare eden “yukarıdaki sınıfların” eskisi gibi durumlarını sürdüremez hale gelmeleri; 2) halk kitlelerinin eskisi gibi yaşayamaz hale gelmesi ve bir değişikliği zorunlu görmesi; 3) kitlelerin bağımsız eyleminde muazzam bir yükselişin olması. Bunlar Lenin’in ifadesiyle “devrimin objektif şartları”dır ve “tek tek grupların, partilerin iradesinden bağımsız olduğu gibi, tek tek sınıfların iradesinden de bağımsızdır” (geniş bilgi için bak: Aydınlık, Cilt III, sayfa 379-380). “Devrimci hareket” ise, genel olarak mevcut düzeni devirmeye yönelen ilerici hareketlerdir. Yazıda kastedilen “devrimci hareket” ise, devrimci hareketlerden bir tanesi olan “komünist hareket”tir. Böylece, “devrimci durum” yerine “komünist hareket” geçirilmiş oluyor. Ve buradan, nihayet şöyle bir sonuç çıkarılıyor: Eğer komünist hareket ülke çapında gelişmemişse Kızıl iktidar kurulamaz. Daha önce Kâzım arkadaş da Çin Devrimi’ni özetlerken, “sağlam ve doğru parti” yerine “ülke çapında örgütlenmiş bir parti” ifadesini geçirdiği için bu nokta üzerinde duruyorum. Bu nokta niçin önem taşıyor? Şu bakımdan: Bugün biz ülke çapında örgütlenmiş bir hareket değiliz (Rüstem arkadaş ülke çapında örgütlüyüz diyor ama yanılıyor). Eğer öyle olsaydık mesele yoktu. Kısa zamanda da (hatta üç beş yıl içinde de) ülke çapında örgütlenemeyiz. Bu birinci nokta. İkincisi, ülkemizde devrimin dengesiz gelişeceği gerçeğinden dolayı, ülke çapında yaygın bir örgütlenmeyi biz kendimiz de istemeyiz. Öncelikle ve özellikle devrimin ilk kabaracağı alanlarda örgütlenmeye önem veririz, daha doğrusu vermeliyiz. Yazının bütününde “silahlı mücadeleye başlama” şartlarıyla “Kızıl siyasi iktidarın doğması” şartları aynı görüldüğü için veya en azından bunlar hiçbir yerde birbirinden ayrılmadığı, aralarındaki sınır hiç belirtilmediği için mantıki olarak silahlı mücadele bütün ülkede örgütlendikten sonraya (yani belirsiz bir geleceğe) ertelenmekte ve bugün önümüze, mücadelenin “diğer şekilleri” çıkarılmaktadır. İşte vahim olan budur.
“Devrimci durum”un ülke çapında gelişmesi meselesine gelince, birinci olarak bu, bütün dünya çapında ve özel olarak ülkemiz çapında mevcuttur. “Beyaz rejimin” istikrar dönemleri çok kısa ve geçici olmaktadır. İkinci olarak bu Mao Zedung’un daha sonraki yazısından aktarma yaparak gösterdiğim gibi, Kızıl iktidarın bizzat varlığını değil, onun genişleyip genişlememesini, güçlenip güçlenmemesini ve Kızıl bölgede uygulanacak politikayı etkileyen bir faktördür. Bu söylediğim şeylerin ise yazıda belirtilen şeylerle zaten uzak yakın ilgisi yoktur. Yazıda bambaşka meseleler ele alınıyor. Bunlar ise gençlik komitesinin sorularının cevabı değildir.
(Burada bir noktayı daha belirteyim: Ülke çapında komünist hareketin örgütlenmiş olması, ülkenin her yanında, ilinde, ilçesinde veya bunların büyük çoğunluğunda partinin yönetim organlarının yani parti komitelerinin teşkil edilmiş olmasıdır bence. Bu konuda tutarsız ifadeler kullanılıyor. Mesela, yazıda “ülke çapında sesini duyurabilen bir devrimci siyasi akım” deyimi kullanılıyor. Bu başka bir şeydir. Mesela, THKO ve THKP-C ülke çapında örgütlenmiş siyasal akımlar değildir ama “ülke çapında sesini duyuran” akımlardır. Bir de şöyle denmiş: “Ülke çapında mücadelenin birleştirilmesi ve tek bir hedefe yönetilmesi”. Bununla kastedilen “siyasi yönlendirme” değil de, “pratik mücadelenin” yönlendirilmesi ise, işte bu, anladığım anlamda ülke çapında bir örgütlenmeyi gerektirir ve bu, ancak devrimin ülke çapında zafere ilerlediği dönemde mümkün olabilecek bir şeydir. Bunu unutmayalım).
Bu bölümde çok önemli gördüğüm bir ilke meselesini daha belirteceğim. Şöyle deniyor:

“Bir hareketin ülke çapında olması... bütün ülke halkına bir siyasi parti olarak varlığını duyurması ve göstermesi ve ülke çapında devrimci iktidarı kurma hedefine yönelmesidir” (abç).

(Bu, çok bulanık ve lastikli bir ifadedir. Çok çeşitli yorumlara yol açabilir. “Varlığını [veya sesini] duyurma” meselesine biraz önce dokundum. “Ülke çapında devrimci iktidarı kurma hedefine yönelme” ise, hemen her siyasi akımın özelliğidir. Bu noktayı geçiyorum).

“Mesela, şehirlerdeki mücadeleyle desteklenmeyen bir köylü hareketi bastırılmaya mahkumdur. Mesela, Doğu Bölgesindeki, bir köylü isyanı, bir proletarya partisi önderliğinde Ege ve Çukurova köylülerinin mücadelesiyle, başlıca sanayi şehirlerindeki işçi sınıfımızın hareketleriyle desteklenmiyorsa, Kızıl siyasi iktidarı kuramaz ve yaşatamaz” (abç).

Burada önemli bir ilke hatası sözkonusudur. Köylüler, sadece kendi kuvvetleri ile Kızıl siyasi iktidarı kurabilir ve yaşatabilirler. “Başlıca sanayi şehirlerinin” hepsinde gericiler kesin hakimiyet kursalar ve işçi sınıfı hareketini uzun bir süre tamamıyla bastırsalar dahi, köylüler yine de Kızıl siyasi iktidarı kurup yaşatabilirler ve bu, imkansız bir şey değildir. Bu takdirde köylü hareketini “bastırılmaya mahkum” ilan etmek, bugün açısından, başlıca sanayi şehirlerinde örgütlenmeden silah patlatmamak gibi sağ bir hataya sürüklediği gibi, gelecek açısından da devrimi imkansız göstermekle eşittir. İşçi hareketlerinin bastırılması, işçilerle köylüler arasındaki dayanışmanın koparılması, elbette köylü hareketini zaafa uğratır ama, niçin “bastırılmaya mahkum” etsin? Şehirlerde gericiler tamamen hakim olup bir süre işçileri susturabildikleri dönemlerde bile Çin Devrimi muzafferane ilerlemedi mi?

Nitekim, bundan şöyle bir sonuca varılıyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kızıl siyasi iktidar, sınırlı olarak yürütülen bir mücadeleyle değil, proletarya partisinin, ülke çapında birleştirdiği ve yönettiği bir mücadeleyle kurulabilir ve yaşatılabilir” (abç).

Daha açık bir ifadeyle, bütün ülke çapında örgütlenmeden ve bütün halkın mücadelesini “birleştirip” “yönetecek” hale gelmeden Kızıl iktidar kuramayız. Aman elimizi kaldırmayalım. Sanki burada sözü edilen Kızıl iktidar, bir veya birkaç bölgede kurulacak siyasi iktidar değil de, bütün ülkede kurulacak siyasi iktidardır. Sonuç olarak, devrimin dengesiz gelişmesi gerçeğinin ve iktidarın kırlardan parça parça alınacağı tezinin geniş ölçüde terkedildiğini görüyoruz.
Ben şunu söylüyorum: Kızıl iktidarın kurulması ve yaşatılması için (silahlı mücadele için değil), bütün ülke çapında örgütlenmek, bütün halkın birleştirilmiş olması ve bizim tarafımızdan yönetiliyor olması şart değildir. Böyle bir şartı Mao Zedung da zaten koymamıştır. Bu iyi bir şeydir ama, bugün sahip olamadığımız ve devrimin ülke çapında zafere doğru ilerleyeceği döneme kadar daha pek sahip olamayacağımız bir şeydir. Halbuki, mevcut kuvvetlerimizi üç-beş önemli bölgede (kuvvetlerimizin ve şartların elverdiği ölçüde) yoğunlaştırarak ve buralarda silahlı mücadeleyi başlatarak “sağlam ve politikası doğru bir parti” ve “oldukça güçlü bir kızıl ordu” yaratabiliriz (bugün eksik olan da budur) ve Kızıl iktidarlar kurup yaşatabiliriz. Ve işçi sınıfı mücadelesi tamamen bastırıldığı dönemlerde bile (bu, aleyhte bir şey olmakla birlikte) bu iktidarları, doğru bir strateji izlemek şartıyla yaşatabiliriz. Mesela, Dersim İsyanını alalım: Köylüler sadece kendi gayretleriyle ve aşiret reislerinin önderliğinde bölgeyi üç sene kontrol altında tutmuşlardır. Eğer aşiretler birbirine düşürülmeseydi ve doğru bir önderlik, komünist partisinin önderliği olsaydı, hiçbir zaman Dersim ayaklanması bastırılamazdı. Bu, köylülerin ifadesidir ve buna benzeyen başka örnekler de vardır.

Dördüncü ve beşinci nokta: Parti ve ordu. Yazıda bu noktalar üzerinde hiç durulmamış, birer cümlelik açıklamayla yetinilmiştir. Parti ve ordu, nerede, nasıl ve hangi mücadele içinde inşa edilecektir. Ve özellikle içinde bulunduğumuz dönemde bu konudaki görevlerimiz nelerdir? Bunlar hiç ele alınmıyor. Oysa bugün, Kızıl iktidar için asıl eksik olan şey bunlardır ve diğer şartları (kitle temeli, iktisadi bakımdan yeterli kaynak, askeri harekâta elverişli arazi) sağlayan bölgelerde partiyi ve orduyu inşa ettiğimiz takdirde bunları birer Kızıl iktidar alanı yapabiliriz (parti elbette sadece sözkonusu yerlerde inşa edilmeyecektir, ama esas olarak buralarda ve silahlı mücadele içinde inşa edilecektir).
Birinci soruya verilen cevapla ilgili olarak iki noktaya da kısaca değinip, diğer soruya geçeceğim.
Birincisi: Ordu içindeki çelişmeler ayrı olarak ele alınmamalı, sosyal sınıflar arası çelişmelerin bir tezahürü olarak ele alınmalıdır. Neredeyse, “yurtsever subaylar” diye yeni bir sınıf icat edeceğiz. Bütün bildirilerimizde ve yayınlarımızda da uzun süredir, “işçiler, köylüler” dediğimiz her yere, baş köşeye bir de “yurtsever subaylar”ı oturtuyoruz. Eski “asker sivil aydın zümre”nin yerini bu almışa benziyor. “Yurtsever subaylar” dediğimiz kimseler, milli burjuva ideolojisini benimseyen ve sınıflamada onların arasına girecek olan kimselerdir. Milli burjuvazi diye ele alalım ve icap ettiği yerde de, “yurtsever subaylar”ı milli burjuvazinin bir parçası olarak ele alalım.
İkincisi: “Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı”. Artık bu Buharinci formülasyondan da vazgeçelim. Ve “Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkı” diyelim.
Zamanım çok az kaldığı için ikinci sorunun cevabına geçiyorum.
Bu mesele incelenirken bence şu üç noktanın kuvvetle ve açık olarak belirtilmesi gerekir.
1) Emperyalizmin dolaylı yönetiminde olan yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde iktisadi yapıdaki değişme nasıl olmaktadır?
2) Genel olarak ülkenin iktisadi yapısındaki dengesizlik.
3) Emperyalizmin işgali altında olan herhangi bir ülkedeki milli devrim ile yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerdeki özü toprak devrimi olan demokratik devrim arasındaki farklılık.
Birinci nokta: Yazıda bir cümleyle belirtilmiş. Aydınlık sayılarında da bu konuda yazılan yazılarda açıklık yok. Genel olarak şöyle söyleniyor: “Bir yandan feodal ilişkiler çözülür, öte yandan bu çözülme sınırlı olur.” Bunun pratikte neyi ifade ettiği pek anlaşılmıyor. Olan şudur: Toprak ağalığı yavaş yavaş ve uzun bir süreç içinde kapitalist çiftlikler haline gelmekte ve bu arada köylü üzerindeki feodal hakimiyet ve sömürü biçimleri uzun bir süre devam etmektedir. Hatta toprak ağasının toprağında çalışan köylü, ücretli işçi haline geldiği zaman bile, eski toprak ağası olan yeni “çiftlik beyi”, köylü üzerindeki eski imtiyazlarından (mesela, angarya çalıştırma gibi) bir kısmını muhafaza etmektedir ve bu gelenek şeklinde yerleşmektedir. Köylü usulü hal tarzı veya devrimci hal tarzı ise, güçlü bir köylü isyanıyla feodal mülkiyeti ve onun üzerinde kurulu olan feodal ilişkileri kökünden kazımak, yerle bir etmektir.
Öte yandan toprak ağalığının olmadığı, küçük ve orta köylü mülkiyetinin yaygın olduğu yerlerde, esas olarak kendi içinde üretip tüketen ataerkil işletmelerde, emperyalizm bir yandan bu gibi yerleri pazara bağlamakta, öte yandan yarı-feodal bir özelliği olan ve sermayenin ilkel birikim şekli olan tefeciliği bankalar, kredi kurumları vasıtasıyla destekleyerek, bunları güçlendirmekte, köylüleri mülksüzleştirmektedir ve bu süreç de çok ağır ve acılı olmaktadır.
Şehirlerde milli sanayi sönmekte, yerini emperyalizme bağımlı montaj sanayii almakta ve bu gelişmektedir. Büyük ticari ve mali kurumlar emperyalizmin kontrolüne girmektedir.
Bu nedenlerle, emperyalizmin geliştirdiği işbirlikçi kapitalizm feodalizmi hiçbir zaman “köylü usulü” halledemez. Ve feodalizm, kökünden tasfiye edilmediği sürece de köylü kitlesi önemli bir devrimci güç olarak mevcut olur ve devrimin muhtevası, demokratik devrim olarak kalır.
İkinci nokta: Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerin önemli bir özelliği de; ülkede iktisadi yapının dengesiz oluşudur. Bazı bölgelerde feodal ilişkiler daha fazla çözüldüğü halde, diğer bazı bölgelerde kuvvetle devam eder. Emperyalizm, bu dengesizliği ortadan kaldırmak bir yana, daha da artırır. Ülkemizin doğusu ile batısı arasında böyle bir durum kuvvetle mevcuttur. Ülkenin daha ileri olan kesiminde demokratik devrim genel köylü kitlesi için pek önem taşımasa bile (ki, bizde en ileri olan Ege bölgesinde bile taşıyor), geri bölgelerin geniş köylü kitleleri için hâlâ önemini koruyacaktır.
Demokratik devrim gündemde bulundukça, köylülere dayanma meselesi de gündemde olacaktır. Çünkü demokratik devrim, özü itibarıyla bir köylü devrimidir. Kaldı ki, biz genel nüfus içerisinde bugün köylülerin % 70’i teşkil ettiği bir ülkede yaşıyoruz. Emperyalizm feodalizmi tasfiye etsin, biz de sosyalist devrimi yapalım, tam bir Menşevik mantığı olur. Menşevikler de Lenin’e karşı, demokratik devrim burjuvazinin görevidir, ona müsaade edelim, köylülerin başına geçerek burjuvaziyi ürkütmeyelim vs. demişlerdi. Lenin ise derhal, kararlı proletaryanın, kararsız, korkak ve uzlaşıcı burjuvaziyi bir kenara bırakarak köylülerle ittifak kurmasını, kararlı bir şekilde devrimi sonuna kadar götürmesini ve durmadan sosyalizme geçilmesini savunmuştu. Bu, Marksist-Leninist kesintisiz ve aşamalı devrim teorisidir. Mao Zedung bunu yarı-feodal, yarı-sömürge Çin şartlarına uygulamıştır. Bizim gibi yarı feodal, yarı-sömürge ülkelerde devrimin kırlık bölgelerden şehirlere doğru gelişmesinin iki nedeni vardır: Birincisi, demokratik devrimin özünün “toprak devrimi” olması, ikincisi de ülkemize hakim olan emperyalizmin ve onun uşaklığını yapan gericilerin (özellikle emperyalizmin) şehirleri ve ileri bölgeleri tamamen kontrolleri altına almış olmalarıdır. Emperyalizmin, yarı-sömürge olmamız dolayısıyla, ülkemiz üzerindeki boyunduruğu da, devrimin geri kırlık alanlarda üsler kurarak oradan şehirlere doğru gelişmesini gerekli kılmaktadır (bizde demokratik devrim, milli devrimle ayrılmaz bir şekilde birleşmektedir).
Yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkede feodalizmin zayıflığı, toprak devriminin görevlerini azaltır veya sınırlarını daraltır, o kadar.
Üçüncü nokta: Emperyalizmin fiili işgali altında olan bir ülkede de devrim, kırlık bölgelerden şehirlere doğru gelişir. Bu ülke, ister feodalizmi tasfiye edememiş geri bir ülke olsun, isterse gelişmiş kapitalist bir ülke olsun. İşte, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa. Çünkü emperyalizm ilk başta; ulaşım imkanlarının fazla olduğu şehirleri ve ana yolları ele geçirir, buralara hakim olur. Fakat geniş kırlık bölgeleri kontrol edemez. Yalnız bu durumda devrimin özü toprak devrimi değil, “milli devrim”dir. Eğer, işgal altındaki ülke aynı zamanda yarı-feodal bir ülke ise, “toprak devrimi” tamamen ortadan kalkmaz ama, ikinci plana düşer. Eğer, kapitalist bir ülke ise (Fransa gibi), toprak devrimi meselesi söz konusu değildir.

Kardeşim,
Zamanım bitmek üzere. Diğer mektuptan bir nüsha daha yazmama imkan yok. Şimdilik onu da yanıma alıyorum. Bir nüshasını en kısa zamanda gönderirim.
İhtilalci selamlar
Bektaş
Ocak 1972

 

 

1. Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük
Burjuvazisi ve Toprak Ağaları Sınıflarıdır:

Şnurov yoldaş şöyle diyor:

“Devrimin önderi M. Kemal’e izafeten Kemalist adı verilen bu Türk milli devrimini Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani tüccar, toprak ağası ve o sırada Türkiye’de çok az sayıda bulunan sanayiciler yönetiyordu” (*).

Kemalist devrim, Jön Türk devriminin benzeri ve izleyicisidir.
Şnurov, bunu da şöyle anlatıyor:

“Esasen fakir olan ülkeyi insafsızca soyan büyük toprak sahipleri ile din adamlarının ve en başta sultanlarının hakimiyeti neticesinde Türkiye tamamen Avrupa sermayesinin eline düşerek, Avrupa kapitalizminin kölesi olmuştu. 1908 senesinde sultanın hakimiyeti, Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere Türk ticaret burjuvazisi, subaylar ve asilzadelerin [eşrafın] birleşmiş gücü ile kökünden sarsılmıştır. Bu burjuva devrimi, Jön Türk devrimi olarak tanınmaktadır ve bunu, başlangıçta halk yığınları da desteklemiştir” (...).
“[Jön Türk devriminden sonra da] Türkiye yarı-sömürge karakterini muhafaza ediyordu. Yani kapitalist ülkelerin, hammadde alıp, sanayi mamullerini sattıkları bir pazar durumundaydı. Politik bakımdan Türkiye bağımsız sayılıyordu. Fakat Türkiye, emperyalist ülkelerin elinde oyuncaktı. Bu yüzden Türkiye, ekonomik yönden aşırı derecede bağımlı bulunduğu Almanya tarafından Birinci Dünya Savaşı’na itildi ve Almanya uğruna savaştı. Almanya savaşı kaybedince, Türkiye tam anlamıyla yağma edildi. Ülkenin bütünlüğünü korumak için ikinci bir devrime ihtiyaç hasıl oldu.
“Bu defa ‘Kemalist devrim’ adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı yapılmıştır”.
“... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleri ile sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısı idi. Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyve işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar.
“Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayii ele geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm kalım sorunu ile karşı karşıya idi. Kapitalistlerin işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini desteklemezse, yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticareti ve sanayii er geç ölecekti. Tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk, ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü. Bunun için devrim, bütün yurda yayılarak milli bir karakter aldı”.
Kemalist devrim esas olarak ticaret burjuvazisinin başını çektiği, fakat bunların bir kısım ağalar, büyük toprak sahipleri ve tefecilerle de ittifakına dayanan bir “milli burjuva” devrimidir ve burjuvazi ilk başlarda halkın desteğini almayı başarmıştır.
Yukarıdaki “milli burjuva” kavramı üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Lenin, Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrimden bahsederken “milli burjuva” kavramını, Türk olan burjuva anlamında kullanmaktadırlar. Milli burjuva-komprador burjuva ayrımı, onlarda henüz yoktur. Bu kavramı daha sonra, yeni anlamıyla Mao Zedung yoldaşta görmekteyiz. Lenin, Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrime, “milli burjuva devrimi” derken, kastettikleri “komprodar olmayan burjuvazinin devrimi” değildir; kastettikleri “Türk olan burjuvazinin devrimi”dir.
Yine sözünü ettiğimiz broşürde Şnurov yoldaş, toprak ağalarını ve tefecileri de “burjuva” kavramı içinde düşünmektedir. Mesela; “Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani, tüccar, toprak ağası” (abç) demektedir. Burjuva kavramının bu şekilde kullanılışına, Stalin yoldaşta ve Dimitrov yoldaşta da rastlamaktayız.
Şnurov yoldaş, Kemalist devrim “milli burjuvazinin devrimidir” derken, Türk olan ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin az sayıdaki sanayi burjuvazisinin devrimiydi demektedir ve zaten bütün bu sınıfları tek tek de saymaktadır.
Bu sınıflar, bugün kullandığımız anlamıyla “milli” miydi, komprador muydu, bunun üzerinde duralım:
Stalin yoldaş, Yeni Demokrasi kitabında Mao Zedung yoldaşın yaptığı alıntıda “Kemalist devrim, üst tabakanın, milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir” demektedir (abç).
“Üst tabaka”, İttihat ve Terakki içinde palazlanmış olan, önce Alman emperyalizmine uşaklık eden, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman emperyalizminin yenilgisinden sonra da, İngiliz- Fransız emperyalizmine yaklaşan, “Türk komprador büyük burjuvazisinin ta kendisidir.
Türk burjuvazisinin önce İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında toplandığını, bu sınıfın subaylar ve asilzadelerle birlikte 1908 Jön Türk devrimine önderlik ettiğini biliyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar makamına oturduktan sonra, dünya şartlarının ve Türkiye’nin tasfiye edilemeyen yarı-sömürge yapısının zorlamasıyla İttihat ve Terakkiciler, Alman emperyalizmi ile işbirliğine giriştiler. Bir yandan burjuvazinin bir kanadı hızla büyüdü, palazlandı, Türk büyük burjuvazisini oluşturdu; öte yandan Abdülhamit zamanından beri mevcut olan genellikle azınlık milliyetlere mensup komprador burjuvazi varlığını devam ettiriyordu. İttihat ve Terakki Partisi, birincilerin menfaatini temsil ediyordu. İttihat ve Terakki Partisi, Alman emperyalizminin sadık uşağı, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin de azılı düşmanı olup çıktı. Türk burjuvazisinin büyüyen ve kompradorlaşan kanadı (yani Türk komprador büyük burjuvazisi), Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istibdat şartlarında, savaş araç ve gereçleri alım satımı, vagon tekeli, zorunlu ihtiyaç maddeleri üzerinde yapılan vurgunlar, vb. yoluyla muazzam zenginleşti. Büyük servetler, sermayeler edindi. Bunlar, Alman emperyalizminin kesin iflası ve bu sebeple kendi egemenliklerinin de tehlikeye düşmesi karşısında, İtilaf emperyalizmine kuyruk sallamaya, onunla yakınlaşmaya ve bu yolda gerekli tedbirleri almaya giriştiler.
İşte Stalin yoldaşın, üst tabaka dediği bunlardır.
Şnurov yoldaş, broşürünün bir yerinde Türk burjuvalarının, “devrimci olmadıkları halde” (abç), Milli Kurtuluş Savaşı’na katılmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Geri ülkelerde komprador olmayan burjuvazi, yani milli burjuvazi, bilindiği gibi, sınırlı da olsa, devrimci bir nitelik taşır. Devrimci olmayan sınıf, emperyalizmle menfaat birliği halinde olan komprador burjuvazidir.
Yine Şnurov yoldaş, “ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydı” diyor. O yıllarda “büyük ticaret firmalarının”, geniş ölçüde emperyalistlerin kontrolünde veya elinde olduğu da bilinen bir gerçektir.
Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Milli Kurtuluş Savaşı’nın önderliği, ta başından itibaren İttihat ve Terakki içindeki Türk komprador büyük burjuvazisinin, toprak ağalarının ve tefecilerin eline geçmiştir. Bu sınıfları, kurtuluş savaşına iten sebepleri biraz yukarıda Şnurov yoldaş açıklamaktadır.
Bir noktayı daha belirtelim: İttihat ve Terakki içinde, palazlanamayan kesim, yani orta burjuvazi de varlığını devam ettiriyordu. Kurtuluş Savaşı içinde burjuvazinin bu kanadının da son derece önemli bir rol oynadığı açıktır. Biz, önceleri, Kurtuluş Savaşı’na milli karakterdeki orta burjuvazinin önderlik ettiği görüşündeydik. Fakat Stalin yoldaşı ve Şnurov yoldaşı daha dikkatli olarak inceleyince bu görüşün yanlış olduğunu gördük. Milli karakterdeki orta burjuvazi, Kurtuluş Savaşı’nın önderi değildir ama, Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir rolü vardır. Müdafaa-i hukuk cemiyetleri içinde örgütlenenler, çoğu ticaretle uğraşan Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları, tefeciler, kasabaların eşraf takımı ve milli karakterdeki orta burjuvazidir. Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden sınıflar, işte bu sınıflardır.

2. Kemalistler, Daha Kurtuluş Savaşı Yıllarındayken
Emperyalistlerle İşbirliğine Girişiyorlar:

Emperyalistler ufak tefek tavizler vermeye başlayınca, Kemalistler gene, hemen Fransa, İngiltere ve diğer memleketler burjuvazisiyle anlaşmalar imza etmekte gecikmediler.

“... Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam ederse, emekçi kitleleri yabancı sömürücülere karşı mücadele ile yetinmeyip, kendi yurttaşı olan sömürücülere karşı da savaşa girişebilirlerdi”.

Şnurov böyle diyor. Stalin yoldaş ise, daha 30 Kasım 1920’de şunları yazıyordu:
“İtilaf devletlerinin kesin ‘tarafsızlığı’ ile Ermenilerin Kemalistler tarafından yenilmesi, Trakya ve İzmir’in Türkiye’ye geri verilmesi söylentileri, İtilaf devletlerinin ajanı Sultan ile Kemalistler arasındaki görüşme söylentileri, İstanbul’un boşaltılması planı ve son olarak Türk Batı cephesindeki durgunluk, bütün bunlar İtilaf devletlerinin Kemalistlere ciddi olarak kur yaptığının ve Kemalistlerin belli bir sağa dönüş yaptıklarının belirtisidir (abç).
“İtilaf devletlerinin iltifatlarının ne şekilde sonuçlanacağı ve Kemalistlerin sağa gidişlerinde ne kadar ileri gideceklerini söylemek zordur. Birkaç yıl önce sömürgelerin kurtuluşu için başlayan mücadelenin her şeye rağmen güçleneceği, Rusya’nın bu mücadelenin öncüsü olarak bütün gücüyle ve bütün vasıtalarla bu mücadele taraftarlarını destekleyeceği, bu mücadelenin, ezilen halkların davasına ihanet etmedikleri sürece Kemalistlerle birlikte veya İtilaf devletleri cephesine geçerlerse, Kemalistlere karşı zafere ulaşacağı bütün şüphelerin dışındadır.”

Kemalistler, ilk başlarda açıkça İtilaf devletlerinin saflarına geçmediler ama, dışarda sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve içerde komünistlere, işçi sınıfına ve diğer emekçi halka karşı, onlarla el altından işbirliği yapmayı da ihmal etmediler. M. Kemal ve hükümeti, Sovyetler Birliği’ne karşı ikiyüzlü bir politika izlemişlerdir. Bir yandan, yardım koparmak için en aşırı iltifatları yağdırırken, öte yandan ABD, İngiltere, Fransa ile yapılacak gizli anlaşmalar için zemin aramaktadırlar. Çiçerin’e gönderilen yardım talebinden iki ay sonra, M. Suphi ve 14 yoldaşı hunharca öldürülmektedir. Ayrıca Anadolu’daki komünistlere karşı da bir sindirme kampanyasına girişilmektedir. Çünkü, Kemalist burjuvazi, 23 Şubat 1921’de toplanan Londra Konferansı’na komünistleri katlederek katılırsa, Avrupalı efendilerinin teveccühünü kazanacağını, Sevr Anlaşması’nın öldürücü hükümlerinden vazgeçilebileceğini hesaplamaktadır. Konferansta delegasyonun başı Bekir Sami, Türkiye’nin anti-Sovyet blokuna katılacağını söyleyerek daha iyi anlaşma şartları aramaktadır. Yine Londra Konferansı’nın devam ettiği günlerde, 28 Şubat 1921’de Kemalist hükümet, Sovyetler’den Artvin ve Ardahan’ın terkini istemekte ve Batum’u işgal etmeye girişmektedir. Fakat Avrupalı efendilere yaranma çabaları boşa çıkıp efendiler Sevr Anlaşması üzerinde ısrar edince, Kemalistler için tekrar Sovyetler Birliği’ne yanaşmak mecburiyeti doğmuştur. Yunan orduları atıldıktan hemen sonra, Sovyet yardımına ihtiyaç kalmadığı için, Kemalistler yeniden komünizm yasağını uygulamaya girişmişlerdir. 14 Kasım 1922 tarihli İzvestia şöyle yazmaktadır:

“Kemalist hükümet, komünistleri takip ettirerek, emperyalist devletlerin teveccühünü kazanmak emelinde.”

Demek oluyor ki, Kemalist hükümet, daha Kurtuluş Savaşı içindeyken Avrupalı emperyalist efendileri ile işbirliğine girişmiştir. Şafak revizyonistlerinin sandığı gibi Atatürk’ün ölümünden sonra değil. Nitekim, Kurtuluş Savaşı dört yıl gibi çok kısa bir sürede sona ermiştir. Şafak revizyonistleri, “uzun ve kanlı bir savaş” diyorlar ama, gerçekte Kurtuluş Savaşı çok kısa sürmüştür. Çin Devrimi ile Vietnam Devrimi ile karşılaştırılırsa, kısa sürdüğü anlaşılacaktır. Bunda, İtilaf emperyalistlerinin Kemalist burjuvaziye besledikleri iyi duyguların önemli payı olduğunu kimse inkar edemez.
 

 

 

3. Kurtuluş Savaşıyla Sömürgeleştirilmiş Topraklar
Kurtarıldı. Sultanlık Kaldırıldı, Fakat Yarı-Sömürge
Ve Yarı-Feodal Yapı Olduğu Gibi Kaldı:

Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı, Sultanlığı kaldırdı, emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını kaldırdı (örneğin: Yabancı ülkelerden ithal olunan mallardan daha yüksek vergi, gümrük rüsumu alınmaya başlandı. Yabancı sermayeye tanınan rüçhan hakları kaldırıldı). Fakat yine de Türkiye yarı-sömürge bir ülke olarak kaldı. “Bir müddet daha demiryolları, fabrikalar, maden ocakları yabancıların elinde kaldı. Avrupa’nın büyük banka ve firmaları bugün dahi [yani 1929 yılında] Türkiye’de dilediği şekilde çalışmaktadır” (Şnurov). Emperyalistlerin baskısı altında eski borçlar kabul edildi. Yabancılara ticaret serbestisi sağlandı.

“Gerçi yabancılar, bu serbest ticarette Türk vatandaşlardan fazla ya da özel herhangi bir hakka sahip değildi. Fakat bu, eşit olmayanlar arasındaki eşitlikti. Yani, güçlü Avrupa sermayesi, nasıl olur da Türk sermayesine eşit olabilir? Doğaldır ki, hiçbir eşitlik söz konusu olamazdı. Gerek Türk sermayesi, gerekse yabancı sermaye ile yeni yeni tesisler kuruluyordu”.

Şnurov, yine aynı broşüründe şunları söylüyor:

“Türkiye’nin en büyük kapitalistleri, yabancılardır. Bütün maden işletmelerinden başka, bir de demiryollarının büyük bir kısmı ve tarım ürünlerini işleyen fabrikaların çoğu yabancıların elindedir.
“Türkiye milli ekonomisine 1.100 milyon frank yabancı sermaye yatırılmıştır. Sermayenin 450 milyonu Alman, 350 milyonu Fransız, 200 milyonu İngiliz ve 100 milyonu diğer ülkelerin sermayesidir” (s. 72-73).

Şnurov, broşürünün bir başka yerinde Türkiye’nin yarı-sömürge olduğunu da belirtiyor.

“Türkiye, az gelişmiş, yarı-sömürge olan bir ülkedir. Türk işçisi ve köylüsünün sırtından Fransa, Almanya ve İngiltere kapitalistleri servetler sağlıyorlar...” (s. 57).

Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıfların sırtından iktidara geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiye’nin yarı-sömürge yapısını aynen muhafaza ettiler. Jön Türk devrimi Sultanlığı da muhafaza ettiği halde, Kemalist devrim Sultanlığı kaldırdı ve bir de işgal altındaki toprakları yani, sömürgeleştirilmiş toprakları kurtardı. Böylece sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal düzen, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir düzen haline geldi.

4. Kurtuluş Savaşı’ndan Sonra Komprador Büyük Burjuvazinin
ve Toprak Ağalarının Bir Kesiminin Hakimiyetinin Yerine,
Bir Başka Kesiminin Hakimiyeti Geçmiştir:

Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise, savaşın başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da belirttiği gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı. Aynı noktayı, Şnurov şöyle açıklıyor:

“Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan sermaye, kısmen memleketi terketmiş olan Ermeni ve Rum teşebbüslerinin ele geçirilmesi, kısmen de devlet müesseselerinin soyulması ve rüşvetlerle meydana getirilmişti. Yine bugün birçok Kemalist milletvekili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk uyruklu yabancılardan kalan kurumları ele geçirip, memurlukları sırasında bir yana koydukları paralarla işletiyor ve yeni teşebbüsler kuruyor” (s. 49).

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan öğreniyoruz ki, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı da, aynı şekilde yani boşalan Ermeni ve Rum topraklarına el koyarak ortaya çıkmışlardır. Demek oluyor ki, eski komprador burjuvazinin bir kısmının (ki bunlar çoğunlukla azınlık burjuvazisi idi) ve toprak ağalarının bir kısmının hakimiyeti yerine, komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başka bir kesiminin hakimiyeti geçmiştir.
Elbette, eski toprak ağalarının önemli bir kısmı da hakimiyetini devam ettirmektedir. Hakimiyet kuran yeni Türk burjuvazisinin bir kısmı, komprador niteliğini zaten eskiden beri taşımaktadır. Buna işaret ettik. Diğer bir kısım burjuvazinin komprador niteliği ise, Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra başlamış ve bunlar gittikçe de daha çok kompradorlaşmıştır. Türk burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı başlayan siyasi işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da gelişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen yarı-sömürge yapı, bu işbirliğini daha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu, elbette Türk burjuvazisinin içinde taşıdığı kötü niyetten ötürü değildir. Eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek istemektedir, oysa sermayesi çok cılızdır. Büyük ve bol sermaye Batılı emperyalist burjuvazinin elindedir. Onunla rekabet etmek ölüm demektir, elverişli bir paya razı olarak onunla işbirliği etmek, en çıkar ve en kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı insafsızca soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye, hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır. Bu gerçeği Şnurov yoldaş şöyle dile getiriyor:

“Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı firmaların ortağı oluyor. Bu yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı ilişkisi olan isim sahibi memurlardan ve ortaklarından faydalanıyor” (s. 49).
 

 

5.   Komprador Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları
Kurtuluş Savaşından Sonra Esaslı İki Siyasi Kampa
Bölünmüştür. Kemalist Diktatörlük, Bu Kamplardan
Birinin Menfaatlerini Temsil Etmektedir:

O yıllarda hakim sınıflar arasındaki esaslı iki siyasi kamp, şu unsurlardan teşekkül ediyordu: Bir yanda, emperyalizmle işbirliğine girişen ve bu işbirliğini gittikçe artıran yeni Türk burjuvazisi, eski komprador büyük burjuvazinin bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakaları. Öte yanda, henüz tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin başka bir kesimi, feodalizmin ve Sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamları, eski ulema sınıfı artıkları. Hangi toprak ağalarının hangi menfaat hesaplarıyla şu veya bu tarafta yer aldıklarını bilmiyoruz. Bu, ayrı ve etraflı bir araştırmayı gerektirir. Üzerinde durduğumuz konu açısından bunun zaten pek önemi yoktur. Önemli olan ve tartışılmayacak kadar açık olan gerçek şudur ki, toprak ağalarının bir kesimi Kemalist iktidara ortakken, bu iktidarda söz ve nüfuz sahibi iken, diğer bir kesimi Kemalist iktidarın karşısındadır. Mesela, Doğu Anadolu’daki Kürt toprak ağaları ve aşiret reislerinin yeri, genellikle ikinci kamptır. Daha sonraları bunlar DP’yi ve AP’yi destekleyecek, CHP karşısında yer alacaklardır. Ama dediğimiz gibi, toprak ağalarının bir kesimi, ta başından itibaren Kemalist iktidarın içindedir ve ona ortaktır, devlette söz ve nüfuz sahibidir.
Birinci kampın siyasi partisi CHP idi ve köken itibarıyla müdafaa-i hukuk cemiyetlerine dayanıyordu. İkinci kamp ise, tek partili sistem yürürlükte olduğu müddetçe CHP içerisinde yer almış ve iki kamp arasındaki siyasi mücadele, CHP içinde sürdürülmüştür. Çok partili sisteme geçildiği zamanlarda da bunlar, kendi siyasi partilerini kurmuşlardır. 1925’te kurulan Terakkiperver Fırka, 1930’da kurulan Serbest Fırka, daha sonraları kurulan DP ve AP esas olarak ikinci kampın siyasi partileridir. “Esas olarak” diyoruz, çünkü, çeşitli menfaat çelişmeleri, yeni durumlar vs. bu kampların birinden diğerine geçişi, bunlara yeni unsurların katılmasını daima mümkün kılmaktadır. Ve öyle de olmuştur. 1946’da çok partili sisteme geçildiğinde CHP içinden bir yığın partinin türemesi, hakim sınıfların bütün kesimlerinin CHP içinde yer almış olmalarından ileri gelmektedir. Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva iktidarı değil, birinci kampa dahil olan komprador büyük burjuvazinin, toprak ağalarının, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasının emperyalizme yarı-bağımlı iktidarıydı. Hatta Kemalist diktatörlük bir ölçüde, emperyalizmle işbirliği halinde olmayan orta burjuvaziyi de eziyordu. Kemalist iktidarın temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ile orta burjuvazi arasındaki ayrılık, gittikçe daha çok berraklık kazanmıştır.
İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş Savaşı’na katılan orta burjuvazinin bir kesimi, ele geçirdiği devlet gücünü, zenginleşmek için bir kaldıraç gibi kullanarak, devlet tekellerini yaratıp bunları kendi hizmetine koşarak, emperyalizmle işbirliğine girişerek, onların yatırımlarına ortak olarak hükümet makamlarını, yüksek memuriyetleri de hizmetine sokarak, devlet bankalarından aldıkları kredilerle, rüşvetlerle, vurgunlarla şişerek, Türkiye’yi terkeden ve katledilen Ermeni ve Rum kapitalistlerinin mallarına, mülklerine el koyarak iyice zenginleştiler, milli karakterdeki orta burjuvazinin diğer kesimlerinden koptular. Bu farklılaşma ve kopma giderek daha belirgin hale geldi. İttihat ve Terakkici komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile, bu yeni komprador Türk büyük burjuvazisi; Kemalist iktidar içindeki hakim unsurlar işte bunlardır! Türk burjuvazisinin bu yüksek tabakasının çıkarları, Avrupa kapitalistleri ile ayırdedilemeyecek derecede karışmış ve bunlar Avrupalı emperyalistlerle kesin bir tarzda işbirliğine girişmişlerdir.
Nasıl, 1924-1927 Çin Devrimi’nden hemen sonra iktidar, orada komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının eline geçmişse, Türkiye’de de bu olayın bir benzeri Çin’dekinden daha önce cereyan etmiştir.
Stalin yoldaş aynı fikri, başka bir tarzda ifade ederek şöyle diyor:

“Kemalist devrim üst tabakanın (abç), milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir. Yabancı emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama daha sonra özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkanına karşı gelişen bir devrimdir” (abç).

Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur: Kemalist iktidar orta burjuvazinin, yani milli burjuvazinin menfaatini temsil etmiyordu, bu sınıfın içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile İttihat ve Terakki zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir kesiminin menfaatini temsil ediyordu. Orta burjuvazinin büyüyemeyen kesimi ise yine CHP’nin içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere karşı bunlar da destekleniyordu. Nasıl 1924-1927 Birinci Devrimci İç Savaş’tan sonra, Çin’de orta burjuvazi Guomindang içinde ve safında yeralmışsa, Türkiye’dekiler de CHP içinde ve safında yer almışlardır. Hakim sınıflar içindeki mücadele, sanıldığı gibi, iktidarı elinde tutan milli burjuvazi ile komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının arasında cereyan etmiyordu. Esas olarak, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kanadı arasında cereyan ediyordu. Milli karakterdeki orta burjuvazi, bu kanatlardan birinde ikincil bir güç olarak yer alıyordu. Bu noktanın kavranması, gerek dünün, gerek bugünün açıklanmasında son derece önemlidir. CHP’ye, nispeten ilerici bir karakter kazandıran şey, onun içinde başından beri sosyal bir güç olarak mevcut olan fakat partiye hakim olmayan bu milli karakterdeki orta burjuvazidir. TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demekti. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi, bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu. Revizyonistlerin karşı-devrim dediği, cumhuriyet düzeninin yıkılması ve Sultanlığın tesisidir. Oysa böyle bir şey, artık burjuvazinin genç kesimlerinin de işine gelmez, hatta eski Türk büyük burjuvazisinin de... Dünyada gelişmeler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, yuvarlanan taçları kimse başına koymaya cesaret edememektedir. Taçlı bir yönetim artık hakim sınıfların ihtiyaçlarını karşılayamaz, egemenliklerini koruyamaz. Bunu, burjuvazi de bilmektedir. Artık karşı-devrim, “demokratik cumhuriyet” maskeli faşist diktatörlük olabilir ve öyle de olmuştur.


 

6. Kemalist Diktatörlük İşçiler, Köylüler, Şehir Küçük- Burjuvazisi,
Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir Diktatörlüktür:

Sözü Şnurov’a bırakıyoruz:

“Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da (seçimle meydana getirilen parlamento vs.) Türkiye’de bugün [1929] mevcut olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır (abç) [yani faşizmdir]. Egemen parti dışında hiçbir parti örgütü yoktur ve hiçbir partinin de meydana gelmesine imkan verilmemektedir. Sosyal-demokrat parti bile yasaklanmıştır. Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir kontrol altındadır. Hatta bu gazete ve dergilerde hükümet aleyhine, ilerde herhangi bir makalenin çıkabilmesi ihtimali dahi, bunların kapatılmasına yetiyor” (s. 21).
“Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorundadır” (s. 22).”
“... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin verilen federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında çalışmak zorundadır” (s. 24). “Her türlü işkolu dernekleri ve dernek birlikleri yasaktır...” (s. 25). “... kanuna göre, ‘memur ve işçi işini terkedebilir, fakat her türlü gösteri, eylem ve iş özgürlüğünü halel getiren hareketler yasak edilmiştir’” (s. 26).
“... Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi kitlelerinin desteği ile iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi, Kemalist devrimin ilk aylarında milli burjuvazi, işçi örgütlerinin kurulmasına engel olamadı. Ancak, bu sendikalar sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları burjuvazinin etkisi altındaydı” (s. 42).
“Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını imzaladıktan sonra (...), burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf kavgasının büyümesine engel olmak lazımdı; öyle ya, yerli olsun yabancı olsun, bu kavga bütün sömürenlere, bütün kapitalistlere karşı açık bir savaş halini almak üzere idi.”
Kemalistler, Komünist Partisi’nin ve işçi hareketinin canına okudu. Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok ünlü üyesi, bu arada Mustafa Suphi hunharca öldürüldü, hayatta kalanlar takibe uğradı, hapislere atıldı. 1923 senesinde İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı. Kapatılması için 1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması bahane edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı vaktiyle Jön Türklerin proletarya sınıf hareketinin ‘hesabını’ gördükleri, burjuvazi kontrolünde sözümona işçi örgütleri kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de Kemalistler, kendi burjuva ‘sendikalarını,’ işçi eylemine karşı mücadele aracı olarak kullandılar” (s. 43).

Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine yayınlanan Profintern Yönetim Kurulu bildirisinde şöyle deniliyor:

“Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalıştılar” (s. 47).
“Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir. Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı:
“‘ Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri uğrattığı kovuşturmayı şiddetle protesto ediyor!...’” (s. 59)
“... Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklâl mahkemeleri’ kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata uğratıldı. Aydınlık ile Orak-Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular’.
“Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi kitlelerinin sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler de aynı şeyi yapmışlardı vaktiyle. Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline geldiler” (s. 59-60).
“... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş? Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?”

AP de aynı politikayı harfi harfine uygulamadı mı? Kırmızı ışık altında gitar çalan gencin tutuklanmasıyla yukarıdaki olaylar arasında ne fark var? Faşist Erim hükümeti de aynı yolu harfi harfine izlemiyor mu? Grevleri yasaklayıp, dergileri kapatmıyor mu?
Kemalist hükümetin işçi sınıfının hareketine karşı gösterdiği gaddarlıklardan bir örnek: 1927 Ağustos ayında Fransızlara ait Adana-Nusaybin demiryolunda çalışan işçiler greve gitmişlerdi. Sebep de gayet basitti. Bayram arifesinde kendilerine, istedikleri avans ödenmemişti. Bundan önce de işçi temsilcileri basit ve mütevazi 31 dilek tesbit etmişler ve bunların yerine getirilmesini istemişlerdi...

“Kapitalistler bir türlü cevap vermediler ve aradan bir buçuk ay geçtikten sonra da dilekçeyi reddettiler. Bunun üzerine başlayan grev 20 gün sürdü ve greve 850 işçi katıldı. İki gün tren işlemedi.
“Nihayet üçüncü gün kumpanya (Fransız kapitalistler şirketi), grev kırıcılara yardım için bir tren yolladı. O zaman birkaç yüz işçi, karıları ve çocukları ile hat boyunca ray üzerinde yattılar ve tren yolunu kapadılar. Buna karşılık Kemalist hükümet yetkilileri, askeri birlik göndererek aralarında çoluk çocuk ve kadın bulunan silahsız işçilere ateş açtırdı. Raylar al kana boyandı. 22 ‘elebaşı’ tutuklandı.
“Grev, yabancı kapitalistler tarafından ezildi ve bu işe, ‘demokratik’ olan Kemalist hükümet de iştirak etti. Kapitalistlerin sınıf kardeşliği milli düşmanlıklarından ağır bastı.” Şnurov şöyle devam ediyor: “Bu örnek tek değildir. 1926 yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin grevi de, aynı şekilde bastırıldı. Hükümet, grevi dağıtmak için deniz askerini grev kırıcısı olarak gönderdi” (s. 63-64).

Yine en basit sebeplerle, yüzlerce, binlerce işçi işinden atıldı ve Kemalist hükümet, patronlara bizzat destek oldu. Birçok olayda hükümet, bizzat patron durumundaydı. Şnurov’un kitabı bu konuda örneklerle doludur. Şimdi bu örnekleri aktarmayı gereksiz buluyoruz.
Köylülerin durumuna göz atalım. Gene tanığımız Şnurov’dur.

“... Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye’nin ekseri köy aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı, makinesi, ne de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden, yani büyük toprak sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır; karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye parası yetmediği için, köylü, parayı tefecilerden alıp fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden, köylünün ufacık işletmesine türlü borç, faiz, vergi biniyor ve er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş aramaya zorlanıyor” (s. 35).
“Köylerdeki sömürü geliştiğinden, köylerde emekçi köylünün sırtından geçinen köy burjuvazisi, yani ağalar, tefeciler ve bezirgân sınıfı (abç) [Not: Bunların hepsine köy burjuvazisi demek yanlıştır] gelişiyor. Köylülerin çoğunluğu ya sefaletin kapısına dayanmış bir haldedir ya da ırgat olarak zengin ağaların emrinde çalışıyor ve onlar da proletarya saflarını dolduruyor” (s. 76).

Kemalist diktatörlük köylerde, köylülere karşı ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefeci ve bezirgânların, toptancıların yanında yer alıyor, devlet kuvvetleri, bunların hizmetinde köylüleri insafsızca eziyordu. Kemalist diktatörlük, zanaatçı ve memurların alt kesimlerini de ezmektedir. Kayıtçıların, gümrük memurlarının, telgrafçıların, vs. grev ve direnişleri şiddetle bastırılmaktadır. Sözü Şnurov’a bırakalım:

“... Memurların hareketi ağır şartlara bağlıdır, çünkü onlar için hükümet doğrudan doğruya ücretle müstahdem çalıştıran bir kapitalisttir. Hatta daha iyi ücret ve daha elverişli iş şartları uğruna yapılan her mücadele, Kemalistler tarafından hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak vasıflandırılıyor. Diğer taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle güvenilir ve hükümete sadık bir devlet örgütünü kurmaya gayret ediyorlar.
“Kemalistler başka görüş açısı olan kimseleri işten kovuyor...” (s. 67).
“... 1925 yılında birkaç şehrin telgraf (telsiz) memurlarının, maaşlarına zam yapılması için giriştikleri grev de bastırıldı. Hükümet bu işin arkasında yine komünistlerin bulunduğunu ileri sürerek grevcileri tutukladı. Adana’da bu emir yerine getirildi ve birçok grevci telgrafçı Ankara’ya istiklâl mahkemesine sevkedildi. Suçları, hükümet aleyhine bir komplo imiş!” (s. 68-69).

 

 

7. Kemalist Diktatörlük, Azınlık Milliyetleri
ve Özellikle Kürt Milletini Amansız Milli Baskı Politikasıyla Ezdi,
Kitle Katliamlarına Girişti, Türk Şovenizmini Bütün Gücüyle Körükledi:

Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt milletinin bütün haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti. Dillerini yasakladı. Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt feodalleriyle de el ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına girişti, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti, “askeri yasak bölge” ilanlarıyla, “örfi idare” zorbalıklarıyla Kürt halkı için hayatı çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen Kürt köylülerinin sayısı 60.000’in üstündedir. Lozan’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve özellikle Kürtlere, son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her türlü hakaret mubah görülüyordu.
Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti. Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde ırkçı ve faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlık milliyetlerin tarihini, kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş Dil Teorisi safsatasını yaydı. “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm diyene” cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara, dairelere, her yere soktu. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasına milli düşmanlık ve kin tohumları saçtı; işçilerin ve emekçilerin birliğini ve dayanışmasını baltaladı. Türk işçi ve emekçilerini, kendi şovenist politikasına alet etmek istedi.
Kemalist diktatörlüğün milli meselede izlediği çizgi, tam anlamıyla Türk şovenizmidir. Ve bilindiği gibi, faşist diktatörlüklerin bir özelliği de, hakim ulus şovenizmini körüklemek, milli düşmanlıklar yaratarak ve kışkırtarak, emekçi halk kitlelerini bölmek, birbirine düşürmektir.

8. Kemalistler, Devlet Tekelleri Kurarak, Rekabeti Geniş Ölçüde
Ortadan Kaldırarak, Halk Kitlelerini İnsafsızca Sömürdüler.
Tekeller Sayesinde Hükümetin Kendisi de
Bir Müteşebbis Olup Çıktı. Müteşebbislikle Hükümet Üyeliğini Birleştiren Tekeller,
Burjuvaziye Bürokratik Bir Nitelik Kazandırdı:

Devlet gücünü tamamen eline geçiren Kemalistler, bu gücü alabildiğince zenginleşmek, palazlanmak için kullandılar.

“... Hükümet, bir sürü ticaret tekeli kurarak satılan maddelerin vasıtalı vergilerini durmadan artırmaktadır. Tanınmış bir gazeteci, ‘tekel kelimesi, Türk halkı için, kanunlaşmış soygun anlamına geliyor’ demektedir. Almanya’da çıkan Bergwerk-Zeitung, 25 Eylül 1927 tarihli sayısında, tekelcilik politikasının nasıl bir soygun olduğunu ve vergilerin korkunç hacmini gösteren rakamlar yayınlamıştır. Buna göre, gazyağının İstanbul’a teslim fiyatı 4,5 kuruştur (litresi), satış fiyatı ise 16,5 kuruş; yani fiyat dört misli artıyor. Benzin fiyatı 7 kuruştan (alış fiyatı) 11,5 kuruş imtiyazlı satış fiyatına çıkıyor (fabrika, atölye, vs... için). Şekerin fiyatı yarı yarıya artıyor. Bu vasıtalı vergiler, tekellerle birlikte 1927-1928 senelerinde devlet gelirinin beşte üçünü teşkil ediyor. Tüccar ve kapitalistler bu vergilerden mağdur olmuyor. Çünkü bu vergiler, satış fiyatlarının artırılması ile tüketiciden tahsil ediliyor. Bu vergilerin tüm ağırlığını emekçiler taşıyor. Çünkü, yoksul insanların gelirinin en büyük kısmı yiyecek ve diğer birinci derecede gerekli maddelere harcanıyor” (Şnurov, s. 31-32).
“Kemalist hükümet, fabrika ve tesis sahiplerini korur, çünkü Kemalist olan ticaret burjuvazisi, sermayesini henüz gelişen sanayi kollarına yatırır... Birçok teşebbüsler ve ticari müesseseler, hükümet bankalarından aldıkları para ile kurulmuştur. Birçok tesisin sermayesi, yalnız kısmen özel sermaye sayılabilir. Bu sermayenin büyük kısmı, özel şahıslar elinde fazla sermaye bulunmadığından, hükümet tarafından ödenir.”
“Kemalist hükümet de bir sürü tekeller kurdu: Tütün işleme ve ihraç etme tekeli, şeker, gazyağı, kibrit, tuz, barut, iskambil kağıdı, liman işleri, vs...
“Bu tekeller sayesinde hükümetin kendisi de müteşebbis bir tüccar haline geldi. Demiryolları ya devlet hazinesinden ya da yabancı kapitalistler tarafından yapılıyor; bu yabancı kapitalistlere hükümet rahat çalışma şartlarını sağlamak zorundadır. Yabancı yatırımlarla çalışan şirketlerde de, durum başka değildir...” (s. 49).

Demek ki, sözkonusu olan şey, “devlet eliyle milli burjuvazi yaratmak” değildir. Sözkonusu olan, bütün devlet imkanlarını, Kemalist burjuvazinin zenginleşmesine ve palazlanmasına tahsis etmektir. Devlet tekelleri de bu amaca hizmet ediyordu. Kemalist burjuvalar, devlet tekelleri yaratarak ve bunları kendi hizmetine koşarak, bu alanlarda rekabeti geniş ölçüde ortadan kaldırıyor, böylece işçi ve köylüleri yüksek tekel kârlarıyla daha da insafsızca sömürüyordu... Öte yandan tekelci-devlet kapitalizmi, Şnurov’un da işaret ettiği gibi, müteşebbislikle hükümet üyeliğini birleştirerek, burjuvaziye bürokratik bir karakter kazandırıyor, yani bürokrat-burjuvaziyi doğuruyordu. 1929-1930 dünya kapitalizminin buhranı, Türkiye’de de kendini gösterince, CHP, devletçiliğe daha da sıkı sarılmış, buhrandan kurtulmak için, “devletçiliği” bir zırh gibi kullanmak istemiştir. CHP’nin devletçiliğinin esası budur.

 

9. Komprador Büyük Burjuvazinin Ve Toprak Ağalarının İki Siyasi Kampı Arasında
“Devletçilik”-“Hür Teşebbüsçülük”, “Tek Parti”-“Çok Parti” Üzerine
Yürütülen Mücadelenin Özü Nedir?

İktidarı elinde tutan birinci kampın, devlet cihazına tamamen hakim olduğunu, devlet tekelleri yaratarak, bu tekelleri kendi hizmetine koşarak ve böylece, rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldırıp rakiplerini ezerek, gittikçe büyüdüğünü ve zenginleştiğini gördük.
Hakim sınıfların ikinci kampta yeralan kesimi ise, devlet cihazı içinde zayıf olduğundan, onu dilediği gibi kullanamadığından, hatta devlet cihazına kuvvetle hakim olan birinci kamp tarafından, yine “devletçilik” yoluyla rekabet edemez hale getirildiğinden, bir yandan devlet cihazını kendi amaçları için kullanmak uğruna mücadele ederken, öte yandan, iktisadi alanda “hür teşebbüs”ün, “devletçilik” aleyhtarlığının bayraktarlığını yapmıştır.
İktisadi alanda “devletçilik”-“hür teşebbüsçülük” şeklinde kendini gösteren mücadele, siyasi alanda da buna benzer bir şekilde yürütülmüştür.
Birinci kamp, devlet cihazına ve onun temel dayanağı olan orduya kesin olarak hakimdir. Bu nedenle, birinci kamp, öteden beri hakimiyetini orduya dayanarak, ordu vasıtasıyla sürdürmüştür. Kemalist diktatörlük gerçekte askeri bir diktatörlüktür. İkinci kamp ise, bir yandan, devlet kuvvetlerini ve orduyu kendi hizmetine koşmaya çalışırken, öte yandan, esas kuvvetini taşradaki toprak ağalarından, tefeci bezirgânlardan ve din adamlarından aldığı için ve bunlar vasıtasıyla geniş köylü kitlelerine hükmettiği için, “çok particilik”ten ve “seçim”lerden yana olmuştur. Elbette, bunların istediği “çok parti”nin içine proletaryanın partisi dahil değildi. Bunların istediği “seçim”, gerici ittifaklar arasında halkı tercih yapmak zorunda bırakmaktan başka bir şey değildi. Bu iki kamp arasındaki, iktisadi alanda “devletçilik”-“hür teşebbüsçülük” şeklinde kendisini gösteren mücadele, siyasi alanda da bu şekilde yansıyordu. Aynı mücadelenin bir benzerini bugün de görmekteyiz. DP ve daha sonra AP, daha çok sivil gerici kuvvetleri harekete geçirerek, onları kullanarak zorbalığını yürütmüştür ve yürütmektedir. Demirel, 200 bin halkın silahlanmasından söz ederken, gerçekte taşradaki ağaların, tefecilerin ve din adamlarının beslediği gerici örgütleri, imam hatip okullarında, Kur’an kurslarında, vs... yetiştirilen faşist kuvvetleri ve benzerlerini kastediyordu. CHP’ye hakim olan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği ise, sürekli olarak, orduyu AP’ye karşı tehdit unsuru olarak kullanıyordu. Burada şu noktayı da belirtelim ki, AP’nin son yıllarda ordu içindeki hakimiyeti hayli artmıştır. Fakat yine de AP, bir yandan askeriyeye dayanan sıkıyönetimin devamını isterken, öte yandan seçimlere dönülmesinden yanadır. Bunu o, tek başına iktidara hakim olmak amacıyla istemektedir, anti-faşist olduğu için değil. Ve bu olayın kökleri, belirttiğimiz gibi çok eskilerdedir.
Şu noktayı iyice aklımızda tutmalıyız ki, hakim sınıfların hiçbir kanadı, ezeli ve ebedi olarak “devletçi” veya “hür teşebbüsçü”, “tek partici” veya “çok partici” değildir. Hangisi işine gelirse onu savunur. Devlet cihazına kesinlikle hakim olan, onu kendi amaçları için dilediği gibi kullanabilen kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece “devletçi”dir; bu durumdan zarar gören kanat ise, “özel teşebbüsçü”dür. Orduya kesinlikle hakim olan gerici kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece, göstermelik demokratik şekillerle kamufle edilmiş, bir askeri diktatörlükten yanadır; gücünü daha ziyade sivil faşist güçlerden alan kanat ise, tabii olarak buna karşı çıkar; kendi iktidarını garantiye alacak yolların savunuculuğunu yapar. Mesele budur. Türkiye’de hakim sınıflar arasında öteden beri sürüp gelen mücadelenin de özü budur. CHP’nin devletçiliğinden ilericilik, devrimcilik keşfeden “sosyalist”(!), Hitler faşizminin de “devletçi” olduğunu görmeyecek kadar kör ve kafasız budalanın tekidir.

 

10. Kemalist Türkiye, Gittikçe Daha Çok Bir Yarı-Sömürge ve Gerici Emperyalist Dünyanın Bir Parçası Haline Gelerek,
Kendini İngiliz-Fransız Emperyalizminin Kollarına Atmak Zorunda Kaldı:

“Kemalist Türkiye”, ne yönde ilerledi ve nereye vardı? Bu sorunun cevabını Mao Zedung yoldaştan öğrenelim:

“Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır. Günümüzdeki uluslararası durumda sömürge ve yarı-sömürgelerdeki ‘kahramanlar’, ya emperyalist cephede yer alarak dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler ya da anti-emperyalist cephede yer alarak dünya devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler. Ya birini, ya diğerini seçmek zorundadırlar. Çünkü üçüncü bir seçim yoktur”.

Kemalistlerin daha savaş yıllarında iken üstü örtülü olarak ve savaştan sonra da açık ve kesin olarak emperyalist cephede yer aldıklarını ve dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline geldiklerini Şnurov’dan yaptığımız aktarmalarla gösterdik. Daha sonraları ise, İttihat ve Terakkici seleflerinin, Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline gelmesi, gibi, Kemalistler de, İngiliz-Fransız emperyalizminin itaatkar aleti olup çıktılar. Kemalist hareketin doğuşu, gelişmesi, mahiyeti kısaca budur!

ÖZETLEYELİM

1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük-burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilâf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır.
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde “işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkanına karşı” gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye’nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir.
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler bir bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet yönetiminin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren yönetim, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare sözde bağımsız, gerçekte siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.
9. “Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.”
10. Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.

-III-

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, hakim sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret etmiştik:
Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasından oluşuyordu.
İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din adamları, eski ulema sınıfı artıklarından meydana geliyordu.
Milli karakterdeki orta burjuvazi de, bu kamplardan birincisinde, CHP ve iktidar safında yedek güç olarak yer alıyordu. İkinci kampa mensup olanlar, örgütlenme imkanına kavuştukları zaman, Terakkiperver Fırka’da ve Serbest Fırka’da örgütlendiler. Bu imkanı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal bürokrasi, ulema artıkları, din adamları, vs...) da vardı. Fakat bunlar, ne o zaman, ne de daha sonra, mensup oldukları siyasi kampın hakim unsurları olamadılar. Hakim olanlar, komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları, tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs... idi. Aynı hilafetçi unsurlar, tali bir güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar. Daha sonraları bunların MNP’yi kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu iki hakim kamp arasındaki mücadele, başından beri, esas olarak cumhuriyet temeli üzerinde kalmak üzere, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları arasında bir iktidar mücadelesi olarak cereyan ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek isteyenlerle cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşı-devrim ve devrim taraftarları arasında değil. Bu dönem geride kalmıştı artık! Tekrar edelim ki, bu emelleri besleyenler de vardı, ama onlar, dediğimiz gibi, kamplardan birine yamanmış, zayıf ve tali bir güçtü. Devrimle karşı-devrim arasındaki mücadele artık, cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü bir burjuva cumhuriyeti çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan sınıflarla, bir işçi-köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak isteyenler ve bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı.
Bir yandan hakim sınıfların iki kampı arasındaki mücadele, öte yandan halk sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele devam ederek, İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelindi. Bu arada, CHP’ye ve iktidara egemen olan gerici klik, önce İngiliz-Fransız emperyalistleriyle, 1935’lerden itibaren de değişen dünya şartlarının zorlamasıyla Alman emperyalistleriyle işbirliğine girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşının başlarında olan şudur: Faşist Alman emperyalistleri, Türkiye’ye tamamen hakim olmuşlardır. CHP’ye hakim olan klik, tamamıyla ve kesinlikle Alman emperyalistlerinin elinde bir oyuncak haline, onların uysal bir kölesi haline gelmiştir. Bu klik, Hitlerci faşist zorbalık ve hükümet etme metodlarını Türkiye’de de uygulamaya girişmiştir. Bu klik, dünya çapındaki kamplaşmada Alman faşizminin safında yer almıştır. Açıkça onun safında savaşa girmediyse, buna sebep, dünya çapındaki güçler dengesinin buna müsait olmaması, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist iktidarın baskısı, savaşın Alman emperyalizminin aleyhine dönmesi, vs... dir. Eğer şartları elverişli görseydi, bu klik, aynen İttihat ve Terakkici selefleri gibi, Almanların safında savaşa girmekte bir an bile tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu isteğini kursağında bıraktı. Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bir gelişmenin, Alman işbirlikçiliği yolunda 1935’lerden beri atılan adımların tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani bu gelişme, kesin bir Alman işbirlikçisi iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna ulaşmıştır. Şefik Hüsnü de doğru olarak, Saraçoğlu Hükümetinin, “Türk burjuvazisinin çoğu Alman sermayesiyle karışmış en mütereddi vurguncu tabakalarının ve büyük toprak sahiplerinin menfaatlerini korumak prensibine bugün de dört elle sarılmış” olduğunu ve bu prensibi, “ilk günlerden beri mihenk edindiği”ni söylüyor. Yine Şefik Hüsnü, “bir taraftan Halk Partisi’nin idare edici kadrosu, başta Saraçoğlu ve arkadaşları olmak üzere şüphe götürmez bir tarzda Sovyetler’e aleyhtar ve Londra’nın Sovyetler Birliği ile dostluk ve işbirliği siyasetine açıktan açığa hasımdır. Bundan ötürü, iki büyük Anglo-Sakson demokrasisi de, Türk hükümetinin ömrünü bir gün bile uzatmaya yardım etmek şöyle dursun, idare mekanizmasının demokratlaştırılması konusunda nüfuzlarını kullanmak suretiyle, içerdeki demokratlar cephesini desteklemek zorundadırlar” derken, bu “demokratlaştırma”nın mahiyetini yanlış değerlendirmekle birlikte, doğru bir teşhis koyuyor.
Burada, Şafak revizyonistlerinin bir türlü kavrayamadığı çok önemli bir noktaya geldik. Daha sonra DP’yi oluşturacak olanlar, CHP içindeki bu Almancı hakim klik değil, tersine bu hakim kliğe karşı öteden beri, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka dönemlerinden beri mücadele edenlerdir. Bunların öteden beri savundukları “çok parti” ve “serbest seçim” sloganları, yeni tarihi koşullarda, CHP’nin faşist Alman emperyalistlerinin kesin işbirlikçisi haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet kazandığı şartlarda, kötülerin iyisi haline gelmiştir. Bu talepler, yani “çok parti” ve “serbest seçim” vs. aynı yıllarda reformcu orta burjuvazinin de talepleridir. Bir orta burjuva hareketi olmaktan ileri gidemeyen TKP de, aynı yıllarda, buna benzer şeyler istemektedir. Yeni tarihi şartlarda, tarihimizde yeni bir olay ortaya çıkmıştır. Öteden beri hakim sınıflar arasındaki kamplaşmada, CHP’ye ve iktidara hakim olan kliğin tarafında yer alan reformcu orta burjuvazi, yeni koşullarda geniş ölçüde ikinci kampa geçmiştir. Böylece, TKP’den başlayarak DP ve MP’ye kadar uzanan bir cephe meydana gelmiştir. Şefik Hüsnü’nün, “İçerdeki Demokratlar Cephesi” dediği şey budur. Bu yıllarda TKP üyeleriyle bazı DP’lilerin (veya sonradan DP’li olacak kimselerin) ve MP’nin ilk başkanı olan Fevzi Çakmak’ın aynı örgütler içinde olmalarının ve olabilmelerinin sebebi de budur.
Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşının başlarından DP iktidarının ilk dönemlerine kadar devam eden evrede olanlar kısaca şudur: CHP’nin her bakımdan faşist Alman emperyalistleriyle işbirliğine ve koyu bir faşizme kayması, CHP karşısında saf tutan gerici kliğin, nispeten daha ileri bir rol oynar hale gelmesi, orta burjuvazinin birinci kamptan koparak ikinci kampa katılması. Çin’de Guomindang’ın Japon emperyalizmine ve Japon işbirlikçilerine karşı oynadığı rolün bir benzerini, o yıllarda Türkiye’de de DP ve diğer muhalif hakim sınıf partileri (bu partiler yokken de, bunları oluşturacak çevreler mevcuttu.) Alman faşizmine ve CHP’ye karşı oynamışlardır. Bir benzerini diyoruz, çünkü, şartlar iki ülkede farklı farklı idi.
Ülke içindeki bu kuvvet mevzilenmesi, dünya çapındaki mevzilenmeyle de birbirini tamamladı. İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri, Alman ve Japon faşist emperyalistlerine karşı, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmak zorunda kalmışlardı. Türkiye’de iktidar, Alman emperyalizminin uşaklarının elinde olduğu için, Türkiye’deki muhalefet cephesiyle İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri ve Sovyetler Birliği arasında da tabii bir ittifak doğdu. Bu ittifak, elbette çelişmeli bir ittifaktı. ABD ve İngiliz emperyalistleri, Türkiye’de ittifakın diğer güçlerine karşı, kendilerine en yakın buldukları komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarını destekleyeceklerdi; Çin’de ÇKP’ye karşı Guomindang’ı destekledikleri gibi... İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaştan sonra dünya çapında ABD emperyalizmi nasıl “demokrasi” havariliğine çıktıysa, Türkiye’de de DP ve onun kadrosu, “demokrasi” havariliğine çıktı. CHP’nin faşist uygulamalarına karşı bayrak açtı, orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplamayı başardı. Bunda TKP’nin yanlış politikasının da büyük bir payı vardır. TKP, daha önce nasıl iktidar partisinin kuyruğuna takılmışsa, bu kez de büyük muhalif partinin (DP’nin) kuyruğuna takıldı. Bağımsız bir halk hareketi yaratamadı! O yıllarda DP’nin orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplayabilmesinde, bunun rolü vardı. Halkın, Alman faşizminin kuklası CHP iktidarına kızgınlığı, DP’nin barajına akıtıldı. Böylece 1950’de komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka kliği, iktidarı ele geçirdi. Bunda, Alman emperyalizminin savaşta yenilmesinin ve ABD emperyalizminin savaşın galipleri arasında bulunmasının çok önemli rolü vardır.
1950’de DP’nin başa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı-devrimdir. Hakim sınıfların öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği arasında bir iktidar değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik, Alman emperyalizmine bağımlı, tek partili askeri faşist diktatörlüğün yerine, daha çok sivil gerici kuvvetlerden destek alan, Amerikan emperyalizmine bağlı “çok partili” diktatörlüğü getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında iyice palazlanan vurguncu tüccarların, müteahhitlerin, yüksek tarım fiyatları politikasıyla güçlenen toprak ağalarının ve büyük toprak sahiplerinin hepsinin, el ele vererek DP’de yer aldıkları kesinlikle yanlıştır. Bunların bir kısmı DP’yi desteklemiş olsa bile, esas itibarıyla bunlar, CHP’de yer almışlardır. O dönemde vurgunculukla palazlananların birçoğunun, bugün taşrada CHP “göbekçileri”nin en fanatik dayanakları olduğuna şahsen şahit oluyoruz. Eğer öyle olmasaydı, bugün CHP’den nasıl olup da bir MGP doğduğunu, MGP’nin ayrılmasına rağmen, nasıl olup da hâlâ CHP’de “ortanın göbekçisi” denilen bir komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının temsilcilerinin varolduğunu açıklayamazdık. DP, iktidarı ele geçirdikten sonra, daha bir süre, reformcu orta burjuvazi, onun safında kalmıştır. Nadir Nadi, DP’nin seçim propagandalarına katılan demokrat aydınlardan biridir. Ve daha ona benzer birçok aydın o yıllarda DP sempatizanıdır. Reformcu orta burjuvazinin görüşlerini yansıtan yayınlarda, DP’nin ilk başlarda “iyi” olduğu, fakat sonradan bozulduğu iddialarına sık sık rastlanır. DP, Amerikan emperyalizminin dümen suyunda, halka ve aydınlara karşı CHP’den daha aşağı kalmayan azgın bir saldırıya girişince, Türkiye’yi ABD emperyalizmine peşkeş çekince NATO gibi ABD emperyalizminin saldırgan aleti olan örgütlere Türkiye’yi sokunca, Kore’de halkımızı haksız ve gerici bir savaşta kırdırınca, milli bir karakter taşıyan orta burjuvazi ve demokrat aydınlar, DP’den soğumaya ve uzaklaşmaya, CHP’ye doğru dümen kırmaya başlamıştır. Bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yokluğu yüzünden, orta burjuvazi ve onunla birlikte emekçi halkımız da bu sınıfların peşine takılmıştır.

 

 

 

TOPLUMSAL VİCDANIN SESİ: KAYPAKKAYA


İBRAHİM ASLAN

Diyarbakır'da 18 Mayıs 1973 tarihinde işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya'yı anlatan okul arkadaşı Ahmet Telli, 'Kaypakkaya denince, aklıma devrimci vicdanı bireysel vicdandan çıkarıp, toplumsal vicdan haline çevirmek ve kollektif ahlakı yerleştirmek geliyor' dedi. TKP (ML) TİKKO'nun kurucusu ve ilk Genel Sekreteri olan İbrahim Kaypakkaya, 1968 öğrenci hareketinin öne çıkmış simalarından. Öldürülmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Kaypakkaya'yı şair, yazar ve çocukluk arkadaşları olan Oral Çalışlar, Muzzaffer Oruçoğlu ve Ahmet Telli anlattı.

'68 gençliği önd
eri'

Kaypakkaya ile 12 Mart 1971 Askeri Darbesi öncesinde Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bünyesinde faaliyet yürüten Cumhuriyet gazetesi köşe yazarlarından Oral Çalışlar, 68 Gençlik Hareketi içersinde çalışmalar yapan gençlerin, 20-21 yaşlarında Türkiye'nin temel sorunlarına ilgi gösteren ve bu sorunların çözülmesi için emek harcayan ve kafa yoran bir kuşak olduğunu söyledi. Kaypakkaya'nın bu dönemki gençler içerisinde en parlak olanlardan biri olduğunu ifade eden Çalışlar, 'Kaypakkaya'yı son görüşüm Antep'te yakalandığım gün oldu. Kaypakkaya ile Antep'te bulunan Emirgan Parkı'nda görüştük. Biz parkta Muzaffer Oruçoğlu'nu bekliyorduk. O zaman Faruk Sükan İçişleri Bakanı idi. Onun kurduğu bir partinin kongresi vardı ve ben oraya gittim. Tarsus DP'den beni tanıyan biri varmış orda. Kaypakkaya'nın yanına dönerken, ben ihbar edildiğim için arkamdan bir kalabalık geliyordu. Kaypakkaya'nın yanına gelince onunla anlaştık kalabalık ikimizi birden yakalamasın diye o bir tarafa ben bir tarafa gittim. Kaypakkaya o zaman kendisini kovalayan kalabalıktan kurtulup kaçabildi, ben yakalandım.'

'İleriye doğru bakan biriydi'

Kaypakkaya'yı son kez Emirgan Parkı'nda gördügünü belirten Çalışlar, 'O zaman liderliğini Çaru Mazumder'in yaptığı Hindistan Komünist Partisi, Bengal'de etkili bir köylü ayaklanması yapmıştı.O ayaklanmada üretim araçları ile köylüler ağaları öldürmüştü. Buradaki ayaklanmanın anlatıldığı çeviriler, o zaman elimize ulaştı. O çevrileri Türkiye'de yayınlamamız çok etkili oldu. Kaypakkaya, o zaman bana çok heyecanlı bir şekilde; 'Ya Oral, bir tiyatro ekibi köye giriyor. Gösteri yapıyor ve ağaları öldürüyor' dedi. Bizimde o sıralar kalacak yerimiz olmadığından Antep'te otelde kalıyorduk. Ben de ona kızarak 'Ya İbrahim yatacak yerimiz yok sen ne düşünüyorsun' dedim. Fakat o hayalleri olan ve ileriye doğru bakan biriydi' dedi.

'Heyecan dalgası içinde yaşadık'

Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in İstanbul Maltepe'de kuşatılmalarını ve Cevahir'in öldürülmesi haberini Kaypakkaya'nın, köyünde radyo haberlerinden dinlediklerini ifade eden Çalışlar, Tokat'a yolculuk yaparken de, Sinan Cemgil ve arkadaşlarının Nurhak Dağları'nda öldürülmesini yine radyo haberlerinden sessizce dinlediklerini söyledi. Türkiye'de 67-68 hareketinden sonra gençlere çok fazla baskı yapıldığını, komando saldırılarının ve cinayetlerinin gençliğin hareketliliğini arttırdığını belirten Çalışlar, 'Gençlik biran önce isyan ederek sorunları çözmeyi düşünüyordu. O dönem dünyanın birçok ülkesinde sol adına bir harekeklilik vardı. Vietnam savaşı kurtuluşa doğru gidiyor, Küba devrimi olmuştu. Bütün bunlar bir heyecan yaratıyordu. Bizim gençliğimiz bu heyecan dalgası içinde yaşadı. Kaypakkaya'da bunlardan biriydi. 24 yaşında ölen bir insanın 19-20 yaşında hem köylülük üzerine, hem Türkiye üzerine yaptığı incelemeler, o yaştaki bir genç için olağanüstü bir durumdur. Düşünün ki o, o zaman bu tahlilleri yapıyordu.'

'Halkı çok sevdi'

Kaypakkaya ile birlikte TKP (ML) TİKKO'nun kurucusu olan ve Kaypakkaya'nın  Vartinik'te yakalandığı çatışmada yanında bulunan yazar-şair Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakkaya denince aklına gelen ilk şeyin Kaypakkaya'nın okumaya ve araştırmaya olan aşkı olduğunu söyledi. Kaypakkaya'nın en çarpıcı özelliğinin halk ile olan ilişkilerinde, halkı dinleme ve onları anlama sabrı olduğunu belirten Oruçoğlu, 'Bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve tarihini özelliklerini incelemek ve bu bölgeyi öğrenmek gibi derin bir merakı vardı. Bulunduğu bölgeyi tanımadan, o bölgede herhangi bir davranışın, siyasal hareketin doğru bir çizgide yürümeyeceğine inanıyordu. Yani tahlilciydi. Halkla ilişkilerinde ise dinlemeyi esas alıyordu. Özellikle gittiği bölgelerde yaşlıları dinlemeyi esas alıyordu. Onların geçmişleri, onların yaşanan duruma ilişkin fikirleri, geleceğe dair öngörüleri Kaypakkaya için
son derece önemliydi' dedi.


'Haksızlığa karşı tahammülsüzdü'

Kaypakkaya denince aklına gelen ilk şeyin, onun devrimci bir insan olması olduğunu vurgulayan Kaypakkaya'nın okul arkadaşı şair Ahmet Telli ise, şunları dile getirdi: 'Devrimci vicdanı bir yaşama biçimi olarak kendi hayatına uygulayan ve bu hayatı yaşadığı coğrafyaya adayıp; devrimci vicdanı bireysel vicdandan çıkarıp, toplumsal vicdan haline çevirmek ve kollektif ahlakı yerleştirmek geliyor aklıma Kaypakkaya denince. Onun insan olarak, arkadaşlık duygusu ve yoldaşlık duygusu başat yanıydı. Devrimci bilince ve bilgiye ulaşmadan önce o kendi dünyasında arkadaşlık duygusunu geliştirmişti. Ve bunu daima göstermişti. Haksızlığa karşı, bu toplumsal değil, bireysel bir haksızlıkta olsa karşı duruşu hemem gösteren bir yapısı vardı.' İSTANBUL

Kaypakkaya nasıl öldü?

Uzun yıllardır Türkiye'de yasaklı olan 'Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit', İbrahim Kaypakkaya'nın yaşamına ve 12 Mart dönemine ışık tutuyor

ASLIHAN GENÇAY Her kitabın anlattığı hikâye gibi bir de kendi hikâyesi vardır. Nihat Behram'ın kitabı Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit de oldukça maceralı ve ibretlik bir hikâyeye sahip. İlk baskısı 1977 yılında yapılan kitabında yazar, belgesel anlatı tarzında 1960'lı yılların ikinci yarısında gençlik önderlerinden birisi olan, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü'nün kuruculuğunu yapan, Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık Sosyalist gibi dergilerde yazılar yazan, 1971'den itibaren önce Malatya ve Antep, daha sonra Dersim bölgesinde arkadaşlarıyla faaliyet yürütüp, bu faaliyetler içerisinde TKP-ML TİKKO örgütlenmesini kuran bir İbrahim Kaypakkaya'yı anlatıyor.
Bilinir ki Kaypakkaya, Ocak 1973'te Ali Haydar Yıldız ve arkadaşları ile Vartinik'e bağlı Mirik köyünde kuşatılır. Ali Haydar Yıldız bu kuşatmada öldürülürken, Kaypakkaya kuşatmayı yarmasına rağmen kısa bir süre sonra yaralı olarak yakalanır. Bu hikâyenin sonrası, 12 Mart cuntası hüküm sürerken Gökçe Karakolu'nda, Dersim il merkezinde, Elazığ'da ve sonradan götürüldüğü Diyarbakır'da aylarca süren işkencelerdir. Sosyalizme inanan, yaptıklarından asla pişman olmayan ve bir kelime dahi bilgi vermeyip direnen Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973'te işkencede öldürülür.

Bir dönemin tanıkları
Nihat Behram, Kaypakkaya'nın doğumundan ve ailesinden başlayarak, çocukluğu, ilkgençliği, faaliyetleri ve ölümünü ele alıyor. Elbette bunları yaparken tamamen canlı tanıklıklara ve resmi belgelere yer vererek her satırının doğruluğunu ispatlamaya da önem veriyor. Kaypakkaya'yı tanırken Ali Haydar Yıldız'ı da tanıyoruz. Etkileyici olansa, her ne düşünce ve inançta olursa olsun herkesin lanetlemesi ve tepki göstermesi gereken işkence gerçekliği ve sonucu oluyor. Bu çalışkan, kararlı, yiğit, saygı ve sevgi dolu, her gittiği yerde de halkın sevgilisi olmuş devrimciyi, okurken seviyoruz ve ölümüne isyan ediyoruz. Ne var ki 70'lerden bugüne hâlâ varolan işkence gerçekliği ve mağdurları aklımıza geldiğinde bu isyan Kaypakkaya'yla sınırlı kalmıyor, kalamıyor, kalmamalı da zaten.
"Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim." Sorgusunda bunları söylediğini öğreniyoruz Kaypakkaya'nın. "Elektrik yetmiyordu; karanlık mahzenler, açlık, susuzluk, zincirler, prangalar, kara bantlar, falakalar, tekmeler, yumruklar, odunlar, demir çubuklar, irade çözen ilaçlar, iğneler, tehditler yetmiyordu" ve "Bunca insanı sorguya çekenler İbo'nun karşısında yenik mi düşeceklerdi? Bunca insanı sorguya çekenler gün gelir mahkemeye çıkarsa nasıl dinleyeceklerdi İbo'yu. Üstelik burada böyle susan orada kim bilir neler söyleyecekti?" diyerek anlatıyor yazar, yaşananları.
12 Mart döneminde yazdıklarından dolayı iki yıl tutuklu kalan, 12 Eylül döneminde vatandaşlıktan çıkarılarak uzun süre yurtdışında yaşayan, 1996'da yurda dönen Nihat Behram'ın her yazdığı ve anlattığının kendi yaşamıyla da tutarlı olduğunu görebiliyoruz. Bu kitabında coşkulu ve şiirsel dili de dikkat çekiyor. Yazarın, Kaypakkaya'nın direnmesinin ve öldürülmesinin nedeni olan siyasi kimliğinden çok, işkence ve işkencede ölümü üzerinde durduğunu, bunu özellikle vurguladığını da atlamayalım. Kaypakkaya'nın ölümünün resmi makamlarca intihar olarak açıklanmasına rağmen, dava arkadaşlarının mahkemelerinde verdikleri dilekçelerde; Kaypakkaya'nın 16 Mayıs'ta (ölmeden iki gün önce) saat 10.00'da hücresinden alınarak götürüldüğünü, cezaevi yönetiminin komutanlıkça sorgu için istendiği açıklamasını yaptığını, o günden sonra bir daha göremediklerini anlattıklarına da yer veriliyor kitapta. Ta
kdir sizin.

SER VERİP SIR VERMEYEN BİR YİĞİT
Nihat Behram, Everest Yayınları, 2004, 155 sayfa.

 

 

 

 

B) İ. KAYPAKKAYA`NIN SAVUNUCULARI

(Partizan, Bolşevik Partizan, Mücadele Bayrağı, Spartaküs, BB Komünist, Akıma Karşı (GDS), Avusturya Marksist-Leninist Partisi (AMLP))

1- ``PARTİZAN ÇIKARKEN -Haziran 1978``
i. Halk Hareketinden Farklı olarak Milli Hareket
Bu broşürün, ``Türkiye`nin Ulusal Yapısı`` ara başlıklı bö1ümünden okuya1ım.
``Türkiye bugün çok ulus1u dev1et1erden birisidir.... Hakim ulus olan Türk milletinin hakim sınıfları, ezilen, bağımlı milletlere milli baskı uygulamaktadır. Milli baskının özünü, ezen ve hakim milletin hakim sınıflarıyla ezilen ve bağımlı ulusların burjuvazisinin ve toprak ağalarının ülkenin maddi zenginliklerine ve pazara rakipsiz sahip olma mücadelesi oluşturur.
Bu rekabet emperyalist sömürünün açtığı pazarda, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğundan, milli mesele (bizim gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde) emperyalizme bağlanmıştır..... Milli baskının asıl hedefi ezilen ulusun burjuvazisi ve toprak ağaları oluşturur: çünkü ezen u1usun hakim sınıfını milli zulme iten neden onunla olan pazar kavgasıdır.... Bir yandan sınıfsal amaçlarla, daha çok sömürmek ve sınıfsa1 mücadeleyi önlemek için emekçi1ere yapılan sınıfsal baskı, diğer yandan da, ezilen sınıfın hemen tüm sınıflarına uygulanan milli baskı. Bu durumda, Marksist-Leninistler bu iki tür baskıyı birbirinden ayırt etmek, ezilen ulus burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının milli baskıya karşı olan mücadelelerini desteklerken, sınıfsal baskının kalkması için onlara karşı da mücadele etmek zorundadır.
Çağımızda milli mesele genel sömürgeler sorununa bağlanmıştır. Ancak bu, çok-uluslu devletlerde milli baskının özünün iki burjuvazi arasındaki pazar kavgası olduğu ve milli hareketin milli devletler kurma yönünde olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Milli hareketin başını çeken ezilen ulusun burjuva ve toprak ağası sınıfları, milli hareketi bir emperyalistin yedeğinde geliştirebilirler veya giderek ona teslim ederler. Bu, çağımızda artık burjuvazinin milli bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar götüremeyeceği gerçeğinin doğa1sonucudur... Marksist- Leninistler ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını kayıtsız şartsız savunurlar: ancak ayrılmanın kendisinin desteklenip desteklenmeyeceği somut durumun proletaryanın sınıf mücadelesi ve sosyalist devrimin gelişmesi, yani emperyalizm açısından değerlendirilmesine bağlı olacaktır. Marksist-Leninistlerin tüm milli hareketler karşısındaki tavizsiz ilkesi budur.
....
Kürt milli hareketinin de her iki milli harekette olduğu gibi iki niteliği vardır: Birincisi, Türk burjuva ve toprak ağalarının milli baskısına, imtiyazlarına ve zulmüne karşı yönelmiş genel demokratik muhteva; ikincisi, Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye, böylece Kürt burjuva ve toprak ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye yönelik gerici muhteva.
...
Marksist-Leninistler Kürt milli hareketinin, milli baskının ortadan kaldırılmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız desteklemelidirler... Fakat buna karşılık Marksist-Leninistlerin Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelik gerici muhtevayı desteklemesi düşünülemez; çeşitli milliyetlere mensup burjuva ve toprak ağalarının kendi üstünlük ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede taraf tutması düşünülemez...``
(a.g.e., sf. 37-40)
Tüm bunlar nedir ?
Tüm bunlar İ. Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin olarak ayrılmasını ve ondan ayrı olarak ele alınmasını talep ettiği milli meseleyi ele alışının kısa bir özetidir.
Bu kısa özete iki ilave yapılmıştır: ``Çağımızda milli mesele genel sömürgeler sorununa bağlanmıştır. Ancak ..`` Ve, ``Bu rekabet emperyalist sömürünün açtığı pazarda, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğundan, milli mesele (bizim gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde) emperyalizme bağlanmıştır....``
Çağımızda milli meselenin genel sömürgeler sorununa bağlanması tespiti tamamıyla bir laf düzeyinde kalmaktadır. Çünkü milli meseleyle ilgili tüm görüşler çağımıza ait olmayan görüşlerdir. Tam bir yamadır. İkinci görüş, bizim gibi ülkelerde milli sorunun neden emperyalizme bağlandığı konusundaki görüş ise tamamıyla orijinal -ve Parti Bayrağı`nı okuduğumuzda, bu broşürden sonra yazılmış Parti Bayrağı`nı okuduğumuzda daha detaylı okuyabileceğimiz -bir görüştür. Bu görüşün kaynağı, milli meseleyi tek tek ülkelerin sorunu olarak, dahası burjuva demokratik devrimler dönemine ait tüm görüşlere uygun olarak ele alırken ``emperyalizme bağlamak`` zorunluluğuna çözüm bulmak çabasıdır.
Tüm bunlardan dolayı R. Başak yoldaş bu görüşleri haklı olarak ``devşirmeci`` görüşler olarak ilan ediyor. Eski çağa ait milli mesele anlayışı, proleter hareketin bu eski çağa ait milli hareketlere, eski çağa ait yaklaşımları korunurken, bunlar yeni çağa ait ilan edilemez. Aslında Kaypakkaya özetçisi de öyle yapmıyor. Yeni çağa ve emperyalizme ``bağlıyor.``
İyi ama, bu orijinal katkılar, İ. Kaypakkaya`yı savunmakta yardımcı olması gereken bu eklektik katkılar onun çarpıtıldığı anlamına gelmez. Burada özetlenen görüşler onun görüşleridir. Ama R. Başak Yoldaş İ. Kaypakkaya`nın ``Demokratik Halk Devrimi`` üzerinden milli sorunu proletaryanın devrim davasına bağladığını savunduğundan ve ``Partizan Çıkarken`` de milli meseleyle ilgili görüşlerin sadece burada, milli meseleye değinilen yerlerde mevcut olduğunu sandığından, İ. Kaypakkaya`nın görüşlerinin yanlış aktarıldığını sanıyor. Yanılıyor. Okumaya devam etmeliydi. Biz edelim:

ii. Halk Hareketi Olarak Milli Hareket
Aynı broşürün Türkiye devrimiyle ilgili bölümlerinden okuyalım:
``.. Diğer taraftan milli bağımsızlık ancak halkımızı bağımlılığı altına sokmuş olan emperyalizmin iç dayanaklarının hakimiyeti yıkılarak gerçekleştirilebilir. İşte böylece, her yarı-sömürge, yarı-feodal toplumda olduğu gibi Türkiye`de de demokratik devrim ile milli devrim kopmaz bağlarla birbirine bağlanmıştır...
...
2. emperyalizm ile çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı arasındaki çelişme,
...
Bu dört başlıca çelişmenin dışında, ezen ve hakim milletin hakim sınıflarıyla ezilen ve uyruk millet arasındaki çelişme de önemli bir çelişmedir ve Kürt milli hareketi gittikçe önem kazanmaktadır.
...
... emperyalizm ile Türkiye halkı arasındaki çelişmenin gelişmesinde ve çözümünde tayin edici bir rol oynar.`` (a.g.e., sf. 49-50)
Görüldüğü gibi daha önce ele alınan kategoride bir Kürt milli hareketi, ve bundan ayrı olarak ele alınan halk hareketinin ta kendisi ``Demokratik Halk Devrimi``nin ta kendisi olan bir ``milli devrim`` bir milli hareket.
Emperyalizmden tam bağımsızlığı sağlayacak bir milli hareket.
Yani, özetçi İ. Kaypakkaya`nın mükemmel bir özetini bize sunmaktadır.
Yani, bir yandan eskinin kalıntısı, eski çağa ait halk hareketinden tamamen farklı olan milli hareket, ``yarı-sömürgelerin`` kendi içindeki milli hareket, diğer yandan yarı-sömürgelerle emperyalist güçler arasında, yarı-sömürgelerin halkları ile emperyalist güçler ve onların ülkedeki uşakları arasında var olan milli mücadele, halk hareketi olarak milli hareket.
Yani R. Başak yoldaş, özetçi İ. Kaypakkaya`yı olduğu gibi özetlemiştir. Sen İ. Kaypakkaya`yı doğru anlayamadığın için, onun soruna yaklaşımını tam idrak edemediğin için özetin devamını nerede bulacağını unuttun.

iii. Kemalizm örneği:
Eskinin kalıntısı olan milli hareket, burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde gelişen ve emperyalizmden tam kopuşa değil de, sömürge yapının yarı-sömürge yapıyla değişmesine yol açar. Bunlar İ. Kaypakkaya`nın görüşleri. İyi ama böylesi bir milli hareketin örneği var mı? Varsa burada bahsi geçen genel olarak ``burjuvazi`` neyin nesidir?
Kemalist devrim tüm bu çerçeveye uymaktadır. Ve İ. Kaypakkaya için bu burjuvazi kompradorlar da dahil tüm burjuvazidir. Özetçimizden okuyalım:
``Ancak milli çelişmenin baş çelişme olduğu dönemlerde, durum radikal olarak değişir: Ülkeyi işgal eden (veya etmek üzere olan) emperyalist güç ve onun uşaklığını yapan kesim, hakim sınıfların diğer kesimlerinin varlığını da tehdit eder hale gelir. Yarı-sömürgelik şartlarının sonucu, genel emperyalist sömürüden pay alan komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının diğer kesimleri, iktisadi ve siyasi varlıklarına son verilmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Emperyalist işgal karşısında onları devrimci ``kılan`` bu ekonomik politik gerçektir. Bu gerçek, Kemalist devrim tecrübesi ile kendi tarihimizde de yaşanmıştır.`` (a.g.e., sf. 52)
``Bu sömürge, yarı- sömürge, yarı- feodal yapı ``Kemalist devrim`` ile yarı-sömürge, yarı-feodal yapıya dönüşmüştür.
`` Kemalist devrim`` milli burjuvazinin bir milli devrimi değil, Türk müslüman komprador burjuvazisi ve toprak ağaları sınıflarının önderliğinde gelişmiş olan, orta burjuvazinin de yer aldığı, anti-sömürgeci bir harekettir. Kemalistler, daha anti-emperyalist savaş ortalarında iken emperyalistlerle sömürgecilik şartlarının kaldırılması için anlaşmış, Türkiye halkının devrimci mücadelesini durdurmuş, çok kısa süren bir milli mücadeleden sonra sözde siyasi bağımsızlığa sahip yarı-sömürge yarı-feodal yapıyı temel alan Türk devletini kurmayı başarmıştır ..``
(a.g.e., sf. 42)
İ. Kaypakkaya`nın özetçisi, özetini sunarken onun iki tür milli hareket anlayışına sahip olduğunu bilince çıkarmamıştır. Kaypakkaya halk hareketi ile milli hareketi kesin olarak ayırdığı için özetçi de aynı ayrımı muhafaza ediyor. Kaypakkaya üzerinde ısrarla durduğu bu ayrıma rağmen halk hareketini de başka türden, çağımızda genel ve yaygın olan türden bir milli hareket olarak ilan etmeye, ayrımı korurken ayrımı yok etmeye zorlanmıştı. Özetçi de aynısını yapıyor.
Kemalist kurtuluş hareketi Kaypakkaya`nın eski çağa ait anlayışla ele alıp birkaç yenilik ilave ettiği milli hareket kategorisine girer. O bunu açıkça ilen etmez. Dolaylı olarak ilan eder. Özetçi bunu açıkça yapıyor.
Ama iş bu kadarıyla bitmiyor.
Kaypakkaya`nın ``burjuvazi ve toprak ağaları`` önderliğinin somut Kemalist hareket üzerinden kompradorlar dahil burjuvazi anlamına geldiği sonucu da açıkça ortaya konuyor.
Haydi diyelim toprak ağaları ülkenin geriliği şartlarında milli burjuvazinin oynadığı rolü oynayabilirler. Ya kompradorlar? Onların ne yeri vardır milli kurtuluş hareketlerinde? Bir de bunlarla ``ittifak`` kurmamız öneriliyor. Bir de üstüne üstlük Komintern`in tüm taktik öğretilerini çöpe atmamız gereken genel önermelerle karşımıza çıkılıyor.
... Böyle bir durumda, emperyalizm ile halkımız arasındaki çelişme baş çelişme haline gelir. Artık, devrimin önündeki baş engel, işgalci emperyalist güç ve onun doğrudan uşakları olan hakim sınıf kliği olmuştur. Milli çelişmenin baş çelişme haline geldiği aşamada, demokratik devrim milli devrime tabi kılınır, (işgalcilerin kovulması için) devrimci milli savaşa girişilir. Yerli hakim sınıfların işgalci emperyalizmin doğrudan uşağı olmayan klikleri ile ittifak siyaseti güdülür...`` (Partizan Çıkarken, sf. 49-51)
Başka yolu yoktur.
Tek yol İ. Kaypakkaya`nın milli meseleyle ilgili öğretilerini kaldırıp çöpe atmaktır.

2- ``Milli Meseleye Genel Bir Bakış Ve TKP/ML (B)`nin Milli Meselede Çizgisi Üzerine Yazılar (1)``

i. Feodalizmden arta kalan ulusal sorun ve Emperyalizme özgü ulusal sorun?
R. Başak yoldaşın yukarıda adı geçen eseri üzerinden adım adım ilerleyelim:
Yoldaş, TKP/ML (B) II. Konferansına sunulan karar tasarısından alıntı yapıyor:
``Ulusal sorunda tavır: Bu konuda TKP/ML kurulduğunda ML(nin) bu konudaki `ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği karşısında ikili tavır`, sorunu proleter devrimin çıkarlarına bağlı olarak ele alma, bütün milliyetlerden işçilerin birliği, tüm milliyetler için hak eşitliği gibi ilkeleri savunmuş; Marksizm-Leninizm`in ulus tanımından yola çıkarak Türkiye`de Kürtlerin bir ulus oluşturduğunu bilimsel bir şekilde ortaya koymuş; hakim ulus milliyetçiliğine ağır bir darbe vurmuştur.
Aynı konuda Türkiye`de milli meselenin
özünün hakim ulusun hakim sınıfları ile, ezilen ulusun hakim sınıfları arasında bir pazar dalaşması olduğunu tespit eden TKP/ML hataya düşmüştür.`` (Bolşevik, Sayı 3, sf. 5) (a.g.e., sf. 26)
`` En baştan şunu belirtmek isterim ki`` diyor R. Başak yoldaş, ``Konferansa sunulan karar tasarısı, kendi içinde çelişkili ve eklektik bir öze sahiptir. O karar tasarısı ki, bir yandan İ. Kaypakkaya `yoldaş`ın ulusal sorunu, ``proleter devrimin çıkarlarına bağlı olarak ele`` aldığını söylerken, diğer yandan da ``ulusal sorunun özünün Türk ve Kürt ulusundan hakim sınıfların kendi arasındaki pazar dalaşı`` olarak koyduğunu iddia etmektedir. Tasarı, bu iki temel tezin aslında birbirinin zıttı olduğu gerçeğini kavramamıştır. Ya da bundan çıkarılması gereken sonuçları çıkarmamıştır.`` (a.g.e., sf. 27-28)
Hakikaten de olur ama bu kadarı da fazla. Değil mi yoldaş? Hem sorunu ``özü burjuvalar arası pazar dalaşması`` olarak alacak, yani eskiden olduğu gibi, eski milli hareketlerde olduğu gibi alacak hem de ``proleter devrimin çıkarlarına bağlı`` ele alacak.
Karar tasarısına GDS temsilcisi de çok bozuk çalıyor. Ve aleyhinde konuşuyor. Şimdi gelin onu okuyalım:
``Eğer sorun bu şekilde eleştirilirse, İbrahim`in getirdiği görüşlerin özü kavranmamıştır. İbrahim burada Türkiye`nin Kürdistan bölgesinde, feodalizmden arda kalmış bir takım sorunların olduğunu ve bundan dolayı işte Kürdistan`daki milli meselenin komünistlerin önderliğinde bir ha1k hareketi şeklinde değil, burjuvazi önderliğinde bir milli hareket olarak geliştiğini açıklamaya çalışıyor.
...
İbrahim bizim derinleştirmemiz gereken bir polemik başlatmıştır. Burada İbrahim`in koyduğundan daha açık bir şekilde, oportünistlere karşı savunulurken, bugün milli meselenin bir yandan, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan milli meselenin unsurlarıyla , emperyalizm çağındaki milli meselenin unsurlarının Türkiye`de iç içe geçmesi şeklinde bir durum arzettiğini orta ya koymak gereklidir.
Benim kendi adıma, ancak şunu söyleyebilirim: -Biz bunu henüz tüm teşkilatımızda bütün olarak tartışmadık-, benim bu noktada ... İbrahim`e getirecek bir eleştirim yoktur. Tam tersine bu noktalarda İbrahim büyük bir Marksist-Leninist olarak savunulabilir, çünkü, gayet açık bir biçimde burada feodalizmden arta kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net ayrımlar yapılmaktadır.`` (a.g.e., sf. 29)
Neymiş efendim: Türkiye`de iki tür milli mesele varmış. Birincisi feodalizmden arta kalan milli mesele, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan milli mesele, bu nedenle de komünistlerin önderliğinde bir halk hareketi değil de, burjuvazinin önderliğinde bir milli hareket söz konusu. İkincisi de emperyalizm çağına ait milli mesele. Bu da tabii ki komünistlerin önderliğindeki halk hareketine yol açar. Türkiye`de işte bunlar iç içe geçmiş. Kaypakkaya`nın yaptığı da bunları birbirlerinden ayırmakmış.
Yani Kaypakkaya`nın defalarca tekrarladığımız görüşleri başka isimlerle karşımızda.
GDS temsilcisi İ. Kaypakkaya`yı ateşli bir şekilde savunduğu için yorumumuzun yanlış olması imkansız. Biz yine de bir kontrol edelim. R. Başak yoldaşın bu sözleri yorumuna bir bakalım:
``GDS temsilcisinin çok haklı bir şekilde vurguladığı gibi, Kaypakkaya yoldaş , ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunun unsurları ile emperyalizm çağının ulusal sorunun unsurlarının iç içe geçmesinden oluşan Türkiye Kuzey Kürdistan`daki ulusal sorunun somut bir analizini yapmıştır.

Bu olgunun tespiti, son derece
önemlidir, çünkü bu kavranmaksızın Kürt ulusal hareketinin ne dünü, ne de bugünü doğru bir tarzda kavranılmaz.
Kapitalizmin şafağındaki, ya da günümüz koşullarında yer alıp da, o dönemin önemli özelliklerini halen bağrında taşıyan ulusal hareketlerin genel yasası olan ``ulusal baskının ezilen ve uyruk milletin burjuvazisine`` ağırlıklı olarak uygulanması gerçeği, Türkiye-Kuzey Kürdistan`daki Kürt ulusal hareketinin o güne kadarki gerçek durumuna da uygun idi.
Ne var ki, hiçbir sınırlama yapmaksızın, Kaypakkaya yoldaşın ``Hatta milli baskının esas hedefi ezilen ve bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvazisidir.`` şeklindeki bir genel tez savunması yanlıştır.
Çünkü böyle bir tez, asıl özelliği emperyalizm ve proleter devrimler çağı tarafından belirlenen, feodalizmden arda kalan unsurların hemen hemen hiç bir etkisinin olmadığı, ulusal hareketlere karşı izlenen baskı politikasında geçerli olamaz.
GDS temsilcisi, Kaypakkaya yoldaşın bu yanlış tezini görüp eleştireceğine, bir adım daha ileri giderek, daha da önemli bir yanlış tezin savunucusu oluyor. Şöyle ki, GDS temsilcisi İbrahim yoldaşın ``feodalizmden arda kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net ayrımlar`` yaptığını savunmaktadır.
Bence, GDS burada Kaypakkaya yoldaşın konumunu,
bu alandaolduğundan daha iyi görüp, göstermektedir........... Kaypakkaya yoldaşın ``ulusal sorun`` üzerine eserini incelediğimizde, feodalizmden arta kalan unsurlar şunlardır, emperyalizm çağına ait unsurlar da şunlardır şeklinde bir ayrım görmeyiz. Hele hele GDS in dediği gibi, bu alanlarda ``gayet net`` ayırımlara rastlamak mümkün değildir.
Bütün bunlar, GDS` in abartmasının yanlışlığına kanıttır. Ancak bunlardan hareketle, İ. Kaypakkaya yoldaşın aslında emperyalizm öncesi ulusal sorunla, emperyalizm çağındaki ulusal sorun arasındaki özsel farklılığı kavramadığı yönünde bir anlayış da savunmamalıyız. Böyle bir tavır, oportünist bir tavırdır. Nitekim Parti Bayrağı, tam da bu iddia temelinde İ. Kaypakkaya`ya saldırmaktadır.
..... 1 No`lu yoldaşın konuşması da dikkatle incelendiğinde Parti Bayrağı`nın İ.K.` ya yönelttiği saldırıyı, üstü örtülü olarak , biraz da sulandırarak savunduğu görülecektir.`` (a.g.e., sf. 30- 31)
Görüldüğü gibi R. Başak yoldaşın GDS temsilcisine tek itirazı Kaypakkaya`nın ``feodalizmden arda kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net ayrımlar yaptığı`` önermesinde Kaypakkaya`yı abartması, olduğundan iyi göstermesi şeklindedir. Yani o da Kaypakkaya`daki iki tür milli mesele anlayışını savunmaktadır.
Böylece Kaypakkaya`nın iki tür milli meselesi yeni isimlerle karşımıza çıkmaktadır.
Birinci tür milli mesele: Kaypakkaya için eski dönemin kalıntısı, çağımızda genel geçerliliği olmayan, ezilen ulus burjuva ve toprak ağalarının başını çektiği ve bu nedenle emperyalizmden tam kopuşa götürmeyecek olan, feodalizmi tasfiye etmeyecek olan, komünistlerin desteklemesi gereken bir demokratik muhtevaya sahip olan, özünde burjuvazinin yararına olan, özü burjuvalar arası pazar dalaşı olan ve halk hareketinden kesin olarak ayrı ele alınması gereken ve çok uluslu bağımlı ülkeler ve sömürgelerde -şimdinin yarı-sömürgelerinde var- olan mili hareketler.
Bunlara GDS temsilcisi feodalizmden arda kalan milli mesele diyor.
İkinci tür milli mesele: Bağımlı ülkelerle, sömürgelerle ``emperyalizm`` arasında, ki buradan emperyalist büyük güçler anlaşılır, emperyalizm ile ülke halkı arasındaki milli mücadeleye yol açan, ülkenin emperyalizmden tam kopuşuna, feodalizmin tasfiyesine yol açan komünistlerin önderliğindeki halk hareketi. Tabii halk hareketi milli hareketten kesin olarak ayrılmalı ama. İşte burada halk hareketi aynı zamanda bir milli harekettir. Bu milli hareket yani demokratik halk devriminin ta kendisidir. Bu da çağımızda genel ve yaygın olan milli harekettir.
GDS temsilcisinin emperyalizm çağına ait milli mesele dediği de işte budur.
R. Başak yoldaş bu ayrımı ve onun doğruluğunu kabulleniyor. Fakat o bu ayrıma yeni bir ``unsur`` katıyor.
Ona göre birinci tür milli hareket kategorisine giren milli hareketler, ``feodalizmden arda kalan milli hareketler değil de, ``feodalizmden arda kalan ulusal sorunun unsurları ile emperyalizm çağının ulusal sorunun unsurlarının iç içe geçmesinden oluşan ulusal sorun`` imişler.
İlerisi için kolaylık olsun diye biz R. Başak yoldaşın ``gözü açık`` bu kategorisine ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` diyeceğiz. Veya okur isterse, iç içe geçip içinden çıkılmaz hale getirilmiş ulusal sorun da diyebilir. Bir şey değişmez. Ne de olsa herkesin malumu olduğu gibi bir şeyin ismini değiştirdin diye o şey değişmiş olmaz.
GDS için iç içe geçme şöyle oluyor: bir yandan ülke içinde milli sorun var. Bu feodalizmden arda kalan milli sorundur. Kaypakkaya`nın birinci tür milli hareket anlayışı budur. Bir de bir bütün olarak ülkenin ülke dışındaki emperyalizm ile milli sorunu var. Kaypakkaya`nın ikinci tür milli mesele anlayışı budur. İşte ülkede bu iki tür milli mesele bir arada bulunduğundan feodalizmden arda kalan milli mesele ile emperyalizme ait milli mesele iç içe geçmiştir.
R. Başak ise bu iç içe geçmeyi birinci tür milli hareket için geçerli görüyor. Bu arada ikinci tür milli meselede duruyor. Bu tabii ki işin aslında sadece bir isim değişikliği değil. Bu isim değişikliği sayesinde Kaypakkaya`nın iki tür milli meseleyi de emperyalizm çağına ait milli mesele olarak ele aldığı ispatlanacak mı acaba? Yoksa bu iş R. Başak`ın başına kabağı patlatacak mı?
Şimdilik biz R. Başak`ın bu yeni kategorisini incelemeden onun bu kategorisinin Kaypakkaya`nın iki tür milli hareketi ile çakıştığını görelim. Ayrılık noktalarına ve bunların anlamına sonra bakarız. Böylece işimiz de kolaylaşır aslında. Ayrılıkların kozmetik olduğu, esası değiştirmediği kolayca görülür.

ii. İki tür ulusal sorun üzerine biraz daha:
R. Başak yoldaş İ. Kaypakkaya`nın milli sorunu ``emperyalizmden bağımsız `` ele almadığını ispatlamak için şunları söylüyor:
``Şimdi ise, Kaypakkaya yoldaşın ulusal sorunu ``emperyalizmden bağımsız ele aldığı`` ve gerçek çözümü, proletarya önderliğinde DHD`ne bağlı ele almadığı, dahası, Kürt burjuva ve feodallerinin Kürt milli hareketine önderliğini kabul ettiği vb. tezlerin değerlendirmesine geçelim.
...
Bu alıntıda, ``çağ tespiti`` bağıntısında söylenenler dışında hiçbir yanlış yoktur. Tersine, ulusal sorunun Leninist tarzda bir özetlemesi ile karşı karşıyayız. İnsan bu alıntıya rağmen, nasıl olurda yukarıdaki iddialar ileri sürülebiliyor diye kendi kendine sormadan edemiyor. Bir insan düşünün ki, eski burjuva devrimleri döneminin kapandığını, burjuvazinin devrimci rolünü yitirdiğini, eski klasik sömürgeciliğin 1905`ten İkinci Dünya Savaşı sonlarına kadar geçen sürede ``yeni sömürgeciliğe dönüştüğünü``, artık yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde emperyalizmi kovma, demokratik devrimi gerçekleştirme görevlerinin proletaryanın omuzlarında olduğunu, ``çağımız için genel, yaygın ve tipik durumun`` bu olduğunu savunur; yine de bu kişi ``milli sorunu`` emperyalizmden bağımsız ele almakla, sorunun çözümünü proletarya önderliğinde devrime bağlı ele almamakla, daha da berbatı, Kürt milliyetçiliğinin önderliğini kabul etmekle suçlanabiliyor.
Sözümüz daha bitmedi. Dahası var.
Yine bu insan, ``çağımızda genel, yaygın ve tipik olanı `` belirtmekle yetinmiyor, feodalizmden arda kalan ulusal sorunla, emperyalizm çağına özgü olan ulusal sorunun karmaşasından oluşan, ancak ``genel geçerliliğe`` sahip olmayan ulusal sorunun bile tahlilini yapıyor ve bu tür milli hareketlerde bile, önderliğin proletaryanın omuzlarında olduğunu söylüyor olsun!! Doğrusu, bu kadar kıvrak zeka ve bu kadar diyalektik, materyalist yaklaşım az görülür cinstendir.
Kaypakkaya`nın feodalizmden arda kalan ulusal sorunla, emperyalizm döneminin özelliklerini taşıyan ulusal sorunun karmaşasından oluşan ulusal sorundan ve bunların çözüm yolundan bahsettiğini söyledik. Dinleyelim ne diyor:
....
Alıntı, yukarıda yaptığımız kısa yorumun bütünüyle doğru olduğunu göstermiyor mu? Buna hayır diye cevap verebilmek için, kişinin ya okuduğunu kavramayacak kadar siyasi kör olması, ya da işi domuzuna kavramaması gerek. Biz, sorunun yoruma gerek duyulmayacak kadar açık olduğunu düşünüyoruz. Ve bir adım ileri giderek Türkiye- Kuzey Kürdistan`daki ulusal hareketin, ulusal sorunun bu kategoriye dahil olduğunu, Kaypakkaya yoldaşın da sorunu böyle koyduğunu ileri sürüyoruz.
........
Bizim tartışmamız bağıntısında önemli olan, Kürt milli hareketinin önderliğini hangi sınıfların yaptığı hakkında söylenenlerdir. Görüyoruz ki, Kürt milli hareketinin önderliğini yapan sınıflar ve bunun ayrılmaz parçası olan, hareketin burjuva özelliği, Kaypakkaya yoldaşın vurguladığı gibi ``çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda olduğu vakıadırlar`` alanına girmektedirler. Bunun tespiti son derece önemlidir, çünkü bu kavranılmaksızın, çağımızda genel olandan hareketle Türkiye-Kuzey Kürdistan`da var olan ulusal hareket hakkında yanlış tahlillerin yapılması kaçınılmazdır. Nitekim, Parti Bayrağı, Partinin Yolu ve bir dönemler Halkın Yolu dergi ve gazeteleri tam da bu hatayı işlemektedirler.`` (a.g.e., sf. 39-41)
``Hiç bir yoruma meydan vermeksizin şunun altını çizmek istiyoruz:
Demokratik halk devriminin emperyalizme yönelmediği ne ölçüde doğru ve mümkün ise!! gerçek çözümü demokratik halk devriminin zaferine bağlı ele alınan bir ulusal sorun da ancak o ölçüde emperyalizmden bağımsız ele alınabilir!!!
Sorunu başka türlü görüp gösterme, oportünist kafa karışıklığının bir ürünü yada bilinçli çarpıtmaların bir sonucudur.``
(a.g.e., sf. 32-33)
Tüm bunlar neyi gösteriyor?
Milli hareket ile halk hareketini kesin, mutlak olarak bi
rbirinden ayıran ve bu ayrımda ısrar eden Kaypakkaya ülkenin emperyalizmden tam kopuşu görevini, böylece ülke dışındaki emperyalist güçlere karşı bir milli devrim görevini bu halk hareketinin üzerine yüklemek ve böylece onu da bir milli hareket ilan etmek zorunda kalmıştı. Bu halk hareketi, aynı zamanda milli bir hareket olan bu halk hareketi onun demokratik halk devriminin ta kendisiydi.
R. Başak yoldaş da diyor ki: milli sorunun tam çözümünü emperyalizmden tam kopuş olarak ve demokratik halk devriminin bir ürünü olarak gören Kaypakkaya böylece milli sorunu emperyalizme ``bağlamıştır``. İşte bu milli mesele anlayışı emperyalizm çağına ait milli mesele anlayışıdır.
Ve işte emperyalizm çağına ait milli mesele de budur. Bir bütün olarak ülke halkı ile, emperyalizm arasındaki milli mesele.
Bir de ``yarı- sömürgelerde`` ülke içinde milli mesele vardır. Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin olarak ayırarak ele aldığı, ``çağımızı karakterize etmeyen`` eski dönemin kalıntısı olan`` vb. olan milli mesele.
İşte Kaypakkaya`nın bu tür milli meselesi de R. Başak yoldaşın ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` kategorisini oluşturuyor.
Bu ne demektir? Bu Kaypakkaya`nın bu kategori ile ilgili tüm sözleri R. Başak`ın kabulüdür. Eleştirdiği noktalar saklı kalarak. O zaman da Kaypakkaya`ya getirdiğimiz tüm eleştiriler R. Başak için geçerli hale gelir. Onun kendine özgü katkıları ayrıca ele alınır.
R. Başak`ın iki tür milli hareket anlayışının Kaypakkaya ile çakıştığını göstermek için biraz daha okuyalım.
iii) Sömürge Ve Yarı-Sömürge Ülke Halklarıyla Emperyalizm Arasındaki Milli Çelişki Ve Sömürge Ve Yarı-Sömürge Ülkelerin Kendi İçindeki Milli Çelişki:
R. Başak yoldaşın sayfa 51`deki başlığı böyle. Okuyalım:
``Biz yeniden esas tartışma konumuza dönelim: Yazının ilk başlarında dedik ki, emperyalist sömürgeci ülkeler ile, çok uluslu olmayan sömürge ve yar-sömürge ülke halkları arasındaki milli çelişkinin ürettiği ikili görev alanı çok uluslu olan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ikili görev alanına oranla daha dar ve farklıdır. Bundan dolayıdır ki, bu iki farklı yapılarda izlenecek pratik politika da köklü farklılıklar gösterecektir.
.. Bizzat kendi içinde ulusal baskı politikası izlemeyen, ulusal çatışmalarla parçalanmış olmayan; kendisi emperyalizmin sömürgesi ya da yarı-sömürgesi durumunda olan ülkelerde ulusal sorunun tamamı, emperyalist güçler ve onun ülke içindeki bir avuç uşağı ile, ülke halkı arasındaki milli çelişkide kendini bulur. .
Emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürgesi durumunda bulunan, ancak kendi içlerinde ``ulusal sorunları`` olan ülkelerde, ulusal sorunun tamamının emperyalizmle ülke halkları arasındaki çelişki olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi, bu ülkelerde, ikili görevin`` daha geniş ve karmaşık olduğunu görmek zorundayız. Bu tür ülkelerde emperyalizmin uyguladığı ``yönetme`` yöntemleri hakkında Stalin`in 1947`lere kadar İngiltere`nin sömürgesi durumunda olan Hindistan için söyledikleri bizlere ışık tutmaktadır.
...
Bu değerlendirme, Hindistan somutunda yapılan bir değerlendirme olmakla birlikte, genel geçerliliğe sahiptir. Gerek 1947`lere kadar sömürge olan Hindistan pratiği, gerekse 1920 yıllarında gelişmeye başlayan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yıl1arda artık dünya genelinde egemenlik kuran ``sözde bağımsız`` gerçekte ise emperyalizme her yönüyle bağımlı olan ``yeni sömürge`` ülkeler pratiği bu teorik değerlendirmenin bütün tazeliğiyle günümüz için de geçerli olduğunu yeterince ikna edici bir tarzda doğrulamıştır.`` (a.g.e., sf. 54)
``Stalin yoldaşın Hindistan bağıntısında vurguladığı gibi, emperyalistler egemenliklerini kurdukları veya kurmak için talan politikasını uyguladıkları çok uluslu ülkelerde öteden beri hakim ulus olma konumuna sahip ulus ya da ulusların, onların hakim sınıflarına dayanarak, diğer ulus ve ulusal azan1ık1ar üzerinde dolaylı hakimiyetlerini kurarlar. Türkiye`de olan budur.``(a.g.e., sf. 57)
``Çok uluslu yarı-sömürgelerde -bundan böyle sömürgeleri almıyoruz- emperyalist devletlere bağımlılığın getirdiği milli sorun vardır ve bundan dolayı bu tür ülkelerin komünistleri ulusal kurtuluş mücadelesi görevi ile yükümlüdür. Bu görev ``ikili görev``in sadece bir yönünü teşkil eder. Hiç bir ayrım ve sınırlama yapmaksızın sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal sorunun esasının emperyalizmle ülke halkları arasındaki çelişmede düğümlendiğini savunmak bir kaç açıdan dolayı yanlıştır.
....
Dördüncüsü, bu tespit , bizzat kendi içinde ulusal baskı mevcut olan yarı-sömürge ülkelerde ulusal sorunun esasını emperyalizm ile ülke halkları arasındaki çelişki tarafından mı, yoksa ülke içindeki hakim ulusa karşı ulusal bağımsızlık temelinde örgütlenen ve eylem yürüten herhangi bir ulusal hareket tarafından mı belirleneceğine, her tarihi dönemde somut olarak karar vermek gerektiği gerçeğini yadsımaktadır.
....
Türkiye -Kuzey Kürdistan`da ulusal sorunun
özü emperyalizmin uşağı Türk devleti ile, Kürt ulusu arasındaki çelişki tarafından belirlenmektedir...
....
... Eğer sorun MK`nin koyduğu biçimde ele alınırsa, ulusal sorunda dikkatimizi emperyalizm ile ``işçi sınıfı ve halk `` arasındaki çelişmeye yoğunlaştırmak ve bu temelde kitleleri devrime kazanmak zorundayız. Kürt ulusal sorununu ise, bunun yanında, bir yan sorun olarak ele almalıyız.
Benim yaklaşımıma göre ise, ulusal sorunda esas dikkatimizi Türk devleti ile Kürt ulusu arasındaki çelişkiye vermeli, Kürt işçi sınıfını, köylülüğü ve devrime katılabilecek diğer katmanları bu çelişki temelinde kazanmaya özel önem vermeliyiz.
MK` nın politikası öncelikle emperyalizme karşı mücadeleyi öngörmekte ve doğal olarak `Türk milliyetçiliğini` ikinci plana iterken; benim önerdiğim politika, öncelikle Türk devletine, onun şovenizmine karşı mücadeleyi önermekte ve Kürt milliyetçiliğine karşı mücadeleyi ikinci plana itmektedir. Bu her iki sonuçta da önerilen politikanın doğal sonucudur.
...Yine bundan dolayıdır ki, bu politika ulusal sorunun proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek devrim için doğru bir şekilde kullanılmasını sağlayamaz.`` (a,g,e., sf. 55- 61)
Dolayısıyla,
Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası genel geçerlilik kazanan yeni sömürgecilik şartlarında, bir yanda emperyalizm var, öbür yanda yarı- sömürge ülkeler.
Bu yarı-sömürgeler çok uluslu ülkeler değilse, ne ala, doğrudan emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişme, doğrudan ülke halkının emperyalizme karşı milli kurtuluş mücadelesi söz konusudur. Emperyalizm... emperyalizm ülke dışındaki güçlerdir.
Yok eğer yarı-sömürge ülke çok ulus1u bir ülke ise, orada bir yandan emperyalizm ile ülke halkı, çeşitli milliyetlerden ülke halkı arasında bir milli çelişme vardır, emperyalizm çağına özgü olan, genel olan işte budur. Demokratik Halk Devrimi ile çözülür.
Diğer yandan ise , bu çok uluslu yarı-sömürgelerde emperyalizmin uşağı hakim sınıflar tarafından yönetilen hakim ulus ile, onların hakim sınıfları ile ezilen ulus arasında bir milli çelişme vardır, emperyalizm bu ezilen ulusları desteklediği hakim ulus, egemen ulus üzerinden sömürür. Ve işte ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` budur.
Böylece Kaypakkaya`nın tekrar tekrar üretildiğini görüyoruz.
Böylece bir de ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunun`` yani ``yarı-sömürgelerin kendi içlerindeki ulusal sorunun emperyalizme nasıl ``bağlandığını`` ve böylece nasıl ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` haline geldiğini: Emperyalizm ezen ulus üzerinden ezilen ulusu da sömürüyor. Böylece ezilen ulusun milli sorunu emperyalizme de ``bağlanıyor.`` Böylece feodalizmden arta kalan ulusal sorun ile emperyalizm çağına ait ulusal sorun ``iç içe`` giriyor.
Dolayısıyla ve tekrar, Kaypakkaya için geçerli olan her şey R. Başak yoldaş için de geçerlidir. Bunu ileride tekrar göreceğiz. Şimdi R. Başak`ın ``iç içe geçmiş ulusal sorun``unun özelliklerine bir bakalım. Yani Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin bir şekilde ayrı olarak ele alınması gereken milli meseleden emperyalizm çağına ait milli meseleyi anladığının R. Başak`ça izahına bir bakalım.
iv- İç İçe Geçmiş Ulusal Sorun veya R. Başak`ın Orijinal Katkıları
a) Feodalizmden arta kalan ulusal sorun emperyalizme nasıl bağlanır?
Bunu ``Partizan Çıkarken``in nasıl yaptığını görmüştük. Emperyalizmin açtığı pazardan, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğu için .. ülke içindeki ulusal sorun, yani feodalizmden arta kalan ulusal sorun .. emperyalizme bağlanmıştı.
R. Başak yoldaşın yaptığı da Stalin`in İngilizlerin sömürgelerinde uyguladıkları milliyet politikasına dayanarak ispatlayarak yaptığı da şu: Çok uluslu yarı-sömürgelerde emperyalizm hali hazırda milli baskı altında tuttuğu ama ülke içinde ezen ulus olan ulusa dayanarak ezilen ulusu da ezdiği için ülke içindeki ulusal sorun emperyalizme bağlanmış olur.
R. Başak yoldaş, bu yeni yaklaşımıyla sanırız ``Pazar`` sorunundan paçasını kurtarıyor. Gel gelelim bu yaklaşım da bizim bilgimiz dahilinde yeni bir şey değildir. Bizim `halkın sülalesi` tüm bunları daha önce de üretmiş ve kullanmıştır.
Biz önce Stalin`e yapılan atıfa bir göz atalım:
Stalin, emperyalistlerin sömürgelerini yönetirken kullandıkları milliyet politikasını ele alıyor. Çok uluslu bir sömürgede bir veya birkaç ulusa dayanarak tüm ulusları yönetmek.
İyi ama Stalin burada mesela söz konusu olan sömürgeyi yönetmeyen emperyalistlerin o sömürgede uygulayacağı milliyetler politikasına değiniyor mu? Hayır.
Emperyalistlerin ``kendi`` sömürgelerinde, kendi etki alanlarında ezilen ulusların başkaldırışlarına karşı acımasız oldukları ama rakiplerinin sömürgelerinde, etki alanlarında böylesi faaliyetleri candan destekledikleri, kışkırttıkları, ulusların kendi kaderini tayin hakkının şampiyonları olduğunu vs. vs. Bunları kim bilmez? Açık ki Stalin değil. R. Başak yoldaş anlaşılan böylesi basit tarih olgularını, emperyalizmin bu en bariz eğilimlerinden birini bilmiyor. Veya ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunu`` emperyalizme nasıl olur da bağlarım derken böylesi bir olguyu unutuverdi.
Emperyalizmin genel milliyet politikası söz konusu edilecekse o şudur: en gerisinden en gelişmişine bütün ulusları ezmek. Bu siyasetin ne tür somut metotlarla yönetileceği sorunu, Stalin`in somut olarak İngiliz emperyalizminin sömürgelerini yönetme metodu şeklinde olabileceği gibi, rakibin sömürgesinde milli ayaklanmalar şeklinde de olabilir. Ve son tahlilde ve en kesin karar verici olarak rakip ile girişilen emperyalist savaşlar, dünya savaşlarına dönüşen savaşlarla da olabilir...
R. Başak yoldaşın ve diğerlerinin ``ülke içindeki`` milli sorunu ``emperyalizme bağlamak`` için böylesi görüşlerle ortaya çıkmalarının ardında yatan temel sorun ise onların milli meseleyi daha hala daha tek tek ülkeler için bir sorun olarak görmeleri emperyalizm olgusunu, bunun anlamını bir türlü idrak edememeleridir. Bu nedenledir ki ülkelerindeki ulusal sorun ``karmaşasını`` emperyalizme bağlamak için emperyalizmin şu veya bu özelliği veya yöntemine baş vurup duruyorlar.
Bu arada emperyalizm olgusu, emperyalizm çağında milli meselenin neyin nesi olduğu, bunun proleter hareket açısından neyin nesi olduğu kaynayıp gidiyor. Ortalığı da öylesine bir toz duman bürüyor ki...
b) Ulusal Baskının Amacı
``Dahası, ulusa1 sorunun ``genel sömürgeler sorunu ve sosyalist devrimin yedeği`` haline geldiği koşullarda da, ulusal sorun henüz ``ülke içi bir sorun olarak`` ele alındığı koşullarda da, ulusal baskının amacı aslında aynıdır. Değişen şey amaç bağıntısında olmamıştır. Değişen şey, ulusal sorunun hangi devrime bağlı ele alınıp çözüleceği ve ulusal baskı uygulayan sınıflarla, ulusal baskıya uğrayan millet ve milliyetlerin kapsamının genişleyerek, dünya sorunu haline gelmesidir.
Bugün Türkiye-Kuzey Kürdistan`da Türk hakim sınıflarının ve emperyalist efendilerinin, Kürt ulusuna ulusal baskı uygulamalarının amacı nedir? diye sorulduğunda, Kaypakkaya yoldaşın verdiği yanıt dışında bir başka yanıt verilemez. Ya da 1912 yılları ve öncesinde Rusya`da Büyük Rusların diğer ezilen ulus ve ulusal azınlıklara milli baskı uygulamalarının amacı nedir? diye sorulsa, yine aynı içerikte bir cevap verilmek zorundadır.
Amaçla, amacın gerçekleşmesi için başvurulan yöntemlerin, uygulamaların arasına eşit işareti çekilemeyeceği gibi, bunların birbirinin karşıtı olarak gösterilmesi de Marksist-Leninist bir yaklaşım olamaz.`` (a.g.e., sf. 38)
R. Başak yoldaşın doğru bulduğu, değişmediğini ilan ettiği bu amaç neymiş? Kaypakkaya`dan kendi yaptığı alıntıdan okuyalım.
``Bu amaç nedir? Bu amaç en genel ifadesiyle ülkenin bütün zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır...`` R. Başak yoldaş ``doğru``,``değişmez`` vb. derken bunları tekrarlıyor. Ama devam edilmesi gerekir.``... Stalin yoldaşın ifadesiyle `pazara kim sahip olacaktır?` Meselenin özü budur...`` (a.g.e., sf. 37)
İşte Kaypakkaya`ya göre milli harekete, siyasi bir hareket olan milli harekete, bu siyasi harekete yol açan ekonomik neden, dolayısıyla bu siyasi hareketin başarmak istediği ekonomik amaç... pazardır. Ulusun pazarı. Her siyasi hareket, tarihi olarak kayda değer her siyasi hareketin ekonomik bir amacı vardır, nasıl ki o harekete yol açan esas kaynak da ekonomik ise.
Emperyalizm öncesi milli hareketlerin amacı ezilen ulusun burjuvazisi için ulusun pazarını ele geçirmek idi. Ulus, daha doğrusu ulusun burjuvazisi bu pazarda hakimiyet nedeniyle ezen ulusun burjuvazisi tarafından ezilmekteydi. Dava ezilen ulusun burjuvazisinin davasıydı. Dava gelişmesi içinde ve dolaylı olarak köylüleri de etkiliyor ve bu etkiye orantılı ve köylülüğün burjuvazinin bu davasına katılımına orantılı olarak milli hareket GÖRÜNÜŞTE bir halk hareketine dönüşüyordu.
Tüm, bunlar emperyalizm öncesinde, kapitalizm emperyalist kapitalizm olmadan önceki burjuva gelişmeye, kapitalizme ve dolayısıyla milli hareketlere özgüdür.
Emperyalizm ise farklıdır.
Emperyalist kapitalizm kendisini metalar için pazar rekabeti ile kısıtlamaz. Kısıtlayamaz. Emperyalizm hammadde kaynaklarına, ulaşım yollarına, yatırım alanlarına ve bu arada metaları için pazarda hakim o1mak zorundadır. O her alanda tekelini kurmak ister. Milletler bu amaçla ezilirler. Ve bu köylülüğün sömürülmesini, ezilmesini devreye sokar.
O zaman da milli mesele burjuvalar arası rekabet sorunu olmaktan çıkar, köylülüğün emperyalizmden kurtuluşu sorununa dönüşür. Burjuvalar arası rekabet ortadan kalkmamıştır. Önemini yitirmiştir. Milli meselede esası belirleyici o değildir artık. Milli baskının da, bu baskıya tepki olarak doğan milli hareketin de amacı değişmiştir artık.
Milli baskının amacı artık pazar sorunu gibi dar bir sorun değil, milletlerin hayatı üzerinde top yekün tekelini kurmak, hammadde kaynaklarının, ulaşım yollarının, pazarın, yatırım alanlarının tek ve kesin hakimi olmak sorunudur. Buna tepki olarak doğan milli hareketlerde GÖRÜNÜŞTE değil, gerçekte, yüzeyde değil özde KÖYLÜLÜĞÜN sorunudur artık.
Kaypakkaya siyasi bir hareket olarak milli hareket ile onun ve ona yol açan milli baskının ekonomik amacı arasında bir bağ kuruyor. Bunu emperyalizm öncesi dönemin amaçları ile aynı olarak görüyor.
R. Başak ise Kaypakkaya`nın bahsini ettiği ``amaç``ı gökyüzünde gezen ne idüğü belirsiz bir ``amaç`` olarak lanse ediyor. Kaypakkaya ``ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olma mücadelesinin`` ``pazara kim sahip olacaktır`` sorunu olduğunu açıkça koyuyor. Bu sonuncusunu atlayan R. Başak ise amaç ``ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır`` ve bu değişmez diyor. Bu değişmez ise bu amacın burjuvazinin pazara hakimiyet amacı olması da değişmez. Gerçek durum şudur ki değişmiştir. Çünkü kapitalizm değişmiştir. Sadece amaç değil, milli meseleyle ilgili herşey değişmiştir.
Milli baskının amacının değişmediğini iddia etmek, hele hele buna rağmen milli hareketin değiştiğini iddia etmek en basitiyle aptallıktır.
c) Ekonomi ve Siyaset veya Pazar ve Milli Hareket
Gördük ki milli hareketle ilgili olarak herşey değişti, ``siyasi bir hareket olarak`` milli hareket vs. vs. hepsi değişti ama ``milli baskının amacı`` değişmedi. Burada hali hazırda ekonomi ile siyaset arasında bir uçurum yaratılması yatar. Biraz daha bakalım:
``Stalin`in sorunu ele alışı ise tamamen değişiktir. Ona göre, ulusal sorunun genel sömürgeler sorunu haline gelmesi, doğal olarak emperyalist devletlerle, sömürge ve bağımlı milletlerin halkları, öncelikle de köylülerini siyasi mücadelede karşı karşıya getirmiştir. Emperyalistler, sömürge ve bağımlı milletlerin halkları sömürme ve siyasi köleleştirme politikalarını gütmelerinin bir sonucu olarak, bu alanda geniş köylü yığınlarının ulusal bağımsızlık mücadelesine yönelmesini ve böylece proleter devrimin bir müttefiki haline gelmelerinin koşullarını yaratmıştır.
Böylece artık bu ülkelerdeki, ezen ve ezilen ulus burjuvazisi arasındaki pazar dalaşı için ``rekabet mücadelesi ``ya da doğrudan bağımsız devlet kurma amacıyla gerçekleşen ancak ülke içindeki hakim sınıflara yönelmekle sınırlı kalan milli hareketler, emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı, siyasi ve görünürde de olsa halk hareketine dönüşmüştür.
....
(Semiç`e-bn.) göre, milli sorunun sosyal içeriği ``ezen, ezilen ulus burjuvazisinin pazar için rekabet mücadelesidir.`` Bunu savunmak, ezilen ulusun ekonomik rekabet mücadelesi ile kendini sınırladığı, sınırlayacağı; emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi verebilecek devrimci, ilerici toplumsal potansiyelden yoksun olduğunu söylemek demektir.
``Pazar için rekabet ``mücadelesi`` ``yükselen kapitalizm`` koşullarına özgüdür. Dahası, ``pazar için rekabet mücadelesi`` bir ``milli hareket olarak`` nitelendirilemez. Çünkü, `` pazar için rekabet mücadelesi``, iki ulustan burjuvazinin ekonomik alanda üstünlük kurmak için, rekabete dayalı bir mücadelesi iken, ``milli hareket`` burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde de olsa, geniş halk yığınlarının, başta da köylülüğün, aslında ``ezen ulusun siyasi, ekonomik, kültürel`` baskılarına karşı bir başkaldırışıdır. Bu hareketin her dönemde, doğrudan bağımsız devlet kurma talebiyle ortaya çıkıp çıkmaması, onun siyasi, milli bir hareket olduğu gerçeğini değiştirmez.`` (a.g.e., sf. 36-37)
Buradaki birinci sorun Stalin`in Yugoslavya ilgili sözlerinin yorumudur.
Stalin`in , ``milli meselenin özü şimdi... halk kitlelerinin... hakim milletin emperyalist burjuvazisi tarafından yok edilmesine karşı mücadelesinde yatmaktadır... esas olarak söz konusu olan... hakim milletin emperyalist gurubunun, geniş kitleleri, herşeyden önce sömürgelerin ve bağımlı milliyetlerin köylü kitlelerini sömürmesi ve ezmesidir, onları bu baskı ve sömürünün sonucu emperyalizme karşı mücadeleye sokmasıdır ..`` vb. Sözleri R. Başak ve benzerlerinin kendi kafalarında oluşturdukları milli mesele, daha doğrusu milli meseleler karmaşası anlayışlarına uyarlanıyor: Yugoslavya dışında bir emperyalizm. Bu Yugoslavya dışındaki emperyalizm Yugoslavya içinde hakim ulusların hakim sınıflarıyla el ele tüm Yugoslavya`yı milli baskı altında tutuyor ve hakim ulusun hakim sınıfları üzerinden de diğer ulusları, Yugoslavya`da hakim ulus tarafından ezilen ulusları da milli baskı altında tutuyor.
Yani bir bütün olarak ``yarı-sömürge Yugoslavya`` ile onun dışındaki emperyalizm arasında bir milli mesele, emperyalizme ait milli mesele, Demokratik halk Devrimi ile çözülecek milli mesele...
Bir de Yugoslavya içinde ``feodalizmden arta kalan`` veya ``iç içe geçmiş`` ulusal sorun...
Stalin Yugoslavya`daki hakim ulusun burjuvazisini yani Sırp burjuvazisini söz konusu ediyor sayın R. Başak yoldaş. Yugoslavya`nın onu çevreleyen emperyalist güçlere bağımlılığı ayrı bir sorundur. Onu da müsadenle ayrıca dikkate alıyor.
Ne gam. Emperyalizm var. Yarı-sömürgeler var. Bunların arasında milli sorun var. Birde yarı-sömürgelerin kendi içinde milli sorun var... ``iç içe geçmiş``...
İşte tüm haltlar bu çerçevede yeniyor.
Kaypakkaya`da iki tür milli hareket anlayışı vardır. Önce milli hareket ile halk hareketi birbirinden kesin olarak ayrılır, sonra milli hareketten kesin olarak ayrılan halk hareketi de bir milli harekete dönüştürülür. Daha önceki ayrım korunarak bu yapılır.
Şimdi hem bu ayrımı korumak, hem de tüm bunların ``emperyalizm çağına ait milli mesele ``anlayışını yansıttığını ispatlamak zorunda olunuz. Ortaya kaçınılmaz olarak ``iç içe geçmiş`` bir teori çıkacaktır. İki tür milli hareket anlayışıyla karşı karşıya olduğunu kavrayamadan iki tür milli hareket anlayışını olduğu gibi yeniden üreten ``Partizan Çıkarken``den tutunuz, bu iki tür milli hareket anlayışını bilince çıkarıp bunlardan ikincisini (Halk hareketi olarak milli hareketi) milli meselenin emperyalizm çağına ait yorumu olarak değerlendiren, birincisini de ya feodalizmden kalma, yada ``iç içe geçme`` olarak yorumlayan GDS, BP, MB guruplarına kadar olsun, bunların Kaypakkaya`nın iki tür milli mesele anlayışından dolayısıyla da bu anlayışın içeriği olarak Marksizm-Leninizm`in emperyalizm çağına ait milli mesele anlayışını Marksizm`in burjuva devrimleri çağına ait milli mesele anlayışıyla karıştırıp mide bulandırıcı bir çorbasını üretmekten başka birşey yapamazlar.
R. Başak`tan yukarıda okuduğumuz satırlarda kendi içinde tutarsızlığın pek çok örneği vardır. Tüm bunları bir kenara bırakırsak esas fikir silsilesini şu oluşturur:
Bir yandan emperyalizm çağında milli mesele köylü sorunu olacak, dolayısıyla ``siyasi hareket`` olarak milli hareket bir köylü hareketi olarak görülecek, öyle anlaşılacak.
Diğer yandan , çağ değişti ama amaç, milli baskıların ve milli hareketlerin amaçları değişmedi, yani ekonomik temelleri, siyasi bir hareket olarak milli hareket olarak milli hareketin ekonomik amacı değişmedi. (Bu ekonomik temel ile, içerik ile, amaç ile doğrudan bağıntılı olan milli hareketlerin siyasi amaçlarına, yönelimlerine hiç değinmiyoruz.)
Hem amaç değişmedi, hem de milli mesele bir köylü meselesi haline gelecek???
Hem bu değişmeyen amaç eskiden burjuvazinin kendi pazarına, veya ezdiği ulusun pazarına sahip olma sorunu olacak, hem de esas sorun bu olmaktan çıkacak...
Çözüm: ``yeni sömürgelerde ``emperyalizme ve onun ülkedeki uşaklarına karşı pazar rekabeti üzerinde yükselen milli hareket bir siyasi hareket ve devrimci köylüleri kattığı için bir devrimci hareket ama tüm bunlar ``görünüşte``... milli hareket ``görünüşte bir halk hareketi``...
Emperyalizm çağındayız ama .. şu veya bu milli hareketin bünyesinde taşıyabileceği şu veya bu burjuva kalıntı bizi milli meseleye eskisi gibi yanaşmaya itiveriyor. Yani ``iç içe geçen`` sadece milli mesele değil, bu şaheser teorinin mucitlerinin kafalarıdır da. Ve sorun sadece kafaların iç içe geçmesi değil, tüm bunların ardında burjuva demokrasisinin yatmasıdır.
D) Milli Mesele Ne Kadar ve Nasıl İç İçe Geçer:
``Yeni-sömürgelerde ``ülke içindeki milli sorun`` ``iç içe geçmiş`` milli sorun ya. Şimdi bunların neden ve nasılına ve böylece neden ve nasıl- ve ne zaman- köylü sorunu haline geldiğine bir bakalım:
``(İ.K. -bn.) .. Halk hareketi ile milli hareket arasındaki farklılığa, Kürtlerin ulus olmadığını savunanların gerekçelerinin çürüklüğüne vb. değindikten sonra şöyle der:
``Hatta milli baskıların asıl hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk mil1etin burjuvazisidir.``
Önceden de belirttiğim gibi, yoldaşın hiç bir sınırlama yapmaksızın böyle bir genellemede bulunması yanlıştır. Böyle bir genelleme, ezilen ulus burjuvazisinin hemen hemen tamamıyla, ezen ulus burjuvazisiyle birleştiği ülkelerde var olan ulusal sorunlarda, mil1i baskının esas hedefinin, ezilen milletin daha çok köylü yığınları olduğu gerçeğini dıştalamaktadır.
Ne ki, bu hatalı tespit, karar tasarısındaki iddianın doğruluğunu ispatlamamaktadır. Çünkü bu yanlış, milli hareketlerin sosyal içeriğinin, köylü hareketi olduğunu dıştalamamaktadır. Nitekim 1925-1940 arasında Türkiye-Kuzey Kürdistan`da gerçekleşen Kürt milli hareketlerinin önderliğinin, burjuva feodal karakterine rağmen, hareketin asıl ordusunun köylülük oluşturulduğunu, Kuzey Kürdistan`da uygulanan milli baskının Kürt köylülerini milli harekete sürüklendiğini ve daha da önemlisi, köylülüğün gerek Kürt milli hareketinde, gerekse komünistler önderliğinde gerçekleşecek bir halk hareketinde oynayacağı güçlü devrimci rol yadsınmamakta, tersine büyük bir kararlılıkla savunulmaktadır.
Bütün bunlar, Kaypakkaya yoldaşın Türkiye`de milli hareketin Sosyal içeriğini iki ulusun burjuvazisi arasında bir pazar dalaşması olarak görmediğini yeterince kanıtlamaktadır.``
(a.g.e., sf. 38-39)
Bir de yoldaşın ``önceden de belirttiği`` yeri okuyalım:
``Ne var ki, hiç bir sınırlama yapmaksızın, Kaypakkaya yoldaşın ``Hatta milli baskıların esas hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk milletin burjuvazisidir`` şeklinde bir genel tez savunması yanlıştır.
Çünkü, böyle bir tez, asıl özelliği emperyalizm ve proleter devrimler çağı tarafından belirlenen, feodalizmden arda kalan unsurların hemen hemen hiç bir etkisinin olmadığı ulusal hareketlere karşı izlenen ulusal baskı politikasında geçerli olamaz.`` (a.g.e., sf. 30)
Birincisi, halk hareketi ile milli hareket arasında Kaypakkaya tarafından üretilen türden ayrımı R. Başak olduğu gibi savunuyor. Bunun yaratacağı kaçınılmaz problemlere defalarca değindik.
İkincisi, Kaypakkaya`nın tamı tamına halk hareketinden kesin bir şekilde ayırıp burjuva devrimleri çağının anlayışıyla yanaştığı milli mesele anlayışının bir parçası olarak sunulan onlarca eskimiş görüşten sadece birine, ``milli baskının asıl hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk milletin burjuvazisidir`` görüşüne itiraz ediyor. Kaçınılmaz olarak itirazı görüşün kendisine değil, onun ``genel bir tez olarak savunulmasına.`` Yani bu görüş geçerli ama... geçerlilik derecesi şartlara bağlı. Hatta bazı ``iç içe geçmiş`` milli meselede geçerli olmayabilir. Ama, yine de bu tez geçerli...
Geçerliliğini de niçin yitiriyor, bazı milli meselelerde niçin geçerliliğini yitirebilir??. Ezilen ulus burjuvazisi, emperyalizmin uşağı ezen ulus burjuvazisi ile birleşmişse. Yani sorun ülke içi bir sorun...
İyi ama o zaman bu tür iç içe geçmiş milli mesele otomatikman bir köylü sorunu olabilir mi??. Tabii ki olamaz. Milli meselenin bir köylü sorunu olması da kaçınılmaz olarak ``derece derece``dir. Ezilen ulusun burjuvazisi, yeni sömürgenin ezen ulusunun burjuvazisiyle ne kadar az birleşmişse, iç içe geçmiş milli sorun da o kadar az köylü sorunu olur. Ne kadar çok birleşmişse de o kadar çok köylü sorunu olur. İşte bu da bu teorinin relativizmi.
Bir de tüm bunların üstüne, kişi tutar da mesela Kürt milli ayaklanmalarına köylülerin yoğun katılımından bahsederse, o da paçayı kurtarmıştır. Ona göre milli meselenin ``sosyal içeriği`` ``köylü sorunudur.`` İşte bu da, emperyalizm çağındaki milli mesele anlayışına uygundur.
Yani sen milli harekete köylülüğün katılımına değindin ise, hele hele bir de milli meselenin gerçek çözümü ``demokratik halk devrimi`` ile olacaktır dedin mi .. herşey yolunda. Sen proletaryanın milli meseleye yaklaşımının savunucususun.
Tabii ki o zaman da bu milli meselenin doğru bir savunmasını yapan yelpaze, Kaypakkaya`dan başlar, Partizan, BP, MB, .. dan geçer ...... Halkın Kurtuluşu`na kadar uzanır. İleride göreceğiz. Kaypakkaya`yı eleştiren HK da Kaypakkaya`nın esiridir.
Açıktır ki, yelpaze ne kadar genişse o kadar iyi olur. Ama, görüşler doğru ise. Yoksa sonuç tersine döner.

3- Yeni Demokrasi
Yeni Demokrasi dergisinin Ağustos 1988 tarihli 13. sayısında Haydar Kıran imzalı ``Bir Kere Daha Ulusal Sorun Üzerine`` başlıklı bir makale yayınlandı.
İ. Kaypakkaya`nın görüşlerini savunmaya çalışan ve esas olarak onun görüşleri üzerine inşa edilmiş olan bu makaleye bir göz atalım.
Açıktır ki makale İ. Kaypakkaya`ya dayanmaya çalıştığı için daha önce değindiğimiz tüm zaaflardan muzdariptir. Onları burada detaylı ele almaya gerek yoktur. Burada daha öncğ ele almadığmız yönlerine ağırlık verecek ve bu arada R. Başak yoldaşla makale yazarı arasında mevcut ortaklığı sergileyeceğiz
Haydar Kıran`ın görüşlerine bir bakalım:
i-Ulus ve Ulusal Hareket
``Bilindiği gibi ulus, her devrim aşamasına bağlı olarak kapsamı daralan, genişleyen veya değişen bir kategori değildir.`` (a.g.e., sf . 31)
Görüldüğü gibi ``ulus`` ``değişmeyen bir kategori.``
O zaman, bu ``değişmeyen kategorinin`` neyin nesi olduğuna bir bakalım:
``ulus devrimden menfaati olan ve olmayan bütün sınıf ve tabakaları kapsar. Ulus tanımı bize bu gerçeği zaten vermektedir. Ne idi ulus?
Dil, toprak, iktisadi yaşantı birliği ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluk`` (a.g.e., sf. 31)
İyi ama bu tanım kendi başına hiç de ``değişmeyen bir kategori`` tanımı değildir. Birazcık dikkat bu tanımın değişikliğe açık olduğunu gösterir. H. Kıran`ın bu tanıma dayanarak oluşturduğu ulus kategorisini neden değişmez gördüğünü araştırmak gerekiyor.
``Halk ise,`` diyor yazar, devrimden menfaati olan kesimleri içerir. İçinde bulunulacak devrim sürecinin muhtevasına bağlı olarak bu kategori genişleyip daralabilir... Halk; ulus gibi belli bir tarihsel dönemin (kapitalizmin) ürünü değil, her tarihi dönemde var olmuş bir olgudur.`` (a.g.e., sf. 31)
Demek ki, değişen bir kategori olarak halk ve değişmeyen, kapitalizmin bir ürünü olarak değişmeyen bir kategori olan ulus söz konusu.
Yani, ulusu değişmeyen bir kategori yapan onun kapitalizmin ürünü olması... Yani söz konusu olan ``değişmez kategori`` ``modern burjuva uluslar`` diye bilinen uluslar.
``İç pazarların birleştirilmesi (kapitalizmle birlikte) öncesi ulusal topluluklardan bahsedilebilir mi? Kim ki kapitalizm öncesi uluslardan bahsediyorsa ahmaktır. Demek ki, uluslar ve ulusal örgütlenmeler kapitalizmin ve onun yol açtığı iç pazarların birleştirilmesinin bir sonucudur. Bu olgu öncesi uluslardan bahsedilemeyeceğine göre bu soruna yol açan ekonomik olgunun pazar olduğu gerçeği nasıl yadsınabilir? Ulusal diye bir sorun neden kapitalizm öncesi değil de tam da onun şafağında doğdu? Açıktır ki meta dağıtımı için zorunlu olan pazarların birliğinin kaçınılmaz sonucu olarak gündeme geldi. Yani pazarla beraber ortaya çıktı. Demek ki bu olgu olmadan ulusal diye bir mesele olmazdı... (a.g.e., sf. 32)
``Hangi aklı evvel kapitalizm öncesi milli sorundan bahsedebilir?... Aksine bu sorun kapitalizmin şafağının tarih sahnesine getirdiği (öncülleri daha evvel de vardı) bir olgudur. Gayet açıktır ki bu meselenin oluşmasına yol açan iktisadi zemin, kapitalizm ile birlikte oluşan pazarların birleşmesi sorunudur. ..)`` (a.g.e., sf. 33)
``Milli hareketler, milli diye bir sorunun ortaya çıkması ile birlikte varolmuştur. Bahsi geçen sorun olmasaydı bu sorundan kaynaklanan milli hareketlerin de olmayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Milli mesele pazarda oluştuğuna göre ondan kaynaklanan milli harekete yol açan ekonomik zemin de pazardır.`` (a.g.e., sf. 33)
Sanırız biraz karmaşıksa da yine de gayet açık: Milletlerin varolabilmesi için gerekli iktisadi yaşam birliğini sağlayan şey kapitalizmin meta pazarıdır, milletler ancak bu sayede, bu temel üzerinde oluşur ve millet olmadan milli hareket olamayacağına göre de, milli hareketlerin ortaya çıkması için söz konusu halkın iktisadi yaşamına, kapitalizmin girmeye başlaması, kapitalist meta pazarının oluşmaya başlaması, yani bu olmamış bir millet haline gelemeyen halkların dolayısıyla da milli harekete girişemeyen halkların millet haline gelmeye başlaması gereklidir. Yoksa milli hareketler mümkün değildir.
Fakat okur böylesi görüşler savunan yazarımızın ulusal sorunun sömürgeler genel sorunu haline genişlediğini bilmediğini sanmasın. Hümme haşa.
``... Daha sonra1arı milli mesele genişledi. Devlet içi bir sorun olmaktan çıkıp sömürgeler genel meselesinin bir parçası haline geldi. Ne var ki, sorunun ekonomik temeli yine pazar olarak kaldı.``(a.g.e., sf.35)
Gelin biz ulusal sorunun sömürgeler genel sorunu haline geldiğini bilen yazarımızın görüşlerinin ne anlama geldiğine bir bakalım.
a- Ulusların Oluşumu:
Stalin`in meşhur ulus tanımı bize `sözcüğün tam anlamıyla` ulusu verir. (J. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sf.14)
Bu tanım bize ulusu belirleyen tüm nitelikleri vermektedir.
Stalin bu nitelikleri 1913 yılında belirlerken hangi ulus türüne dayanmak zorundaydı? Modern burjuva uluslar. Ulusların başka türlü oluşumu o dönemde söz konusu değildi.
Modern burjuva uluslar oluşurken bir halkın çeşitli kesimleri arasında iş bölümüne yol açan, bu yalıtık parçaları ulaşım yollarıyla birleştiren kısacası kapitalizm öncesinin iktisadi yalıtıklığına son veren neydi? Kapitalizm. Birbirinden yalıtık ekonomik birimler arasında iş bölümünü geliştirip onları birbirine muhtaç kılan, onlar arasında ulaşım yollarını kurarak irtibatı kuran yani ulusal pazarı oluşturan kapitalizmdi.
Gel gelelim Stalin tanımında genel olarak ``iktisadi yaşam birliğinden`` bahsetmektedir. Her ne kadar ulusu ulus yapan bu niteliği tespit edebilmek için kullandığı, kullanmak zorunda kaldığı veriler bu iktisadi yaşam birliğini kapitalizmin sağladığı bir iktisadi yaşam birliği, iktisadi yaşam birliğinin özel bir türü yapsa da, tanım genel olarak iktisadi yaşam birliğinden bahseder.
Ve yazar, adına konuştuğu proleter hareketin tarihine karşı bu kadar vurdum duymaz olmasaydı, halkların uluslar haline dönüşebilmesi için gerekli olan iktisadi yaşam birliğinin kapitalizm ve onun pazarı üzerinden sağlanmasının bir zorunluluk olmadığını bilirdi.
Ekim devrimi Çarlığın sömürgeleri olan çevre bölgelerde kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan pek çok halkı devralmış ve şöyle bir sorun1a karşılaşmıştı: bu halklar sovyetik iktidar şartlarında ve bu sayede kapitalist gelişme aşamasını atlayarak sosyalizmi inşa edebilirler mi? Buna Lenin ve partisinin verdiği cevap evet olmuştur. Merkezi Rusya proletaryasının aktif, fiili desteğiyle bunun başarılabileceği sonucuna varılmış ve bu başarılmıştır.
Bu, ulus1arın oluşması açısından ne anlama gelir? Bu, ulusların oluşması açısından kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların uluslar haline dönüşmesi sürecinin sosyalizmin inşası süreciyle çakıştığı ve bu halkların modern burjuva uluslar, daha doğrusu eskimiş, çürümüş burjuva uluslar olarak değil, sosyalist uluslar olarak oluştuğu anlamına gelir. O zaman da ulusların oluşması için gerekli iş bölümü, ulaşım yolları ve böylece çeşitli ekonomik birimler arasındaki yalıtıklığın yok edilmesi görevinin kapitalist meta pazarı değil bizzat sosyalist ekonomi üzerinden sağlandığı anlamına gelir.
Ve Lenin ve partisi ulusların böylesi oluşum türünü sadece Sovyetler Birliği`nin çevre bölgeleriyle kısıtlamamışlardır. Bu şema, Komintern programı ile dünya komünizminin dünya proletarya diktatörlüğünü kurma şeması olarak formüle edilmiştir. Çünkü bu sorun sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorununa doğrudan bağlıdır.
b- Ulusal Hareketler.
``Sosyal-demokrasi, anc
ak ve ancak, davranan, hareket eden ve bu nedenle de, başka ulusları kendini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları gözönünde tutabilir.`` (Stalin, a.g.e., sf. l9)
I. Dünya paylaşım savaşı öncesi emperyalist büyük güçlerin geniş sömürgelerindeki halklar ``davranan, harekete geçen`` halklar ve uluslar konumunda değildi. Ulusal sorun esas olarak Avrupa`daki ``modern uluslar`` sorunu idi. Kapitalist iktisadi yaşam içine çekilmiş ve fakat ezilmekte olan burjuva ulusların ulusal baskıdan kurtuluşu sorunu idi.
Fakat I. emperyalist savaş ve bilhassa Ekim Devrimi ile tüm bunlar değişmiştir.
Ulusal sorun dünya sorunu haline gelmiştir. Ulusal sorun az sayıda modern ve Avrupalı ulusu ilgilendiren bir sorundan, bu yalıtık halinden çıkmış, bir dünya sorunu , sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorunu haline gelmiştir.
Bu, pek çok şeyin yanında şu anlama gelir: daha kapitalist gelişme içine girememiş sömürge halklarının emperyalizmden kurtuluş hareketleri çağı başlamıştır...
Yazarımız ise ``milli hareket``in olabilmesi için kapitalist meta pazarının gelişmesini bir önşart, halkların birer burjuva uluslar olarak oluşmuş olmasını bir önşart olarak görüyor. Bu görüşün birkaç kaçınılmaz yol arkadaşları vardır. Onları görelim:
b-i) ``milli hareket`` sadece ve sadece halklar, sömürge halkları millet haline geldiği veya gelmeye başladığı zaman mümkünse ve gel gelelim dünya kurtuluş hareketleri alevi ile yanıyorsa, 1. Dünya Savaşı ve Ekim devrimi sonrası durum bu ise, o zaman dünyanın tüm halklarının uluslar olarak şekillenmeye başlamış olması gereklidir. Burjuva ulusların oluşmakta olması, bu kurtuluş hareketlerinin de onların hareketleri olması gereklidir.
İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
``Çözülmemiş bir feodalizm şartlarında yaşayan bir topluluk, elbette millet olarak nitelendirilemez. Ama bugün dünyanın neresinde böyle bir feodalizm mevcuttur? Kapitalizm daha 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında ezilen Doğu Avrupa`nın, Asya`nın, Afrika`nın, Latin Amerika`nın hayatına sessizce girmiş, oralarda ulus çapında pazarları bir ölçüde birleştirerek iktisadi yaşantı birliğini sağlamış, milletlerin teşekkülüne yol açmış bulunuyordu. Bugün millet haline gelmemiş kabile topluluk1arı, dünyanın bazı bölgelerinde ve çok sınırlı bir alanda mevcuttur ki, bunlar, söz edilmeye değmeyecek kadar azdır.`` (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 195- 196.)
Yani ``19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında`` burjuva uluslar dünyanın her tarafında teşekkül etmiş durumdaydı.
Millet haline gelmemiş ``barbarların`` kurtuluş hareketi de neyin nesi oluyor.... Millet yok ki onun kurtuluş hareketi olsun... Kaypakkaya bu ihanet türüne karşı tüm halkların nasıl olsa milletler olarak oluştuğu ve bu nedenle de onların ulusal kurtuluş hareketine ``hak`` kazandığını ilan ediyor.
Gel gelelim bu, sömürge halkların mücadelesine sırtını dönmüş II. Enternasyonal oportünistlerinin zemininde onlarla hesaplaşma çabasıdır. Sömürge halklarının, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan köylülüğün mücadelesini haklılaştırmak için II. Enternasyonal oportünistlerine boyun eğip bu halkların millet, burjuva milletler olduğunu ilan ederek onların kurtuluş mücadelesini savunma çabasıdır. Böylesi çabalar bizim işimiz olamaz.
Çünkü bu çaba, tarihin ve günün olgularını çarpıtmak ve veya olgular kabul edilirse ya ezilen halkların mücadelesine sırtını dönmek -prensibe sadık kalarak- ya da mevcut prensibi reddedip yeni bir prensip arama çabasına girmeyi gerektirir.
Daha ileri gitmeden, bu karşı-devrimci, neresinden bakarsan bak karşı-devrimci önerinin formüle ediliş metodunu bir arayalı
m.
b-ii)
Ekim devrimi öncesi ulusal sorun dar tutuluyordu. ``Sözcüğün tam anlamıyla`` ulusların bir sorunu, esas olarak Avrupa`daki modern ulusların bir sorunu olarak görülüyordu.
İyi ama daha sonra milli hareketler tüm dünyaya yayıldı. Bazıları ulusal sorunun bir ``dünya sorunu`` haline geldiğini de okumuş. O halde ... tüm dünyada ``sözcüğün tam anlamıyla`` uluslar oluşmuş olsa gerek, bu kurtuluş hareketleri de onların hareketleri olsa gerek...
Mantık budur.
Bu mantığın da gerçeklerle uzak yakın bir alakası yoktur. Emperyalist kapitalizm hammadde kaynakları, sermaye ihraç alanları, demiryolları, tüm ulaşım kanalları,ve bu arada metalar için pazarların tekelini talep eder. Tüm bunlar ise, kapitalist gelişme içine çekilmemiş halkların, ``köylü ulusların`` dahi ezilmesi, soyulması, ulusal kişiliksizleştirilmesini talep eder. Bu da kapitalizm öncesi şartlarda yaşasa da köylülüğü emperyalizme karşı mücadeleye çeker. Burada esas olan ezilen ulusun burjuvazisinin kendi pazarına hakim olma mücadelesi değil, ezilen köylülüğün emperyalizme karşı mücadeleye itilmesi, bu mücadeleye girişmesidir. Emperyalizm sömürge halkları emperyalizmden kurtuluş mücadelesine çeker. Ulusal sorun büyümüş, sadece, dar olarak modern ulusların, burjuva ulusların bir sorunu olmaktan çıkmış, bir dünya sorunu, sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorunu, köylülerin emperyalist kapitalizme karşı isyanı sorununa dönüşmüştür.
b-iii) eğer ulusal hareketler sadece burjuva ulusların, ``ulusal pazarlarını oluşturmuş`` veya oluşturmakta o1an burjuva ulusların hareketleri olarak kalsaydı, ulusal sorun bir dünya sorunu haline gelmezdi. Dar çeperini aşamazdı. Bolşeviklerin dünya proletaryasının dünyanın ezilen halklarıyla ittifakı şeması yanlış, II. Enternasyonalin sömürge halkların kurtuluş hareketlerine sırtını dönen şoven taktikleri doğru olurdu.
Milletlerin, burjuva milletlerin olmadığı yerde ulusal kurtuluş hareketlerinin olamayacağı tespiti Ekim devrimi sonrası ezilen Doğuya (Doğu Asya`ya) sırtını dönmek olurdu. Afrika`yı hiç saymıyoruz. Bu kötü durumdan kurtulmak için tüm dünyada ulusların oluştuğunu iddia etmek ondan daha kötü değildir. Sadece olgulara ters düştüğünden değil, beraberinde binbir yığın teorik ve stratejik revizyonunu da getirdiğinden de.
b-iv) Mesela daha önce ele aldığımız kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların Sovyetik iktidar şartlarında kapitalist gelişme aşamasını iktidardaki proletaryanın desteği ile atlaması ve doğrudan sosyalizmi inşaya girişmesi ve sosyalizmin inşasıyla birlikte kendilerini sosyalist uluslar şeklinde oluşturmaları tezi reddedilmek, Bolşeviklerin bu tezi ayaklar altına alınmak zorunda kalınır. Ve bu sadece Sovyetler Birliği`ndeki geri halkların gelişmesi perspektifi değil, dünya proletarya diktatörlüğünün gelişme perspektifinin de reddini beraberinde getirir. Komintern programının reddini beraberinde getirir.
Mesela bu, Leninist taktiklerin temel taşlarından olan gelişmiş ülkelerin proleterlerinin ezilen ha1klarla, sömürgelerin geri ha1klarıyla emperyalizme karşı ittifakı önerisinin reddi anlamına gelir. Ulusların oluşmadığı yerlerde ulusal hareketlerin olmayacağı tezinin somut olarak başka hiçbir anlamı yoktur.
Yok eğer ezilen ha1kların kurtuluş mücadeleleri görülür ve onlarla ittifak prensibi kabullenilirse, bu prensip ortaçağ ve öncesi şartlarda kapitalizm keşfeden mükemmel teorilere gebedir. (Yani yarı-feodaliteyi ispatlamak için feodalizm, kapitalist gelişmeyi ispatlamak için de kapitalizm ararsın olur biter...)
b-v) Böylece kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların mil1i mücadelelerini kaçınılmaz olarak küçümsersin. İ. Kaypakkaya`nın deyimiyle nasılsa çok az ve önemsiz. Bize göre ise bugün bile (ve biz bugünden sene 1989`u kastediyoruz.) böylesi halkların mücadelelerini küçümsemek ihanetin dik alasıdır.
1917`den 1989`a çok şey değişti. Şimdi sınıfımız gerçekten enternasyonal bir sınıf, dünya çapında bir sınıftır. Onu her yerde bulabiliriz. Ama 1917`den 1989`a pek çok şey de değişmeden kaldı.
Hindistan askeri, siyasi, ekonomik olarak büyük bir güçtür. Onu kimse hafife alamaz. O, açık ki haddini bilir. Emperyalist büyük güçlere boyun eğme zorunluluğunu bilir. Onlardan izinsiz, onlar arası çatlaklardan istifade dışında emperyalist maceralardan korkar. Tüm bunlara rağmen kapitalizmin geliştiği bir güçtür o. Gel gelelim daha ilk devrimci bir patlayış kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan onlarca, yüzlerce halkın isyanı ve mil1i talepleriyle karşı karşıya getirecek bizi Hindistan`da.
Devam ediniz. Kamboçya. Burma ve Tayland sınırlarında hali hazırda aktif halklar. Tüm doğu Asya`da, Endonezya`da, Filipinler`de, ... Ve o kadar uzağa gitmeyin. İran`ın doğusunda. Ya Afganistan? Ve daha Afrika`ya, Afrika`nın Sudan, Etiyopya vb.sine değinmedik. Latin Portekiz ve Amerikan katliamlarından Paçayı kurtarmış, bir parça toprak sahibi olup en ilkel metodlarla tarım yapıp yaşamaya çalışan ve bugün toprak için kavganın en militan unsurlarından olan Amerika yerlilerine, balta girmemiş ormanlarda ilkel komünal yaşamlarını sürdürmeye ça1ışan aşiretlere... Daha bunlara gelmedik. Önemsiz mi??. Yoksa buralarda da ``burjuvazinin iç pazarı`` mı söz konusudur?

b-vi)
İ. Kaypakkaya`nın Şeyh Said isyanını değerlendirmesine bakarsak, söz konusu olan ``iç pazar`` olsa gerek.( Bkz. a.g.e., sf. 2l7)
İç pazar olmasa millet olmaz. Millet olmasa milli mücadele olmaz. O halde... O halde Şeyh Said isyanı dönemi Kürdistan`ında ``iç pazar`` şart olsa gerek. Değil mi ama?
Değil efendiler. Şeyh Said isyanı döneminde Kürtler arasında ``iç pazar`` aramak, okyanusta iğne aramaya benzer. Bunu bulup da, işte kapitalist gelişme, o ha1de millet demek de biraz ayıp kaçar. Şeyh Said isyanı açık ki bir Kürt ulusal kurtuluş hareketidir. Ama bu harekete girişmiş olan Kürtler hiç de burjuva bir ulus değildiler. Kapitalizm öncesi şartlarda yaşamaktaydılar.
İşte burada ``UKKTH`` ve ``HKKTH`` sorununa yeni bir açıdan bakabiliriz.
ii. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı.
``oysa ikinci dönemde, ulusal sorun, ... Avrupa dışındaki yeni halklar ve aşiretleri kendi etkileri altına almak isteyen emperyalist devletler arasındaki savaş sorunu durumuna dönüşür...
... Bu sürecin, emperyalistlerin, bu geri kalmış sömürge halklarına kaçınılmaz çağrıda bulunmaları sürecinin, bu halkları ve bu aşiretleri kurtuluş savaşının yoluna sokmaktan geri kalmayacağına kuşku yoktu...`` (J. Stalin, a.g.e., sf.127)
``Böylelikle ulusal sorun, özel bir sorun, devletin bir iç sorunu olmaktan çıkarak, uluslararası genel bir sorun haline, bağımlı ülkelerin ve ezilen halkların emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması genel sorunu haline gelmiştir...`` (Stalin, a.g.e., sf.235)
``Ekim devriminin başlarında, halkların ayrılma hakkını ilan etmekle yetiniyorduk...`` (a.g.e., sf.133)
``... halkların devlet olarak örgütlenmek üzere ayrılma hakkı sloganı...`` (a.g.e., sf.141)
Şimdi de İ. Kaypakkaya`nın Lenin`den yaptığı meşhur alıntıyı okuyalım:
``Milli mesele hakkında da aynı şeyi söylemek zorundayım. Burada da yoldaş Buharin, olmasını istediği şeyi olanla karıştırmıştır. Milliyetlerin kendi kaderini tayin hakkını tanımamalıyız diyor. Bir millet, proletarya ile birlikte burjuvazi demektir. Biz proleterler hor gördüğümüz burjuvaziyi kendi kaderini tayin hakkını niçin tanıyalım? Müsadenizle, bugün fiilen varolanla bağdaşır. Bunu yok ederseniz, sonuç sırf hayal olur.
...
... `Ben yalnız emekçi sınıfların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak istiyorum` diyor yoldaş Buharin. Bu demektir ki, sen Rusya`dan başka hiç bir ülkede başarılmamış olan bir şeyi istiyorsun...`` (İ. Kaypakkaya, a.g.e., sf.238-239)
Bak hele. Ne oluyor dersiniz? Lenin ile Stalin arasında bir çelişme mi var? Acaba Stalin ``UKTTH``nı tanıyarak ``Buharinci`` pozisyonlara mi düşüyor...?
Bu soruya cevap bulmak için ilk önce İ. Kaypakkaya ve onunla birlikte aynı mantığı paylaşan H. Kıran`ın anlayışını bir görelim:
Ulus, ulustur... Değişmez bir kategoridir. Kapitalizmin ürünü, yani burjuva ulustur. Halk ise değişen bir kategori, devrim aşamasına bağlı olarak içeriği değişen bir kategoridir. Bu ikisi birbirine karıştırılmamalıdır.
Bu mantık sahiplerinin ezilen halk yığın1arının saflarına ``milli burjuvaziyi`` de katmanın teorik zeminini ve bu zemin üzerinde burjuvaziye karşı hoşgörülü bir devrim teorisinin zeminini hazırladıklarını daha önce belirtmiştik. Yine orada, Ekim devriminin gösterdiği gibi, milli burjuvaziyi dışlarsak, sınıf mücadelesinin gelişmesinin bir bütün olarak ulusu böldüğünü, yani burjuvaziyle birlikte olarak yani burjuvaziyle birlikte olarak ulusu böldüğünü, ulusa1 çıkarları savunmanın ancak ve ancak burjuvaziye, milli burjuvaziye karşı savaşarak mümkün hale geldiğini, ve böylece burjuvazinin ulus dışına itilirken emekçi halk yığınlarının ulusun ta kendisi haline geldiğini, sosyalist inşa sürecinde inşa edilen ulusların ise tamı tamına böyle uluslar olduğunu belirtmiştik.
Tabii ki bir de bu mantığın tersten işleyişi vardır. Eğer ``halk`` devrimden menfaati olan tüm sınıflar ise, ve gün ola harman ola, ülkenin işgali büyük burjuvazi ve toprak ağalarıyla işbirliğini zorunlu kılacak bir durum yaratırsa-olmaz olmaz deme olmaz olmaz- o zaman bu baylarımız bu mükemmel teorileriyle devrim aşamasının talebi nedeniyle bu sınıfları da halktan saymak zorunda kalırlar.
Biz konumuza dönelim.
Yukarıdaki mantığa, ayakları pek sağlam yere basmayan mantığa bir de şu ilave edilir. Ulusal hareket ulusun -ancak ve ancak ulus haline gelmiş veya gelmekte olan ulusun- kurtuluş hareketidir. Halk hareketi ise devrim hareketi, halkın proletarya önderliğindeki devrim hareketidir.
O halde... UKKTH ile HKKTH birbirine karıştırılmamalı. Yani tüm bunlar daha önce ele aldığımız ulus ve halk ve ulusal ve halk hareketi arasında yaratılan mutlak ayrılığın ürünü.
O zaman... O zaman UKKTH mı dedin? Buharincisin. O halde... Stalin Buharinci...?
Öyle mi?
Gelin şimdi birde Leninizm`in mantığına bakalım:
Buharin, Bolşevik Partinin milliyet programı tartışılırken, ``UKKTH``nı programdan çıkarmak, onun yerine ``emekçi sınıfların`` ``KKTH``nı geçirmek istiyor.
Lenin anlatıyor, daha önce de tekrarladık. Her ne kadar sınıf mücadelesinin gelişme yönü ulusal sorunun çözümü için milli burjuvazinin alt edilmesini talep ediyor ve tarih böylesi bir çözüm yönünde gelişiyorsa da, mevcut durum en ileri uluslarda bile proletaryanın burjuvaziden ayrışmasının dosdoğru bir yol olmadığını, bir yığın zikzakları içerdiğini göstermekte. Bu ayrışmayı kolaylaştırmanın yolu, burjuva ulus olarak bile ulusların kendi kaderini tayin hakkını emperyalizme karşı savunmayı gerektirir.
Buharin`in Partinin milliyetler programında UKKTH`na karşı çıkıp, onun yerine ``emekçi sınıfların`` KKTH`nı geçirme talebi, bir yığın nedenlerle proletaryanın kendisini burjuvaziden ayıramadığı ulusların kurtuluş mücadelelerinden, bunların proletaryanın yedeği, emperyalizme karşı yedeği haline getirilmesinden men eder. Proletaryayı en önemli bir yedeğinden koparır. Buharin`in talebi başka hiçbir anlama gelmez. Buharin`in talebi Bolşevik taktiklerin talebi olan proleter hareketin kurtuluş hareketleriyle birleştirilmesi yerine proleter hareketin kurtuluş hareketinden koparılması, onun yedeklerinden koparılması ve böylece yenilgiye mahkum edilmesi talebidir. Çünkü o, bir bütün olarak ulusun mücadelesine karşı çıkmaktadır. Sadece bir bütün olarak ulusun değil, bir bütün olarak ``halkın`` da mücadelesine karşı çıkmaktadır.
Çünkü, Ekim sonrası söz konusu olan sadece modern, kültürlü, Avrupa`nın burjuva uluslarının kurtuluş hareketi değildir. Artık emperyalist güçlerin geniş sömürge alanlarındaki daha burjuva uluslar haline gelememiş halklar ve aşiretlerin de kurtuluş hareketi söz konudur.
1. Paylaşım Savaşı öncesi sessizce soyulmalarına göz yuman bu halklar ve aşiretlerin emperyalizme karşı savaşları başlamıştır. Ve işte ilk defa komünistler, dar bir sorun olarak ele alınan ulusal sorunu bu gelişmeyi görerek sömürgeler sorunu ile birleştirmişlerdir. Sömürgelerin kurtuluş sorunu ile, sömürgelerdeki geri, kültürsüz, siyah halkların ve aşiretlerin kurtuluşu sorunuyla birleştirmişlerdir.
Eğer sözcüğün tam anlamıyla ulus, şu veya bu şekilde iktisadi yaşam birliğini sağlamış halkları temsil ediyorsa, ve öyledir, tarihi gelişmelerinde bu aşamaya ulaşamamış emperyalizmin sömürgelerinde yaşayan halklar, aşiretler varsa ve bu çerçevede uluslar, halklardan ayrı ele alınacaksa., Leninizm bize sadece ulusların değil halkların da kendi kaderini tayin hakkını, halkların da ayrı devlet kurarak ayrılmaları, emperyalist bütünden kopma haklarını savunmayı öğretir.
Böylece Stalin`in HKKTH sloganı ulusal sorunun genişleyip bir sömürgeler sorunu haline geldiğinin simgesidir. Buharin`in ``emekçi sınıfların`` KKTH sloganı proletaryayı böylesi yedeklerden koparırken, Stalin`in KKTH sloganı proletaryanın ulusal kurtuluş hareketleri yedeğinin genişlediğini açıklar ve proletaryanın yedeklerinin genişletilmesine, çoğaltılmasına ve böylece proletaryanın gücünün artmasına hizmet eder.
Burada halk, sadece emekçi sınıfları simgelemez. Burada halk emperyalizmin ezdiği bir bütün olarak halkı, daha ulusallaşamamış halkı, kapitalizm öncesi şartların hakim sınıfları, aşiret reisleri vb. ile birlikte halkı simgeler. Çünkü burada da ezilenlerin kendilerini ezenlerden kendilerini ayırabilmesi belli bir gelişme, sınıf mücadelesinin belli bir gelişmesine tekabül eder.
Kaypakkaya`ya geri dönelim:
``... Bazı çok bilmiş akıldaneler, toprak ağalarının milletten sayılmayacağını iddia ediyorlar. Hatta bunlar Kürt bölgelerinde toprak ağalarının mevcut olması sebebiyle Kürtlerin henüz bir millet teşkil etmediği kerametini de yumurtluyorlar. Bu, korkunç bir demagoji ve safsatadır... Hem sonra milletler, kapitalizmin gelişmesinin son sınırına ulaşmasıyla değil, kapitalizmin şafağında ortaya çıkarlar... Eğer öyle olmasaydı, kapitalist gelişmenin sınırlı olduğu bütün geri ülkelerdeki ve bölgelerdeki istikrarlı toplulukları milletten saymamak gerekirdi. bu anlayışa göre, iktisaden geri bölgelerde ve ülkelerde milletlerin varlığını kabul etmemek gerekmektedir. Kürtlerin bir millet teşkil etmediğini ileri süren tez, besbelli ki baştan sona saçmadır, gerçeklere aykırıdır ve pratikte de zararlıdır. Zararlıdır, çünkü, böyle bir tez, ancak ezen, sömüren ve hakim milletlerin hakim sınıflarının işine yarar. Onlar böylece ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladıkları milli baskıyı ve zulmü, kendi lehlerine olan bütün imtiyazları ve eşitsizliği hak1ı çıkaracak bir gerekçe bulmuş olurlar. Böylece proletaryanın, milletlerin eşitliği uğruna, milli baskıların, imtiyazların vs. kalkması uğruna yürütmesi gereken mücadele suya düşmüş olur. Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı suya düşmüş olur. Emperyalistlerin, geri milletleri sömürgeleştirmesi, onların içişlerine burnunu sokması, kendi kaderini tayin hakkını alçakça çiğnemesi, ``onların bir millet teşkil etmediği`` gerekçesiyle meşrulaştırılmış olur. Aynı şekilde, çok milletli devletlerde, hakim milletin uyruk milletler üzerindeki her türlü zulmü ve zorba1ığı meşrulaştırılmış olur`` (a.g.e., sf.194-195)
Bu kafa I. Paylaşım Savaşı ve Ekim devrimi öncesinin gerçeklerini, yani bu olaylardan önce ancak ve ancak modern burjuva ulusların ulusal kurtuluş için harekete geçtiği ve dolayısıyla sosyal-demokratların sadece onları dikkate aldığı dönemin kafasını, görüşlerini tutuyor, bu olaylar sonrası döneme, emperyalizme karşı geri halklarında ayaklanmalarının başlamış olduğu ve dolayısıyla komünistlerin bunları da hesaba kattığı, ulusal sorunu sömürgelerin, sömürgelerin geri halklarının da kurtuluşu sorunuyla kaynaştırdıkları döneme aktarıyor.
İşte, gerçeklere uymayan ve bu nedenle de pratikte zararlı olan bu kafadır, bu görüşlerdir.
Kaypakkaya burada hepten kontrolü kaybediyor. Ezilen geri halkların, Ekim sonrası sömürgelerin büyük çoğunluğunu oluşturan bu tür halkların, burjuva milletler olarak şekillenememiş bir yığın halkın ezilmesi, milli baskı altında tutulmasını meşrulaştırıyor. Çünkü ona göre bir halkın millet oluşturduğu ispatlanamazsa, bu ezen millet hakim sınıflarına onları ezmek için gerekçe verirmiş, emperyalistlerin onları ezmesini meşrulaştırırmış. O zaman, Ekim sonrası bugünden çok daha yaygın olan pek çok halkın millet oluşturmaması durumunda, ve durum buydu, bu halkların milli baskı altında tutulması ``gerekçelidir``, ``meşrudur.`` İyi ama bu tamı tamına II. Enternasyonal oportünistlerinin taktiklerine tekabül eder. Bolşevizmin ulusal sorunun genişleyip sömürgelerin kurtuluşu sorunuyla kaynaştığından hareket eden devrim şemasına ters düşer. İçine düşülen bu kötü durumdan kurtulmak için ilan edilen 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında tüm halkların birer ulus haline geldiği önermesi de Bolşevizmin tüm teori ve taktiklerini iyice revize etmekten başka bir anlam taşımaz. Ulusal sorunun sömürgeler sorunuyla kaynaşması olgusunun hiç mi hiç anlaşılamaz kılınmasına bir katkıdan başka birşey değildir.
iii. Çok Uluslu Devletler Ve Ulusal Sorundan Kaynaklanan Görevleri Nerede Aramalı?
``Bugün Avrupa açısından (İrlanda Ve Bask gibi sorunlar dışında) ulusal sorun, ulusal hareket artık ölü bir sözcüktür. Bugün buralarda böyle bir sorun esas olarak yoktur. Buralarda ulusal devlet, ulusal çıkarlar bizzat emperyalist devlet ve emperyalist çıkarların savunulmasıdır.
Ne var ki aynı şeyi ezilen uluslar için söyleyemeyiz. Çok uluslu devletlerde ezen ezilen uluslar biçimindeki bölünme gerçeğinde tekrar edemeyiz. Söz konusu yerlerde ulusal sorunlar ve bundan kaynaklanan görevler vardır. Bu sorunların çözümüne en büyük duyarlılık Marksist-Leninistler tarafından gösterilmelidir.
...
Kısaca toparlarsak: Yükselen kapitalizm koşullarının sonucu olarak doğan ve burjuva sınıflar arasındaki bir savaş olan ulusal savaşlar, Batı Avrupa`da 1789-1871 dönemini kapsadı. Doğu Avrupa ve Asya`da 1905`ler sonrası başladı ve bugün de çeşitli seviyelerde çeşitli a1anlarda süregelmektedir...
...
... Eğer bunlar kavranır ve görülürse, emperyalizmin uşağı devletlerde ezen ulus egemenlerine yönelen ezilen ulus hareketine...
...
Şüphesiz bütün bunları görürken, çok uluslu devletlerde, sömürgelerde hala, İbrahim Kaypakkaya`nın belirttiği ``... ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedir`` gerçek görülmek zorundadır...
... Bu hareketlerin milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağı, çağımızın karakteristiklerini bilenler için hiç de zor değildir. Emperyalizmi, feodalizmi tasfiye proletaryanın omuzlarındadır``
(Yeni Demokrasi, S 13. sf.36-37)
Esas konumuzu ele almadan, Kaypakkaya`nın bu takipçisi yazarımızın, u1us ve u1usal hareketi, halk ve halk hareketinden mutlak olarak koparmaya çalışan bu yazarımızın milli devrimi tamamlama görevini proletaryanın omuzlarına, yani ``proletarya önderliğinde halk hareketinin ``omuzlarına yükleyerek tıpkı Kaypakkaya gibi kendi yarattığı mutlak bir ayrımı kendi eliyle yok ettiğini, ``görülmesi`` ``hiç de zor`` olmayan bu basit olguyu gösterelim. Şimdi de, bizzat kendilerine ait bu görüşlerdeki bariz çelişmeyi neden göremediklerinin pek çok sebeplerinden birini ele ala1ım.
a) Emperyalizm ve çok uluslu devletler.
Yazar, bugünkü Avrupa`nın çok uluslu bir devletler kümesini oluşturmadığı görüşündedir.
Malum ya, 1789-1871 döneminde Avrupa`da –İrlanda hariç- ulusal devletler oluştu. O halde, buralarda ulusal sorun ölü bir sözdür. Çok uluslu devletlerde bu sorun vardır ama Avrupa`da yoktur.
Bu da, yazarımızın emperyalizm öncesinin kafasını Ekim sonrası, dahası emperyalizmin olgunluğu sonrası döneme aktardığının açık ispatıdır.
Avrupa kapitalizminin emperyalist, yani imparatorluk kurucu aşamasında Avrupa devletlerinin ulusal devletler olmaktan çıktığını, bunların çok uluslu devletler haline dönüştüğünü yazarımız idrak edememiştir. Yazarımız Avrupa`nın ulusal baskının anavatanlarından biri haline dönüştüğünü idrak edememiştir. Böylece, tekrar II. Enternasyonal döneklerinin Avrupa proletaryasının ulusal sorun diye bir sorunu olmadığı şoven görüşlerinin bir yardakçısı pozisyonuna düşmüştür.
Tüm bunların yazara -ve Kaypakkaya`ya- karşı biraz zorlama eleştiriler olduğu iddia edilebilinir. Denebilir ki, işte onlar da emperyalizme karşı; emperyalizme karşı milli devrimden bahsediyorlar ve kim bilmez ki Avrupa`nın emperyalizmin anavatanlarından biri olduğunu...
Tabii, tüm bunlar ``Marksizm- Leninizm`in ABC`sinden haberi olan herkesin bilebileceği`` (a.g.e., sf.31) şeylerdirler. O zaman ``Avrupa açısından`` ``İrlanda ve Bask dışında`` ulusal sorunun olmadığı türünden zırvaların da zırva olduğu herkese malum olmalıydı.
Dahası, denebilir ki, yazar Avrupa açısından derken emperyalist karakterinden, bu karakterin ona yüklediği çok ulusluluktan bağımsız olarak Avrupa`yı ele alıyor. Yazar da, müsadenizle Avrupa devletlerinin dünya halklarını ezdiğini gayet iyi biliyor. O burada bu olgudan bağımsız olarak Avrupa topraklarını ele alıyor.
Bu, bir kere, yazarın tüm anlayışındaki sakatlığı ortadan kaldırmaz. Onun ulusal sorun olan yerlerden nereleri anladığı anlayışını yok etmez. İkincisi, gene de sakattır. Avrupa devletlerinin Avrupa dışındaki emperyalistliklerini bir kenara bıraksak da Avrupa`da ulusal sorun karşımıza dikilir.
Emperyalizm sadece geri halkları ulusal baskı altına alma siyaseti değildir. Emperyalizm modern ulusları da baskı altına alma siyasetidir. Kendisi emperyalist bir güç olabilen ulusları bile baskı a1tına alma, onları silindir gibi ezip geçme siyasetidir.
Bugünkü Avrupa`da ``ulusal sorun`` olmadığını söyleyenlerden, daha doğrusu bunu İrlanda ve Bask hareketleriyle kısıtlayanlardan emperyalizm ve bu arada proleter hareket üzerine bolca laf edeceklerine bunların tarihlerini dikkatli incelemeleri tavsiye olunur. Bu meyanda, yazarımıza SBKP(B) MK`nin XIX. Parti Kongresine Faaliyet Raporu`nu okuması tavsiye edilir.
Açıktır ki 1952`den bugüne çok şey değişti –her ne kadar yazarımız bugünden 1871 sonrasını anlasa da. En önemlisi özgür Doğu Avrupa`nın köle Doğu Avrupa`ya dönüştürülmesidir. Avrupa uluslarının kurtarıcısı Kızıl Ordumuz Varşova paktı adı altında Doğu Avrupa`ya kazık çaktı. Kruşçefçi hainler ABD ile elbirliği ederek Avrupa`yı yönetmenin yeni türünü oluşturdular. Batıda ABD, Doğuda SSCB Avrupa devletleri üzerinde atom başlıklı silahlar yığdılar. SSCB`nin Almanları demokrasi ve barış merkezi bir ulus olarak birleştirme çabaları Kruşçef`in Berlin duvarına, Brejnev`in Doğu-Batı Almanya bölünmüşlüğünü pekiştiren sınırları tanıma anlaşmasına yerini bıraktı. Ve H. Kıran gibileri bu Avrupa`da ulusal sorun olmadığından dem vuruyorlar. ABD ve SSCB`nin Avrupa`daki emperyalist siyasetlerinin, Avrupa için çıkacak bir savaşta Avrupa uluslarını varlık, yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakan bu siyasetin, ve bu siyasetin Avrupa`daki uşakları haline gelmiş Avrupa`nın büyük burjuvazisinin siyasetinin Avrupa uluslarını ulusal bir sorunla karşı karşıya bıraktığını bir kenara bıraksak bile geriye II. Dünya Savaşı sonrası Batı Almanya`yı işgal etmiş ve daha hala Alman topraklarını terketmemiş ABD ve İngiliz ordularının, Doğuda bir işgal ordusuna dönüştürülmüş SSCB ordularının varlığı, Almanların bölünmüşlüğü, bir de üstüne üstlük ``Özgür Berlin`` kalır. İtalyanları da bir kenara koyalım. Hiç değilse burada, Alman ulusuyla ilgili olarak ulusal bir sorun karşımıza çıkmıyor mu?
Ve yazar Basklılara değindiği oranda Avrupa`da daha çok ulusal sorun gösterebiliriz. İspanya`da sadece Basklılar değil Katalonyalılar da var ulusal taleplerde bulunan. İspanyolların İngilizlerle Cebelitarık üzerine anlaşmazlığı var. Fransa`da Korsikalılar, Belçika`da iki dilin kavgası. İngiltere`de İskoçyalı ve Galiçyalıların ulusal talepleri, bir de Kuzey İrlanda. Doğu Avrupa`da Rusların baskılarına karşı gelişen hareketler herkese malum. Bir de bu ülkelerde azınlıklar sorunu kaçınılmaz olarak ortaya çıktı...
Avrupa`da ulusal sorun yokmuş. İyi ki Stalin`den Avrupa`da kapitalizmin şafağında ulusal devletlerin oluştuğunu okumuş sayın yazar. Ama emperyalizmi ve emperyalizmin Avrupa`da vardığı sonuçları unutmuş bu arada. Niye?
b) H. Kıran ve Çok Uluslu Devletler
H. Kıran`a göre çok uluslu devletler emperyalist metropoller değildir. Bunlar emperyalist metropoller dışında aranmalıdır.
Dünya ezen ve ezilen ülkeler olarak ikiye bölündüğü ve ezen ülkeler, yani emperyalist metropollerde çok uluslu ülkeler olmadığı için H. Kıran açısından geriye kalan ``emperyalizmin uşağı çok uluslu devletler``dir.
İşte ulusal sorun böylesi ülkelerdeki ezilen ulusların ulusal devlet kurmak için ulusal hareketlerine yol açar. İşte böylesi ülkelerde Marksist-Leninistlerin ele almaları gereken bir ulusal sorun, burjuvalar, bu ülkenin ezen ve ezilen burjuvaları arasındaki bir sorun olarak ulusal sorun söz konusudur.
Ulus, ancak ve ancak modern burjuva ulustur. Halkların hayatına kapitalizmin girmesi ve ulusal Pazarın oluşmasına paralel olarak oluşan ulustur.
Ulusal hareket bu ulusların hareketidir. Uluslaşmamış halkların hareketi değildir.
Ezen ve ezilen burjuvalar arası pazar kavgasıdır. Başı çeken burjuvazidir. Ulusal baskının esas hedefi ezilen ulusun burjuvazisidir.
Vs. Vs.
Dolayısıyla da, ulusal sorun, işte böylesi devletlerin bir iç sorunudur. Devlet içi sorundur.
Yani H. Kıran ulusal sorunun emperyalizm öncesi ele alınışını simgeleyen görüşlerini böylece noktalamaktadır.
İyi ama H. Kıran ulusal sorunu emperyalizme bağlamıyor mu? Bağlıyor tabii ki.
Sömürgelerde ulusal hareketlerden bahsederek bağlıyor. O zaman sömürge sahibi emperyalist metropollerin çok uluslu devlet olduğunu görmeliydi. 0 zaman geri sömürgelerin de kurtuluş hareketleri olduğunu görmeliydi. O zaman ulusal sorunun emperyalist devletler arası savaş sorunu haline geldiğini görmeliydi...
Ama görmez. O, emperyalizm öncesinin ulusal sorununu emperyalizme eklektik bir şekilde ``bağlar.`` Başka türlü bir bağ, açıktır ki imkansızdır. Şimdi ona bir bakalım.
iv. Demokrasi Ve Emperyalizm
``M-L`ler demokrasinin en tutarlı savunucularıdırlar. Proletaryanın ezilen ulus burjuvazisi patentli milli hareketlerde, demokratik ne varsa destekleme zorunluluğu buradan gelmektedir.
...
Her türlü ayrıcalık ve özel avantaja karşı olan proletaryanın milli hareketlerde demokratik yönü desteklemesi...
...
Milli hareketlerin genel demokratik muhtevası, UKKTH kayıtsız, şartsız savunulmadan bırakalım ML, tutarlı bir demokrat dahi olunamaz...
...
Şüphesiz bütün bunları görürken, çok uluslu devletlerde, sömürgelerde hala, İbrahim Kaypakkaya`nın belirttiği ``ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedir.`` Gerçek görülmek zorundadır. Sadece görmekle iş bitmiyor. Yine İ.K.`nin gayet isabetli vurguladığı gibi, ``kesin birşey varsa o da bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır.``
Proletarya bu ilerici ve demokratik muhtevayı kesinlikle desteklemelidir...``
(H. Kıran, a.g.e., sf.36-37)
Burada ezilen ulus, ezilmişliğe karşı, ulusal baskıya karşı, milli zulme karşı, ve kendi devletini kurmak amacıyla harekete geçtiği için onun milli hareketi burjuva demokratik bir içeriğe sahiptir. Sorun devlet içi bir sorun, devlet içinde, H. Kıran`ın çok uluslu devleti içinde ezilen ulusun ezen ulusa karşı baş kaldırmasının ürünü olan bir demokratik içerik sorunudur.
Şimdi H. Kıran`ın usta bir manevra ile bu demokratik içeriği emperyalizme bağlamasını görelim:
``Şimdi de milli hareketlere karşı tutum sorununda tayin edici öğenin ne olduğu üzerinde kısaca duralım.
Lenin`in vurguladığı gibi bu hareketler emperyalizme karşı mücadele açısından ele alınıp değerlendirilirler. Eğer bu hareketler emperyalizme şu veya bu seviyede darbe vuruyor, emperyalizmi hangi seviyede olursa olsun zayıflatıyorsa ve dolayısıyla proleter dünya devrimi mücadelesine şu veya bu yönde destek olabiliyorsa kesinlikle desteklenir. Emperyalizme karşı mücadele soyut birşey değildir. Örneğin emperyalizmin uşaklarının iktidarda olduğu çok uluslu devletlerde ezilen ulusun egemen ulus hakim güçlerine vurduğu darbe aynı zamanda emperyalizme vurulmuş bir darbedir. Egemen ulus hakim sınıflarının geriletilmesi aynı zamanda emperyalizmin geriletilmesidir. Yani emperyalizm Moskova`da Washington`da vb. aranmaz. Tek dünya sistemi olan emperyalist dünyanın özellikleri iyi kavranmalıdır. Sermayenin ulusal pazarların, ulusal devletlerin kapitalizm- emperyalizm aşamasıyla nasıl parçalanıp dünya çapında bir örgütlülüğün sağlamlığını (``sağlandığı`` olsa gerek? -b.n.) anlayabilmeliyiz. Emperyalizmin dünyasının en karakteristik özelliklerinden biri olan dünyanın ezen, ezilen uluslar biçimindeki bölünmüşlüğünü ve finans kapitalin paylaşılmadık bir toprak parçasını bırakmadığını görebilmeliyiz. Eğer bunlar kavranır ve görülürse, emperyalizmin uşağı devletlerde ezen ulus egemenlerine yönelen ezilen ulus hareketine aynı şekilde emperyalizme de çeşitli seviyelerde yöneldiği ve bu hareketlerin bu özellikleriyle bağrında bir yere ve bir dereceye kadar demokratik muhteva taşıdığı görülecektir.``
(a.g.e., sf.37)
Gördünüz mü? Kaypakkaya`yı okuyanlar Ve bu satırlara kadar H. Kıran`ı okuyanlar da ulusal hareketlerin ``demokratik muhtevasının`` ezilen ulusun kendini ezen ulusa karşı ulusun hareketi olduğu için oluştuğunu sanırdı. Meğersem bu hareketler her ne kadar bir devlet içinde ezilen ulusun ezen ulus hakim güçlerine karşı mücadelesi ise de, ezen u1usun hakim güçleri de emperyalizmin uşağı olduğundan ezilen ulusun hareketi emperyalizme de vururmuş ve bu nedenle o ulusal hareket ``demokratik muhteva`` taşırmış.
Emperyalizmin uşağı çok uluslu bir devlet. Bu devlet dışarıdaki bir emperyalist gücün uşağı. Bu devletin içinde ezilen ulus, bu devletin başındaki ezen ulusa karşı harekete geçiyor. Bu devletin başındaki ezen ulusun milli baskısına karşı, ayrı milli devletini kurmak için verilen bu hareket demokratik içeriğe, milli baskıya karşı olduğu için demokratik içeriğe sahiptir. Aman, pardon. Kim demiş? Bu milli hareket emperyalist uşağı ezen ulus hakimlerine darbe vurarak emperyalizme de darbe vurarak emperyalizme de darbe vurduğu için demokratik içeriğe sahiptir. İşte H. Kıran. İşte H. Kıran bu iki görüşü bir arada savunur. Niye?
Okura malum olmuş olsa gerek. Biraz daha açalım:
``Demek ki, ezilen ulus egemenleri dahi belli şartlarda ve belli bir yere kadar ilerici rol oynayabilirler. Bunların önderliğinde dahi, emperyalizme şu veya bu ölçüde darbe vuruyor ve devrimci gelişmeye yarıyorsa milli hareketlerin demokratik yönü desteklenmelidir.
Bunları söylerken, her milli hareketin desteklenmesi gerektiğinden bahsetmiyoruz. Herşey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz. Öyle durumlar olabilir ki bazı milli hareketler desteklenmeyebilir.
Emperyalizmi zayıflatmayan, aksine güçlendiren hareketler hiç de olmaz değildir. Bu cins hareketler elbette desteklenmezler. Bazı somut durumlarda parçadaki bir milli hareketin desteklenmesi, proletaryanın dünya ölçüsündeki çıkarlarıyla çatışabilir. Bu durumda destek yine söz konusu olmayacaktır. Bırakalım mi11i hareketleri, bazen proletaryanın bir parçadaki çıkarları dahi bütün ile çelişebilir. Bu durumda da elbette parça atılacaktır.`` (a.g.e., sf.38)
``Herşey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz.`` Göreceli efendim, göreceli. Bu arada relativizmi mutlaklaştırdı haberi yok...
H. Kıran`ın mutlak olana bu kadar karşı çıkması gayet anlaşılır. Kişi bir makalede taban tabana zıt iki prensip savunmak zorunda bulursa kendini tabii ki mutlaklığı tamamen yok edecektir. Böyleleri için mutlak prensip, göreceli olarak mutlak geçerli1iğe sahip bir prensip sahibi olmak imkansızdır.
Her şey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz diyen yazar, çok değil daha bir iki sayfa öncesinde ``milli hareketlerde, demokratik ne varsa destekleme zorunluluğu``ndan dem vuran, ``milli hareketlerin genel demokratik muhtevası... kayıtsız şartsız savunulmadan... M-L olunmaz`` diyen yazarın aynısıdır.
Tüm ulusal hareketler demokratik içerik taşır. Ulusal hareketlerin bu demokratik içeriğini, bu yönünü ML`ler kayıtsız şartsız, mutlak olarak desteklemek zorundadırlar. Yoksa M-L olamazlar. Geçtim M-L`den demokrat olamazlar.
İyi ama emperyalizm çağındayız. Dünya emperyalizmine karşı dünya proletaryasının devrimleri çağındayız. O halde emperyalizme darbe vuruyorsa bu demokratik içeriği destekleriz. Emperyalizme darbe vurmuyor da onu koruyor veya güçlendirirse..., o zaman... gelin o kayıtsız şartsız savunulması gereken demokratik içeriği unutalım, o zaman bu milli hareketi biz desteklemeyiz... Gördünüz mü? H. Kıran o kadar tutarlıdır ki emperyalizme darbe vurmayan, onu kollayan veya geliştiren milli hareketlerin demokratik içeriğini reddetmeden, milli hareketi reddediverdi. Böylece hem ulusal hareketlerin mutlak demokratik içeriği mutlak olarak savunuldu, hem de bu mutlaklık relativize edildi.
Ve işte böylece emperyalizm öncesi dönemin yaklaşımları emperyalizm döneminin taleplerine cevap verir hale getirildi.
Ulusal sorunun emperya1izm öncesi kavranışı ile emperyalizm döneminin taleplerini uyuşturma, birbirine bağlam çabaları pratikte, proletaryanın emperyalizme karşı devrimci savaşımı ile burjuva demokrasisini uzlaştırma çabasından, küçük burjuvazinin bu karşı devrimci çabasından başka hiçbir şeyi ifade etmez.
H. Kıran ve benzerlerinin dünyanın en aptal mahlukatlarına bile bariz olması gereken içine düştükleri bariz çelişmeyi görememelerinin ardında yatan şey işte onların bu sınıfsal konumlarıdır. H. Kıran gibi tüm yaşamı koskoca bir çelişme olan, burjuvaziyle proletarya arasında bocalayıp duran bir sınıfın sözcülerinin teorilerinin de kaçınılmaz olarak çelişme yumağı olacağı, bunların her adımda proletaryanın çıkarları ile burjuvazinin çıkarlarını uzlaştırmaya çalışacakları açıktır. O zamanda teorideki çelişme yaşamdaki çelişmeyi yansıttığı, olduğu gibi yansıttığı için tabii ki teorinin yazarının dikkatini bile çekmez. Yazar teoride bir çelişme görmez. Ne de olsa teorinin görevi yaşamdaki çelişmeyi aktarmaktır. Değil mi ama?
v. R. Başak Hoca...
Yeni Demokrasi`deki bu makale, R. Başak`ın broşüründen bir sene sonra çıktı.
H. Kıran bu makalesinde R. Başak`ın ``amaç`` bağıntısında formüle ettiği bir fikri, hiç de tutarlı olmayan bir şekilde formüle edilen bir fikri, iç tutarlılığa kavuşturarak savunuyor.
R. Başak yoldaşı cezalandırmak için olduğu gibi aktarıyoruz:
``Ama bu işin kapsam ve muhtevasında gelişmenin ve yeni değişmelerin olmadığı anlamına kesinlikle gelmez.
Sosyal ve sınıfsal özlerde yeni gelişmeleri tespit ederken meseleye yol açan ekonomik özünde değiştiği iddia ediliyorsa ispat edilmek zorundadır...
...
... Ekim devrimiyle birlikte sorunun sosyal, siyasal, sınıfsal özü, çözümü her ne kadar değişmişse de ekonomik öz aynı kalmıştır. Eğer tersiyse bu soruna yol açan yeni ekonomik temelin izah edilmesi gerekmez mi? Veya bu meseleye kapitalizmin şafağı değil de onun en üst ve yeni bir aşaması olan emperyalizm mi yol açtı? Yok eğer bu gerçeğin ABC`si olan konumdan sapılmayacaksa ulusal diye bir sorunu yaratan kapitalizm ve onun bir öğesi olan pazar değil de nedir? Şüphesiz bu sorunun çözümü için yürütülen kavganın muhtevası kapsamında farklılıklar vardır. Özellikle Büyük Ekim devrimiyle birlikte bu sorunun çözüm için ele alınışında değişlikler elbette söz konusudur. Gelişmenin bu aşamasında ortaya çıkan sosyal ve siyasal değişikliklerin doğrudan sonucu olarak meselenin sosyal, siyasal özü veya ele alınışı çözümü köklü olarak değişmiştir. Ve artık bu mesele emperyalizme – sömürgeciliğe karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir. Artık bu sorunun çözümü dünya proleter devriminin ve onun öncüsü enternasyonal proletaryanın omuzlarına yüklenmiştir. Ancak böyle bir meselenin oluşmasına yol açan ekonomik temel (Pazar sorunu) ve bu temelin sonucu olan milli baskının, ona karşı gelişen milli hareketin zemini yine aynı kalmıştır. Yani ilk dönemin sonrasında milli sorunda değişen milli meselenin ele alınışı çözümü ve buna bağlı olarak sosyal ve sınıfsal özüdür... Milli sorunun çözümünün daha sonraki dönemlerde bir rekabet mücadelesi olmaktan çıkması gerçeğine bakarak bu sorunun ekonomik temelinin yine Pazar olduğu gerçeği bulandırılmamalıdır. Çözüm yolu ile ekonomik özü aynılaştıranlar korkunç bir yanılgı içerisindedirler... (a.g.e., sf.32-33)
vi. Kavramlar Üzerine
İ. Kaypakkaya ve H. Kıran`ın ulus –ulusal mücadele/halk- halk hareketi kavramlarını nasıl birbirlerinden mutlak bir şekilde ayırdıklarını ve bu mutlak ayrımı çiğneyenlere- ve sırf bu nedenle, bedavadan değilse- de gayet ucuz tarafından eleştiriler yönelttiklerini biliyoruz.
Dolayısıyla bu kavramlar, bunların kullanımları, kimlere nasıl hizmet ettikleri üzerine birkaç söz sanırız yerinde olacaktır.
Stalin`in ulus tanımı herkese malum. Her ne kadar bu tanım sadece burjuva ulusların tanımı olarak kavransa da ve sosyalist ulusların da tanımını bize verdiği pek idrak edilmese de, yine de, herkese malum.
Gel gelelim, bundan, sadece ve sadece, sözcüğün tam anlamıyla ulusların söz konusu olduğu şartlarda ulus kavramının kullanılabileceği, başka şartlarda bu kavramın kullanılamayacağı sonucu çıkmaz.
Bizzat bu meşhur tanımın yapıldığı makalede Stalin, Çarlık Rusya`sında ezilen u1uslar daha ulus olarak oluşmamış olmasına rağmen çok-uluslu Rusya`dan bahseder. Yine aynı makalede Yahudilerin bir ulus oluşturmadığını kesin bir şekilde gösteren Stalin, Yahudilerin bir ulus değil, dağınık bir ulusal azınlık olduğunu gösteren Stalin, tam da bu nedenle, Yahudilerin ulusal azınlık olması nedeniyle Yahudi ulusundan da bahseder.
Ama yine de ulus ulustur. Burjuvazi ve proleteriyle, burjuvazisi ve emekçi halkıyla yekpare bir bütün. Fakat hali hazırda burada, bu yekpare burjuva ulusta tek bir ulusun değil, iki ulusun söz konusu olduğu, burjuvazinin bir yanda bir ulusun, proletaryanın öbür yanda ikinci ulusun temsilcisi olduğu olguları, kapitalizmin ve sınıf farklılıklarının gelişmesine paralel kendini gösterir. Ama yine de ulusal mücadele burjuvazinin mücadelesidir. Proletarya ve köylülük buna katıldığı oranda halk hareketi görünümü kazanan bir burjuva hareket.
Fakat, emperyalizm ve Ekim Devrimiyle birlikte herşey değişir. Ulusal sorun gerçekten emekçi halkın sorunu haline gelir. Çünkü artık sadece Pazar için dalaşan rakip burjuvalar karşı karşıya değildir. Emperyalist kapitalizm köylülüğü de ezip suyunu çıkararak onları karşısına almıştır. Sorun artık, gerçekten halkın sorunudur ve bu sorunu çözmek için mücadeleye, emperyalizme karşı mücadeleye atılan halk yığınları bizzat kendi milli burjuvazilerinin düşmanları olan emperyalizmin saflarına iltihak ettiğini görürler ve ulusal çıkarların savunulması burjuvazinin devrilmesi ile birleşir. Ulusal çıkarları halktan başka savunacak kimse kalmamıştır.
O zaman da, ulus halk, halk da ulus olmuştur. Ve işte bu nedenle Stalin`de ulus ve halk kavramlarının eşdeğerli kullanımı, ulusal kurtuluş mücadelesi ile halkların kurtuluş mücadelelerinin eşdeğerli kullanımı kendini gösterir.
Gerçekten ulusal olan halktır.
Sadece bu da değil. Ekim devrimi, Çarlık Rusya`sının sömürge alanlarında, bilhassa merkezi Asya`da kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan bir yığın halk ile karşılaşır. Ve onların desteği ile zafer kazanır. Burada açıktır ki sözcüğün tam anlamıyla uluslardan bahsedemeyiz. Çünkü bu halklar saflarında kapitalist pazarın oluşumuna paralel ortaya çıkan iktisadi yaşam birliği oluşmamıştır. Sadece sözcüğün tam anlamıyla ulusların ulusal eşitliği tanınırsa bu halkların ezilmesinin meşrulaştırılacağı ve böylece proletaryanın bu derin yedeklerinin desteğini yitireceği açıktır. O halde ulusal eşitlik bu halklara da tanınmalıdır. O zaman halkların ulusal eşitliğinden, halkların ulusal haklarından bahsetmek kaçınılmaz olur. Halkların kendi kaderini tayin etme, ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı vardır ve bu ulusal halkın ta kendisidir.
Demek ki eski Çarlık Rusya`sı toprakları üzerinde gelişen ve yayılan Ekim devrimi bu gelişmesine paralel olarak ulusal sorunun da genişlemesinin bir örneğini verir. Ulusal sorun sadece ``modern`` ulusların sorunu olmaktan çıkar. Geri halkların da bir sorunu haline gelir.
Sadece Rusya`da değil. Emperyalizmin geniş sömürge alanlarında sömürge devrimi dönemi başlamıştır. Şimdi sadece ezilen ulusların ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı değil, sömürge ülkelerin, ezilen ülkelerin emperyalist bütünden kopup ayrı devlet kurma hakkı da tanınmak zorundadır.
Burada söz konusu olan şu veya bu bir ulusun hareketi, şu veya bu bir tek ulusun kurtuluş hareketi değil, sömürge ülkenin, ezilen ülkenin kurtuluş hareketidir, Ekim sonrasının böylesi ülkelerinden biri olan Hindistan`da 800 çeşit milliyet vardır. Büyük çoğunluğu sözcüğün tam anlamıyla ulus olmayan 800 milliyet. Bu Hindistan`ın, bu sömürge ülkenin kurtuluş mücadelesi ulusal kurtuluş mücadelesi, Hindistan`ın bu hareketi bir ulusal hareket idi.
Demek ki, ulusu, burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile kısıtlayanlar; sosyalizmin üst aşamalarına kadar bu burjuva ulusun varlığını sürdüreceğini savunarak ve buna bağıntılı olan gerçekten ulusal tek güç oları halkın saflarına, geçici bir siyasi slogan değil bütünlüklü bir teorinin parçası olarak milli burjuvaziyi de katarak burjuvaziye karşı ağlayıp sızlayan, burjuvaziye karşı tavizkar bir teorinin şampiyonluğunu yapıyorlar.
Demek ki, ulus, burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile kısıtlayanlar geri halkların ve sömürgelerin ulusal kurtuluş hareketlerini yadsıyarak ulusal sorunun Ekim sonrası kazandığı genişliği daraltıp proletaryayı yedeklerinden koparmanın, ezilen halkları eşit haklardan yoksun kılmanın teorisini ve böylece ezilen halklar ve sömürgelerin sovyetik yoldan gelişmesinin reddinin teorisini yaparak burjuvaziye, burjuva gelişme yoluna taviz veriyorlar.
Demek ki, ulusu burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile kısıtlayanlar ulusal sorunun burjuva demokratik devrimlerinin parçası olduğu döneme ait görüşleri yayarak burjuva devrimlerine olan hayranlıklarını dile getiriyorlar...
Demek ki... bunlar proleter devrimin düşmanlarıdırlar.
3- Böreğin İspatı
i. PKK`ya Karşı Tavır
``.. Ama PKK`nın programı bir noktada açıkça Türkiye Kürdistan`ındaki halk yığınlarının milli baskıya, milli zulme karşı çıkan taleplerinin, onların özgürlük isteğinin bir ifadesidir. PKK, savaşı esas olarak kendi örgütlü gücü ile de yürütse; halk savaşı adına savunduğu teori, gerçekte foko teorisi de olsa, onun faşist Türk hakim sınıflarına karşı yürüttüğü savaş, milli zulme son diyen yanı ile; Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunan, Kürt ulusunun devlet kurma hakkının gaspı; Türk olmayan tüm milliyetlere hak eşitliğinin çiğnenmesi üzerinde kurulu zoraki birliği parçalamaya yönelen yanı ile kesinlikle haklı; bu yanı ile kayıtsız-koşulsuz desteklenmesi gereken bir savaştır...`` (BP bildirisi)
Başka bir deyişle, her milli hareketin demokratik bir içeriği vardır ve Komünistler bu demokratik içeriği, ``bu yanı`` kayıtsız-koşulsuz desteklerler.
Yani bu milli hareket doğrudan veya dolaylı olarak dünya emperyalizmini zayıflatmak değil, güçlendirmeye hizmet etse bile, yani proletaryanın dünya iktidarına yönelmesine bir katkıda bulunmaktan geçtim, zarar verse bile, yani proleter demokrasisinin gelişmesine ters düşse bile... ``demokratik içeriği``, ``haklı ... vs. yanı`` var ve komünistler bunu kayıtsız koşulsuz desteklerler.
Hoş geldiniz burjuva demokratlarımız...
Siz, proleter hareketin, dünya proletaryasının gelişmesinin çıkarına uygun veya ters o yanı kayıtsız-koşulsuz desteklemeye devam ediniz. Biz burjuva demokrasisinin kölesi olamayız. Onun devri geçti...
Hoş geldiniz burjuva demokratlarımız...
Demek ki ``o yanı``, demokratik içeriği, destekleyeceksiniz...Ya hareketin kendisi ne olacak? Eh, demokratik içeriklerini desteklediniz ya. Daha ne isteyecekler sizden değil mi??. Yani soyut hak şakşakçılığı... Somut... Ona gerek yok. Demokratik içeriği desteklersin bu işte orada biter.
ii. Ahmet B.`nin Eleştirisi.
``Geçerken şunu da vurgulamak istiyorum: 1984`te BP olarak PKK`nın 15 Ağustos eylemlerini değerlendirirken, bu eylemleri Kürdistan`ın diğer bölgelerindeki gelişmelerden bağımsız ele almakla yanlış yaptık. Bu konuda Ahmet B. yoldaşın getirdiği eleştirinin doğru olduğunu (bu bağıntıda) gelinen yerde açıkça görüyorum.`` (R. Başak, a.g.e., sf, 42)
Görüldüğü gibi R. Başak yoldaş Ahmet B.`nin eleştirilerinde ``bu bağıntı`` dışında hiçbir şey görememiştir. ``İç içe geçmiş`` milli hareket anlayışıyla milli hareketlerin ``görünüşte halk hareketi`` olduğunu iddia eden iç içe geçmiş bir kafadan daha fazlasını beklemek aptallıktır.
Ahmet B.`nin eleştirisini aşağıda aynen yayınlıyoruz. Okur değinilen yazıyı okuyup R. Başak`ın hangi eleştirileri doğru bulmadığını görür, bu eleştirilerin neden kabul edilmediğini de yukarıdaki eleştiriler sayesinde görür.
iii. PKK`nın Eylemleri Hakkında İ. Yoldaşın Görüşleri Üzerine: Ahmet.B
İ. Yoldaş, BP Sayı 19/20; Sf. 1-8`deki makalesinde, PKK`nın eylemleri hakkında ``Heyecan verici`` ``eylem``, ``Heyecanlandırıcı`` ``eylemler``, ``PKK`nın kendi önderliğinde eğittiği, silahlandırdığı gerilla guruplarının kitlelerin kendiliğinden hareketlerinden bağımsız olarak gerçekleştirdiği eylemler`` tespitlerini yapıyor . (a.g.e., s.6) Daha sonra da ``Lenin, kitle hareketlerinden bağımsız terör eylemleri hakkında (a.b.ç.) konuştuğu bir yerde şöy1e diyor:`` deyip Lenin`den terörizme karşı (a.b.ç.) bir alıntı yapıyor .
Alıntı, Aydınlık yayınlarının bastığı ``Örgütlenme Üzerine`` başlıklı Lenin`den derlemelerden. İ. yoldaşın kullandığı alıntının bir cümle öncesini okura sunalım.
``Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar
(a.b.ç.) bizim mücadele ruhumuzu ve cesaretimizi yükseltiyor`` (diyor teröristler-b.n.) Ama hepimizdeki (a.ç.L.) mücadele ruhunu ve cesareti gerçekten yükselten biricik şeyin (a.ç.L.) kitle hareketinin yeni biçimleri..``. ve İ. yoldaşın alıntısı devam ediyor.
İ. yoldaşın alıntısına koymayı gerekli görmediği cümle tam tamına da Lenin`in hangi eylemleri söz konusu ettiğini açıkça ortaya koyan bir cümle: ``Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar``.
Veya, yine Lenin`e döner ve Lenin`in bu makaleyi yazmasına neden olan eylemin kendisinin ne olduğuna bakarsak:
``... Balmaşov`un Sipyagin`i öldürmesi gibisinden eylemleri ...`` (a.g.e., s.60)
Yani bizzat İ. yoldaşın da belirttiği gibi Lenin`in makalesindeki hedefi ``terörizm``dir (a.b.ç.); siyasi program olarak ``kahramanların tek tek çarpışmaları``dır.
Ve İ. yoldaş, Lenin`den yaptığı bu alıntıdan sonra -terörizme karşı yazıldığını bildiği bu alıntıdan sonra- PKK`nın eylemlerini değerlendirirken Lenin`in alıntıdaki sözlerini kullanarak şöyle diyor:
``Bu eylemler ``kitle hareketinin yeni biçimlerinin uygulanışı`` değildirler, ``kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışının`` bir ifadesi değildirler, onlar ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler``dirler! ``Heyecan uyandırıcı bir etki yaratmıştır.`` Ama ``dolaylı olarak da`` gelecek sefere kadar pasif bir bekleyişe yol açmışlardır... ``(BP, Sayı: 19/20 s.7)
Yani, İ. yoldaş, ``dolaylı olarak``, utangaç bir şekilde PKK`nın eylemlerinin terörist içerikli olduğunu ilan ediyor. Tüm bunların başka hiç bir anlamı yoktur!
Yani İ. yoldaş ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler`` ``kitlelerin harekete geçmediği dönemde gerçekleştirilen ``gerilla eylemleri`` türünden tespitleriyle bu ``eylemlerin`` ``gerilla eylemlerinin`` ``terörist`` olduğunu ilan ediyor:
İ. yoldaş partimizin
taktiklerini, kendi deyimiyle ``eylem çizgimizi`` belirlemeye çalışıyor. Bunu yaparken, taktik prensiplerimizden biri olarak taktiklerimizin ``kitle eylemleri`` üzerinde, ``kitle eylemleri`` temeli üzerinde şekillendirilmesi talebini savunmaya çalışıyor. Fakat PKK`nın eylemlerinin ``kitle eylemleri`` üzerinde yükselmediği ve dolayısıyla ``terörist`` eylemler olduğunu ilan ederek bu taktik prensibimizi pek anlayamadığını ortaya koyuyor!
Yoldaşın bazı ``hata``larını sıralayalım:
Birincisi: yoldaş bu eylemlerin neyin ifadesi olduğunu, neyin nesi olduğunu doğru tespit edememiş, dolayısıyla da bu eylemleri ``terörizm`` ile eşitlemiştir. Çünkü bu eylemleri kendi başlarına oldukları gibi ele almamış, onların ``taktik`` olarak doğru olup olmadığı konusunda ahkam keserken bu faktörü unutmuştur!
Bu eylemler, bizzat kendi verdiği bilgiye göre muhtemelen 600 kişilik silahlı Kürt gurubunun eylemleridir. Bu eylemler bizim partimizin veya bizim partimiz yönetimindeki eylemler değildirler. Bizim dışımızda gelişmektedirler!
O halde
bizim için sorun, bu eylemlerin yapanlar açısından bu ey1emlerin ``taktik olarak doğru-yanlış`` olması sorunu değil; bu eylemlerin neyin nesi oldukları, toplumumuzdaki gelişmelerde neyi yansıttıkları sorunudur. Ki bu sorunu doğru çözebilirsek, biz de bu eylemlere karşı kendi taktiklerimizi belirleyebiliriz.
O halde, bu eylemlerin neyin ifadesi olduğunu inceleyelim:
1) İran devriminden sonra İran Kürdistan`ında bir Kürt Milli Hareketi doğmuştur, bu hareket Milli Kurtuluş Savaşı şeklinde sürmektedir.
2) İran-Irak savaşından sonra Irak`ta da, tekrar bir Kürt Milli Hareketi başlamıştır, ve bu hareket Milli Kurtuluş Savaşı şeklinde sürmektedir.
Bu her iki ülkede de, bilhassa Irak`ta Kürtler, yoldaşın dediği gibi ``özerk`` değil, doğrudan kendi kontrollerinde ``kurtarılmış üs bölgelerine`` ve ``devrimci ordularına`` sahiptirler.
3) Türkiye`de 1980 darbesi sonrasında tüm devrimci örgütler, bu arada Kürt Milli Hareketinin temsilcisi örgütler de büyük darbeler yemişlerdir. Ama Kürt örgütleri, en azından PKK, İran-Irak`taki ``kurtarılmış bölgelere`` sığınabilmişlerdir ve orada Örgütlenebilmekte, orada ``devrimci ordularını`` örgütleyebilmektedirler.
Türk ordusu ise, sadece Türkiye Kürdistan`ında uyguladığı zulmü azdırmakla kalmamış, Kürtleri potinleri altında çiğnemekle kalmamış, aynı zamanda işi Irak Kürtlerinin de cellatlığına kadar vardırmıştır.
O halde, PKK`nın eylemleri, Kürt Milli Hareketinin bir ifadesi, onun kendini ortaya koyuş şeklinden birisi, İran ve Irak`taki Kürt Milli Savaşını Türkiye`ye taşıma çabasıdır.
Kürtlerin Türkiye Kürdistan`ında bir milli ayak1anma başlatma girişimlerinden başka hiç bir siyasi anlamı olmayan bu eylemleri anlamak için Lenin`in terörizm üzerine bir makalesine başvurmak kadar ``yanlış`` bir tavır olamaz. Halbuki, İ. yoldaş Kaypakkaya`nın Lenin`den 1916 İrlanda ayaklanmasıyla ilgili alıntısını biliyor olmalı.(Dip Not 1). Lenin`in o yazısının Kaypakkaya`da olmayan bazı parçalarını okura sunalım:
``Ancak ayaklanma girişimi küçük bir komplocular, ya da saçmalayan manyaklar gurubunu ortaya çıkardığı zaman ve halk yığınları içinde hiçbir yankı uyandırmadığı zaman, bilimsel anlamıyla ``darbe``den söz edilebilir. Yüzyılları olan bir geçmişi kapsayan, değişik sınıf çıkarları bileşiminden ve aşamalardan geçmiş olan İrlanda milli hareketi kendisini, İrlanda`nın bağımsızlığını talep eden bir karar geçiren Amerika`daki kitlesel İrlanda Milli Konseyinde, inter-alia ifade etti, o kendini uzun bir kitle ajitasyonu, gösteriler, gazete yasaklamaları, vb. döneminden sonra kent-küçük burjuvazisinin bir kesiminin ve işçilerden bir kesi
minin (açL) yürüttüğü sokak çarpışmalarıyla ifade etti .Böyle bir ayaklanmayı ``darbe`` olarak niteleyen kimse ya gericilerin en kötüsüdür ya da toplumsal devrimi canlı bir olay olarak kavramaktan aciz bir doktrincidir.`` (Lenin, Britanya Emekçileri ve Britanya Emperyalizmi, s.168, İng.)
`Eğer proletaryanın kurtuluş ve sosyalizm için yüce savaşında emperyalizmin her bir ayrı (açL) felaketine karşı
her (açL) popüler hareketi, krizi yaymak ve keskinleştirmek için nasıl kullanacağımızı bilmeseydik (açb) çok verimsiz devrimciler olurduk. Eğer, bir yandan her milli baskıya ``karşı`` olduğumuzu ilan etsek ve binbir türlü şekilde tekrarlamış olsaydık ve diğer yandan ezilen bir ulustaki belirli sınıf1arın en hareketli ve zeki kesimlerinin zulümcülere karsı isyanını (açb) bir ``darbe`` olarak tanımlasaydık, Kautsky`cilerin aptallık seviyesine batardık.`` (a.g.e., S.168)
``Kitleler sadece erken, kısmi, uluorta ve dolayısıyla başarısız devrimci hareketlerde tecrübe kazanacak, bilgi edinecek, kuvvet biriktirecek, gerçek önderlerini, sosyalist proleterleri öğrenecek ve bu yoldan genel saldırıya hazırlanacak...`` (a.g.e., s.168)
Bunlardan sonra kısaca koyarsak:
İran ve Irak`ta Kürt Milli Savaşları sürerken, Türkiye`de Kürt Milli Hareketi 1974-80 döneminin çalkantılarından geçmiş ve son 4 yıldan beri Türkiye Kürdistan`ı, Türk askerlerinin potinleri altında ezilmekteyken, PKK`nın veya herhangi bir Kürt Hareketinin ``gerilla eylemlerini`` ``kitlelerin eylemlerinin yerine geçirilen eylemler`` olarak görmek, hele hele onları dolaylı olarak ``terörist eylemler`` olarak ilan etmek için İ. yoldaşın Kautkski`cilerin aptallık seviyesine batmış ``aciz bir doktrinci`` olması gerekir!
İ. yoldaşın
ikinci ``hatası`` ise ``kitle eylemi`` kavramına tamamen pasifist bir yaklaşıma sahip olmasından kaynaklanıyor.
Eğer, İ. yoldaşın birinci hatasına işaret ettiğimiz sırada belirttiklerimiz doğru ise, yani İran Ve Irak`ta Kürtler Milli Kurtuluş Savaşı yürütüyorlar ve bu savaşta, İran-Irak savaşının yarattığı uygun şartların da sayesinde başarılar kazanıp kendi ``kurtarılmış bölgelerine`` ve de ``devrimci ordularına`` sahip iseler, bu bölgelere Türkiye Kürdistan`ından Kürtler sığınabilmekte ve orada kendi ``devrimci ordularını`` oluşturabilmekte iseler; ve Türkiye Kürdistan`ı 1974-80 döneminde yoğun bir propaganda ve Türk ve Kürt devrimci örgütlerinin eylem alanı olmuş ve 1980-84 döneminde Türk ordusunca yoğun bir baskı altında tutularak Kürtlerin milli duyguları iyice rencide edilmiş ise, eğer tüm bunlar doğru ise -ki doğrudur- nasıl oluyor da PKK`nın Irak`ta oluşturduğu ``devrimci ordu`` ile Türkiye Kürdistan`ında yürüttüğü eylemler, ``gerilla eylemleri``, ``kitlelerin eyleminin yerine gerçekleştirilen eylemler`` (BP, Sayı. 19/20 , s.7 ) oluyorlar ?
İ. yoldaşın böylesi bir sonuca varmasının tek izahı, onun Türkiye Kürdistan`ında ``Ha1k yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir ortam`` görmesinden kaynaklanıyor.
Fakat yoldaş yukarda belirttiğimiz ``olguları`` dikkate almıyor. Hele hele İran ve Irak`taki gelişmeleri hiç dikkate almıyor. Ama buna hakkı yoktur. Görüyoruz ki Lenin İrlanda`daki milli ayak1anmayı değerlendirirken Amerika`daki İrlandalıları bile ``hesaba`` katıyor!
Dolayısıyla, Türkiye-İran-Irak`taki Kürtlerin durumu birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınırsa -ve doğru taktikler bunu talep eder- PKK`nın eylemlerinin hiçte ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler``, ``halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir ortamda``gerçekleştirilen eylemler olmadığı anlaşılır.
Eğer İ. yoldaş, PKK`nın bu eylemlerinin Kürt köylülerini ayağa kaldıramadığı ve PKK`nın örgütlü güçlerinin eylemleri olarak kaldığından hareket ederek bu sonuca varıyor ve giderek bu eylemleri ``terörizm`` ile eşitleyecek kadar ``bilimsel``likten uzaklaşıyor ise, 1916 İrlanda milli ayaklanması için de aynı ``olgular``ın söz konusu olduğunu; bu ayaklanmayı ``darbe`` ilan edenlerin de tamı tamına bu ``olgulara`` dayandıklarını gel gelelim Lenin`in onlarla aynı fikirde olmadığını, onlar hakkında hiç de hoş olmayan sözler sarfettiğini görmekteyiz.
Eğer İ. yoldaş, ezilen ulusların yığınsal, kitlesel bir şekilde milli kurtuluş için harekete geçtiği dönemlerin bizzat ezen ulusun kendisinin devrimci veya ulusu sarsan bir çalkantı döneminde gerçekleştiği genel tespitten hareket ediyor ise (1905-17 Rus devrimleri ve en son İran devriminin ve İran-Irak savaşının gösterdiği gibi); ve Türkiye Kürdistan`ında hüküm süren ``sessizliğin`` (?) bunu doğruladığını sanıyor ise yine yanılıyor: Çünkü doğru taktikler her ulusun
özelliklerini dikkate almak zorundadır!
Ve eğer, bir ulus, bir devrimci hareket şu veya bu şekilde kendi ``devrimci ordusunu`` oluşturabilmiş ise, onun bu orduyu kullanarak devrimi ``Halk yığınlarının kendiliğinden eylemlerinin hemen hemen hiç olmadığı yörelere yayma girişimini`` ``kitlelerden kopuk eylem``; dahası ``terörizm`` ilan edilirse Mao Zedung`un ``Halk Savaşı`` teorisinden, bizzat İ. yoldaşın ``ML teoriye katkı`` (?) olarak ilan ettiği bu sözde ``teori``den geriye ne kalır? Koskoca bir hiç! Veya Stalin`in Kuomintang`a devrimci ordu aracılığı ile devrimi yayma önerisine, Stalin`in `terörizm` tavsiye ettiği suçlamasını getirmek gerekir! ``Halk Savaşı Teorisini`` Enver Hoca bile bu kadar kolayca reddedememişti...
Kürtlerin Türkiye Kürdistan`ında ``Halk Savaşı`` yani köylülerin gerilla savaşını başlatma girişimlerinin ta kendisi olan PKK`nın bu eylemleri karşısında Partizan`ın tavrı, meşhur ``Halk Savaşçılarının`` bir Halk Savaşı gördüklerinde gözlerinin kör olduğunu, halk savaşını bir türlü göremediklerini, yani ``halk savaşı``ndan bihaber olduklarını ispatlar! İ. yoldaş üzerinden BP Yazı Kurulunun da aynı konumda durduklarını görüyoruz!
İ. yoldaşın yukarıdaki mantığı ile II. dünya savaşı sırasında Alman işgali altındaki ülkelerdeki hemen hemen tüm Partizan faaliyetlerini ``terörist`` eylemler olarak ilan etmek gerekir. Ezilen bir ulusun, hele hele Kürtler gibi bir köylü ulusun, düşmanın ulaşamayacağı yerlerde bir devrimci ordu, gerilla güçleri oluşturup, ``halkın kendiliğinden hareketinin hemen hemen hiç olmadığı`` yerlerde gerilla eylemleri etrafında ulusunu örgütleme çabalarını ``terörist`` ilan etmeniz gerekir. Bunların saçmalığı, dahası gericiliği apaçıktır!
Ve tüm bunlardan İ. yoldaşın HK ve TKP`nin ``provokasyon`` teorilerine itirazının kendi içinde çelişkili olduğu ortaya çıkar! (Dip not 2)
Çünkü HK`nın ``provokasyon teorisi``nin temelinde 1980 öncesinin silahlı mücadelelerini ``maceracı``, ``terörist``, vb. Olarak görmek yatar! HK, bu eylemlerin
toplumsal bir karakter kazandığını; bu eylemlerin, bu eylemlere girişenlerin mantıklarından bağımsız kendi mantığına sahip olduğunu, bu eylemlerin 1980 öncesi devrimcilerin, devrimci örgütlerin eylemlerinin bir türü ve zorunlu bir türü olarak ortaya çıktıklarını, kendilerini devrimcilere empoze ettiklerini göremiyor. Komünistlerin görevi bu eylemleri yürütenlerin ``terörist``, ``maceracı``, vb. mantıklarına ve bazı eylemlerinin ``terörist``, vb. karakterlerine bakmak ve bu mücadele yöntemini ``terörist`` ilan etmek değildir. Onların görevi, bu eylemlerin eylemleri yürütenlerden bağımsız bir şekilde mevcut olan ``mantığını`` kavramak ve taktiklerini ona göre düzenlemektir. Bu o kadar gereklidir ki, tüm bu eylemleri ``terörist`` vb. ilan eden HK bile bu tür eylemlerin uygulayıcılarından biri olmaktan kurtulamamış ve böylece de sorunun hiç de ``taktik seçim`` sorunu olmadığını farkında olmadan sergilemiştir!
Fakat bir kere her türlü silahlı eylem ``terörist``, ``maceracı``, vb. ilan edilirse, yeni bir silahlı eylem ortaya çıkınca, o da ``terörist eylem`` ilan edilir. HK bu temelde PKK`nın eylemlerini ``terörist eylemler`` olarak değerlendirmek zorundaydı. İ. yoldaş ise kendi nedenleriyle aynı işi yapıyor!
Fakat bir kere ``kitlelerden kopuk`` her türlü silahlı eylem ``terörist`` vb. edilirse, bu eylemler ``kitlelerin kendiliğinden hareketinin hemen hemen hiç olmadığı`` bir ortamda, hele hele devrimcilerin yenilgiye uğradığı bir ortamda olur ve ``baskıyı artırırsa`` bu sefer ``terörist eylemler`` oluverir ``provokasyonlar``...
HK, bu mantıkla ``provokasyon`` sonucuna varıyor.
İ. yoldaşın da PKK`nın eylemleriyle ilgili olarak aynı sonuca varması için tüm ön şartlar görüldüğü gibi hazırdır. 0nun bu sonuca varmasını önleyen şey ``uslu durularak hakim sınıfların baskısından sıyrılmanın propagandasını`` yapmayı reddetmesidir! Fakat İ. yoldaşın ``provokasyon`` safsatasına kaymasını önleyen bu temel hiç de sağlam değildir. Sağlam değildir, çünkü gelişmekte olan sınıf mücadelelerini kavramaya değil, daha hala varlığını sürdürebilmekte olan ``devrimci`` hislere dayanıyor!
``Devrimci hisler`` temelinde devrimcilik, kişiyi, örgütleri pasifizmin propagandasının kucağına itiverir. Hem de ``olgu`` tespiti ayaklarında; İ. yoldaşı okuyalım:
İ. yoldaş, PKK`nın eylemleri, kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışının bir ifadesi ``olmadığı için (?) kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler`` oldukları için (?); PKK`nın ``Kurtuluş Kuvvetlerine katılın çağrısı`` ``bir eylem s1oganı olamaz``, bir ajitasyon çağrısı olarak kalacaktır`` diyor.(a.g.e, s.7)
Burada Kürtlerin milli bağımsızlık için ``PKK`nın Kurtuluş Kuvvetlerine`` katılıp katılmayacağı sorununu şimdilik bir kenara bırakırsak, PKK`nın Kürdistan`ın bağımsızlığı çağrısının bir ajitasyon çağrısı (s1oganı) olarak kalacağı, bir eylem çağrısı (s1oganı) haline dönüşmeyeceği, yani Kürtlerin milli bağımsızlık mücadelesine girişmeyeceğinin garantisi verilmektedir?
Hangi temelde?
Çünkü İ. yoldaşa göre mevcut ortam ``halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hiç olmadığı bir ortam``dır ve dahası bu ortam uzun yıllar (10-15 yıl) devam edecektir. (dip not 3) İşte bu nedenledir ki Kürtler milli bağımsızlık için harekete geçmeyecekler; işte bu nedenledir ki PKK`nın ``milli bağımsızlık`` çağrısı Kürtlerin bağımsızlık için eylemine dönüşmeyecektir...
İ. yoldaşın mantığı bu.
``Kürt devrimci1eri`` diyor İ. yoldaş ``boşuna çabalıyorsunuz -her ne kadar İran ve Irak Kürtleri bilinen başarıları elde ettiyse de, her ne kadar sizler İran-Irak`ta gerilla güçleri örgütleyebildiyseniz de, gerilla eylemlerine girişmeyiniz; çünkü bu kitlelerin eylemlerinin yerine geçirilmiş, terörist ve mevcut şartlarda hiç bir yere varmayacak eylemlerdir. Uslu durun demiyoruz ama, en akıllısı uslu durmaktır... ``veya`` ``İran ve Irak`ta Kürt milli kurtuluş savaşları sürerken , Türkiye Kürtleri bunların haberlerini alır ve Türk potini altında inlerken, sakın ha bu savaşları Türkiye`ye taşımaya kalkışmayın, çünkü efendime söyleyeyim, ortam uygun değil, bu ortamda böyle bir şeye girişmek, kitle eylemlerinin yerine kendi eylemlerini geçirmek olur, yanlış taktik olur...``
İşte bir devrimcinin, devrimci hislerle vardığı hüzün sonuçlar!
Partizan daha da beter bir sona vardı...
HK, ``İleri``, vb.lere değinmiyoruz bile... Ne de olsa onlar ``halk savaşı``nı reddetmişlerdi?...
Her halükarda yanılıyorsun İ. yoldaş;
PKK`nın ``milli bağımsızlık`` çağrısının ``ajitasyon çağrısından`` eylem çağrısına`` dönüşmesi için ``ortam`` mevcuttur!
Bu ``ortam``a yukarıda değindik.
Dahası var!
Bu ``ajitasyon çağrısı`` hali hazırda ``eylem çağrısına`` dönüşmüştür! Her aptala malum bir açıklıkla İran ve Irak`ta ve PKK`nın eylemleriyle Türkiye`de!!
Açıktır ki İran-Irak`ta yaygın bir şekilde sürmekte olan, Türkiye`ye sıçratılmaya çalışılan Kürt Milli Bağımsızlık savaşlarının yenilme ihtimali vardır! Ve dolayısıyla da İ. yoldaşın ``ben demedim mi`` deme ihtimali, ``doğru`` çıkma ihtimali vardır!
Ama İ. yoldaş ``doğru`` çıkarsa, bu Türkiye İran-Irak proletaryası için bir yüz karası, partimiz için bir yüz karası olur! Bu, Türkiye-İran-Irak gericileri, ``bizim hakim sınıflarımız`` karşısında, bizim gericilerimizin azgın saldırıları karşısında Kürtlerin yeni1giye ve kana boğulmaya ve de böylece, bir ihtimal, yeni1giye terkedi1mesi anlamına gelir! Bu, Türkiye-İran Irak proletaryası ile Kürtler arasında mevcut olan milli ayrışmanın kapanmasının güçleşmesi sonucunu verir. Bu, Kürt milli hareketinin proletaryanın yedeği haline getirilemediği an1amına gelir... bizim ``verimsiz devrimciler`` olduğumuz anlamına gelir, bizim Kaypakkaya`dan bu güne herkesle birlikte``milli baskıya karşıyız`` diyen ama Kürtlerin milli baskıya karşı sürdürmekte oldukları ve de sürdürecekleri eylemleri ve bunların yarattığı ortamı kullanmayan lafazanlar olduğumuz anlamına gelir... olayların ardından ahkam kesmekten başka bir şey beceremeyen, olumsuzluk üzerinden kendiliğindencilik batağına batan beceriksizler olmamız olur.
``Ortam``a tekrar bakalım:
1- İran Irak`ta Kürt milli kurtuluş savaşları sürüyor. Ve İran-Irak savaşı sürdükçe, İran-Irak`taki gericiler dikkatlerini Kürtler üzerine yoğunlaştıramadıkça bu savaş daha da sürecek ve gelişecektir.
2- Türk ordusu, Kürtlerle ``meşgul olma`` imkanına en çok sahip -çünkü Türkler ``uyuyor``(!) -bir ordu olarak, bir yandan bu savaşın Türkiye Kürdistan`ına yayılmasını önlemek için Kürdistan`ı azgın bir teröre boğuyor, ve bu ``önleme``de oldukça başarılı oluyor; diğer yandan işi Irak (ve İran?)`daki Kürtlerin de cellatlığına vardırmayı planlıyor!
Bu şartlarda biz, eğer kendimize hızlı bir şekilde çekidüzen vermezsek, yani Türkiye devrimcilerinin kafasını çorbaya çevirmiş, onları siyasi kepazeliğe vardırmış teorik saçmalıklar ve siyasi şarlatanlıkları ACİL olarak sergilemez ve üstesinden gelmezsek, ve böylece tüm devrimcileri, komünistler olma ve böylece bir tek ve güçlü bir KP etrafında örgütlenme imkanını sağlamazsak ve böylece Türk proleter ve köylülerini örgütleyip Kürtlerin yardımına gelmezsek ve böylece Kürtlerin milli bağımsızlık için mevcut potansiyelini partimizin, proletaryanın bir yedeği haline getirmezsek... bir yandan Kürtlerin milli bağımsızlık için potansiyeli sadece PKK gibilerinin potasına akacak, onların ``ajitasyon çağrısı`` ``eylem çağrısına`` kendi becerileri oranında dönüşecek, diğer yandan partimiz ve proletarya Kürtleri yalnız bırakmış olacak, onların II. Dünya Savaşından bu güne sahip oldukları en uygun ortam da onlara yardımcı olamadığımız için milli uçurum büyüyecek, Kürt milli hareketi potansiyelini burjuva kanallara akıtacak ve dahası, bir ihtimal yenilecek ve böylece de bizler düşmanlarımızı -Türk hakim sınıflarını- zayıflatma, onların krizlerini derinleştirme imkanlarımızdan şu andaki en büyüğünü yitirmiş olacağız.
Dipnot 1: Kaypakkaya yoldaş Lenin`in bu makalesine ``II. Şafak Revizyonistleri Devrimi İmkansız Hale Getiriyorlar`` başlığı altında değiniyor. (Bkz. İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, 0cak yayınları, S.359-60)
Ama bu alıntıyı ``devrime kimin katılacağı``, ``gerilla gruplarına kimlerin girebileceği`` sorununda Şafak revizyonizminin pasifizmini teşhir için kullanırken yaptığı alıntının esasını devrimin ``yığın mücadelesinin patlak vermesi`` (Lenin) olduğunu dikkate almıyor.
İ. yoldaş da Lenin`in terörizm ile ilgili bir makalesine başvurarak yaptığı alıntının esasını gözden kaçırmıştır!
Dipnot 2: Bu ``provokasyon`` teorisyenleri arasına Kürdistan`daki milli baskıya`` karşı çıkan ``bir ``Özel Sayı`` ile ``İLERİ`` de katıldı!
PKK gericileri kendi başlarına yapacaklarını yaptılar, ondan sonra da Kürt ha1kını Türk ordusunun baskısına karşı savunmaya çalışmadan kaçıp gittiler. Kendi paçalarını kurtardılar. Kürt ha1kı ise onlar yüzünden baskı görüyor demeye getiriyor
İLERİ!
Eh. ``Kürt Halkını`` bu türden düşünen Türk (ve Kürt) komünistler varken ``Kürt halkı`` PKK tipi Kürt milliyetçilerinin peşine takılırsa -ve onlar da Kürt milletini ``oyuncak`` haline getirirse- bunda şaşılacak hiç bir şey olmayacaktır!
Dipnot 3: İ. yoldaşın, Türkiye Kürdistan`ında ``Halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir ortam``ın, yani Kürtlerin milli bağımsızlık için savaşmayacakları bir ortamın -Kürtler açısından bu sözler ancak ``bu anlama`` gelebilir- uzun bir süre olacağı fikri, PKK`nın çağırısının ``ajitasyon çağrısına`` dönüşmeyeceği fikrinde mevcuttur.
Türkiye`de 10-15 yıl devrimci çalkantı olmayacağı konusundaki fikirleri ise bir yerde edilmiş olan sözlü ``olgu``dur.
Yoldaşın bahsini ettiği ``ortam``ın uzun süreceği konusundaki fikirlerini yanlış anladıysak eminiz yoldaş bizi düzeltir!
Buna bağlı olarak da Kürt milli mücadelesinin yakın geleceği konusundaki fikirlerini de düzeltmek zorunda kalır tabii ki!
Kasım 198
4

 

KAYNAK: KIBRISTA SOSYALİST GERÇEK

 

 

İBRAHİM KAYPAKKAYA

DOSYA: Kaypakkaya, devletin en çok korktuğu önderlerden biriydi

İbrahim Kaypakkaya'nın 34 yıl önce Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'ndaki ölümü, acı bir efsane olmaktan çıkıp acı bir gerçekliğe dönüşüyor... Kafası, elleri ve ayakları kesilmiş olarak bile olsa O'nu teslim almak için mücadele eden babası, o acı günü hiç unutamıyor. 78'liler Girişimi'nin baba ile birlikte geçtiğimiz yıl İçişleri Bakanlığı'na yaptığı bir başvuruda "Kaypakkaya'nın karanlıkta kalan ölümünün aydınlatılması için, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde, öldüğü tarihlerde Diyarbakır askeri tutukevinde görevli tüm resmi-sivil güvenlik ve istihbarat görevlilerinin kimlikleri" sorulduğunda, RET yanıtı almıyor. 70'li yıllarda, yaşanan çok önemli olaylar üzerinden devlerin topluma vermek istediği mesajın 'deşifre' edilmesini isteyen aile ve dostları, Kaypakkaya'nın bir efsane olarak değil, gerçekçi aaaleriyle de günümüze ışık tutmasını diliyorlar.
24 Ocak 1973'te Tunceli'ye bağlı Vartinik-Mirik mezrasındaki bir çatışmadan beş gün sonra yaralı olarak yakalanıyor. Mezradaki çatışmada arkadaşı Ali Haydar Yıldız öldürülüyor.
Kendisi de, yine 1973'ün 17 Mayıs'ını 18'e bağlayan gece, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'nda öldürülüyor.
Öldür
üldüğünde 24 yaşında olan İbrahim Kaypakkaya, Çorum'a bağlı Karakaya köyünde doğuyor; babası Ali Kaypakkaya'nın ilk evliliği olan Mediha'dan... İlkokulu bitirince Hasanoğlan İlköğretim Okulu'na, oradan da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na giriyor.YOLU FKF'DEN GEÇİYOR
İstanbul'da aktif bir öğrenci ve devrimci oluyor. Aslında devrimci fikirlerle Hasanoğlan'da tanışıyor ancak bir çok şey İstanbul'da yerli yerine oturuyor. Mücadelenin yükseldiği 1967-68 yıllarında, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)'nun Çapa'da şubesini kuruyor. Okul yönetimi, derneğin 10 kurucu üyesini okuldan bir ay uzaklaştırıyor. Ancak bununla yetinmeyip savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Daha sonra bu 10 kişiyi okuldan atıyorlar. Onlar da, Danıştay'a dava açıyorlar. Kazanıyorlar. Ancak 10 kişiden sadece İbrahim okula alınmıyor. İbrahim ise bu sürede hiç boş durmuyor ve bütün etkinliklerde yer alıyor.SINIF ÇALIŞMASI YAPIYOR
Forum, Ant Türk Solu, Aydınlık Sosyalist Dergi gibi yayınlarda yazılar yazıyor. 6. Filo ve Kanlı Pazar eylemlerinde de yer alıyor. Okul işgallerine ve boykotlara katılıyor. Trakya'da köy mitinglerinin örgütlenmesine, Demir Döküm Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks Ege Sanayi, EAS Akü, Gamak Singer, Derby gibi fabrikalarda işçilerle mücadele örgütlüyor.İSTANBUL'A VEDA
Okuld
an atılınca Çorum'a dönüyor ve Çorum köylerinde çalışmaya başlıyor. Bu bölgedeki çalışmalarını, 'Çorum içinde sınıfların tarihi' konulu inceleme ile yazıya dönüştürüyor. Arkasından Malatya, Antep yörelerinde, Silvan, Nazimiye, Kürecik ilçelerinde, Haydaran'da, Nurhak ve Düzgün dağlarının köylerinde çalışmalar yapıyor. Bu sürelerde de İstanbul ve Ankara'ya gidip geliyor. Yine Malatya'daki çalışmalarını, 'Malatya'da sınıfların tahlili' konulu bir incelemeye dönüştürüyor.'DEVRİMCİ DAYANIŞMA'
12 Mayıs 1972'de Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğan'ları ihbar edip öldürülmelerine yol açan Kürecik bucağı Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'i öldürüyor. Bunu aynı zamanda, dönemin 'devrimci dayanışma' özelliğine uygun olarak, Deniz'lerin idamı üzerine de yaptığı biliniyor.
Modern zamanın devrimcisi

Kaypakkaya, FKF örgütlenmesinden sonra Milli Demokratik Devrim (MDD) aaalerini savunuyor. Ayrışma döneminde TİİKP'te yer alıyor. Daha sonra ise TİİKP'e ağır eleştireler getirerek TKP-ML ve TİKKO'yu kuruyor. TKP-ML'nin programını 'Şafak revizyonizmi aaalerinin eleştirisi', 'Milli mesele', Kemalist iktidar dönemi', 'İkinci Dünya Savaşı yılları' ve '27 Mayıs hareketi', 'Kızıl siyasi iktidar öğretisini doğru kavrayalım' başlıklı aaalerinde kaleme alıyor ve düşünsel duruşunu ortaya koyuyor.MİLLİ MESELEDE ÇOK NET
İbrahim Kaypakkaya, yaşadığı dönemde tartışma konusu olan Milli Mesele'de, çok net tavır ortaya koymasıyla biliniyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını açık olarak savunuyor ve Kürt sorununa ilişkin tespitlerinde devletin asimilasyon politikasını çok net olarak anlatıyor. Türk ve Kürt halkının birlikte mücadele etmesinin, hatta aynı partide mücadele etmesinin gerekliliğini vurgulayan Kaypakkaya, iki halkın ayrı ayrı mücadele etmesinin sakıncalarına de değinerek, ayrı mücadele halinde her iki halkın da devletin manipülasyonlarına açık hale geleceğini tespit ediyor.İBRAHİM'DEN ALINTILAR
"Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tecavüzü kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa kendi kaderi tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgesel özerklik ve tamamen demokratik, yerel, kendi kendini yönetim gereklidir.
Bu özerk ve kendi kendini yönetim bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun bileşimi vb temeli üzerinde bizzat mahalli nüfus tarafından tayin edilecektir".KEMALİZM ELEŞTİRİSİ
İbrahim Kaypakkaya'nın Seçme Yazıları altı metinden oluşur. Aralık 1971 ile Aralık 1972 arasında kaleme alınmış yazılar, kamuoyuna sınırlı mal olmuş olsa da, onun modern zaman devrimcisi olduğunu ortaya koyan yazılardır. Kaypakkaya, Kemalizm için 'Türkiye egemenlerinin harcı'; Kürt sorunu içinse 'Türkiye egemenlerinin handikapı' der. Kemalist ideoloji üzerine ayrıntılı aaaleri olan Kaypakkaya, bu olguyu 'devlet ideolojisi' ve 'faşist ideoloji' olarak temellendirir.
HASAN ERKUM

Oğlunun kesilmiş cesedini görmek...

1973 yılı Mayıs ayında baba Ali Kaypakkaya, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan İbrahim'den bir mektup alıyor. Mektupta, o sırada Ankara'da olan babasını İstanbul'a yönlendiren İbrahim, babasından bazı belgeler getirmesini istiyor. Savunmasına yardımcı olacağını söylediği bu belgeleri, İstanbul'da Ahmet Türk adlı bir avukattan alan baba, 19 Mayıs 73 günü Diyarbakır'a varıyor. Doğrudan cezaevine giden baba, görevliler tarafından engellemeyle karşılanıyor ve 'görüşemezsin' yanıtını alıyor. Baba, belge getirdiğini söyleyip ısrar ediyor. Bunun üzerine cezaevi komutanı olan Yarbay rütbeli biri geliyor ve tartışma sertleşiyor. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay'a çıkarıyorlar babayı. Korgeneral Olcay, oğlunu görmekte ısrar eden babaya, "Oğlun intihar etti" diyor. Yaşadığı şoka rağmen söylenen şeye inanmayan baba, "O intihar etmez, siz öldürmüşsünüzdür" diyor. Aralarında geçen tartışmada Korgeneral babayı tehdit ediyor. Ancak babanın ısrarı karşısında, hastane müdürünü çağırıyor ve İbrahim'in cesedinin babaya verilmesini emrediyor.
Baba Ali Kaypakkaya, oğlunun cesedini teslim aldığı anı çok acı hatırlıyor. Çünkü oğlunun kafası bedeninden ayrılmış şekilde, kesik olarak teslim ediliyor. Ayrıca elleri ve bacakları da kesik olan İbrahim'in, kaba yerlerinde de çok derin yarıklar görüyor. Bunların nedenini soran babaya "Otopsi için yaptık" diyorlar. Baba, oğlunu kefene sararak alıp götürüyor...SOYADINI DEĞİŞTİRİYOR
70'li yıllarda 'dışlanma' yaşamadığı halde, 8o'li yıllarda toplumsal yalnızlaşma ile yüz yüze kalan baba Ali Kaypakkaya, üçüncü evliliğinden olan küçük oğlunu okula yazdırmak için götürdüğünde, çocuğun soyadını duyan okul müdürü, kayıt yapmak istemiyor. Bunun üzerine baba Ali Kaypakkaya, soyadını değiştirerek, yaşadığı köyün adını alıyor: Ali Karakaya!


Arkadaşımı anarken

Farklı anlatılarla İbrahim Kaypakkaya'yı bu kısacık yazıma konuk etmek istiyorum. Çok mütevazı bir insandı. Bizlere göre bilgiliydi. Akıcı konuşurdu. İnsan hali olarak mesela, arada bir ince işaretlerle üstün yanını karşı tarafa hissettirme tavrına düşülebilir, farkına varmadan. İbrahim'de buna hiç rastlamadım.
Bilgili olma durumu kimi ins
anı etkiler. Ağır takınır, şakanın uzağında durur; bilgili duruşu gölgelenmesin diye... İbrahim'de böyle kaygıların kırıntısına rastlanmazdı. Şakanın arasına dolu dizgin at sürer, kahkahalarıyla muhabbete lezizlik katardı. Bazen bu durum güreşme, boğuşma, enseye şaplak atma noktasına tırmanır, bu fiziki aktiviteye İbrahim de canla başla katılırdı.
Çorum, Amasya, Tokat, Samsun havalisi güreşçiler beldesi kabul edilir. İbrahim Çorumlu'ydu, az buz güreş tekniğini bilirdi. Anımsıyorum, Fikir Kulüpleri Federasyonu binasında kendinden iri Rahmi Aydın'la güreşe tutuştu. Ufak cüssesinden beklenmeyen bir güç sergiledi, tekniğiyle Rahmi'yi perişan etti. Demem o ki, böylesine hayat dolu, şakacı, tatlı yaramazlıklardan geri durmayan candan bir insandı.
Birlikte muziplik
lerimiz oldu. Bir gece kolkola asker yürüyüşüyle trafik lambalarından geçtik, sürücüleri zararsız iki kaçık olduğumuza inandırdık. Gecenin geç vaktinde 'Hey onbeşli onbeşli' türküsüne asılıp, gelen geçenin nazarına çarpıldık. Ve daha başka muziplikler...
İbrahim'in gülümsemesi belleğimde tazeliğini koruyor. Beniz olarak biraz sarımtıraktı İbrahim. Gülümsemesiyle sarımtıraklığı depreşir, sarı çiçek suyuna batırılmış göz ışınlarıyla insanın içini ısıtırdı. Birine ya da bir gruba yaklaştığı zaman, gülümsemesi yüzüne yayılır, duru gözlerinden sarımtırak ışınlar etrafa saçılırdı. Bir çocuğunki kadar masumane renk taşırdı İbrahim'in gülümsemesi. İçtenlik, tatlılık, sadelik, sıcaklık, biraz da utangaçlık...
Hasanoğlan'da folklor ekibine girip, birkaç yörenin oyunlarını öğrenmişti. O nedenle halay çekmeye bayılırdı. Kendi aramızda ninniyle bir kaç deneme yaptığımızı da hatırlıyorum.
Sadeliğiyle yaşamın eldeki çeşnilerine konuk olan bu güzel insan, hem okulun önde gelen solcusuydu; hem de süper zekalı öğrencilerden biriydi. Edebi yanı güçlüydü. Akıcı konuşur, hızlı ve güzel yazardı. Hem konuşma diline, hem de yazı diline hayrandık. İki yetenek bir aradaydı, birbiriyle at başı hizalamalı ahenk içindeydi. Fen derslerinde apayrı bir yetenekti İbrahim. Kavrayışı sistematikti. Matematiksel formülleri unutmazdı hiç. Çünkü algılayış tarzı ezberi dışlıyor, sistem olarak kavramayı esas alıyordu.
İbrahim'in teorik yetkinliği işte bu sistemsel kavrayıştan gıdalıydı. Genç yaşında yakaladığı teorik ivmenin ana damarı bu bilimsel mantıktı. Sönmeyen okuma isteği, eleştirel öğrenme tarzı, araştırıcı dürtüsü bu temele dayalı payandaları oluşturdu; bilimsel rafineri tamamlandı. Onun arıtımından geçen 9 düşünsel malzeme, teorik aaaler şeklinde somutlaştı. Kavrama ve üretme yetisinde İbrahim'le diğer yöneticiler arasında bariz fark vardı. İbrahim gibi bir öndere sahipti örgüt ve bu anlamda şanslıydı. Fakat, önderle yardımcıları arasındaki bariz fark ise örgütün şanssızlığını simgeliyordu. İbrahim'i bizlerden kopardılar. Büyük boşluk oluştu, kapatamadık. Yeniler devraldı, boşluk büyüyerek sürdü... Otuzdörtyıl devrildi, koca boşluk yerinde duruyor.
Bıkmamacasına okumak, eleştirel öğrenmek, araştırmayla senaaalere varmak İbrahim'in belirgin tarzıydı. Ardıllarına ışık tutsun!

 

 

Tarih, haklı olduğu halde öldürülmüşlerin acı öyküleri ile dolu olsa bile, haklıların yenilmişliğine tanık olmamıştır. Geçici düşüşler , kalkışlar, çekilişler bizi şaşırtmamalıdır. Emekle sermaye arasındaki var olan çelişkiyi görmeyen canlı , ne yazık ki anladığımız anlamda insanlaşmış sayılmıyor. Bir milyon yıl önce iki ayak üstüne kalkması, gülmeyi öğrenmesi bile insan olmasına yetmiyor. Eğer yetse idi, bu gün böylesine eşitsiz, böylesine haksız ve rezil bir dünyaya katlanabilir miydi?



Ne demek istiyorum? Uyandırılmamış geniş kitlelerin iyinin, güzelin, haklının yanında kolayca yer almadığını vurgulamak istiyorum. Bunun anlamı kuşkusuz halkı suçlamak değildir. Ezilenler için yola çıkan, katledilen önderlerin işinin zorluğunun altını çizmek istiyorum.

Bilgi, halen burjuvazinin tekelindedir. Dahası onun tutsağıdır. Bilgilenmeyen insansa henüz evrimini tamamlayamamıştır. Bu bakımdan ilk aydınlanmanın burjuva dünyasında başlamışlığını kabul etmek zorundayız. Sonradan içinden çıktığı kaynağı terk etmek zorunda kalsa bile. Ne yazık ki hümanizm de burjuva kültürünün bağrında yeşermiştir. İlk burjuva kökenli aydınlar devrimci görüşlerin ışığını yakmışlardır.
Bunlar kendi sınıflarına karşı tavır almış erdemli, namuslu kişilerdir. Dolayısıyla emekçi sınıfların, gerçek aydınların onlara hep bir teşekkür borcu vardır. Fakat sorun burada bitmez. Dahası çözümü en zor problem burada başlar...

Yeniden ne demek istiyorum? Namuslu burjuva aydınları, haklıdan yana devrimci görüşleri, emekçilere taşırken kaçınılmaz olarak bir takım yanlışları, lekeleri birlikte getirirler Bu bağrında yetiştikleri ve tarihin en tutucu, acımasız sınıfının kalıtımsal hastalığıdır. Söz konusu lekeler katran bulaşığı gibi Arap sabunuyla çıkmaz. Örneğin, halka tepeden bakmak, günlük yaşamda çevresindekilere benzememek, dahası zaman zaman bencilleşmek gibi. Yani teorik bilgileriyle, pratikte çelişirler.

Belki de emekçi sınıfların en büyük sancısı burada başlamıştır. Kendi kurtuluşlarına giden görüşün yürüyüşünü başlatan burjuva kökenli devrimci aydınlar, önderler, ellerinde olmadan devrimin yolunu tıkamaya başlarlar. Halka ters ve de anlaşılması güç işler yaparlar. Hele de yanlarında yakınlarında bir halk kurmayı, iş içinde yetişmiş biri yoksa?

Yeniden ne demek istiyorum?
Tarihi, önderler, kahramanlar değil süreç içinde nesnel koşullar belirler. Ne var ki, önderin yani kişi unsurunun önemi de küçümsenemez. Franko gibi yetenekli faşist önder, İspanya'da krallığın ömrünü kırk yıl uzatmıştır. Hitler, Mussolini , Pinochet kısa bir süre için bile olsa insanlığa kan kusturmuşlardır. Kuşkusuz bunların tersini de görmek mümkündür. Lenin gibi, Mao gibi, Castro gibi... Lenin dünya emekçilerinin bayrağının da kale burcuna çekileceğini kanıtlamıştır. Böylece bir buçuk milyar insanı açlıktan kölelikten kurtaran Mao'ya, Castro'ya,Kuzey Kore'ye ve de bütün dünyaya ışık olmuştur.

Burada önderleri, kahramanları da her şey gibi iki gruba ayırmak gerekir. Burjuvazinin çıkarları için çalışan önderler, kahramanlar, emekçiler için çalışanlar olmak üzere. Burjuva kahramanlar ve sadece savundukları sömürücü sınıfa değil, kendi halklarına da pahalıya mal olmuşlardır. Napolyon, Churchil, İskender, Yavuz Sultan Selim, Atilla kahraman olmak için az mı kan dökmüşlerdir? İnsanlık bu tür önderlerden, kahramanlardan çok çekmiştir. Keşke ne bu tür kahramanlar, ne de savaşlar olsa idi.
Benim önderlik, kahramanlık anlayışım burjuvazininkinden çok farklıdır.

Önder deyince, ezilenlerin, emekçilerin gayretini kuşatan, haklıdan yana olanları anlarım. Bu anlamda özellikle 1960'dan sonra yetişmiş gerçekten yiğit önderlerimiz vardır. Onlara sadece önder değil, kahraman da demek gerekir.

Bir düşünürün dediği gibi, "Uyanmamış insanları kurtarmak isteyen önderler, kahramanlar, ya krallar ya da uyandırmak istedikleri halklar tarafından öldürülmüşlerdir." Bizimkilerin sonu, büyük çoğunluğu da işte böyle olmuştur.
Konumuz devrimci önderlerden İbo idi. Hepsi başlı başına birer değer, kahraman olan bütün devrimci önderler yiğitti, değerliydi. Hepsini de çok severim, ama İbo'yu kendime daha yakın bulmuşumdur. Bu belki de
ikimizin de köylülüğünden, ya da meslektaş oluşumuzdandı. Nedense Onu hep hakkı yenmiş, değeri yeterince anlaşılamamış biri olarak algıladım. Çoğu Köy Enstitüsü kökenli yazarlar gibi İbo da görmezden gelindi. Bunu sadece sağ tandanslı yazar, çizerler değil solcular da yaptılar. Oysa İbo, Anadolu insanını en iyi kavramış devrimci,önderlerden biriydi.. Bu tümcenin önemini yıllar bana daha iyi anlattı. O doğduğu yer olarak köylüyü, öksüz yetişerek yetimliği, çıraklık, işçilik yaparak emekçileri, okuyarak da kenti öğrenmişti.

Kısacası Kaypakkaya yaparak yaşayarak öğrenmiş, ayağına çakır dikeni battığı için çarığın değerini bilen biriydi.
Halkımız kendi diliyle konuşan ve kendinden liderlerini ne yazık ki henüz bulamadı. Emek ve emekçiden yana pek çok burjuva aydını yetişti kuşkusuz. Fakat bu bile halkın dilini yakalamaya yetmedi. Eğer yetseydi hem bu kadar haklı, hem de bu kadar kayıplı nasıl olabilirdik?

Çorlu'da Hones Con Roket Taburunda gecikmiş askerliği yedek subay tercüman olarak yapıyordum. İstanbul'a sivil geldiğim bir gün sevgili İbrahim'e rastladım. Sarıldık, kucaklaştık. Beni Divan yolundaki büroya götürdü. Gençler harıl harıl bildiri, gazete katlıyorlardı. Bir uçtan ben de işe başladım. İbo olanca sevecenliğiyle:

"Arkadaşlar, Hasan Ağabeyin ellerini karalamayalım. O şöyle oturup çayını içsin yeter"

dedi. Kendisiyle ortak yanlarımız çoktu. Ben Köy Enstitülü, O ise aynı kökenden gelen Hasanoğlan Öğretmen Okulundandı. Daha ilginci bir bulunmaz eğitimci olan müzik öğretmeni Ahmet Kayalıdere, farklı zamanlarda
ikimizin de öğretmeni olmuştu. Gelmişten geçmişten konuşurken O "Ağabey, insanların yüksekliğinin boyu ile ölçülemeyeceğine Ahmet Kayalıdere beni iyice inandırdı" dedi. Gülüştük. Gerçekten de öyle idi. Kayalıdere kısa boylu, çelimsiz Gandi gibi biriydi.
Devlet Köy Enstitülerini kapatarak, kır emekçilerinin çocuklarının yüksek öğrenim yapma yollarını tıkamıştı. Felsefe, mantık, yabancı dil derslerini programlarından çıkarmıştı. İşte Kayalıdere gibi dev
öğretmenler burada kendilerini göstermiş, öğrencilerine bedava özel yabancı dil kursları vererek bu açığı kapatmaya çalışmışlardı.

Yeniden görüşmek dileğiyle ayrılırken; "İbo gidişat nasıl?" gibi bir şeyler sordum. O her zaman gülen gözleri ve hiç çıkartmadığı şapkasıyla bir süre düşündü. "Ağabey, gidişat gidenin hızına,yürüdüğü yöne, arazinin yüzey şekillerine ve de hava koşullarına bağlıdır. Yani iyi değil, ama bu soluk bu yokuşu aşmak zorunda başka çaremiz yok" dedi. İbo için daha çok şey yazılacak, çok şey söylenecektir.

Hasanoğlan'daki başka bir öğretmenin şu sözü bunu kanıtlamaz mı? "Bu okul kuruldu kurulalı İbo gibi zeki bir öğrenci görmemiştir..."
Burjuvazi halkın dilinden anlayan yerli önderlerini tanıyıp yok etmekte çok hünerlidir. İbo'yu da bu anlamda tez tanıdı ve fiziki anlamda yok etti. Ama gerçek önderler, fiziki varlıkları ile değil fikirleri ile yaşarlar. İbo gibiler süreç içinde daha çok anlaşılacak ve sonsuza dek yaşayacaklardır. Dünyanın çektiği sıkıntıların bir nedeni de halen kültürün burjuvazinin tekelinden kurtulamayışıdır. Bu durum ise emekçi sınıfların kendi içinden önder yetiştirmesini güçleştirmektedir.
Öğrenci gençlik önderleri, dahası tüm sol, geçmişte kendi değerlerini yeterince tanıyamadı. Çünkü yetiştikleri sistemin eğitim anlayışı bunu böyle planlamıştı. Yabancı sosyoloji, çeviri pedagoji,
psikoloji ile yerli halk tanınamazdı. Örneğin Güney Amerika,Rus, Fransız, İngiliz edebiyatını kendi edebiyatımızdan iyi tanıyorduk. Oysa Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Dinamo, Bekir Yıldız,
Apaydın, Başaran'ı tanımadan Anadolu halkını nasıl tanırdık?

İşte burada İbo'yu diğer devrim önderlerimizden bir birim daha ileride bulurum. Çünkü O, mesleği, geldiği yer gereği söz konusu yazarlarımızı tanıyordu. Yani halkını tanıyordu...

Gençlik için, toplumun en az kirlenmiş, en duyarlı organıdır denir. Bu yapılarıyla her yeni taleplerinde olağanüstü biçimde haklıdırlar. Bir Tatar atasözü; "değişmeyen fikirler, değişmeyen gömlekler gibi kirlenir" diyor. Gençlik ise doğal olarak değişim demektir. Geçmişte kanına girilen gençlik liderleri bütünüyle temiz, değişimci yani kirliliğe karşı kahramanlardı.

Kısacası İbo'yu sağlığında tanımış olmayı kendim için bir şans, şeref sayıyorum. O ender halk önderlerinden birisiydi. Ortak özlemlerimiz sömürünün son bulmasıydı. Halkın acılarının bin an önce dinmesi üstüneydi. O göremedi, belki ben de göremeyeceğim, ama sizler mutlaka göreceksiniz, sevgili dostlar.

İbo'nun anısı yolumuzu ışıtsın.

HASAN KIYAFET

 

 

 

 

22/8/2007

Aşağıdaki yazı, Teori ve Politika dergisinden alıntıdır.

İbrahim Kaypakkaya
Marksist Tarihyazımı İçin
Bir Başlangıç Noktası

Melik Kara

Aşağıda, 1990'da kaleme alınmış iki yazıya yer veriyoruz. Yazılar, yazarın bugünkü teorik ve politik yaklaşımlarıyla temel ayrımlar içermiyor. Ancak, Maoculuğun anti-Marksist bir ideoloji sayılması gibi önemli bir mesele, Türkiye'de pratik-politik Marksizmin Mao Zedung'la ilgili 'özel tarihi' bağlamında değerlendirilmek gerekmekle birlikte, vurgulanmalıdır. Öte yandan, ikinci yazıdaki, "Kaypakkaya’nın politik çizgisini, 'küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan' gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle tanımlama"
sözünün başlıca muhatabı, o günlerde Kaypakkaya'nın politik platformunu hakbilir bir şekilde ve Türkiye devrimci hareketinde görülmeyen bir tarzda ortaya koyan, fakat Kaypakkaya'nın, Marksizme en fazla yaklaşan devrimci olmasına rağmen, bu niteliği edindiğinin söylenemeyeceği şeklindeki görüşüyle Ekim yazarı H. Fırat ile MLKP'nin önceli politik örgütlerin yaptığı tartışmada ortaya çıkan eğilimdi. Ayrıca H. Fırat, yazıda geçen "bir-iki dürüst istisna"nın içinde kabul ediliyordu.
Yazıların her ikisi de yayın yaşamına son vermiş Emeğin Bayrağında yayınlandı. İlki, bu derginin 15-28 Nisan 1990 tarihli 26. sayısında, diğeri 15-29 Haziran 1990 tarihli 27. sayısında yayınlandı. Her bir yazının orijinal başlığı korundu. Ancak, iki yazının ' tek bir yazı' kabul edilebileceği düşüncesiyle, 'bir başlık' altında yayınlama hakkı görüldü.

Marksist tarihyazımı için bir başlangıç noktası: TKP-ML Hareketinin kuruluşu

"Komünistler tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi bilirler." (İbrahim Kaypakkaya)

Tarihsel süreçle bugüne iletilmeyen ilgiye değmeyendir. Tarihimize, varlığımızın kendiliğinden bilinciyle bakmamız yetmiyor. Tarihimizi kurmak gerekiyor. Bu, tarih bilincinin nedeni ve sonucudur.
Türkiye’de politik Marksizm bir tarihe sahiptir. Bugüne ve yarına hazır olmanın temeli, bu tarihsel diyalektiğin kavranmasıdır.
Sol hareketin 1960’lı yıllar boyunca işleyen tarihine bakıldığında görülecektir Atılan her yeni adım -belki bir şeyleri alıp götürmüştür, ama kesin olan odur ki-, bir öncekinin ilerisindedir. İlerleme doğrusal değil sıçramalıdır ve Türkiye Komünist Partisi - Marksist-Leninist (“TKP-ML”) Hareketinin kuruluşu, Türkiye devrimci hareketinde temel bir çizginin, önceki çizgilerden kopmuş ve artık kendi özgüllüğünü kurmuş bu çizginin de “ilk vuruşu” anlamına geliyor.
“TKP-ML”, 1972 Nisan ayının som günlerinde, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde bir grup genç devrimci tarafından kuruldu. Devrimci örgütler, genel bir kural olarak genç insanlar tarafından kurulur. Türkiye sol hareketini, “TKP-ML” Hareketine getiren yol neydi? 60’lı yıllarda sol hareket içinde, bugün de uzanımlarına tanık olduğumuz iki ayrı çizgi belirginleşmişti: Milli Demokratik Devrimciler ve Sosyalist Devrimciler. Türkiye’de devrimci geleneklerin dölyatağı MDD çizgisidir. Ulusal ve uluslararası devrimci dinamiklere açık olan MDD çizgisi çevresinde gelişen gençlik hareketinden, zamanla kurumlaşarak örgütsel biçimlere bürünen üç ayrı çizgi doğdu. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bir yanı temsil ederken, belli bir gelişmenin sonuçlarını verebilecek en az süre sonra Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kuruluyordu.
TİİKP, baştan itibaren Sovyetler Birliği’ne karşı oldu ve dünya ölçeğindeki ayrışmada Çin Komünist Partisinin (ÇKP) başını çektiği tarafta yer aldı. TİİKP, MDD çizgisi içinde bir kopuş temsil etmektedir. MDD çizgisinden kopuş (bu, devrimci bir kopuş olacaktı) bu gruba nasip olmamıştır.
THKO ve THKP-C bizzat Perinçek grubunun da sağcı çizgisine ve bir bütün olarak sol hareketin reformizmine bir tepki olarak kuruldular. THKO ve THKP-C, Türkiye’de sınıfsal zeminlerde mayalanan devrimci dinamiklerin dolaysız siyasal yansımalarıdır. Bu gerçekleşmiş devrimcilik, rahatlıkla bir
sabit nokta olarak alınabilir.
TİİKP, görece teorik ve sistemli bir bakış açısına sahip ve Marksizm-Leninizm’in temel terim ve tezleriyle
konuşurken, THKO ve THKP-C’nin içinde olduğu devrimci pratik hattına gelemedi. Bu iki devrimci hareket ise çeşitli düzeylerde etkilenmelerine rağmen Marksizm-Leninizmin sistematik düşünme evrenine lafzen dahi girememişlerdir.
İşte, İbrahim Kaypakkaya ve onun “TKP-ML” Hareketi, özgül yollarında ilerleyen bu iki ayrı çizgiye bir
üçüncü olarak, gelişmeyi aşamasına götüren kuvvet olarak, bir moment olarak müdahale ederek ortaya çıktı.
TİİKP Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) Sorumlusu İ. Kaypakkaya’nın önderlik ettiği bir grup, Nisan 1971’de öne sürdüğü bazı tezlerle muhalefetini belirtti. Nihayet. İ. Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ve “DABK Kararı” adını taşıyan Şubat 1972 tarihli metin, muhalefetin ayrılması anlamına geldi. Pratikte somutlanan temel gerekçe, TİİKP çizgisinin devrimci olmadığıydı.
İ. Kaypakkaya, sonraki aylarda geliştirdiği tezlerle sadece TİİKP’ten kopmakla kalmıyor, bir bütün olarak Türkiye sol hareketinden kopuyordu. Kaypakkaya, “eleştiri silahı”nı büyük bir beceriyle kullanıyordu ve
sonuçta bütün enerjisini yönelttiği bir hedef vardı: Kemalizm.
“Şafak revizyonistleri (TİİKP), kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar, ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, beyinlere öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi artık imkansız hale gelmiştir
.
Kemalizmin, komünistçe değerlendirilmesi gerekmektedir, çünkü Marksist olmanın ilk ve temel adımı burjuva ideolojisiyle bütün bağları koparmaktan geçer ve Türkiye’de burjuva ideolojisinin tek belli başlı biçimi Kemalizmdir. Kemalizm politik varoluşlarının çeşitli iç düzeylerinde, sol hareketin (devrimci hareket dahil) bütün üyelerini etkisi altına almıştı. Burjuva ideolojisinin özgül biçimi olan Kemalizm, sol hareket üzerinde etkiler bırakıyordu. THKP-C ve THKO Kemalizmin ideolojik reddini gerçekleştirememekle birlikte, politik pratiklerinde onun dışına çıktıkları için ve o oranda devrimciydiler. Yani ideoloji bire bir olarak politikaya yansımamıştır.
“Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm. konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını ayağa fırlatacaktır.
İ. Kaypakkaya tespiti koyuyordu: Komünist olmanın ilk ve temel adımı Kemalizmin reddedilmesiydi. Lenin’in yöntemiyle “çubuğu tersine büküyor” ve bunu başarıyordu Kaypakkaya. Bu bağlamda, Kemalizmin tarihsel karakterinin ne olduğu değil, bugüne tarihsel etkisinin ne olduğu önemliydi. 0, solda etkili olan birçok eğilimin nedeninin Kemalizm olduğunu belirtiyordu.
Kaypakkaya, Kür
t sorununda ilk defa hakim ulus şovenizmini kırmış ve Marksist-Leninist konum almış bir enternasyonalist devrimcidir. 0, TİİKP’in şahsında bütün Türkiye solunu, kendi kaderini tayin hakkını Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı olarak anlamadıkları için eleştiriyordu. Ayrılığın propagandasını öncelikle ezen ulus komünistleri yapmalıydı.
0, Türkiye’de kapitalizmin niteliği ve gelişme doğrultusunu doğru tespit etmiş ve kapitalizmin gerici tarzda da gelişebileceğini ve feodalizmin tasfiye olabileceğini belirterek gelecekteki bilimsel çalışmalar ve politik öngörüler açısından zemin hazırlamıştır. 0, bu tespitte de ilk olma özelliğini taşımaktadır. Bu nokta ileride güçlü tarihsel sonuçlara yol açacaktır. Fakat Kaypakkaya’nın kapitalizmi kavrayışının Maocu değil Leninist olduğu kuşkusuzdur. Parti, devlet, mücadele ve devrim konularını da eklersek, “TKP-ML” Hareketinin 72’deki politik çizgisinin, diğer sol hareketlerin hayli ilerisinde ve görece tutarlı bir bütün oluşturduğunu söylemek, gerçeğin kendisini çıplak olarak ifade etmekten başka bir şey olamaz.
Bu ayrımı koyduktan sonra, “somut olarak görme”nin ilk elde mümkün olamayacağı bir problematiğe gelebiliriz: Kaypakkaya’nın Marksizmi ile Maoculuğun ilişkisinin anlamı.
Marksizm, bir defada yapılıp bitmiş bir dogma değildir. Kendisini, teorik olarak tarihsel unsura bağlamış bir öğretidir. Ortaya çıkışından itibaren bütünlüğünün bir ucunu, pratikle organik ilişkisi teşkil eder. Goethe’nin Faust’a söylettiği sözü, ‘‘Dur ey zaman!” sözünü, hiçbir Marksist, Marksizme ilişkin olarak sarf edemez. Marksitler ancak çatışmalı ve eksikli bir Marksizm gerçekleştirebilirler.
Tertemiz bir teori ve bu teorinin “sağın” bir uygulanışını arayanlar, sonuçta “doğru teori”yi yanlış pratize ederler. Bu, aydınca bir arayıştır. Başka bir dünya, başka bir ülke ve insanlar bulunamayacağına göre, Marksizm özgül tanımında somut özelliklere yer vermek durumundadır ve zaten tarihsel materyalizm bu konuyla uğraşır.
1960’lı yıllarda Uluslararası Komünist Harekette büyük bir çatışma yaşanmış ve ÇKP önderliğinde ve Arnavutluk Emek Partisinin (AEP) de başlıca tarafını oluşturduğu bir kesim, Modem Revizyonizmin karşı devrimci kampanyasına karşı durmuştur.
Bu bir devrimci mücadele hattıydı ve gerçek Marksist-Leninistler, küçük burjuva devrimcileri ya da devrimci ya da devrimci rüzgara kapılmış çeşitli burjuva demokrat akımlarla yan yanaydılar. U’K’H içinde Mao Zedung Düşüncesi’nin (MZD) ideolojik hegemonyası söz konusuydu. İdeolojik düzeyde anti-Marksist olan MZD, politik düzeyde önemli bir devrimci rol yüklenmişti ve politik mücadelenin çok öne çıktığı o dönemin uluslararası konjonktüründe, ÇKP ile yan yana olmak ağır pratik sorunlara yol açmıyordu. Yani ideolojik hegemonya politik hegemonya anlamına gelmiyordu. Dönemin belli başlı komünist partileri ve hareketleri, U’K’H şemsiyesi altında mücadele ediyorlardı. Bu durumun en pratik ifadesi, komünistlerdeki Maocu söylemdi. Uluslararası politik şartlar komünistleri U’K’H şemsiyesi dışına çıkmamak durumunda bırakıyordu. İçte Kaypakkaya’ya ulaşan, uluslararası komünist hareketin Maocu biçimlerle özgülleşmiş Marksizmiydi.
Böylesi manzaraları analiz etmek için “ne mikroskoptan yararlanılabilir ne de kimyasal ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini soyutlama gücü almalıdır”. (Marx)
Kaypakkaya’nın bu tarz bir “soyutlama gücü” için nesnel ve öznel şartları var mıydı? Hayır! 0, Marksizmi kavrayışın bu ‘aşamasına geçmek için gerekli hazır zeminlerden yoksundu. Türkiye toplumu teorik geleneğe ve ciddi bir aydın birikimine hiçbir zaman sahip olmamış ve Marksizm sadece birtakım eğitilmişlerin kültürel “kazanımı” olmuştu.
Kaypakkaya, Marksizme, güçlü bir politik geleneğe sahip toplum zemininden kalkarak pratik-politik düzeyden ulaştı. 0, temel tarihsel ayrım çizgilerini çekmeyi başardı. TİİKP’te bir retorik olan temel Marksist ilkeler, Kaypakkaya’da, bir ayağını da devrimci gençlik hareketine uzatmasıyla, can ve kan kazandılar. Bu, teoriyle pratiğin bir tür birliğiydi ve Kaypakkaya, bu organik bağdan hareketle diğer iki devrimci örgütün yapamadığını yaptı. Politik düzeyde inşa ettiği Marksist kavrayışının yardımıyla, devrimci niteliği pratik mücadeleden ideolojik mücadele alanına taşıdı. Buradaki en büyük hedefi, güçlü politik etkileri olan Kemalist ideolojiydi.
Öte yandan, devrimci bir politik hatta sahip olmayan TİİKP, retoriğindeki özgül Marksizmin sadece Maocu biçimini organik bir edinime tâbi tuttu. İşte bu yüzden aynı “kaynak”tan alınan Marksizm, "TKP-ML” Hareketinde Kemalizmin nasıl reddedileceğinin yolunu gösterirken; TİİKP’de, Kemalizme nasıl sahiplenileceğinin anlayışı oldu.
Maocu ideoloji, kuşkusuz Kaypakkaya’nın devrimci politik konumlanmasında güçlü etkilerde bulundu. Fakat bu, geniş bir tarihsel çerçeveden bakıldığında, onun Marksizmi esas olarak uyguladığı pratik-politik düzeyde kısmi etkiler olarak kalacaktır. Maoculuk, deyim yerindeyse, Kaypakkaya’nın iğreti bilincidir.
Kaypakkaya, Maoculuğu kapıdan buyur edip (lafzı ve bilinci budur) pencereden kovmuştur (politik varoluşu ve eylemi de budur).
Kaypakkaya’nın Marksizmi; ülkenin veri siyasal geleneği, devrimci gençlik hareketi ve “Marksist Teori"nin (Marksist Teori ile uluslararası konjonktürdeki Marksizm anlayışının kaynaştığı bir
tarihsel biçim olarak Marksist teori) kaynaştığı bir tarihsel Marksizm biçimidir.
Türkiyeli komünistlerin görevi, Marksizm kavrayışında tarihsel öğeye daha az yer vermek ve uluslararası komünist hareketin “Fetret Devri”ni sonlandırmak, Lenin ve Stalin döneminin etkin teorik-politik önderliğini yaratmak için ve devrim için, bayraklarını daha da yükseklere çekmek olmalıdır.
İbrahim Kaypakkaya:

Teorinin atan yüreği pratiğin işleyen beyni

"Zamanlarının bedelini ödemeden, kimse onların kendilerine özgü olumlu bir yönleri olup olmadığını ve geriye ne kalacağını bilemez." (Herman Hesse)

Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Nereye gittiğimizi ifadelendirmedeki temel araçlarımızdan biridir nereden geldiğimiz. Politik hattımızda ortaya çıkmış ve çıkacak çatışmaların çözümünün ne yönde olduğu/olabileceğini ortaya koyabilmek, neyin nasıl egemen olacağını bilmek için nereden geldiğimizin bilinmesi gerekir.
18 Mayıs 1973; nereden (ve kimden) geldiğimize ilişkin bir gündür.
İbrahim, kısa devrimci yaşamım yoğun olarak sürdürmüş, kendisine, 1960’lı yılların sonlarındaki devrimci romantizm açısından dahi görkemli sayılabilecek misyonlar yüklemiş bir devrimciydi. “Zeki ve inatçı” biri olarak nitelenen İbrahim, erken yaşlarda mücadeleye atılmış, bulunduğu örgütte başlattığı Marksist-Leninist muhalefet hareketini kısa süre içinde örgütsel sonuçlarına götürmüş ve “TKP-ML” Hareketinin kurucu önderi olmuştur. önderliği altında yürütülen politik faaliyetin bir yılı henüz dolmadan düşmanın eline geçmiş ve aylar süren, bir direniş destanının yaratıldığı işkencelerden sonra 18 Mayıs 1973’de, Diyarbakır’da öldürülmüştür. 0 henüz yirmi dört yaşındayken, sol hareketin anlı şanlı gediklilerinin havsalasının alamayacağı politik vaziyetler almış bir politikacı olarak yaşamını noktalamıştır.
İ. Kaypakkaya’nın çıkışı, 12 Mart dönemine gelen sol hareketin çeşitli kesimlerinin çıkışsızlığına karşı bir çıkıştı. 0, özgülleşemediği için devrimci olamayan “teorik bakışlı” bir yapıyla; devrimciliğini, belli başlı olarak sadece özgül sosyopolitikadan besleyen hareketin yetmezliğini reddederek; fakat birinin devrimciliği diğerinin programatik disiplinini almak suretiyle, aktif bir bağlantı kategorisi olarak politik sahnede yerini aldı.
Onun, Marksizme ilişkin değerlendirilmesine de, Marksizmin öncel bağlantı kategorisinden, bir yandan teorisi ve pratiğinin, diğer yandan bilimi ve felsefenin dolayımından, yani politik düzeyden yola çıkılarak girişilebilir. Teorinin, pratik işlev gördüğü ve dolaysız devrimci pratiğin, pratik olarak edinilmiş teori ile bir ara kategori oluşturmak üzere kesintisizce uzatıldığı; teori ile pratiğin ön birliğinin oluştuğu bir Marksizm uygulamasıdır onunki. 0, politik olarak ve pratik-politik düzeyde gerçekleşmiş bir Maksizmin temsilcisidir. Söz konusu edilen, Marksizmin, Lenin’de özel ifadelerini bulan temel politik tezlerine tekabül eden bir gerçekleşmedir.
Bu ifadeler, bir soyutlama çabasının ürünüdürler. Böyle bir çabaya nasıl gelindiğini birkaç önermeyle göstermek gerekiyor:
Kaypakkaya’nın politik çizgisi devrimciydi. Bunu görmek için bir çift gözün ve bir beynin olması yeterlidir.
0 dönemde İ. Kaypakkaya, Deniz Gezmişler ve M. Çayan’da temsil edilen çizgiler dışında bir devrimci politik hat yoktu.
Kaypakkaya’nın devrimciliği THKO ve THKP-C’nin devrimciliğinden radikal bir farklılık gösteriyordu. Kaypakkaya, kesintisizce ilerletilmiş ve bu anlamda burjuvazinin olası devrimciliğinin bütün etkilerinden sıyrılmış, ondan kopmuş bir devrimci niteliğe sahipti. Bu yan, çeşitli uzanımlarıyla Kemalizme karşı açılan şiddetli savaşta somutlanıyordu. Kaypakkaya’nın devrimciliğinin diğer devrimcilerden radikal farkı, bugünkü tartışmalar açısından vurguya ihtiyaç gösteriyor. Çünkü toplumsal ve teorik olarak, bugünle organik bağı içinde kesintisizce geleceğe uzatılmış bir devrimcilik, savaş silahı olan Marksizme özgü bir devrimciliktir.
(Politikada) Marksist olmanın ilk temel şartlarından biri -olanca politik anlamıyla- devrimci olmaktır.
0 halde Marksizm, devrimci olmayan politik çevrelerde aranmayacaktır.
Devrimci politik güçlerin ikisi (THKO ve THKP-C) ise küçük burjuva demokratizmiyle ağır şekilde sakatlanmıştır. THKO ve THKP-C’nin devrimci birer hareket oldukları ne kadar açıksa, ondan etkilenmekle birlikte Marksist olmadıkları da o kadar açıktır. Zaten Türkiye’de devrimci hareketi eleştiren k-b sosyalisti ya da revizyonist külliyat, bu hareketlerin Kemalizmin ağır etkisinde olduklarını sıkça işleyerek kendilerinin sözümona “Kemalizmden uzak” reformizmlerim aklıyorlar. Bu işlem sırasında da istisnasız hepsi, Kaypakkaya adındaki anti-Kemalist gerçeği görmezden geliyorlar.
Son önermeyi kestirebilmek artık mümkün:
12 Mart dönemi Türkiyesi’nde Marksist arayan birinin, dikkatini ve sorularını yönelteceği biricik politik kişilik İ. Kaypakkaya ve biricik politik çizgi “TKP-ML” Hareketinin çizgisidir.
Kaypakkaya’nın Marksist olduğunun tanıtlanması
bu açamadan sonra gelir ve bir soyutlama içlemi gerektirir. Lenin, en basit ilkel soyutlamada dahi idealizmin olanaklarının ortaya çıktığını belirtiyordu. Fakat, “genelin önde gelen çözümünü bulmadan, parça parça sorunları ele almak mümkün değildi ve soyutlama, zorunlu bir işlemdi.
İdealizm tehlikesinin ortaya çıktığı alana girip savaşmayı göze alamazsanız, Kaypakkaya’nın politik çizgisini, “küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan” gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle tanımlarsınız.
Türkiye sol hareketinin tarihini ele alanların, bir-iki dürüst istisna dışında neredeyse tümünün “paradigma”ları, İ. Kaypakkaya’nın politik varlığını yok saymak üzerine geçerli olabiliyor. Politik tezleri ve eylemleriyle Kaypakkaya, kendisini pozitif bir temel olarak almayanları tutarsızlığa mahkum ediyor.
Kaypakkaya, 1972’de açtığı kanal vasıtasıyla, Türkiye devrimci hareketinde iki temel gelenekten birinin, komünist geleneğin başlatıcısıdır. 12 Mart dönemi sonrası, politik ve organik ardılı olan TKP-ML Hareketi ile birlikte THKO ve THKP-C’den dönüşerek ya da koparak, onun açtığı politik kanal çerçevesinde konumlanan hareketler, genel varoluşları ve karakteristikleriyle bir gelenek oluşturdular. Fakat, genel olarak komünist geleneğin üyelerinin, Kaypakkaya ile aralarındaki dinamik politik bağın yeterince ayırdında oldukları söylenemezdi.
Komünist hareketler geleneğinin üyeleri, tarihin politik bilincini kesimsel bilincinin üstüne çıkaramadıklarından (aslında bu eksiklikten TKP-ML Hareketi de bağışık değildi) politik miraslarını tutarsızca reddettiler.
Bugün Maoculuğun etkilerinden sıyrılındığı bir dönemde Kaypakkaya’yı Maoculukla ilişkisinden dolayı reddetmeye kalkışmak, Maoculuğun öldükten sonra öcünü alması anlamına gelecektir. Bu, sonuçlarına uzatılırsa, 1980’li onyılın ilk birkaç yılına kadar olan tüm bir dönemin, komünist hareketin reddine konu olmasını getirecektir.
Komünist gelenekten her kim ki, 1979-80’e kadar kendisini komünist olarak değerlendiriyor; Kaypakkaya’yı da aynı şekilde değerlendirmek durumundadır. Bu, bir ele alış tarzı değil, formel bir Marksizm anlayışı açısından dahi temel bir gerçektir. Çünkü o zamana kadar herkes, Kaypakkaya ile -eğer bu terimleri kullanmak gerekirse- aynı biçim ve içeriğe sahip bir Marksizm savunuyordu.
Öte yandan, Türkiye Marksizmin başlangıcını, 1980 yılı veya daha yakına almak, suyu öyle bulandıracaktır ki, “kargaşada Tanrının hangi fakirden yana olacağını” kestirmek pek güç olmayacaktır.
Bu, politik sonuçlarını -geçmişi bir yana bırakırsak- politik yelpazenin bugünkü heveskârları açısından, sınıf mücadelesi arenasındaki sınıfların potansiyelleri, ittifakları ve devrimin karakterinde oynayacakları rollere ilişkin olarak kapsamlı bir şekilde verecektir.
Komünist gelenekte organik olarak yer alıp, Kaypakkaya’nın mirasını reddetmek, “eski şişelere yeni şarap koymak” olacaktır. Ya birilerinin yaptığı gibi, hiç olmazsa bu alanda tutarlı olmak ve şarabı şişesiyle birlikte bir yana bırakmak gerekiyor Bu Marksist gelenekten politik bir kopuşu göze almayı gerektirir. Ya da şu veya bu tarihsel unsurun görüntü dünyasında kaybolmadan, komünist devrimci nitelik ve gelenekte, politik ayrımlarıyla birlikte ısrar etmek gerekiyor.
Kaypakkaya’nın söz konusu tarihsel görünüşünü doğru olarak kabul edenlerle, (Kaypakkaya’yı) o görünüşe indirgeyerek reddedenler, devrimci ve komünist hareketin tarihine ayrı yerden bakıyorlar.
Bu, formel bir Marksizm anlayışıdır. Marksizmin kendisini (Marksist hareketi de nesneleştirmek gerektiği anlamda) tarihsel materyalist bir tarzda kavramadıklarını gösterdikleri gibi ve bugün bunun yapılmadığı koşullarda, pratik-politikadaki devrimci ayrıcalıklara, geleceğin de bir anlamda sigortası olduğu için, hak ettiği yeri vermediklerle anlamına gelir.
İyice anlaşılması gerekiyor Türkiye‘de Marksizm-Leninizm, Kaypakka’dan bu yana kendi içerisinde gelişmeler göstermiştir. Bu gelişme, ana kanalım tarihsel itilimlerin oluşturduğu bir gelişmedir. Gerçeği kendi dar ufku sanan kimilerinin büyük bir azametle yaptıkları gibi işçi sınıfının, Marksizm tarafından ortaya konan tarihsel rolünü “keşfetmek”, Türkiye toprağında hiç de yeni değildir.
1979-80 yılları ve içinde bulunduğumuz son yıllar, Maksizmin kavranışındaki gelişmenin açama kaydettiği yıllan olduğu doğrudur.
Fakat sadece gelişme aşamaları...
Kaypakkaya’nın, Marksizme ilişkin büyük kopuşundan sonra, yaşanması gereken Marksizm içi sıçramalar yaşanmamıştır. Eksikliklerin, yukarıda belirtilen yıllarda üstesinden gelindiği yanılsamasına kapılmak, dikkatleri, artık doğal sınırlarına gelindiğinin güçlü sinyallerini veren Kaypakkaya orijinli Marksizmimizin eksikli yapısına yöneltmemizi engelleyecektir. Bugün komünistler arası birliğin, küçük burjuva sosyalizmi ve devrimciliği ile aramızda yeni radikal ayrım çizgileri çekmemizden besleneceğini de politik varoluşumuza güçlü çekiç darbeleriyle ve incelikle nakşetmemiz gerekiyor.

 

Bir Devrimcinin Portresi: İbrahim Kaypakkaya

 

İlk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda devrimci düşünceyle tanışan, daha sonra Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda, TİP'te öğrenci hareketinin içinde yer alan, TKP-ML/TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs 1973'te işkencede öldürülmüştü.

Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Ordusu'nun (TİKKO) kurucusu, işkencede ölen İbrahim Kaypakkaya, Çorum'da doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. İlkokul çağına kadar doğduğu köyde kalan Kaypakkaya, ilkokulun birinci ve ikinci sınıflarını Karamahmut Köyü'nde okudu. Daha sonra Ortakışla ve Alacaköy'de ilköğrenimini tamamladı. 1961'de Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nun sınavını kazanarak, öğrenimine burada devam etti. Çok başarılı bir öğrenci olan Kaypakkaya, arkadaşları arasında seviliyor, yazları köyüne giderek ailesine destek oluyordu.

Devrimci düşünceyle ilk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanışan Kaypakkaya, bu okulu "pekiyi" dereceyle bitirdikten sonra Yüksek Öğretmen Okulu'na gitti. Bir yıl burada hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul'da Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisiydi. Bu yıllarda özellikle devrimci gençliğin anti-emperyaltst mücadelesine yakın ilgi duydu. Sosyalist düşünceyi benimseyip, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) İstanbul Sekreterliği ile ilişki kurarak, kendi okullarında da örgütlenmek için çalışmalara başladı.

Bu yıllarda Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan Kaypakkaya, siyasal düşüncelerinin yanı sıra sanata ve edebiyata olan eğilimi ve her konudaki bilgisi, alçakgönüllü kişiliği ile dikkati çekti. Mart 1968'de Çapa Yüksek Öğretmen Okulundaki arkadaşlarıyla birlikte FKF'ye bağlı Çapa Fikir Kulübü'nü kurdu. Kurucuları arasında Muzaffer Oruçoğlu 'nun da olduğu örgütün kuruluşu okul yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı. Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki devrimci öğrencilere karşı baskı ve sindirme politikası başlatıldı.

Fikir Kulübü'nün başkanı olan İbrahim Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968'de okuldan atıldı. Buna karşı Danıştay'dan yürütmeyi durdurma kararı almasına rağmen, bozulan karar okul yönetimi tarafından uygulanmadı ve Kaypakkaya'nın Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ile olan ilişkisi kesildi. Bu dönemde 6. Filo'ya karşı eylemlere, öğrenci örgütlerinin düzenlemiş olduğu gösterilere katılan Kaypakkaya, FKF ve TİP içinde baş gösteren ayrılıklarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimsedi. Okuldan atıldıktan sonra çeşitli işlerde çalıştı, bu arada matematik dersi vererek yaşamını sürdürdü. Yine bu yıllarda özellikle İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul'daki bürosunda çalışan ve gazetenin satışı dahil her türlü günlük işini yapan Kaypakkaya, burada ve Aydınlık, Sosyalist Dergi ile Türk Solu'nda çeşitli yazılar yazdı.

1969'da Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun genel kurulundan sonra MDD görüşünü benimsemiş olanlar arasında baş gösteren ayrılıkta, Doğu Perinçek ve arkadaşlarının başını çektiği Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) çevresiyle birlikte davrandı. 1969 ve 1970'de yoğunlaşan kitlesel eylemlerin büyük bir bölümünde yer aldı. Silivri'de Değirmenköy'deki toprak işgalini destekledi. Bu nedenle bir süre gözaltına atındı. O yıllarda meydana gelen Demir Döküm, Pertrix, Sungurlar, Gıslaved vb. gibi işçi eylemlerini de destekleyen Kaypakkaya, 1971 'de Çorum ve yöresini gezerek, buradaki izlenimlerini "Çorum İlinde Sınıfların Tahlili" adı altında kaleme aldı.

Bundan sonra bir süre Malatya, Tunceli ve Gaziantep yörelerinde örgütsel etkinlikte bulundu. Bu arada sıkıyönetimin ilanıyla birlikte aranmaya başladı. 1972'de o güne kadar birlikte olduğu PDA çevresiyle ideolojik anlaşmazlığa düştü. Aynı yıl Türkiye İhtilalci İsçi Köylü Partisi'nden koparak, birlikte olduğu arkadaşlarıyla Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) adlı örgütle ona bağlı olan Türkiye İşçi Köylü Ordusu'nu (TİKKO) kurdu. Özellikle Malatya, Elazığ ve Tunceli civarında örgütlenen TKP-ML'nin aynı zamanda ideolojik önderliğini de yapan Kaypakkaya, 24 Ocak 1973'te Tunceli'de Vartinik-Mirik mezralarında güvenlik güçleri tarafından sarıldı. Çıkan çatışmada yakın arkadaşı Ali Haydar Yıldız öldürüldü, kendisi yaralandı. Birlikte olduğu diğer arkadaşları kaçmayı başardılar.

Yaralı olarak kaçan ve beş gün köylerde saklanan İbrahim Kaypakkaya, 29 Ocak 1973'te kaldığı köyde bir öğretmenin ihbarı üzerine ele geçirildi. Yaralı olmasına rağmen yürütüldü. Buradan ayaklan donmuş olduğu halde Diyarbakır'a getirildi. Daha sonra hastaneye yatırıldı, bu arada ayaklarının kesilmesine izin vermemesine karşın yemeğine ilaç konularak donmuş olan ayakları kesildi.

İyileştikten sonra günlerce işkenceye maruz kalan Kaypakkaya, sorgusunda hiçbir biçimde kendisini ve örgütünü bağlayacak ifade vermedi. 16 Mayıs 1973'te yeniden sorguya götürüldükten iki gün sonra Diyarbakır'a gelen babasına intihar ettiği söylendi ve parçalanmış cesedi teslim edildi. Bu olay o dönemde bağımsız milletvekili olan Mehmet Ali Aybar tarafından bir soru önergesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) getirildi. Kaypakkaya'nın yazılarının toplandığı "Bütün Yazılar-1" adlı bir kitabı vardır.(SA/EÜ)

 

* Bu metin Toplumsal Mücadeleler ve Sosyalizm Ansiklopedisi'nin 7. cildinde yer alıyor. Kaypakkaya ve TKP-ML/TİKKO'yla ilgili daha fazla bilgi ansiklopedide bulunabilir.

 

 

İbrahim Kaypakkaya 'nın
Şehit Düşüşünün
20nci Yıldönümü
Üzerine Açıklama

20 yıl önce, Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, gerici Türk rejiminin elinde tutukluyken alçakça bir cinayete kurban edildi. Yoldaş Kaypakkaya ölümünde sadece 24 yaşındaydı, ancak Türkiye'deki devrimci hareketin gelişmesine bu kısa zaman zarfında bile muhteşem katkılar yapmıştı. Ölümü, Türkiye proletaryası için, ve proletarya devrimine pratikte ve aynı zamanda teoride önemli katkılar yapmakta olan bir önderden ve öğretmenden mahrum bırakılmış olan uluslararası- komünist hareket için ciddi bir kayıptı.
İbrahim Kaypakkaya'nın kısa fakat son derece zengin hayatı, 1960'lı yıllarda dünya çapında devrimci Marksizm ile karşı-devrimci revizyonizm arasında tüm dünyada süren mücadelenin bütünsellikli bir parçasıdır. Yoldaş Mao Zedung'un önderliğinde ve bizzat Yoldaş Mao Zedung'un başlatmış olduğu Kültür Devrimi'nden büyük ölçüde de ilham alarak, dünyanın her yerinde devrimciler, revizyonizme karşı, ideolojik, siyasi ve örgütsel cephede amansız bir mücadele başlattılar. çoğu kez bu, devrim yapma konusundaki sahte iddialarını bile artık çoktan terketmiş bulunan eski revizyonist partilerden kopulması, ve Marksist-Leninist-Maoist ideoloji temelinde yeni devrimci partilerin yaratılması anlamına geldi.

Türkiye' de, bu sürece her yönüyle önderlik eden Yoldaş İbrahim Kaypakkaya oldu. Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, bir dizi cephede revizyonizmin gayet berrak ve mahvedici bir eleştirisini geliştirdi; bundan da öte -özellikle, gerçek bir Halk Savaşı geliştirmenin Türkiye tarihindeki ilk ciddi girişimini başlatarak -bu siyasi çizginin pratiğe geçirilmesinde önderliği üstlendi. İbrahim Kaypakkaya, Yoldaş Mao Zedung'un çizgisinin Türkiye'deki en tutarlı, köklü ve en sağlam savunucusu, ve Mao'nun proleter devrimci içeriğini boşaltmaya çalışan sahte Mao "savunucuları"nın en keskin muhalifiydi.

İbrahim Kaypakkaya, Şafak revizyonistlerinin, kitlelere "devrimci kitle çalışması" olarak göstermeye çalıştıkları reformist, legalist ve ekonomist faaliyetlerinin ipliğini pazara çıkarttı. Yoldaş Kaypakkaya, revizyonistlerin zehirli eklektizmini amansızca gözler önüne serdi ve ikna edici bir şekilde ortaya koydu ki "bu burjuva baylar bir şeyin ismini değiştirince o şeyin mahiyetinin de değişeceğini sanıyorlar." Yoldaş Kaypakkaya'nın revizyonist demagoji konusundaki müşahadeleri, bugünkü siyasi mücadeleleri kavramada hala geçerliliğini koruyor.

Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, Kürt ulusunun ezilmesine karşı tek gerçek çözümün, proletarya ve partisi önderliğinde bir Yeni Demokratik Devrim olduğunu da açık bir şekilde gösterdi. Tüm bu sebeplerden ötürü, İbrahim Kaypakkaya, hem yaşamında hem de ölümünden sonra her çeşit devrim düşmanının hedefi olmuştur. Devrimin gelişmesine karşı olanlar, ya doğrudan ya da utana sıkıla İbrahim Kaypakkaya'nın çizgisine saldırmak zorunda kalmışlardır. Yoldaş Kaypakkaya 'nın haklı olarak sahip olduğu yüksek itibardan ötürü, sahtekarca onun mirasını savunduklarını iddia eder görünen bazıları -mesela "Bolşevik"ler gibileri, diğer dönekler ve onların soyundan olanlar İbrahim Kaypakkaya'nın sözümona "eksikliklerini" eleştirmekte, ve/veya, kendi eğri büğrü teorilerini devrimci kitlelere satmak için, İbrahim Kaypakkaya'nın çizgisini karikatürleştirip tahrif etmektedirler. Maoistler, İbrahim Kaypakkaya'nın bu çeşit "savunucuları "na karşı uyanıklığı elden bırakmamalıdır.

Türkiye'deki gerici rejim, halk kitleleri ve devrimci güçler üzerinde terör estirmeye devam etmektedir. Rejim, yakalayıp bertaraf etmek için, İbrahim Kaypakkaya'nın izleyicileri Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist'in güçlerinin peşini sürek avı izler gibi takip etmektedir; çok sayıda yoldaş şehit düşmüş veya zindana kapatılmıştır.Ne var ki, gerici rejim sağlam olmaktan çok uzaktır. Zaten estirdikleri terör, kitlelerden tecrit olmuş durumlarını yanıtlama çabasıdır. Bölgedeki durum, heryerde gerici rejimlerin mevcudiyetine rağmen, kurtuluş için halkın mücadelesi açısından artan ölçüde elverişli hale gelmektedir. Gerici rejimi mağlup etmek mümkündür ve mağlup olacaktır! Uzun zamandır beklenilen bu zaferin gerçekleştirilmesi için İbrahim Kaypakkaya'nın çizdiği güzergahta ilerlemeye devam etmek şarttır.

Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, Devrimci Enternasyonalist Hareket'in oluşturulmasının temsil ettiği, dünya proletaryası için büyük ilerleme ve büyük zafere bizzat şahit olacak kadar yaşamadı. Devrimci Enternasyonalist Hareket, diğer Maoist güçlerle birlikte, Marks, Engels, Lenin, Stalin, ve Mao Zedung'un mirasçısıdır, ve bu Hareket'in oluşturulması, proletarya ve tüm dünyadaki ezilen halkın mücadelesinin değerli meyvasıdır. Türkiye proletaryası ve ezilen halklarının tecrübesi, İbrahim'in ve haleflerinin mücadelesinin tecrübesi, dünyanın diğer farklı köşelerindeki mücadele ile birlikte, Türkiye Komünist Partisi! Marksist-Leninist'in de imzası bulunan Devrimci Enternasyonalist Hareket'in Deklarasyonu'nda yansıtılmaktadır.

Bugün, emperyalistler ve gericiler sosyal emperyalist Doğu bloğunun çökmesini "komünizmin ölümü" olarak kutlarlarken bile, kendilerinin çürümüş düzenine karşı en kararlı savaşçılar olarak Maoistlerin öne çıkmakta olduğunu inkar edememektedirler. Peru Komünist Partisi (PKP) ve Başkanı Gonzalo'nun önderliğinde Peru' daki Halk Savaşı, dünya çapındaki bu akımın en ileri ifadesidir.

Yanki emperyalistleri, günümüz dünyasının bu en önemli devrimci hareketini başsız bırakma ümidiyle, Peru' daki kuklaları Fujimori rejimine Başkan Gonzalo'yu ele geçirmesinde yardım ettiler. Ancak Maoistler ve dünyadaki devrimci güçler, ve onların müttefikleri, bu daveti kabul etmeye hazır olduklarını gösterdiler. Devrimci Enternasyonalist Hareket, tüm Maoistlere ve devrimci güçlere "Başkan Gonzalo'nun Hayatını Korumak İçin Yeri Göğü Ayağa Kaldırın!" çağrısını yaptı. DEH Komitesi'nin söylediği gibi, "Yoldaş Gonzalo'nun düşman tarafından yakalanması, tüm dünya devrimci halkı için acı bir darbedir, yoldaşımızın hayatı had safhada tehlikededir. Bu saldırı aynı zamanda bir hodri meydan, bizim için yelkinip yerimizden fırlayarak bu gericilerin Yoldaş Gonzalo'yu canından etmelerini başarıyla engelleme, ve onu tutsak alanları mücadele yoluyla büyük bir mağlubiyete uğratma çağrısıdır. Yoldaş Gonzalo'nun hayatını savunmak, kölelerin isyan hakkını savunmak demektir, devrimi ve komünizmi savunmak demektir". Tüm dünyadaki Maoistler, siyasi muharebe için önlerine sürülen bu hodri meydanı derhal yanıtladılar. Bugün, "Başkan Gonzalo'nun Hayatını Koru!" şeklindeki savaş çığlığı, her kıtada yankılanmaktadır; dünya çapında bir kitle hareketi gelişmiştir, ve Türkiye'de bu göze çarpacak niteliktedir. Bunun ışığında, Abimael Guzman'ın Hayatını Korumak İçin Acil Enternasyonal Komite'nin yürüttüğü canalıcı faaliyetin bilincinde olmak önemlidir. Başkan Gonzalo'yu tutuklayarak, emperyalistler ve gericiler, halkın üzerine yuvarlamak üzere büyük bir kaya parçasına sarıldılar, ama artan sayıda insan, onları bu büyük kaya parçasını kendi ayakları üzerine düşürmek zorunda bırakmak için savaşıyor.

Bu yıl Devrimci Enternasyonalist Hareket'in tümü Mao Zedung'un Yüzüncü Yılı'nı kutlamaktadır. DEH Komitesi, bu hareketin partilerine ve örgütlerine, aynı zamanda tüm devrimci güçlere, Mao'nun Yüzüncü Yılını unutulmayacak bir şekilde kutlamaları ve bu fırsatı kullanarak, emperyalistlerin ve gericilerin anti-komünist saldırılarına karşı güçlü bir ideolojik karşı-saldırı yürütmeleri için çağrı yapmıştır.

Yoldaş Kaypakkaya, Mao Zedung'un Türkiye' deki en kararlı savunucusu olmakla kalmamış aynı zamanda Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin sahip olduğu tarihsel önemi ve Mao Zedung tarafından Marksizm-Leninizm biliminin yeni ve daha yüksek bir aşamaya geliştirilmiş olmasını süratle kavramıştı.

Yoldaş Kaypakkaya'nın hatırasını şerefle anmanın en önemli yolu, devrimci güzergahta sebat etmek ve ilerlemektir. Marksist-Leninist-Maoist ideoloji, önümüzde takip edilecek güzergahı tespit eden temel pusuladır. Devrimci Enternasyonalist Hareket'in Deklarasyonu'nda vücut bulan, işte bu temel yönelimdir. Bu güzergahta sebat ederek, proletaryanın hem dünya çapında, hem de her ülkedeki parçalarında birliğini güçlendirerek, ileriye doğru muzaffer bir şekilde yürüyebiliriz!

YAŞASIN İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN HATIRASI!

 

 

 

 

Avni'den sonra şimdi de Kaypakkaya
AB Anayasası’na karşı eylem yapanlar arasında Oğuz Aral’ın Avni karakterinin yer aldığı tişörtler giyen göstericilerden sonra G8 zirvesinde ise sol bir örgütün liderinin flaması kullanıldı. Fransa’da AB Anayasası’na karşı eylem yapanlar arasında Oğuz Aral’ın Avni karakterinin yer aldığı tişörtler giyen göstericilerden sonra G8 zirvesinin yapıldığı Gleneagles’ta İbrahim Kaypakkaya’nın resminin bulunduğu kırmızı flamalar dikkat çekti. Yüzü maskeli 25 yaşlarındaki Türk Tikkocu genç, İngiliz ve İtalyan göstericilere polise nasıl karşı koyabileceklerini gösteriyordu. Tikko’cu gencin yalnız olmadığı, kendisiyle birlikte Londra’dan gelen 30 kadar arkadaşıyla ön cephede tel örgülü setleri indirdiği gözlendi. Çeşitli müzik parçaları eşliğinde yürüyüş yapan göstericiler, Gleneagles Oteli yoluna geldiklerinde polisi baştan çıkardılar. Şişeler polislere doğru fırlatılıp tel setler indirmeye kalkışılınca polis kendini kaybedip saldırıya geçti. Yürüyüşün yapıldığı sokak bir anda muhabere sahasına dönmüştü. Havada onlarca helikopter göstericileri gözlüyordu.

Hürriyet Gazetesi

 


18 Mayıs, İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin yıldönümüdür.

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye’de hakkı yenmiş bir devrimcidir.

Gazeteler, televizyonlar onun ölüm yıldönümlerini bilmezden, görmezden gelirler.

Çünkü, İbrahim Kaypakkaya’nın öldürülme şekli, medyanın hakkında söz etmeye cesaret edemediği askeri cuntaların utancıdır, yüz karasıdır..

İbrahim Kaypakkaya, 1970’li yıllarda, Türkiye’de devrimin banka soygunlarıyla, gençlerin bireysel silahlanmalarıyla, dağa çıkmalarıyla mümkün olamayacağını söylüyordu.Devrimin gerçekleşebilmesi için işçilerin, köylülerin bir parti önderliğinde örgütlenmesini, mücadelenin mutlaka onların öncülüğünde verilmesi gerektiğini savunuyordu.

Amerikan 6.Filısu’na karşı eylemlerde, Trakya Değirmenköy’deki toprak mücadelesi,
Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby işçilerinin grev ve direnişleri onun damgasını taşıyordu. 1 Milyon işçinin yürüyüşe geçtiği ve İşçi sınıfı tarihinin en büyük eylemi 15/16 Haziran direnişinde de onun örgütlemesinin büyük payı vardı.

Diğer gruplardan devrimci arkadaşları “Kır gerillası” eylemine hazırlanırken, İbrahim Kaypakkaya, G.Antep’te, Malatya’da, Tunceli’de köylüleri örgütlüyordu.

O yıllarda aynı grup içinde yer alan, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi gençlik önderlerinden Gün Zileli, yazdığı Yarılma adlı kitabında Kaypakkaya ile ilgili şu anısını şöyle aktarıyor:

“İbrahim’in aile ocağındaki ilişkilerini, kısa bir süre için de olsa izleme olanağı bulmuştum..O kısa ziyaret sırasında , mahalle yakın akrabalardan oluşan bir Alevi mahallesiydi.Çevredeki emekçi insanların neredeyse hemen hepsi İbrahim’i tanıyor ve ona sevgiyle sesleniyorlardı. İbrahim de onlara aynı şekilde karşılık veriyordu. İbrahim’in “halkçı”lığına,yalnız, kendi yakın çevresiyle ilişkilerinde tanık olmamıştım.Yine ziyaretlerimden birinde, Ankara Hukuk’taki konferans salonunda oynanmakta olan “Halkın gücü” adlı bir tiyatro oyununa gittik.Oyunu seyretmeye civar yörelerden köylüler de gelmişti.İbrahim, kasketli köylüleri görünce heyecanlandı,’Kasketlilerim de gelmiş’ dedi gözleri parlayarak, ‘Oyun önemli değil, ben onları burada gördüm ya,yeter’”(Yarılma,s..418)

12 Mart’ta en büyük zulmünü İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları gördü. Diyarabakır zindanları, Kemal Pir ve Hayri Durmuş’tan önce, işkencehanelerinde İbrahim Kaypakkaya’yı tanıdı.

Kaypakkaya, 12 Mart’an sonra, 2 yıl boyunca Tunceli,Malatya, Gaziantep köylüleri arasında saklanmayı başardı. En sonunda, Ali Haydar Yıldız ve Süleyman ve Hüseyin adlı arkadaşlarıyla birlikte 24 Ocak 1973’ te Tunceli’ye bağlı Vartinik- Mirik mezrasındaki bir komada çembere alındı. Süleyman ve Hüseyin kaçmayı başardı. Ali Haydar Yıldız olay yerinde öldürüldü..İbrahim Kaypakkaya, boynundan aldığı ağır saçma yaralarıyla çemberden kurtulmayı başardı. İki gün dağdaki bir mağarada saklandı. Sonra yaralı olarak gittiği köyün öğretmeni tarafından ihbar edildi. Fehmi Altınbilek komutasındaki askerler tarafından yakalandı.İbrahim, buzlu sularla kaplı bir derede çıplak ayakla yürütülerek Gökçe Karakolu’na, oradan da Diyarbakır’a götürüldüğünde ayakları yarı donmuş bir haldeydi..

Diyarbakır Cezaevindeki sorgusu 4 ay boyunca sürdü. Buzlu sularda yürütülmesi nedeniyle kangrene dönüşen ayakları tedavi edilmedi. Dört ay boyunca o ayaklarla Tunceli, Malatya, Gaziantep dağlarında dolaştırıldı. Bütün işkencelere karşın örgütsel çalışmaları hakkında hiçbir bilgi vermedi.O yüzden, adı “Ser verip sır vermeyen devrimci” ye çıktı.Dört ay sonra kangren olan ayaklarının ikisi de kesildi.

“Sorgun artık bitti”, dediler. Kağıt kalem getirdiler. Gelip görmesi için babasına mektup yazmasını istediler.Babasına mektup yazdı.

Ziyarete gelen babasına İbrahim Kaypakkaya’nın ölüsünü teslim ettiler, “İntihar etti!” dediler.

İbrahim’in vücudu kanı henüz kurumamış kurşun yaralarıyla kaplıydı...

***

Kaypakkaya’nın arkadaşlarından Adil Ovalıoğlu’nun cesedi de İstanbul’da bir valizin içinde parçalanmış halde bulundu.Örgüt içi cinayet dediler.

Ben, aynı çizgide yürüyen Adil’in küçük kardeşi Sami Ovalıoğlu ve bazı arkadaşlarını, Ankara’da, Seyranbağları Halkevi’nde tanıdım.

O zamanlar, onları bize “Tasfiyeci” olarak tanıtıyorlardı.

Ama, ben onlara içimden gizli bir sempati duyuyordum.

Onların duruşlarında beni çağıran, baş eğmeyen bir yiğitlik vardı.

Gururlu,onurlu, ama saygıda asla kusur etmeyen bir duruş..

Sami, Yükseliş Mühendisliğin önünde düzenin maşası faşist cellatlar tarafından öldürüldüğünde ,haber alıp olay yerine ilk koşanlardan biri bendim.

Sami yerde yatıyordu..

Havada hala barut kokusu vardı.

***

Ben umudumu hic yitirmedim.

Bir gün gelecek onların da destanı yazılacak..

Onlarla birlikte bütün devrim şehitlerini, İbrahim Kaypakkaya’yı bir anma toplantısında dinlediğim bir sloganla bir kez daha anmak istiyorum::

“Yoldaş senin yerde kanın,
Kalmayacak kanın yerde
Kızıl bayrak dikeceğiz
Dövüştüğün tepelerde”

* Tedavi edilmeyen ayakları kangren olmuştu.

 

A.HAYDAR NERGİZ: Açık gazete'den.

 

Halkın Öğrencisi Direnişin Öğretmeni:

 

İBRAHİM KAYAKKAYA


“Gider, gider, nice koçyiğitler gider
Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir
Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki
Yüreğimiz kabına sığmamakta
Örsle çekiç arasında yoğrulduk
Hıncımız derya gibi kabarmakta”

"Türkiye devrimci hareketinde işkencede direnişin simgesi kimdir denilse herhalde verilecek ilk yanıt İbo’dur. Gerçekten de İbrahim Kaypakkaya, sarsılmaz inancı ve kararlılığıyla katilleri politik olarak hezimete uğratmanın adıdır. 1948 yılında Çorum’da doğan İbrahim Kaypakkaya, 1960 yılında Hasanoğlan öğretmen okulunu başarıyla bitirdikten sonra, 1965 yılında Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna kaydını yaptırdı. Kaypakkaya, bu günlerde okulundaki Fikir Kulubü’nün başkanıdır ve Aydınlık, Türk Solu gibi dergilere yazılar yazar. Bir süre sonra ise TKP/ML TİKKO’yu kurar. Özellikle Dersim, Malatya, Antep civarında çalışan İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, THKO’lu Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın katledilmesinde ihbarcılık yapan köyün muhtarını sorgulayıp cezalandırır. Daha sonra Dersim’e geçen Kaypakkaya ve yoldaşları, 24 Ocak 1973 günü faşist devletin askerleriyle Vartinik mezrasında çatışmaya girer. Bu çatışmada Ali Haydar Yıldız ölürken, İbrahim Kaypakkaya bir süre sonra yaralı olarak yakalanır; 3.5 ay boyunca düşmana “ser verip sır vermeyerek” faşizme boyun eğmez. Bu arada ayakları kangren olduğu için kesilir. Sonunda Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973’te kurşuna dizilerek katledilir ve bir direniş simgesi olarak tarihe geçer."

 

Barikat Dergisi

 

 

 

Kaypakkaya dosyası yeniden açılsın
78’liler Girişimi, İbrahim Kaypakkaya dosyasının yeniden açılmasını istedi. Taksim Gezi Parkı’nda bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri basın açıklaması yaparak, 33 yıl önce Diyarbakır Askeri Tutukevi’nde katledilen İbrahim Kaypakkaya’nın ölümünün aydınlatılmasını talep ettiler. Girişim Sözcüsü Celalettin Can, Kaypakkaya’nın 1973’ün 17 Mayıs’ını 18’ine bağlayan gece öldürüldüğünü hatırlattı. 24 Ocak 1973’te Kaypakkaya’nın kaldığı Tunceli Mirik Mezrası’nın basıldığını ve arkadaşı Ali Haydar Yıldız’ın öldüğünü belirten Can, 5 gün sonra da Kaypakkaya’nın yakalandığını ifade etti. Eyleme katılan İbrahim Kaypakkaya’nın babası Ali Karakaya ise, görüş için cezaevine gittiğinde kendisine oğlunun öldüğünün söylendiğini belirterek, cenazeyi alabilmek için sarf ettiği çabaları anlattı. Baskılar nedeniyle soyadını değiştirmek zorunda kalan Karakaya, oğlunun ölümünün aydınlatılmasını istedi. Ali Haydar Yıldız’ın kardeşi Cafer Yıldız da 33 yıl sonra, işlenen insanlık suçlarının açığa çıkarılmasını talep etti. Basın açıklamasının ardından, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde, Kaypakkaya’nın katledildiği tarihte Diyarbakır Askeri Tutukevi’nde görevli tüm resmi-sivil güvenlik ve istihbarat elemanlarının kimliklerinin kendilerine bildirilmesini talep eden dilekçeler İçişleri Bakanlığı’na postalandı. TKP/ML-TİKKO’nun kurucusu Kaypakkaya Ankara’da 78’iller Derneği, Partizan Dergisi ve Özgür Tiyatro tarafından düzenlenen etkinlikle anıldı. Ekin Sanat Merkezi’ndeki etkinlikte, Kaypakkaya’nın hayatının yakın arkadaşlarının ağızından anlatıldığı sinevizyon gösterimi yapıldı. Ankara 78’liler Derneği üyesi Metin Uzunöz, Kaypakkaya’nın faşizme karşı destansı bir direniş verdiğini belirterek, “Sır verip ser vermediği için zindanlarda azgınca işkenceye maruz kaldı ve katledildi. Mücadelesi ve kişiliği hâlâ yol göstermeye devam ediyor” dedi.

 

 

 

 

A) İBRAHİM KAYPAKKAYA

(Bütün alıntılar İ.K. Seçme Yazılar, Ocak Yayınları`nın Kemalizm ile ilgili bölümlerindendir. Tersi belirtilmedikçe altı çizili yerler İ.K.`ya aittir.)

I) İ. KAYPAKKAYA`NIN GÖRÜŞLERİNDEKİ TEMEL ÇELİŞME.

1. Halk - Halk Hareketi, Millet - Milli Hareket Mutlak Ayırımı.
İ. Kaypakkaya`nın Milli Mesele ile ilgili görüşlerinin temelinde yatan bir anlayış halk ve halk hareketi ile millet ve milli hareket arasında oluşturduğu derin bir uçurum, bu ikisinin birbirinden kesin, mutlak bir farklılığı, ayrılığı anlayışıdır. İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
2. MİLLİ MESELE KİME UYGULANIYOR

Şafak revizyonizmine göre milli baskı, Kürt halkına uygulanmaktadır. Bu milli baskının ne olduğunu anlamamaktır. Milli baskı, ezen, sömüren ve hakim milletlerin hakim sınıflarının, ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladığı baskıdır. Türkiye`de milli baskı, hakim Türk milletinin hakim sınıflarının, sadece Kürt halkına değil, bütün Kürt milletine, sadece Kürt milletine de değil, bütün azınlık milliyetlere uyguladığı baskıdır.
Halk ve mil1et aynı şey değildir. Halk kavramı, bugün genel olarak işçi sınıfını, yoksul ve orta halli köylüleri, yarı proleterleri ve şehir küçük burjuvazisini kapsar. Geri ülkelerde, halk sınıflarına bir de emperyalizme, feodalizme ve komprador kapitalizmine karşı demokratik halk devrimi safında yer alan, milli burjuvazinin devrimci kanadı girer. Oysa millet, hakim sınıflarda dahil, bütün sınıf ve tabakaları içine alır. ``Millet veya Ulus``, dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluktur. (Stalin) Aynı dili konuşan, aynı toprak üzerinde oturan, iktisadi yaşantı birliği ve ruhi şekillenme birliği içinde olan bütün sınıf ve tabakalar, milletin kapsamına dahildirler. Bunların içinde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakalar olduğu gibi, devrime düşman olan ve devrimle karşı devrim arasında bocalayan, sınıf ve tabakalar da vardır.
Halk, her tarihi dönemde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakaları ifade eder. Halk, belli bir tarihi dönemde ortaya çıkan ve sonra yok olan bir topluluk olmayıp, her tarihi dönemde mevcut olan bir topluluktur. Oysa millet, kapitalizmle birlikte, ``kapitalizmin yükselme çağı``nda ortaya çıkmıştır; sosyalizmin ileri bir aşamasında da yok olacaktır.
Halk kapsamı, her devrim aşamasında değişir. Oysa milletin kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir.
Bugün
Kürt halkı kavramına Kürt işçileri, Kürt yoksul ve orta halli köylüleri, şehir yarı-proleterleri, şehir küçük burjuvazisi ve Kürt burjuvazisinin demokratik halk devrimi saflarına katılacak olan devrimci kanadı girer. Oysa Kürt milleti kavramına bu sınıf ve tabakalardan başka, Kürt burjuvalarının diğer bütün kesimleri ve Kürt toprak ağaları da girer. (a.g.e., sf. 192-194)
Azınlık milliyetlerin emekçilerine yapılan baskı, böylelikle katmerli bir nitelik kazanır. Birincisi, sınıfsal amaçlarla, daha çok sömürmek ve sınıf mücadelesini bastırmak için emekçilere yapılan sınıfsal baskı; ikincisi, yukarıda belirttiğimiz amaçlarla,yani milli amaçlarla, azınlık milletin hemen bütün sınıflarına uygulanan milli baskı. Komünistler, bu iki baskıyı birbirinden ayırmak zorundadırlar. Çünkü mesela, Kürt burjuva ve küçük toprak ağaları ikinci çeşit baskıya karşı çıkarken, birinci çeşit baskıya taraftardır. Biz ise her iki baskıya da karşıyız. Milli baskının ortadan kalkması için Kürt burjuva ve küçük toprak ağalarının mücadelesini destekleriz; ama öte yandan sınıfsal baskının ortadan kalkması için , bunlarla da mücadele etmek zorundayız. Şafak revizyonistleri milli baskıyla sınıfsal baskıyı bir ve aynı gibi göstermektedir. İki ihtimal vardır: Ya Şafak revizyonistleri, halk kavramı içine Kürt burjuvazisini ve toprak ağalarını katmamakta, bu kavramı doğru olarak kullanmaktadır; o taktirde, Kürt burjuva ve küçük toprak ağalarının milli baskıya karşı mücadelesinin demokratik muhtevasını inkar etmek gibi Türk milliyetçiliğinin işine yarayacak bir sonuca varmaktadır. Ya da Şafak revizyonistleri, yanlış olarak Kürt burjuvazisini ve küçük toprak ağalarını da halk kavramı içinde düşünmektedir; o taktirde Kürt burjuvazisine ve küçük toprak ağalarına karşı, Kürt işçilerinin ve diğer emekçilerin mücadelesini gözardı etmekte, Kürt milliyetçiliğinin değirmenine su taşımaktadır. İkisinden biri her iki halde de, Kürt ve Türk emekçilerinin birliği baltalanmakta, mücadelesi zarar görmektedir.
Kürt halkına yapılan sınıfsal baskıyla, Kürt milletine yapılan milli baskıyı birbirinden ayırmak son derece önemlidir. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu iki baskının mahiyetleri , biçimleri başka başka olduğu gibi, amaçları da başka başkadır. (a.g.e., sf. 201-202 )

6. ``HALK HAREKETİ`` VE MİLLİ HAREKET
Oysa halk hareketiyle milli hareket bambaşka şeylerdir. Halk hareketi, her tarihi dönemde, ezilen kitlelerin, kendilerini ezen yukarıdaki sınıfları devirmek için giriştikleri mücadelenin adıdır. Halk hareketi, ezilen kitlelerin sınıf hareketidir. Tarihin ilk dönemlerinden beri halk hareketleri vardır. Halk hareketleri, emperyalizm çağında ve ``emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği`` çağımızda, proletaryanın bilinçli önderliği ile birleşmekte, kitlelerin sömürüden ve zulümden kesin kurtuluşuna doğru ilerlemektedir. Oysa milli hareket, birinci olarak, sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Lenin yoldaşın işaret ettiği gibi Batı Avrupa`da milli hareketler, aşağı yukarı 1789 ile I871 arasında, oldukça belli bir dönemi kapsar. ``İşte bu dönem milli hareketler ve milli devletlerin kuruluş dönemidir.`` Doğu Avrupa`da ve Asya`da ise milli hareketler, ancak 1905 yılında başlamıştır.
İkinci olarak, milli hareketlerin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir…
Niçin milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir? Çünkü, milli hareketler kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ve kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmiştir.

Üçüncü olarak, milli hareket, ``özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenir bir hareket olmaktadır.`` (Stalin)
Stalin yoldaş şöyle demektedir:
``Her
yandan sıkıştırılan, ezilen ulusun burjuvazisi, tabii harekete geçer. Kendi halkına hitap eder ve kendi özel davasını bütün halkın davasıymış gibi göstererek, bütün avazıyla `vatan` diye bağırmaya başlar. Kendi `vatandaşları` arasında, `vatan` için bir ordu toplar ve `halk` bu çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz. Burjuvazinin bayrağı çevresinde toplanır. Yukarıdan gelen baskı onu da ezer ve hoşnutsuzluğuna sebep olur.
Ve işte ulusal hareket böyle başlar. Ulusal hareketin gücü, bu harekete ulusun geniş tabakalarının, proletarya ile köylülerin katılma derecesiyle orantılıdır.``
Stalin yoldaş, ulusal harekete, işçilerin ve köylülerin hangi şartlar altında katıldıklarını tahlil ettikten ve ``Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır. Ve onun, burjuvazisinin bayrağı altında safa girmesinin gereği olmaz`` dedikten sonra şöyle devam ediyor: ``Yukarıda söylediklerimizden çıkan açık sonuç şudur ki, yükselen kapitalizm şartlarında ulusal savaş, burjuva sınıflar arasındaki bir savaştır. Bazen burjuvazi ulusal harekete proletaryayı da sürükleyebilmekte ve o zaman ulusal hareket görünüşte (altını çizen Stalin), ama yalnız görünüşte , bir genel halk hareketi karakteri kazanmaktadır. Ama bu hareket özünde (altını çizen Stalin) her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı ve onun tarafından özlenir bir hareket olmaktadır.`` (Stalin, Marksizm ve Milli Mesele, s. 24-25-26)
Stalin yoldaşın da hemen eklediği gibi bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı savaşmaması gerektiği sonucu asla çıkarılmamalıdır. Hayır, bundan çıkarılacak sonuç, halk hareketi ile milli hareketin bir ve aynı şey olmadığıdır.
Özetlersek; halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimleriyle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir.
Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkmıştır. Batı`da 1789 ile 1871 arasında belli bir tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa`da ve Asya`da 1905`lerden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; milli hareketler her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren milli bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir.

Bugün Türkiye Kürdistan`ında ``hızla güçlenmekte`` olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani halk hareketidir. Birincisi, sade Türk hakim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının `iç pazarı` ele geçirmesi amacına yöneldiği halde, ikincisi, hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına, hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi `halk hareketi` adı altında, bir ve aynı şey gibi göstermektedir. (a.g.e. sf. 208-212)
Böylece İ. Kaypakkaya`nın halk hareketleri ile milli hareketleri mutlak olarak birbirinden ayırdığını, bu ikisinin birbirinden ayrılmasını mutlak bir zorunluluk olarak gördüğünü, onun gözünde bu ayrımın mutlak bir ayırım olduğunu görüyoruz.
Halk hareketi ile milli hareketi böylesine birbirinden ayıran İ. Kaypakkaya`nın aynı zamanda onları birleştireceği, bir potada eriteceği; ona göre aşılması imkansız olan bir uçurumu bir kalem darbesiyle yok edeceği hiç akla gelmeyebilir. Fakat onun yaptığı tamı tamına da budur.

2- Halk Hareketi ile Milli Hareket Mutlak Farklılarının Birleştirilmesi
``Yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan budur.`` (a.g.e., sf. 213-214)
``Şehirlerin kırlık bölgelerden kuşatılması`` stratejisi, sadece feodalizmin mevcudiyetine ve köylülerin nüfusun çoğunluğunu teşkil etmesine, bağlı değildir. Aynı zamanda emperyalizmin yarı-sömürgesi veya sömürgesi olmaya bağlıdır. Emperyalizmin fiili işgali altındaki bir ülkede milli devrim (o ülkedeki köylü nüfusuna ve feodalizmin mevcudiyetine bağlı olmaksızın) esas olarak kırlardan şehirlere doğru gelişir. Çünkü işgalci emperyalist kuvvetler özellikle ülkenin büyük şehirlerini anayollarını, ana haberleşme hatlarını vb... ele geçirir; fakat geniş kırlık alanları kontrol edemez.
Yarı-sömürge ülkeler emperyalizmin yarı-işgali altında olan ülkelerdir. Bu gibi ülkelerde emperyalizm hakimiyetini esas olarak yerli gerici, sınıflar vasıtasıyla devam ettirmekle birlikte, kendisi de onlara üsleri ile, tesisleri ile, askerleri ile, filosu ile, silah yardımıyla... çeşitli şekillerde destek oluyor. Bu nedenle yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde ``şehirlerin kırlardan kuşatılması`` stratejisi sadece feodalizmin mevcudiyetinden ve köylülerin nüfusun çoğunluğunu teşkil etmesinden değil aynı zamanda emperyalizmin yarı-işgalinden de ileri gelmektedir.
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelere özgü olan şey feodalizme karşı özü toprak devrimi olan demokratik devrimle, emperyalizme karşı milli devrimin birleşmiş olmasıdır. Feodalizmin mevcudiyet derecesi ve köylülerin genel nüfusa oranı (ki bunlar birbirine bağlı şeylerdir), demokratik devrimin programını etkiler, ama ``şehirlerin kırlardan kuşatılması`` stratejisini değiştirmez. (a.g.e. sf. 395- 396)
``Bugün Türkiye Kürdistan`ında ``hızla güçlenmekte`` olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt Milli Hareketidir, hem de `ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani Halk Hareketidir. Birincisi, sadece Türk hakim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının ``iç pazarı`` ele geçirmesi amacına yöneldiği halde, ikincisi, hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi ``halk hareketi`` adı altında bir ve aynı şey gibi göstermektedir. ( a.g.e. sf. 212)
``Ama öte yandan kesin bir başka şeyde, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlamayacağıdır. Bu uluslarda emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını desteklemelidir.`` ( a.g.e. sf. 214)
Kısacası ``emperyalizme karşı milli devrimi`` tamamlama görevi proletaryanın sınıf hareketinin, yani halk hareketinin omuzlarındadır.``
İyi ama bu emperyalizme karşı gelişen halk hareketine milli bir görev yüklediği için, halk hareketi milli bağımsızlık, emperyalizmden milli bağımsızlık sağlamak için gelişen bir hareket olduğu için bu onu ``milli hareket`` haline dönüştürür. İ. Kaypakkaya`nın ``milli hareket`` anlayışından farklı olan bir milli hareket, emperyalizme karşı milli devrimi tamamlayacak olan bir milli hareket. Ama yine de bir milli hareket. Böylece karşımıza iki tür milli hareket çıkmaktadır. Birincisi Kaypakkaya`nın halk hareketinden ayrı ele alınmasını zorunlu gördüğü ve kesin olarak ayırdığı milli hareket, ikincisi emperyalizme karşı milli devrimi tamamlayacak olan milli hareket, yani halk hareketi. İşte burada halk hareketi ile milli hareket, bu birbirleriyle ayrılması şart olan iki hareket bu sefer de mutlak ve kesin bir şekilde birleştirilmektedir. ``Bu yeni dönemde milli hareketlerin`` bir örneği olarak proletaryanın sınıf hareketi ``yani halk hareketi`` açıkça gösterilmektedir.
Böylece mutlak olarak birbirlerinden ayrılan, kopartılan ``Halk Hareketi`` ve ``Milli Hareket``, milli halk hareketi olarak birleştirilmektedir.
Fakat böylece ve farkına varılmadan ``Milli Hareket``in mutlak bir şey olmadığı, halk hareketinden mutlak olarak ayrılan milli hareketin halk hareketinin ta kendisi haline geldiği teslim edilmektedir. ``Milli Hareket``in hiç de bizzat İ. Kaypakkaya`nın ilan ettiği gibi mutlak bir hareket olmadığı ilan edilmektedir. Halk hareketi ile mutlak ayrılık içinde olan milli hareket, halk hareketinin ta kendisi olan milli harekete dönüşmekte ve böylece karşımıza iki tür milli hareket anlayışıyla çıkılmaktadır.
İ. Kaypakkaya`nın milli meseleye yaklaşımındaki bu ikircikliği bilince çıkarmamış olan onun eleştirmen ve savunucularının bu ikircikliğin elinden neler çektiklerini ileride göreceğiz. Şimdilik İ. Kaypakkaya`dan devam edelim. İki tür milli hareket kavrayışıyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça görelim.

3. ``Milli Hareket`` ve ``Halk Hareketi`` olarak Milli Hareket
Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketlerin, ancak 1905`lerde başlamış olduğunu ve hareketlerin tabii eğiliminin de milli devletlerin kurulması yönünde olduğunu belirttik. Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketlerin başladığı dönem, emperyalizmin teşekkülü, ticaretin uluslararası bir nitelik kazanmasıyla, milletlerarası sermayeyle, mi1letlerarası işçi sınıfı arasındaki çelişkinin ön plana çıktığı dönemdir.
1905`ler
den II. Dünya Savaşının sonlarına kadar geçen süre içinde, Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli devletler (bir kısmında çok milletli devletler) teşekkül etmiş, sömürgeler genel olarak sözde bağımsız hale gelmişlerdir. Gerçekteyse, bağımsızlığın yeni bir biçimi yaygınlık kazanmış, sömürge ülkelerin yerini, yarı-sömürge ülkeler almıştır.
1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi , bütün dünyada burjuva önder1iğinde eski tip devrimler dönemini kapamış, proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler dönemini ve sosyalist devrimler dönemini açmış bulunuyordu. Burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketler sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler. Yarı-feodal yapıyı ise olduğu gibi muhafaza ettiler. Burjuvazi ve toprak ağaları sınıfları ittifak kurarak, emperyalizmle işbirliğine giriştiler.
İkinci Dünya Savaşının sonunda Çin`de yeni demokratik devrimin başarıya ulaşması, Doğu Avrupa ülkelerinde proletarya önderliğinde anti-faşist halk cephelerinin iktidarı ele geçirmesi, bunların demokratik halk diktatörlüğünden durmaksızın proletarya diktatörlüğüne ve sosyalizmin inşasına geçmeleri, emperyalizmin gerilemesi, bütün bunlar geri ülkelerdeki burjuvaziyi, devrimden daha çok korkar hale getirmiştir.
Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin (abç) durumu şudur:
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önder1iğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum budur.
Öte yandan hala devam eden az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli d
evletlerde ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile, milli hareketlere girişmektedirler. Gerek sömürgeler ve gerekse uyruk milletlerdeki bu milli hareketler, eski dönemin çağımıza devrettiği yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. Bu iki tip ulusta da milli hareketlerin doğal gelişme eğilimi,milli devletlerin kurulması yönündedir. Kesin bir şey varsa, o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan kesin bir başka şeyde, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu uluslarda emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını desteklemelidir.
Türkiye bugün çok milletli devletlerden biridir. Ve Türkiye`de sadece Kürtler bir ulus teşkil ederler. Bu bakımdan da Türkiye komünistleri açısından milli meselenin esasını (tamamını değil) Kürt meselesi teşkil eder. Şimdi Kürt milli hareketinin gelişmesine göz atalım. (a.g.e., sf. 212-214)
Yani,
1- ``Halk Hareketinden`` kesin olarak ayrı ele alınması gereken, Batı Avrupa`da 1789-1871 döneminde sona eren Doğu Avrupa ve Asya`da 1905`te başlayan -ve özelliklerini daha sonra ele alacağımız- ``Milli Hareket``.
2- 1917 Büyük Ekim devrimiyle ise burjuva önderliğindeki eski tip devrimler dönemi kapanmıştır. Yani yukarıdaki tür milli hareketler dönemi kapanmıştır. Proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler dönemi ve sosyalist devrimler dönemi açılmıştır.
Bu dönemde II. Dünya savaşının sonuna, yani yeni çağımızın başına kadar bu eski tip milli hareketler, burjuvazi ve toprak ağalarının (dikkatinizi çekerim, ne milli ne de komprador, yani hem milli hem de komprador burjuvazi) başını çektiği ve burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale geldiği için sömürge yapıyı yarı- sömürge yapıyla değiştirmekten başka bir şey yapmayan milli hareketler vuku bulmuştur.
II. Dünya savaşı sonrası dönemde, emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği, yeni çağımızda ise birincisi bu eski tip milli hareketler, ``eski dönemin`` çağımıza devrettiği, emperyalizm öncesi bağımsız milli devletler kuran, emperyalizm döneminde yine eğilimi bağımsız devletler kurmak olsa da sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten başka bir şey yapamayan Ekim devrimi öncesine ait olan, eski tip burjuva demokratik devrimi olan, eski tip Milli Hareketler, halk hareketinden kesin olarak ayrılması gereken milli hareketler tek tük de olsa sürmektedir. İkinci ve yaygın olarak, çağımızı karakterize eden milli hareketler ise işte böylesi bir bağımsızlıkla yarı-sömürge haline gelmiş olan ülkelerde emperyalizmden tam kopuşu sağlayacak olan ve proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarında olan, yani halk hareketi olan milli hareketlerdir.
4- ``Halk Hareketi``nden Kesin Bir Şekilde Ayrı Ele Alınması Gereken

``Milli Hareket``in Özellikleri ve Komüni
stlerin Tavrı.
a) Millet nedir?
``Millet, hakim sınıflar dahil bütün sınıf ve tabakaları içine alır… Bunların içinde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve katmanlar olduğu gibi, devrime düşman olan ve devrimle karşı devrim arasında bocalayan sınıf ve tabakalar da vardır... millet, kapitalizmle birlikte, ``kapitalizmin yükselme çağı``nda ortaya çıkmıştır; sosyalizmin ileri bir aşamasında da yok olacaktır.... milletin kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir ..`` ( a.ge., sf. 193)
b) Milli hareketin özellikleri:
i- milli hareket sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Batı Avrupa`da 1789-1871, Doğu Avrupa ve Asya`da ise 1905` de başlamıştır.
ii- milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir.
iii- Özün
de her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenir bir hareket olmaktadır.
( a.g.e., sf. 209-210)
c) Ekim Devrimi sonrası Milli Hareketlerin durumu.
Ekim devrimi sonrası, ``Burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketler sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler.
II. Dünya savaşından sonraki yeni çağımızda ise, ``az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları, bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurmak kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedirler.`` .. bunlar, ``eski dönemin çağımıza devir ettiği yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. (a.g.e., sf. 213- 214)
d) Bu milli hareketlerin doğal eğilimi milli devletler kurulması yönündedir, ilerici ve demokratik bir muhteva taşırlar. Ama bunlar ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın milli ve demokratik devrimi tamamlayamazlar.
(a.g.e., sf. 214)
e) Milli Hareketin Amacı nedir?
Milli baskının amacı, en genel ifadesiyle, ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır. Milli harekette buna karşı, ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarının ``iç pazarı`` ele geçirmesi amacına yönelir. Meselenin özü budur. (a.g.e., sf . 201 ve 212)
f) Milli hareketin Demokratik Muhtevası.
Milli hareket genel demokratik bir muhteva taşır. Çünkü, bir yönüyle ezen ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil çıkarlarına karşı yönelmiştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetler arasında eşitliğin sağlanması, hakim sınıfların imtiyazlarının kaldırılması, dil üzerindeki yasakların kaldırılması ve sınırlamaların son bulması, her alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğinin tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.
Proletarya, milli hareketlerin ezen ulus hakim sınıflarının milli zulmüne, zorbalığına, çıkarlarına karşı yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız
destekleyecektir.
(a.g.e., sf. 223 ve 227)
g) Milli Hareketlerin Gerici Muhtevası.
Milli harekette burjuvazinin asıl amacı kendi üstünlüklerini sağlamaktır. Pazara hakim olmaktır; bölgesindeki maddi zenginlikleri vs. .. kendi ulusal gelişmesini garanti altına almaktır. Burjuvazi ve milli harekete katıldığı ölçüde toprak ağaları kendi lehine eşitsizlik, kendi lehine imtiyaz isterler. Başka milletlerin demokratik haklarını kendi lehine gasbetmek ister. Çeşitli milliyetlerin proleterlerini ulusal çitlerle birbirinden ayırmak ister. .. vs. vs. Yani milli hareketlerin bir de milliyetçiliği güçlendirmeye, böylece burjuva ve toprak ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye yönelen gerici muhtevası vardır.

Proletarya, bu eğilime asla ve asla destek olmayacaktır. Burjuva milliyetçiliğine yardım etmeyecektir. Ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarının gerici ve milliyetçi emellerine karşı mücadele edecektir. (a.g.e., sf. 227 ve 231)
h) Proletarya ezilen milletin ayrılmasını ne zaman destekler, ne zaman desteklemez?
Buna proletarya devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer ezilen milletin ayrı bir devlet kurması, ezilen ulusun yaşadığı bölgede proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesi ve başarıya ulaşması imkanını artıracaksa ayrılmayı destekler, yok geciktirecek, zorlaştıracaksa desteklemez.
Böylece İ. Kaypakkaya karşımıza Marksist-Leninistlerin proleter devrimleri çağı öncesi, burjuva demokratik devrimleri çağında milli meseleye bakış açısını olduğu gibi koruyan bir anlayışla çıkmaktadır.
Halk hareketinden bağımsız, ondan kesin olarak ayrılmış olarak ele aldığı milli harekete tüm yaklaşımı Marksist-Leninistlerin milli harekete burjuva demokratik devrimleri çağındaki yaklaşımıdır.
Milli hareketlere böylesi bir yaklaşımın proleter harekete vereceği zararlar sanırız yeterince açıktır.
İ .Kaypakkaya`nın milli harekete bu yaklaşımında emperyalizme verilen tek referans, emperyalizm çağında burjuvazinin gericileştiği, halk hareketinden korktuğu için bu milli hareketlerin sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten öteye gitmeyecekleri şeklindeki önerisidir.
5- Halk Hareketi Olarak Milli Hareket
a) Halk kavramı bugün, genel olarak işçi sınıfını, yoksul ve orta halli köylüleri, yarı-proleterleri ve şehir küçük burjuvazisini kapsar. Geri ülkelerde .. halk sınıflarına bir de ... milli burjuvazinin devrimci kanadı girer .Halk, her tarihi dönemde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakaları ifade eder. Halk kapsamı, her devrim aşamasında değişir. (a.g.e., sf. 193)
b) Halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimleriyle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir. (a.g.e., sf. 211)
c) Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi artık proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum budur. (a.g.e., sf. 213-214)
d) Bu yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişmenin, emperyalizme karşı milli devrimle çözülmesi olayıdır. (a.g.e., sf. 403 ve 395)
e) Bu ülkelerde sınıf bilinçli proletarya hem ezen, hem de ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin halk hareketini yönetir. (a.g.e., sf. 227)
Böylece İ. Kaypakkaya`nın milli meseleyi ele alırken şöyle bir değinerek geçtiği ve bizzat kendisinin millet ve milli hareket anlayışıyla mutlak olarak çelişen, onlar tarafından dıştalanan yeni bir milli hareket anlayışıyla karşılaşıyoruz.
Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan milli hareketler olarak bu tür milli hareketler görülmesine rağmen bunlara milli mesele üzerine çalışmada sadece değinilmektedir.
Ve bu gayet anlaşılır bir şeydir. Kaypakkaya açısından bu tür milli hareketler ile ``demokratik halk devrimi`` bir ve aynı şeylerdir. Yani bu tür milli hareketlerin İ. Kaypakkaya`daki detaylı bir incelenişi demek onun ``demokratik halk devrimi`` teorisinin bir incelenişi demektir.
Dolayısıyla İ. Kaypakkaya`nın bu tür milli hareketlerin milli eşitsizliği ve sömürüyü ortadan kaldıracak olan proletarya önderliğinde bir halk hareketi olduğu şeklindeki görüşünün içerik olarak doğruluğu veya yanlışlığı ancak onun devrim anlayışının bütünlüğü içerisinde tespit edilebilir.
Biz, şimdilik kaydıyla, böylesi bir varsayımdan hareket eden bir milli hareket anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu belirteceğiz.
Dolayısıyla, çağımızda genel, yaygın ve tipik olan milli hareketler sömürüyü ve milli eşitsizliği de ortadan kaldıracak olan proletarya önderliğinde halk hareketleridir ve proletarya açısından bunun tek anlamı ülkenin çeşitli milliyetlerinden işçi ve emekçilerinin başına geçip devrimi yapmaktır. Yani emperyalizmden, dış emperyalist güçlerden ülkenin tam bağımsızlığını sağlamaktır.

6. TOPARLAYALIM
İ. Kaypakkaya`nın Milli Meseleye yaklaşımı ikirciklidir.
1- ``Halk Hareketi``nden kesin, mutlak bir şekilde ayrı olarak ele alınması gereken ``Milli Hareket``ler vardır.
Bu Milli hareketler özünde pazar sorunudurlar. Özünde burjuvazinin damgasını taşırlar. Genel yönelimi milli devlet kurma yönünde olan bu milli hareketler Ekim devrimi sonrası burjuvazi halk hareketinden daha da korkar hale gelip emperyalizmle işbirliğine giriştiği için yarı- sömürge ülkeleri oluşturmaktan öteye gidememiştir. Fakat bu milli hareketler milli baskıya karşı demokratik muhteva taşırlar ve işte biz komünistlerin kayıtsız şartsız desteklediğimiz de bu demokratik muhtevadır. Bunlar yeni çağımıza eski dönemin kalıntısıdır. Az sayıda sömürge ve çok uluslu devletlerde vardırlar.
2- Bir de, ``Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin durumu şudur: `` (a.g.e., sf. 213) diyerek milli hareket kategorisine kendi elimizle yerleştirdiğimiz, birinci tür milli hareketler emperyalizmden tam kopuşu sağlamadığı için bu tam kopuşu sağlamak, emperyalizme karşı milli devrimi tamamlamakla görevli olan milli hareketler, yani halk hareketi vardır. Bu da emekçilerin kesin kurtuluşuna yönelmiş milli harekettir. Hem milli eşitsizliğe, hem de sömürüye karşıdır.
Bu yarı- sömürgelerdeki bir milli hareket, aslında ``demokratik halk devrimi`` denilen devrimin ta kendisidir.
Dolayısıyla;
Bir yandan, milli hareket ile halk hareketi birbirine karıştırılmamalı, birbirinden tamamıyla farklı şeyler. Öbür taraftan, halk hareketi ile milli hareket bir ve aynı şeyler. Mutlak olarak ayrı ele alınması gerektiği ilan edilen iki eğilim bir ve aynı potada eritildi, birleştirildi. Mutlak olarak ayrı ele alınması gereken, mutlak olarak iki ayrı eğilim olan milli hareket ve halk hareketi bir tek eğilim içinde birleştirildi.
Ama aynı zamanda, bir potada eritilen bu iki zıt eğilim hiç de bu iki zıt eğilim değildir. Bu birliği mümkün kılmak için ``milli hareket`` içerik olarak değişikliğe uğratılmıştır. ``Burjuva ve toprak ağalarıyla`` birlikte tüm milletin hareketi olan milli hareket, ``burjuva ve toprak ağalarını`` dıştalayan ve onlara karşı olan bir milli harekete dönüştürülmüştür.
İşte bu iki tür milli hareket anlayışı, varlığı açıkça ilan edilmeyen bu iki tür milli hareket anlayışı sayesindedir ki, bir yandan milli hareket ile halk hareketi arasındaki mutlak farklılık ısrarla savunulmakta diğer yandan da, halk hareketi ile milli hareket birleştirilebilmektedir.

II) İ. KAYPAKKAYA`NIN GÖRÜŞLERİNDEKİ TEMEL HATALAR VEYA MİLLİ MESELEDE GÖRECELLİK
1- Millet ve Milli Hareket, Halk ve Halk Hareketi.
İ. Kaypakkaya tarihi bir kategori olan milletin bir tanımını sunuyor. Ve bu tanımın ve bu tanıma uygun olarak milletin değişmez bir topluluk olduğunu ilan ediyor.
İ .Kaypakkaya`nın kullandığı millet tanımı ``modern uluslar`` diye bilinen burjuva ulusların tanımıdır. İ. Kaypakkaya`ya göre ulus budur ve sadece budur. Ve sosyalizmin yüksek bir aşamasına kadar da varlığını sürdürecektir.
Bu öneri birincisi, yanlıştır. İ. Kaypakkaya`nın bu satırları yazdığı sırada hali hazırda tarih tarafından yalanlanmıştır. Çünkü, bu burjuva uluslar, bu modern uluslar tüm varoluşlarına karşın tarihin çöplüğüne gönderilmiş, dünya tarihi hali hazırda sosyalist ulusları görmüştü. Burjuvazi ve toprak ağalarının yok edildiği, ezen ve ezilenin olmadığı sosyalist ulusları görmüştü. İ. Kaypakkaya`nın tanımını verdiği modern uluslar eskimiş, onların yerini yepyeni bir ulus türü, sosyalist uluslar almıştı. ( bkz. Birinci Kitap)
İkincisi, bu öneri içten içe, derinden derine karşı-devrimci bir öneridir. Çünkü sosyalizmin yüksek bir aşamasına kadar İ. Kaypakkaya`nın tanımına uyan milletlerin, yani burjuva milletlerin varlığını sürdüreceğini iddia etmektedir.
En son varılan sonucun İ. Kaypakkaya`nın gerçek görüşlerine ters düştüğü ilan edilebilir. Burada basit bir hatayı büyüttüğümüz iddia edilebilir. Ama bu doğru olmaz. Aynı içerik, yani sosyalizmde burjuvazinin varlığını koruması olgusu İ. Kaypakkaya`nın devrim ve sosyalizmi inşa anlayışında da karşımıza çıkacaktır. Ve ancak orada iç bütünlüğü ile ve kesin olarak ortaya konabilir. Bu nedenle bu sonucu şimdilik kaydıyla bir kenara koyabiliriz.
Fakat bu sefer de karşımıza ``halk`` tanımı çıkmaktadır. Kapitalist burjuvazinin orta kesimi ``halk`` kategorisine dahil edilmektedir. Halk, alttaki tabakalar, ezilen yığınlardır. Halk devrimi de tamı tamına bunların aktif olarak katıldıkları devrimler. İ. Kaypakkaya`nın kullandığı halk tanımı ise hepimizce bilindiği gibi belli bir devrim ve sosyalizm inşası teorisinin kaçınılmaz bir parçası olarak Mao Zedung tarafından formüle edilmiştir, ve hem Mao Zedung`da hem de İ. Kaypakkaya`da orta burjuvazi ile birlikte sosyalizm inşası teorisinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Halk kavramının böylesi bir kullanımı kişiyi pek çok çelişmelere gebe bırakmaktadır. Sadece bir örnek verirsek: burjuvazi için demokrasinin olduğu yerde halka demokrasi olamayacağı, halk saflarında demokrasi uygulanacağı ilan edilmekte, gel gelelim bizzat halk orta burjuvaziyi içermektedir. vs. vs.
Fakat konumuz açısından sadece İ. Kaypakkaya`nın halk tanımının da tıpkı millet tanımı gibi yanlış olduğuna değinmek ve bunun devrim teorisi ve sosyalizmin inşası açısından taşıdığı anlamları bir kenara bırakmak, İ. Kaypakkaya`nın bu konudaki görüşleri incelenirken ele almak metod olarak en uygunudur. Şimdilik kaydıyla İ. Kaypakkaya`nın halk kategorisi içinde orta burjuvaziyi de saymasının kaçınılmaz sonuçlarını bir kenara koyacağız. Bu hatalı sonuçları yok farzedeceğiz.
Konumuza dönersek:
Ulus, millet kavramı mutlak değil, relatif, göreceldir. Sınıfsal içeriğinin değiştiği bizzat tarih tarafından ispatlanmıştır.
Aynı görecelilik milli hareketler için de geçerlidir. Ulusal mücadele sadece bir bütün olarak burjuva ulusun onu ezen yabancı ulusa karşı mücadelesi değildir. Tarih, ezilen bir ulusun bizzat kendi burjuvazisine karşı ayaklandığı, ulusal bağımsızlığı için bunu yapmak zorunda olduğu ulusal mücadeleleri doğurmuştur.
Ve bu yaklaşım açıkça belirtilmese de, yukarıda değindiğimiz hataları içinde barındırsa da İ. Kaypakkaya tarafından da savunuluyor. Bu olguya onun görüşlerini ortaya koyarken genişçe değinmiştik. Kısaca tekrarlarsak: bir yandan millet ancak ve ancak burjuva millet olabilir ve milli hareket de bir bütün olarak bu ulusun hareketi. Öbür yandan, millet ve milli hareketten mutlak olarak ayrı olması gereken halk ve halk hareketi de millet ve milli harekettir çünkü bizzat ulusun bir parçasını, burjuva ulusun bir parçası olan ``burjuvazi ve toprak ağalarını`` da karşısına alan ve böylece onları milli hareketten-dolayısıyla milletten- dıştalayan bir milli hareket söz konusu edilmektedir.

2- İki Tür Milli Hareket?
İ. Kaypakkaya`yı incelerken gördük ki onun için iki tür milli hareket mevcuttur.
Bunlardan birincisi burjuva ulusun tanımına uygun olarak burjuva ulusun, bir bütün olarak burjuva ulusun kurtuluş hareketidir. İ. Kaypakkaya burjuva ulusun bu bütünlüğünü aşırıya bile vardırır ve mesela kompradorları bile bu kurtuluş hareketinin parçası, dahası önderleri olarak ele alır. İşte İ. Kaypakkaya`ya göre ulusal mücadele bu ulusal mücadeledir. Ve bu ulusal mücadele eski dönemin bir kalıntısıdır. Bu nedenledir ki onlar eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdırlar, proleter devrimlerinin değil. (Bkz. İ. K. Seçme Yazılar, Sf. 156) Ve yine daha önce gördüğümüz gibi İ. Kaypakkaya bu tür milli hareketlere Marksist-Leninistlerin Ekim devrimi öncesi yaklaşımlarını olduğu gibi uygular.
İkinci tür milli hareket ise çağımızda genel ve tipik olan milli harekettir. Proletaryanın başını çektiği halk hareketinin ta kendisidir.
Bu durumun İ. Kaypakkaya açısından yarattığı çelişmeye değinmiştik.
İyi ama, iki tür milli hareket var mıdır?
3- İki Tür Milli Hareket Yoktur.
Kapitalizm, emperyalizm aşamasında diğer ulusları ezme siyasetine kesinlik kazandırmış ve böylece ezilen ulusların emperyalizme karşı savaşımına yol açmak zorunda kalmıştır.
Ekim devrimi ile de proleter devrimleri çağı başlamıştır.
Artık sınıf mücadelesi açık ve kesin bir şekilde proletarya ile emperyalist kapitalizm arasındadır. Proletarya dünya emperyalizmini yok etme savaşımına başlamıştır.
Düşmanı emperyalizme karşı savaşımında emperyalizmi cephe gerisinde sarsmakta olan milli hareketler proleter hareket için derin bir yedek güç kaynağı haline gelmiştir.
Bu milli hareketler burjuva çerçeveyi hiç mi hiç zorlamasalar, her şeyleriyle bir burjuva hareket olsalar bile emperyalizme zarar verdikleri için ve oranda proleter hareketin düşmanı emperyalizme karşı savaşımında onun bir yedeği haline gelirler, proleter devriminin bir parçası haline gelirler.
Bu hareketler ezilen ulusun burjuvazisinin gelişmesinin bir aracı olarak kalsalar, daha ileri gidemeseler bile artık proleter devrimlerinin bir parçasıdırlar. Onun yedek gücüdürler. Çünkü artık çağımız burjuvazinin gelişmesinin çağı, burjuva demokratik devrimleri çağı değil, proletaryanın gelişmesi çağı, proleter devrimleri çağıdır.
Bu meyanda, çağımızda ``eski döneme ait`` eskiden kalma, burjuva demokratik devrimlerin bir parçası olan herhangi bir milli hareket, proletaryanın eski dönemdeki taktikleriyle yanaşabileceğimiz bir milli hareket kalmamıştır.
Tüm milli hareketler proletaryanın dünya emperyalizmine karşı sınıf mücadelesinde aldıkları yer açısından değerlendirilmelidirler.
İ. Kaypakkaya ise milli hareketleri iki ana türe bölmekte, bunlardan birini burjuva demokratik devrimlerin bir parçası olarak ele almakta ve onlara karşı proletaryanın burjuva demokratik devrimleri çağındaki taktiklerini uygulamayı önermektedir.
İ. Kaypakkaya`nın temel zaafını işte bu nokta oluşturmaktadır.
4- İki Tür Milli Hareket Vardır.
İ. Kaypakkaya`nın ele aldığı türden iki tür milli hareket yoktur. Ama, tüm çeşitlilikleri içinde ancak ve ancak iki tür milli hareket vardır.
Emperyalizmi zayıflatmaya meyleden milli hareketler. Ki bunlar devrimcidir.
Emperyalizmi güçlendirmeye, kollamaya meyleden milli hareketler. Ki bunlar karşı-devrimcidir.
5- Milli Hareketlerde Çeşitlilik.
Ekim devrimi ile dünya tarihi kesin olarak yeni bir yönelime, yeni bir eğilime sahip olmuştur. Dünya kapitalizminin yerle bir edilmesi ve yerine dünya proletaryasının diktatörlüğünün kurulması.
Bu nedenledir ki, dünya tarihinin akışını bu iki güç proletarya ve emperyalist kapitalizm belirlediği içindir ki milli hareketlerin başlangıçları olmasa da kaçınılmaz sonuçları, varmaları gereken mantıki sonuç ezilen ulusların dünya emperyalist sisteminden kopmaları onların dünya proleter sisteminin bir parçası haline gelmeleridir.
Bu eğilim doğmuştur. Dolayısıyla da ezilen ulusların milli kurtuluş hareketlerinin bizzat ezilen ulusun burjuvazisine karşı gelişmesi zorunluluğu, milli hareketlerin sosyalist milli hareketlere dönüşmesi zorunluluğu doğmuştur. Ezilen ulusların proletaryası içinde yer aldıkları milli hareketleri bu zorunluluğun taleplerine uygun olarak geliştirmek zorundadırlar. Gelgelelim, bu eğilim kendisini doğrudan doğruya empoze edemez. Bu eğilim tarihin ürettiği ulusların gelişme seviyesindeki binbir çeşitlilik içinde kendine kanallar aramak, kendine yol açmak zorundadır.
Bu yolu en kısa zamanda açmak, sonuca en kısa yoldan varmak için proletaryanın partisi ulusların tarihi gelişme seviyelerini dikkate almak zorundadır. Geçtik en geri uluslardan, en modern uluslarda bile proletarya ile burjuvazi arasındaki ayrışmanın zorlukları, sosyalist eğilimin kendini empoze etmesinin zorlukları açıktır.
Tüm bunlardan ilk olarak iki sonuç çıkar:
Birincisi, Ekim devrimiyle de ispatlandığı ve böylece proleter hareket açısından savunulması haklılık kazandığı üzere milli hareketler sosyalist milli hareketlere dönüşmüşlerdir. Milli hareketlerin sonucunda iktidar milli burjuvazinin değil, proletaryanın olmalıdır. Burjuvazinin hakimiyeti altında milletler arasında eşitlik olmaz. Bir bütün olarak burjuva ulusun kurtuluşu değil, burjuvaziye rağmen ve ona karşı ezilen halktan oluşan ulusun kurtuluşu.
İkincisi, emperyalizm en geri uluslardan en modern uluslara kadar ulusların ezilmesi demek olduğu ve en modern uluslarda bile proletaryanın burjuvaziden ayrışması, yani sosyalist eğilimin kendini empoze etmesi pek çok zorluklarla karşılaştığı için bir bütün olarak ulusun, burjuva ulusun emperyalizmden kurtuluşunu savunma zorunluluğu da geçerliliğini korur.
Yani, ulusal hareket uluslar gelişmelerinin çeşitli aşamalarında olduğu için çeşitli aşamalardan geçerek ama mutlaka mantıki sonucuna, Sovyet iktidarı sonucuna varmak zorundadır.
Bu nedenledir ki programının formülünde varolandan hareket etmek zorunda olan proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkını, burjuva ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak programına koyar. Ve yine eylemlerinde varolanın içindeki tarihi, eğilimi de dikkate almak zorunda olan proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkından sadece burjuva ulusları anlamaz. Burjuvaziye rağmen ulusu, ezilen emekçilerden oluşan ulusu da anlar ve ulusların gerçek kurtuluşunun tamı tamına da milli burjuvaziyi alt etmekten geçtiğinin propagandasını yapar.
Başka bir değişle, Ekim devrimi sonrası ulusal hareketlerin sosyalist ulusal hareketler olarak gelişmesi dönemi başlamıştır ve fakat buna rağmen ulusal hareketlerde burjuva etkiler, proleter hareketin dikkate alması gereken, ulusal hareketin kendini tamamıyla kurtaramadığı burjuva etkiler varlığını sürdürmektedir. İşte bu ``eskinin bir kalıntısı``dır, eski döneme aittir. Fakat bu ulusal hareketleri ``eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçası`` yapmaz; fakat, bu onları eski dönemin milli kurtuluş hareketleri, proleter hareketin eski anlayışı, milli hareketlerin içerik ve gelişme yönü ve dolayısıyla proleter hareketin onlara yaklaşımı açısından eski döneme ait milli hareketler yapmaz. Emperyalizm çağında, hele hele Ekim devrimi sonrası milli hareketlerin tüm içerik, yönelim ve proleter hareket açısından anlamı değişmiştir. Milli hareketlerde burjuva etkilerin kalıntılarına rağmen bu böyledir. Ekim sonrası dönemde hiçbir milli harekete eski dönemden kalma milli hareket denemez, onlara eski döneme ait kafalarla yaklaşılamaz.
Böylesi bir yaklaşımın İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı belalardan bir örnek sunalım.
6- Soyut Değil, Somut

``.. Her ezilen ulusun burjuva mill
iyetçiliği, zulme karşı yönelmiş olan genel bir demokratik muhteva taşır ve bizim ulusal imtiyazlar sağlama eğiliminden bunu kesin olarak ayırdederek... kayıtsız şartsız desteklediğimiz işte bu muhtevadır.``
(a.g.e., sf. 230)
Kimin sözleri bunlar? Lenin` in.
İ. Kaypakkaya bu alıntıyı en az iki kere tekrarlar ve ezilen ulusların ezen ulusa karşı mücadelesinin demokratik muhteva taşıdığını, proleter hareketin bunu kayıtsız şartsız destekleyeceğini ilan eder. ``Kürt milli hareketi, ezilen bir ulusun, hakim bir ulusun hakim sınıflarına karşı mücadelesi olarak ilericidir ve demokratik bir muhteva taşır. Biz bu demokratik muhtevayı kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz.`` ( a.g.e., sf. 231)
Demek ki biz her milli hareketin demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz.
Gelgelelim Lenin`in bu satırları Ekim devrimi öncesine aittir. Ve ama yine Lenin`de Ekim devrimi öncesinde bahsi geçen demokratik muhtevanın neden desteklendiği de vardır:
``Milliyet ilkesi, burjuva toplumunda, tarihi bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir Marksist, milli hareketlerin tarihi meşruiyetini kesin olarak kabul eder. Ama, bu kabul edişin burjuva milliyetçiliğinin savunma biçimini almaması için o, milli hareketlerde ilerici olarak ne varsa (a.ç. İ.K.) ancak onu desteklemekle yetinmelidir ..`` (a.g.e.. sf. 228)
Burjuva devrimleri çağında milli hareketlerin burjuva demokratik eğilimi tarihin genel gelişme akımına uygun düşer, bu nedenle ilericidir, bu nedenle kayıtsız şartsız desteklenir.
Ekim Devrimi ile ise tarihin akışı tümden değişmiştir. Şimdi tarihin gelişmesini belirleyen dünya proletaryası ile dünya emperyalizmi arasındaki mücadeledir. Tarihin akışı, tarihin gelişme yönü proleter devrimine doğrudur. Ancak bu akıma uygun düşen hareketler ilerici, daha doğrusu devrimcidir. Bu nedenle burjuva demokratik bir içeriğe sahip olmak şu veya bu hareketi devrimci yapmaya yetmez.
Eskiden, burjuva demokratik devrimleri çağında milli mesele modern ulusları ilgilendiren bir sorundu, bu nedenle, onlar burjuva olarak gelişmiş uluslar oldukları için onların milli hareketleri burjuva demokratik bir içeriğe sahipti ve burjuva demokratik devrimlerinin bir parçası olarak bu hareketlerin bu içeriği devrimciydi. Ve proleter hareketin bu hareketlere karşı tavrı soyut idi. Soyut burjuva hakları destekleme tavrıydı.
Şimdi, Ekim Devrimi sonrası dönemde, proleter devrimleri döneminde işler kökten değişmiştir. Burjuva demokratik programlı, hareket olarak burjuva demokratik içerikli bir işçi hükümeti, emperyalist metropollerde böyle bir hareket emperyalizmin koruyucusu olarak tüm burjuva demokratik içeriğine rağmen karşı-devrimcidir. Gelgelelim, hiçbir demokratik içeriğe sahip olmayan Afgan emirinin İngiliz emperyalizmine karşı milli mücadelesi devrimcidir. Çünkü artık sorun bir dünya sorunu haline gelmiş, en gerisinden en ilerisine ulusların emperyalizme karşı mücadelesi sorunu haline gelmiş ve bunlardan yararlanmaya koyulan proletarya içinde somut tavır sorunu haline gelmiştir. Milli hareketler bizim düşmanımızı zayıflatıyor mu, dolayısıyla bizim hareketimize destek oluyor mu, yoksa tam tersi mi? Proleter hareket açısından ulusal harekete karşı tavır sorunu soyut haklar, soyut burjuva haklar, ve bunları destekleme sorunu olmaktan çıkmış, somut olarak proleter hareketin düşmanının, emperyalizmin yerle bir edilmesi sorununa dönüşmüştür. Milli sorun proleter devriminin bir parçası haline gelmiştir.
Şimdi gelin bu demokratik muhteva savunma hevesinin İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı bir belayı görelim:
İ. Kaypakkaya açısından halk hareketinden kesinlikle ayrılmış olarak ele alınması gereken milli hareketlerin nasıl bir şey olduğunu tekrar okuyalım:
``..uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları milli baskılara karşı ve milli devletler kurmak amacı ile milli hareketlere girişmektedirler… kesin bir şey varsa o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan kesin bir başka şey de, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu uluslarda da emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. .`` (a.g.e., sf. 214)
Yani emperyalizmden tam kopuşu sağlayamayan, feodalizmi yok etmeyen ve bir bütün olarak burjuvazinin katıldığı, yani kompradorların da katıldığı bir milli hareket. Ve kesin bir şey varsa bunların ilerici ve demokratik muhtevası vardır. Ve biz bunu kayıtsız şartsız destekleriz.
Mesela Kürt milli hareketleri için bila istisna tavır bu olmalıdır:
``..Kürt isyanları böyle doğdu. Komünistler bu isyanların zulme, milletleri ezme politikasına, eşitsizliğe imtiyazlara karşı yönelen ilerici ve demokratik yanını destekler ..`` (a.g.e., sf. 218)
``Kürt milli hareketi genel bir demokratik muhteva taşır. Çünkü bir yönüyle ezen ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil çıkarlarına karşı yönelmiştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetlerin arasında eşitliğin sağlanması, hakim ulusun hakim sınıflarının imtiyazlarının kaldırılması, dil üzerindeki yasaklamaların ve sınırlamaların son bulması, her alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğinin tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.`` (a.g.e., sf. 223)
O halde ..
O halde komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başını çektiği ve bütün burjuvazinin de katıldığı ve, emperyalizmden tam kopuşu sağlamayıp, feodalizmi yok etmemiş olan Kemalist kurtuluş hareketi de böyle değerlendiriliyor olsa gerek.
Kemalist hareket hakkında okuyalım:
2) Kurtuluş Savaşımızın Yer Aldığı Çağ, Şafak revizyonistlerinin dediği gibi ``Proleter devrimleri ve Milli kurtuluş savaşları çağı`` değil, ``Proleter devrimleri çağı``dır. Ekim devrimi bütün dünyada ``Proleter devrimleri çağı``nı açmıştır. Geri ülkeler de dahil, dünyanın her yanında burjuvazi, devrimden korkar hale gelmiştir.
Bu nedenle, burjuvazi herhangi bir devrime önderlik etmek bir yana, bizzat devrimin köstek olmaya, devrimin ilerlemesini engellemeye koyulmuştur. Dünyada, proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler ve sosyalist devrimler yer almaya başlamıştır. Bunun içindir ki büyük Ekim devriminin başlattığı çağı, Proleter devrimleri çağı``dır, Mao Zedung yoldaşın işaret ettiği gibi Kemalist devrim, bu çağda yer almasına rağmen, proleter dünya devrimlerinin bir parçası değil, eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdır. Şafak revizyonistleri, ``proleter devrimleri çağı``na bir de milli kurtuluş savaşları çağı`` ibaresini ekleyerek, Kemalist devrimin, o çağda yer alan devrimlerin tipik bir örneği; tabii ve normal bir parçası olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar, yani Mao Zedung yoldaşı yalanlamaya çalışıyorlar. Böylece, şafak revizyonistlerinin, Kemalizm hayranlığı ve dalkavukluğu kendini ele veriyor...
3) Kurtuluş savaşımız, şafak revizyonistlerinin iddia ettiği gibi ``Asya`nın ezilen halklarına`` değil, Asya`nın korkak burjuvazisine ve bir de emperyalist ülkelerin mali-oligarşisine ``cesaret ve umut vermiştir``. Asya`nın korkak burjuvazisi, Kemalist devrimde kendi gerici emellerinin gerçekleştiğini görmüştür; köklü bir anti-emperyalist ve anti-feodal devrim olmadan, kitlelerin devrimde hakim rolü olmadan, yerli hakim sınıfların çıkarları zedelenmeden, burjuvazi ve toprak ağalarını da rahatsız eden sömürge yapmayı (yapıyı?) tasfiye etmek, fakat öte yandan emperyalist ülkelerle işbirliğine devam etmek, yarı-sömürge yapmayı (yapıyı?) devam ettirmek, emperyalistlerle el ele ülkeyi talan etmek ve kitlelerin köklü bir devrim isteğini emperyalistlerle birlikte boğmak ve bastırmak: Bu köklü bir devrimden tiril tiril titreyen Asya`nın burjuva ve toprak ağaları sınıflarının istediği şeydir. Nitekim Çin`de burjuvazi, toprak ağaları, Kemalist devrimin bir benzerini gerçekleştirmek, için can atmıştır. Fakat Mao Zedung yoldaş, bu yolun çıkmaz olduğuna ta o zaman işaret etmiştir. Kemalist devrimden emperyalist ülkelerin mali oligarşisi de cesaret bulmuştur. Çünkü böylelikle, köklü bir halk devriminin önüne geçmek geri ülkelerin yarı sömürge bağımlılığını devam ettirmek imkanı açılmıştır önünde. ``Asya`nın ezilen halkları``, işçi köylü yığınlarının ezilmeye ve sömürülmeye devam ettiği, feodal sömürünün ve zulmün bütün şiddetiyle devam ettiği, emperyalist devletlere yarı-sömürge bağımlılığın devam ettiği bir ``devrim``den ne diye ``cesaret ve umut`` alsınlar? Ezilen halklara cesaret ve umut veren devrim Çin devrimidir, Vietnam devrimidir. Kemalist devrim kitlelerin nasıl kurtulmayacağının örneğidir. Çin ve Vietnam devrimleri ise, kitlelerin gerçek kurtuluşa nasıl ulaşacaklarının örneğini vermiştir ve vermektedir. (a.g.e., sf. 156-157)
Kemalizm`in ``istiklali tam`` ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye`dir. Kemalist iktidar İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şunurof`un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır, Kemalist iktidar, bir çok defalar, İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için ``Adana-Nüsaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir.
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar, Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi: Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin Japonya`ya karşı Kuomingtang`ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi. ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya`nın, Afrika`nın ve Latin Amerika`nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarını, mesela Yahya Han`ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun için destekledi, yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş gericiler arasındaki çelişmeden ustalıkla yararlandılar. Mesele budur. (a.g.e., sf. 178)
Görüldüğü gibi Kemalist kurtu1uş hareketi her yönüyle çağımızı karakterize etmeyen, eskiden kalma milli hareketler kategorisine, İ. Kaypakkaya`nın bu kategorisine uymakta. Uymayan tek şey bu Kemalist Kurtuluş Hareketinin değerlendirilmesinde.
Böylesi her milli hareket ``ilerici ve demokratik muhteva`` sahibi ise ve biz bunu kayıtsız, şartsız desteklemek zorunda isek, mesela Kürt milli hareketi için, bila istisna tüm Kürt milli isyanları için bu prensip geçerli ise Kemalist hareket nasıl gerici oluyormuş????. Onun ``ilerici ve demokratik yanı``na ne oldu?.
Tutarsız Kaypakkaya yoldaş, tutarsız. Böylesi bir yaklaşımla başkası da imkansızdır.
Tüm bunlar milli kurtu1uş hareketlerinin burjuva demokratik bir içeriğe sahip olmadıkları anlamına gelmez. Ekim devrimi sonrası ezilen ulusların tarihi geriliği nedeniyle milli kurtuluş hareketleri böylesi bir içeriğe sahip olmuşlardır. Fakat onlar bu burjuva içerikleri nedeniyle ve sayesinde
devrimci olmamışlardır. Onlar bu içerikleriyle emperyalizme darbe vurdukları için devrimci olmuşlardır.
Ve sorun proletarya açısından soyut demokratik hakları değil, somut milli hareketleri destekleme sorununa dönüşmüştür. Desteklenmesi veya reddedilmesi gereken milli hareketin soyut olarak muhtevası değil bizzat kendisidir. Bu hareketin içeriğinin burjuva veya feodal olması ise hiç de belirleyici bir faktör değildir. Milli hareketlerin burjuva demokratik içeriği olduğu dolayısıyla (bu yönünün) desteklenmesi gerektiğini söyleyenler bir yandan soyut konuşmaktadırlar (demokratik içeriği, bu yönü desteklemek ..) diğer yandan bu soyut destek herhangi bir somut adıma yol açacaksa kendilerini karşı devrimi destekleme konumunda rahatlıkla bulabilirler. Çünkü, eğer her milli hareket böylesi bir içeriğe sahip olduğu için destek görecek ise, böylesi bir içeriğe sahip olan ama emperyalizmi ayakta tutmaya yarayan milli hareketler de desteklenmelidir. Bu da karşı devrimciliktir.
7- Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı En Yüce İlkemidir?
``Marksist-Leninist hareket, tasvip etmediği bir ayrılma kararında da zor kullanmayı, engel ve güçlükler çıkarmayı kesinlikle reddeder.`` (a.g.e., sf. 257)
Evet, proletaryanın bilincini etkilemek gibi bir göreve, onu doğru yönde yönetmek gibi bir göreve sahip olan bir parti olarak tasvip etmediğimiz bir ayrılmaya karşı ajitasyonumuzu ve bunun talebi olan örgütlenmemizi yapar fakat buna rağmen ulus ayrılmakta ısrarlıysa bunu kabullenmekten başka bir şey yapamayız.
Ama işler burada bitmiyor.
Komünistler her türlü dış müdahaleye karşı mücadele eder. Dışarıdan müdahale, zor kullanma, ayrılma isteğinin önüne engel çıkarma hangi gerekçeyle olursa olsun ``ulusların kendi kaderini tayin hakkına`` bir tecavüzdür. Böyle bir tecavüz, işçilerin ve emekçilerin birliğini baltalar, birbirine güvenini sarsar, mili düşmanlıkları körükler, sonuç olarak,
uzun vadede proletaryanın davasına büyük zararlar verir...`` (a.g.e., sf. 249)
Neymiş, hümme haşa, hangi gerekçeyle olursa olsun ulusların kendi kaderine tayin hakkına tecavüz edilmezmiş. Bu ihtimal gerekçelerden birini okuyalım:
``Bir milletin kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz; böyle bir iddiayla bir milletin ``ezilmesi ve gadre uğraması`` savunulamaz. (a.g.e., sf. 222)
``İddiayla`` açık ki hiçbir şey yapılamaz. İ. Kaypakkaya`nın ele aldığı çerçevede de sorun iddia sorunu değil zaten. İddiayı ortadan kaldırırsak, Kaypakkaya emperyalizme alet olan bir milletin kendi kaderini tayin hakkına tecavüz etmememizi öneriyor.
İ. Kaypakkaya`nın şaha kalkmış proleter devrimciler pozlarındaki D. Perinçek ve şürekasının ``devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkiliyorsa ayrılmayı zorla önleriz`` türünden şovenliklerine karşı Komünistlerin böylesine soyut, nereye çekersen oraya gelir nedenlerle ayrılmak isteyen bir ulusun bu isteğine karşı zor kullanmayı ilkesel olarak reddetmeyi savunduğu ve bunda haklı olduğu iddia edilebilir. Tüm bunların Lenin ve Stalin`in görüşlerine uygun olduğu iddia edilebilir. Mesela Stalin`den okuyalım:
``Kendi payıma, örneğin ben, Kafkas-ötesi ile Rusya`nın ortak gelişmesini, proletaryanın bazı savaşım koşullarını vb. gözönünde tutarak, Kafkas-ötesi halklarının ayrılmasına karşı çıkabilirim. Ama eğer Kafkas-ötesi halkları gene de ayrılmak isterlerse, bizden yana hiçbir muhalefete rastlamaksızın, elbette ayrılacaktır.`` (Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, J.V. Stalin, sf. 83)
``Elbette Rusya`nın çevre bölgeleri, bu çevre bölgelerde yaşayan uluslar ve aşiretler, tüm öbür uluslar gibi Rusya`dan ayrılma hakkına sahiptirler, bu hakkı onların elinden kimse alamaz; ve eğer bu uluslardan herhangi biri, 1917`de Finlandiya örneğinde olduğu gibi Rusya`dan ayrılmayı çoğunlukla kararlaştırsaydı, Rusya, kendini, herhalde bu olguyu saptama ve ayrılığı onaylama zorunda görürdü. Oysa, halk yığınlarının çıkarları, devrimin güncel aşamasında çevrenin ayrılmasını istemenin, derinden derine karşı devrimci bir istek olduğunu söylemektedir.`` (J. V. Stalin. a.g.e., sf. 103) İşte görüldüğü gibi, ayrılma isteği karşı devrimci olsa bile bunun sonucu olabilecek ayrılma hiçbir muhalefete uğramadan onaylanacak. İ. Kaypakkaya da bunu savunuyor??.
Doğru değil.
O, halk hareketinden kesin olarak ayırdığı milli hareketleri ele alıyor. Bunların her şart altında demokratik ve ilerici bir içeriği olduğunu ve bunun desteklenmesini istiyor. Bu hareketleri de dünya çapında ve proleter hareket açısından somut sonuçları açısından ele almadan tek tek ülkelerde ele alıp onların bu ``demokratik ve ilerici içeriklerini`` tıpkı milli hareketi mutlaklaştırdığı gibi mutlaklaştırıyor. Sonra da onu mutlak olarak, her şart altında desteklememizi talep ediyor. Ve bu işi kaderini tayin ilkesini de mutlaklaştırmaya vardırıyor. Hangi gerekçe ile olursa olsun ona el uzatamayacağımızı iddia ediyor. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı en yüce ilkeye dönüştürülüyor.
Bu da yanlıştır.
``İlk sorun, başlarını Buharin ve Rakovski`nin çektiği bir gurup yoldaşın, ulusal sorunun önemini aşırı derecede büyütmüş, abartmış ve ulusal sorunun arkasında, toplumsal sorunu, işçi sınıfının iktidar sorununu görmemiş olmasıdır.
Oysa, biz komünistler için, çalışmamızın temelini, işçilerin iktidarını pekiştirmeye dayanan çalışma olduğu açıktır; ve o çok önemli, ama birinciye bağımlı sorun, ulusal sorun, ancak bundan sonra karşımıza çıkar. Bize, ulusa1 topluluklara dokunmamak gerektiği söyleniyor. Tamamen doğru, ben de öyle düşünüyorum. Onlara dokunmamak gerek. Ama bundan, Büyük Rus proletaryasının, eski ezilen uluslara göre bir hak eşitsizliği durumu içine konması zorunluluğu konusunda yeni bir teori çıkarmak, tutarsız bir şey söylemek demektir. Lenin yoldaşın makalesinde sözgelişi olan bir şeyi, Buharin yoldaş, başlı başına bir slogan durumuna getirdi…
Halkların kendi kaderini tayin etme hakkından başka bir de işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme hakkı olduğunu, ve kaderini serbestçe tayin etme hakkı, öbür hakla, iktidara gelmiş bulunan işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme yüce hakkı ile çelişebilir. Bu durumda, şunu açıkça söylemek gerekir ki, kaderini serbestçe tayin etmek hakkı, işçi sınıfının kendi diktatörlüğünü gerçekleştirme hakkının uygulamaya konması karşısında ne bir engel olabilir, ne de olmalıdır. Birincisi ikinciye boyun eğmelidir. Örneğin 1920`de, işçi sınıfının iktidarını savunmak için, Varşova üzerine yürümek zorunda kaldığımız zaman, bu böyle oldu.
Öyleyse , ulusal sorunun etki alanı ve yetki ve genişliğinin, bizim iç ve dış koşullarımızda, başta gelen sorun olan ``işçi sorunu``nun etki alanı ve yetki genişliği ile, deyim yerinde ise sınırlanmış bulunduğunu anımsamak -bu kongrede bazı yoldaşların yapmış oldukları gibi, ulusal topluluklara çeşitli vaadler dağıtarak, milliyetler temsilcileri önünde secdeye vararak unutmamak gerekir.

Bu işte, topu topu iki çizgi var, ama her şeyi kararlaştıran iki çizgi. Akılsızcasına gayretkeşlik gösteren bazı yoldaşlar, bunu kafalarına iyice koymalı.`` ( J. V. Stalin. a.g.e., sf. 206-208)
Kısacası, bizler için en yüce ilke proletaryanın devrimi ve iktidarı ilkesidir. Biz komünistler, dünya proletaryasının bütünün çıkarları, bu bütünün bir parçasının çıkarlarıyla çelişirse o parçanın feda edilmesi gerektiğini biliriz, o parça da kendini feda etmesi gerektiğini. Böylesi bir hareketin bir burjuva hakkı olarak ulusların eşitliği hakkı karşısında secdeye yatmayacağı herkese malum olmalıdır.
Komünistlerin bu ilkesi, binbir çeşit şovenist tarafından kendi şovenist amaçları için kullanılabilir. Ama bu şartlarda yapılması gereken ilkeden vaz geçmek değil ilkenin şovenistler tarafından kullanıldığını teşhir etmektir. İlkelerden vaz geçilmez, ilkeler uzlaştırılmaz. İlkeler zafer kazanıcılardır.
Diğer yandan Ekim devrimi ile şu bilinen basit gerçek yani eşitliğin sınıfların ortadan kaldırılması olduğu basit gerçeği ulusların eşitliği alanında da açıkça görülür bir öğretiye, tarih tarafından da ispatlanmış bir öğretiye dönüşmüştür. Yani uluslarının gerçekten diğer uluslarla eşit olmasını isteyenler uluslarının tüm geleceklerini dünya proletaryasının geleceğine bağlamak gerektiğini öğrenmiş olmalılardır. Bunu dahi öğrenemeyip, burjuva iktidarı şartlarında ulusların eşitliğinden, bağımsızlığından vb. dem vurup, ulusların kendi kaderini tayin hakkını en yüce bir ilkeye dönüştürenler, bu soyut hakkı bizim sınıfımızın devrimi ve iktidarı ilkesinden yüce tutmamızı, mutlaklaştırmamızı talep edenler rüyalar aleminde yaşayan burjuva eşitlikçilerdir. Uluslar boş haklarla karın doymadığını, boş haklarla ulusların eşitliğinin sağlanmadığını öğreniyorlar. Öğrenecekler.
İ. Kaypakkaya`ya dönüp baktığımızda bir kaç enteresan gelişme görürüz:
O, milleti ve milli hareketi mutlaklaştırmıştı. Halk ve halk hareketinden mutlak olarak ayırmıştı. Bir de baktık ki halk hareketi de bir milli hareket oluverdi.
O, ulusal hareketlere bila istisna ``demokratik ve ilerici içerik`` atfetmiş ve soyut olarak bu içeriği, hareketin kendisini değil, bu içeriği desteklemeyi önermişti. Bir de baktık ki Kemalist Kurtuluş Hareketinde bu ``demokratik ve ilerici içeriği`` bulamadı. Kemalist milli hareket gerici oluverdi. Şimdi de Kürt milli hareketlerine tavır üzerinden bize ulusların kendi kaderini tayin hakkı asla ve asla ihlal edilemez, hiç bir nedenle ihlal edilemez bir prensip olarak sunuluyor. Gel gelelim milli meseleye, böylesi yaklaşımlar üzerinden hareket edenlerin bu en yüce çiğnenemez ilan ettikleri ilkeyi de tersine çevirmemeleri için hiçbir neden yoktur. İ. Kaypakkaya`nın Kemalist Hareket bağında yaptığı gibi.
8. Sınıf Mücadelesi ve Milli Hareket.
Ekim devrimi ile proleter devrimleri çağı başlamış, proletarya diktatörlüğü kurulmuş, proletaryanın dünya diktatörlüğüne doğru yürüyüş başlamıştır. Buna bağlı olarak tüm ülkelerde Sovyet iktidarı perspektifi doğmuştur. Milli hareketlerin tarihsel yönelimi Sovyet iktidarına doğru olmak zorundadır.
Milli hareketlerin başlangıcında, kapitalist olarak az çok gelişmiş uluslarda milli burjuvazi, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan uluslarda da pederşahi ve feodal sınıflar milli harekette yer almışlardır. Ve hareket bu milli bütünlük içinde emperyalizme darbe vurduğu oranda devrimci bir hareket olmuştur. Açıktır ki gerek milli burjuva gerekse pederşahi ve feodal önderlikler bir yandan hareketi kendi amaçları için kullanmak isterken diğer yandan emperyalizme karşı reformcu bir siyaset sergilemişlerdir. Komünistlerin siyaseti ise hareketi yukarıdaki perspektife yöneltmek olmuştur. Bu kaçınılmaz olarak ulusun saflarında sınıfsal farklılaşmalar, sınıfsal kutuplaşmalar ve milli burjuva ve pederşahi vb. önderliğin emperyalizmin karşı devrimci kampına kaçınılmaz iltihakı demektir.
Bu meyanda
bir bütün olarak milli hareketin devrimciliğini sürdürmesi imkansızdır. Milli hareket katılan sınıflar açısından daha dar, katılan kitleler açısından daha geniş olarak değişikliğe uğrayarak Sovyetik şekillerine doğru gelişir. Milli hareketin bu yönde gelişmesinin önüne engel olan kesimler devrimciliğini yitirir, milli hareket artık onlarla birlikte değil, onlara karşı devrimcidir ve ancak böylece devrimcidir.
Başka bir deyişle, milli hareketler Sovyetik perspektiften mutlak bir şekilde kopartılıp, bu perspektifi önlemelerine rağmen devrimci olamazlar, ulusun saflarındaki sınıfsal gelişmeden, sınıf mücadelesinin gelişmesinden bağımsız bir devrimci karaktere sahip olamazlar. Burada tarihi sınıfsal görüş açısı kaçınılmaz bir zorunluluktur.
9. Milli Harekette Emperyalizmin Parmağı ve Anti-Komünist Faaliyetler

Milli harekette yer alan milli burjuvazinin veya ped
erşahi ve feodal önderliklerin emperyalistlerle şu veya bu tür ilişkiler içinde olması aynı meyanda onların bin bir türlü anti komünist dalavere çevirmesi deyim yerinde ise eşyanın tabiatı icabıdır. Bu sınıflardan başka türlü bir tavır beklemek, veya onların başka türlü bir tavır sergileyecek bir karaktere sahip oldukları üzerine teoriler inşa etmek, işte komünizm açısından akıl almaz olan budur.
Bu sınıfların böylesi ilişkiler ve tavırlar içine girmesi onları karşı-devrimci kampa yerleştirmez. Onların bu sınıfsal eğilimleri ve kaçınılmaz olarak emperyalizm kampına geçecekleri olgusu teşhir edilmelidir.
Bunları emperyalizmin karşı-devrimci kampına oturtacak olgu, onların emperyalistlerle kesin anlaşmaları ve/veya komünizme karşı kesin savaş açmalarıdır. Buda milli hareketin gelişmesinde sınıf mücadelesinin daha üst bir aşamaya ulaşmasına tekabül eder.
10. Yedekler ve Proletarya Diktatörlüğünün Varlığı
Milli kurtuluş hareketleri, proleter hareketin doğrudan yedeğidirler.
Bir bütün olarak milli mesele ise proleter harekete dolaylı yedekler de sağlar.
Mesela emperyalizm çağında emperyalist güçler diğer ulusları baskı altına almak için; yani, dünyada etki alanları için birbirleriyle mücadele ederler. Bu mücadele onlar arasında savaşa böylece onların zayıflamasına yol açar. Bu da proleter hareket için bir yedek güçtür.
Emperyalizm en gerisinden en ilerisine tüm ulusları baskı altında tutma siyasetidir. Bu da emperyalist sistem içinde emperyalist güçlerle onların baskıları altındaki burjuva devletler arasında çatlaklara, çıkar çatışmalarına yol açar. Bu da proleter hareket için bir yedek güç oluşturur.
Gerek doğrudan, gerekse dolaylı yedeklerin kullanımı proleter hareketin gücüne göre çeşitli değişiklikler gösterir.
Proleter hareket yedeklerini doğru bir şekilde tespit edebilir, fakat bu, yedeklerle siyasi ve askeri arenada manevradan farklıdır. İkincisi için proleter hareketin belirli bir güce ulaşması gerekir.
Proletarya daha iktidar olmadan da belirli bir güce ulaşarak doğrudan yedekleriyle manevra yapabilir. Fakat onun için dolaylı yedekler, adı üzere dolaylı yedekler olarak kalır. Yani onlar proleter harekete rağmen aktiftirler.
Proleter hareketin bir devlet olarak örgütlenmesi ile proleter hareketin yedekleri kullanma yeteneği büyük bir sıçrama gösterir. Bu yetenek proleter devlet güçlendikçe yaygınlık olarak artar.
Proletarya diktatörlüğünün varlığı şartlarında proletarya artık sadece muhalif bir güç değil, devlet olarak örgütlenmiş, eskiyle kıyaslanamaz bir güç haline gelmiştir. Şimdi onun dünya devrimi için kullanacağı güçleri artmıştır. Proletarya diktatörlüğü ülkesinde bir önder ve anavatana sahiptir. Muhalefetteki bir proletaryadan kat kat güçlü olduğu için göz bebeği gibi koruması gereken, iktidardaki bir güç olduğu için sadece ekonomik başarılarıyla bile dünya devrimine muazzam katkılarda bulunabilecek bir devrimci üsse sahiptir artık proleter hareket.
Proleter hareketin en güçlü müfrezesi iktidardaki müfrezesidir. Sovyet ülkesinin gücü arttıkça bu öncü müfrezenin, dolayısıyla dünya proletaryasının gücü artar.
Ve Sovyet ülkesinin gücü arttıkça, dünya devriminin üssünün gücü arttıkça proleter hareketin o öncüsü nezdinde yedekleri kullanma imkanı da artar.
Sovyet iktidarının, proletarya diktatörlüğünün korunması, pekiştirilmesi, güçlendirilmesi dünya proletaryasının esas görevi haline gelir. Çünkü bütünün çıkarları bunu gerektirir. Proletaryanın en güçlü müfrezesinin korunmasını ve daha da güçlendirilmesini.
(Açıktır ki burada Sovyetler Birliği gibi büyüklüğü nedeniyle gerçekten güçlü bir ülke söz konusu edilmektedir. Yoksa, çok küçük bir ülkede proletarya diktatörlüğü kurulabilse bile o ülkenin tek başına proleter hareket için muazzam bir güç kaynağı oluşturması, her şeyimizi ona tabi kılmamızı gerektirecek kadar büyük bir güç kaynağı olması imkansızdır.)
II- Dolaylı Yedekler Ve Sovyet Ülkesi
Proleter hareketin taktiklerinin doğru bir tespiti her şart altında sınıfsal eğilim ve güçlerin somut bir tahliline dayanmak zorundadır. Proleter hareketin taktiklerinin formülündeki bu genel yaklaşım hiçbir şart altında değişikliğe uğramaz.
Proleter hareket güçlendikçe bu prensibin talepleri artar. Proleter hareket güçlendikçe, hele hele kendini bir devlet olarak örgütledikçe, bu devletin ekonomik gelişmesine paralel olarak askeri ve siyasi gücü arttıkça dünya proletaryası güçlerinin etki alanı da artar. Proleter hareketin taktikleri sadece iktidarda olduğu ülkede muazzam bir değişikliğe uğramaz. Aynı zamanda proleter hareket kendini devlet olarak örgütlemediği döneme kıyasla dolaylı yedeklerin kullanımında muazzam bir güce kavuşur. Bu amaçla Sovyet Diplomasisi devreye girer. Dolaylı yedekler Sovyet ülkesinin gücü oranında daha da artarak etkilenebilir bir alan haline gelirler.
Kısacası, proleter hareketin kendini bir devlet olarak da örgütlemesi sadece onun doğrudan kendi güçlerinin muazzam bir artışına değil aynı zamanda ve bu sayede onun doğrudan ve dolaylı yedeklerini devreye sokma, böylece gücünü daha da artırma imkanına tekabül eder.
Bu meyanda proleter hareketin taktikleri formüle edilirken, buna bağlı olarak proletaryanın partisi milli hareket için taktiklerini formüle ederken proleter hareketin elindeki tüm bu imkanları hesaba katmak, bir bütün olarak proleter hareketin çıkarına olan yaklaşımın tespiti için dünya çapındaki tüm güçleri somut olarak hesaba katmak zorundadır.
12- U1us1arın Kendi Kaderini Tayin Hakkı Ve Sovyet Ülkesi
Proleter hareketin öncüleri o1arak Komünistler, hele hele Lenin ve Stalin`in partisi milletlerin milli hislerini rencide etmenin zararlarını bilirler. Komünistlerin bu konuda takınacakları bir tavır sadece kendilerine bağlı oldukça böylesi bir yaklaşımı, milletlerin hislerini rencide etme tavrını benimsemeyecekleri gayet açıktır.
Komünistler ulusların hislerini en azından dahi olsun rencide etmemek için ellerinden geleni artlarına koymazlar.
İyi ama proletarya iktidarı ele geçirdiğinde burjuvazi ve kapitalizmin bin bir kalıntısını hemencecik yok edebilir mi? Edemez.
Proletaryanın iktidarı ele geçirmediği, yani proleter devleti çevirmiş ülkelerde durum daha da kötüdür. Oralarda tarihinin çeşitli gelişme aşamalarındaki uluslar, bu arada burjuvazinin yönettiği uluslar yaşar. Bu, uluslarda proletarya ve ezilen kitlelerin burjuvaziden ayrışması, onun etkisinden kurtulması, onun peşinden sürüklenip sürüklenmemesi kaçınılmaz olarak farklı derecelerdedir. Bu nedenledir ki proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkını burjuva ulusun kendi kaderini tayin hakkı olarak da kabullenir.
İyi ama bunlardan sınıf bilincine ulaşmış en basit bir proleter için bile gayet basit bir sonuç çıkar: Uluslara karşı tavır sadece ve sadece proletaryaya ve onun partisine bağlı değildir. Bu aynı zamanda burjuvaziye ve onun partilerine de bağlıdır. Bir bütün olarak ulusun burjuvazinin kuyruğu olup olmamasına da bağlıdır.
Burjuvazi burjuvazi olduğu için en büyüğünden en küçüğüne, en güçlüsünden en zayıfına emperyalist karakterlidir. Başka ulusların topraklarına göz diker. Rusya`da çevre bölgelerde Şubat devrimi sonrası iktidarı ele geçiren burjuvazi hemen başka ulusların topraklarına yayılmaya çalışmıştır. Merkezi Rusya`yı yöneten küçük burjuva parti çevre ulusları ezmek istemiştir. Birinci Dünya savaşının sonucu olarak oluşan Doğu Avrupa`daki burjuva devletler hem kendi sınırları içinde çeşitli ulusları ezmiş hem de başka ulusların topraklarına göz dikmişlerdir. Türk burjuvazisi, belgelidir, Alman faşistleriyle el ele Sovyetler Birliği`ndeki ``Müslüman ve/veya Türk ulusları`` kendilerine bağımlı devletler olarak örgütlemek için faaliyet yürütmüşlerdir. Kıbrıs`taki ``soydaşlarını`` kurtarmak için Kıbrıs`ı işgal etmişlerdir. Hiç şüpheniz olmasın İran, Irak, Bulgaristan, Yunanistan`da ajanları cirit atmaktadır. Fırsat bulurlarsa buralardaki soydaşlarını da kurtarmak isterler. Hiç olmazsa kendilerini çevreleyen ve muhakkak ki Türk burjuvazisini zayıflatmak için aynı haltı Türkiye içinde yiyen bu burjuva ülkeler gibi onlar da onları zayıflatmak için bu etkenleri kullanırlar. Burjuvazinin dünyasıdır bu.
Sonra, burjuvazi burjuvazi olduğu için açıktır ki kendi ülkesindeki Sovyetik harekete karşı, yani proletarya ve emekçilere karşı savaşır. Bu savaş onun yenilgisine doğru gelişirse hiç çekinmeden ulusların kan emicileri olan emperyalist güçleri ``yardıma`` çağırır. Proleter iktidarı da boğmak için elinden geleni ardına koymaz....
Okur tüm bunların can sıkıcı, ve herkese malûm şeyler olduğunu düşünebilir. Doğrudur, lafa gelince öyledir. Herkese malumdur.
Fakat bu ne demektir. Bu ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda komünistlerden ``her şart altında`` bu hakka tecavüz etmeyeceklerini üstlenmelerini talep etmenin deli saçmalığı olduğu, yani proletaryaya ihanetin dik alası olduğu demektir.
Proletarya ve onun partisinden ulusların kendi kaderini tayin hakkına asla ve asla tecavüz etmemesini isteyenler, başka ülkeleri ``asla ve asla`` ``işgal`` etmemesini isteyenler önce burjuvaziden bunu istesinler, önce şu veya bu ulusun, burjuvalarının kuyruğu olarak hareket etmeyeceğinin garantisini versinler. Ve açıktır ki burjuvazinin lafta, kağıt üstünde böylesi şeyleri kabullenmesi hiç bir işe yaramaz. Daha doğrusu onların teşhiri için bir araç olmaktan başka işe yaramaz. Burjuvazinin dünyasında son tahlilde belirleyici şey güçtür güç. Proletarya ve dolayısıyla onun devletinin gücü. İşte bizim garantimiz, burjuvaziye karşı garantimiz bundan ibarettir. Gerisi de gevezelik ve palavradır. Dahası, ihanettir.
Dünya çapında güçler dengesinden, emperyalist güçlerin oyunlarından, tek tek ülkelerin burjuvalarının bu çerçevede proleter harekete ve anavatanımıza karşı tavırlarından vs. vs. tüm bunlardan bağımsız olarak bizim, Sovyet ülkesinin şu veya bu faaliyetinde Alman faşistleriyle bütünleşip bizim anavatanımıza saldırmış ulus müsvettelerine karşı faaliyetlerimizde bile ``ulusların kendi kaderine tayin hakkına`` bir tecavüz keşfeden Komünist müsvettesi burjuva ajanlarına bizim verilecek zerre kadar tavizimiz yoktur. Bizi ilgilendiren dünya proletaryasıdır. Onları ilgilendiren dünya proletaryasının düşmanı olarak bile ulusları. Uluslar. Burjuva uluslar. Kendi burjuva uluslarını savunmak için tüm burjuva ulusları ``Sovyet işgaline`` karşı bile savunmak ihtiyacı hisseden zavallı komünist müsvetteleri.
13- Sovyet Ülkesi ve Dolaylı Yedekler
Eskiden ulusal sorun burjuvalar arası bir sorundu. Burjuvazilerin pazara hakimiyet kavgalarının sonucu olarak, burjuvazinin, ezilen ulusun burjuvazisinin çıkarları için bir savaşımdı ulusal kurtuluş mücadelesi. Ezilen yığınlar bundan etkilendikleri sürece ve oranda bu mücadeleye katılırlar ve mücadele böylece kitlesel bir GÖRÜNÜŞE kavuşurdu. Ezilen ulusun kurtuluşundan da burjuvazinin hakimiyetini kurması anlaşılırdı.
Şimdi, Ekim sonrası her şey değişmiştir. Emperyalizm doğrudan köylü yığınlarının da ezilmesi ve sömürülmesidir. Dolayısıyla onları kendilerini ezen emperyalist burjuvaziye karşı savaşa çeker. Ulusal hareket bu nedenle kitlesel bir hareket haline gelir, o potansiyele, ezilen yığınların hareketi olma potansiyeline sahiptir. Gelişme yönü, ezilen ulusun kurtuluşunun burjuvazinin hakimiyetiyle sağlanması değil, ezilen yığınların hakimiyetiyle sağlanması yönündedir. Hareket GÖRÜNÜŞTE değil gerçekten kitleseldir. Ezilen yığınların kitle hareketidir. Tüm bunlar, hareketin burjuvazi tarafından kısıtlanıp, burjuva çerçevede sonuçlandırılamayacağı anlamına gelmez, tüm bunlar hareketin burjuva çerçevesini aşmak için imkanların mevcudiyeti anlamına gelir. Emperyalizmi zayıflatan ve ezilen köylü yığınlarını emperyalizme karşı savaşa çeken bu hareketlerde proletaryanın dolaylı değil doğrudan yedeklerini oluştururlar. Milli kurtuluş mücadelesi ezilen köylü yığınlarının emperyalizmden kurtuluşu mücadelesi haline gelmiştir.
Burjuvazinin bu hareketi güdük burjuva çerçeve içinde tutması ve o çerçeveyi aşmadan sonuçlandırabilmesi, o hareketin emperyalizme karşı mücadele ettiği sürece proletaryanın doğrudan bir yedeği olduğu olgusunu, emperyalizme karşı devrimci bir hareket olduğu olgusunu değiştirmez. Bu hareket sürecince burjuvazinin emperyalistlerle çeşitli ilişkiler, komünistlere karşı çeşitli dalaveralar çevirmesi de bu olguyu değiştirmez. Burjuvazi kendi amaçlarına uygun hareket edecektir. Ama hareketin bir de burjuvazinin amaçlarına rağmen hedefleri, anlamları vardır. Bu hareketler burjuvazi hareketi burjuva çerçeveye hapsetmeyi becerse bile sürdükleri sürece emperyalizmi, yani, dünya burjuvazisini zayıflatırlar ve bu hareketlerin bir de içten içe sovyetik amaçları, ezilen köylü yığınlarını emperyalizmden kurtarma amaçları vardır. Ve bu amaç burjuvaziye rağmen aktiftir. Nasıl ki burjuvazi milli harekette bu yönde gelişmeyi önlemeye çalışırsa, biz de bu amacın hedefine varması için çalışırız. Sonucu mücadele ve ancak mücadele belirler.
Bu nedenle Kemalist kurtuluş hareketinin desteklenmesi, Lenin ve Stalin tarafından desteklenmesi olayı
devrimci bir hareketin desteklenmesi olayıdır. Kemalist hareket emperyalizme karşı mücadelesi boyunca, proleter hareketin doğrudan bir yedeği olarak iş görmüştür. Gericiler arasındaki çatlakları kullanmak ise dolaylı yedekleri kullanmaktır.
Proleter hareket dolaylı yedekleri de kullanır. Proleter hareket devlet olarak örgütlendiğinde onun bu tür yedekleri kullanma imkanı aşırı derecede artar, proleter devletin gücü arttıkça bu imkan da artar. Lenin ve Stalin bu yedekleri de kullanmanın çeşitli örneklerini vermişlerdir.
Daha önce de belirtildiği gibi, proleter hareket devlet olarak örgütlenme şekline de kavuştuğunda dolaylı yedekleri kullanmadaki imkanları eskiye nazaran artar. Proletarya kendini devlet olarak örgütleyemediği dönemlerde onun elinde devletler arası diplomasi gibi bir silah yoktur. Fakat hareketin kendini devlet olarak örgütlemesi ona böylesi bir alanda da faaliyet gösterme imkanı yaratır. Ve açıktır ki bu imkan Sovyet ülkesinin gücüne orantılı olarak güçlenir.
14 -Sovyet Ülkesi ve ``Dost Ülkeler``
Emperyalizm en gerisinden en ilerisine tüm uluslara karşı baskı siyaseti demek olduğu için emperyalist güçler daha zayıf burjuva devletlere çeşitli baskılar uygularlar. Bu devletlerin emperyalist güçlerin bu baskılarına karşı direnmesi proleter harekete, bilhassa devlet olarak kendini örgütlediği şartlarda daha verimli kullanabileceği bir yedek güç imkanı sağlar.
Bu arada, emperyalist güçlerin baskılarına karşı kendine müttefikler aramaya mecbur kalan şu veya bu burjuva hükümeti Sovyet ülkesine ve çeşitli milli devrimlere karşı ``dostça`` bir siyaset uygulayabilir. Böylesi şartlarda, böylesi bir hükümet, böylesi bir burjuva hükümet Sovyet ülkesine ve çeşitli milli kurtuluş hareketlerine kesinkes düşman ve/veya emperyalist güçlerin ajanı olarak hareket eden bir hükümetten
daha iyidir.
Tarihi görevi bu burjuva hükümeti devirmek olan bir milli devrimci hareke
t kendisini böylesi bir hükümetin daha gerici bir hükümet tarafından devrilmesinde bir araç olarak kullanılmamasına azami dikkat göstermelidir. Çünkü milli devrimci hareketin taktiklerinin formülünde gösterilen bir zaaf kullananı kullanılan haline dönüştürür, proleter hareketin dünya çapında güçlerinin artmasına katkı yapılacağına, proleter hareketin dünya çapında düşmanının güçlerinin artmasına katkıda bulunulmuş olunur.
O an mevcut ve gelecekte muhtemel sınıf güçleri somut ve gerçekçi bir şekilde tespit edilmeli, taktiler ona göre ayarlanmalıdır.
15- Şeyh Said İsyanı Ve İ. Kaypakkaya
İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
``… O dönemlerde TKP yanlış bir politika izlediği için, Türk hakim sınıflarının milli baskı politikasını kayıtsız şartsız destekledi. Kürt köylülerinin milli baskılara duyduğu kuvvetli ve haklı tepkiyi proletarya önderliğiyle birleştirmek yerine Türk burjuva ve toprak ağalarının peşine takıldı, böylece de iki milliyetten emekçi halkın birliğine büyük zarar verdi. Kürt emekçileri arasında Türk işçilerine ve köylülerine karşı güvensizlik tohumları saçtı.
Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş ``ilerici``, ``devrimci`` bir hareket diye alkışlayanlar, sadece ve sadece iflah olmaz hakim ulus milliyetçileridir. Böyleleri yeni Türk devletinin sadece feodal Kürt beylerine saldırmadığını, çoluk-çocuk, kadın-erkek bütün Kürt halkına da vahşice saldırdığını, onbinlerce köylüyü katlettiğini görmezlikten geliyorlar. Böyleleri, yeni Türk devletinin bu katliamları yaparken, kendisine karşı çıkmayan feodal beylere candan dostluk gösterdiğini, bunlara destek olduğunu ve bunları güçlendirdiğini unutuyorlar. Böyleleri, Kürt köylülerini ayaklanmaya iten sebeplerle, Kürt feodal beylerini ayaklanmaya iten sebep arasındaki son derece önemli farklılığı görmezlikten geliyorlar. Bir de Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu iddiasıyla, Türk hakim sınıflarının milli baskı po1itikasını savunmaya yeltenen sözüm ona ``komünistler`` var. Biz burada İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu şartlarda bir komünist hareketin tutumunun nasıl olması gerekir? Birinci olarak, Türk hakim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, ona karşı aktif bir şekilde mücadele etmek Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek. Bu, pratikte dışardan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer bir yolla bizzat Kürt milleti tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakkında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder ve Türk hakim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı. İkincisi, İngiliz emperyalizminin milliyetleri birbirine düşürme politikasını, bunun her milliyetten emekçi halka, bunların birliğine verdiği zararı kitlelere teşhir eder, İngiliz emperyalizminin müdahale, içişlere burnunu sokma politikasıyla aktif olarak savaşırdı. Üçüncüsü, Kürt ulusunun ayrılmasını, ``bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar``, bizzat ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda bir karara varırdı. Eğer ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçileri ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt komünistleri kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı ve milli baskı1ara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, mollaların, şeyhlerin, vb. durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele ederdi. Buna rağmen Kürt ulusu ayrılma yönünde karar verirse, Türk Komünistleri buna razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesinlikle mücadele ederdi. Kürt komünistleri ise Kürt işçi ve emekçileri arasında birleşmenin propagandasını yapmaya, emperyalist müdahaleyle mücadeleye Kürt feodal beyleriyle şeyhlerle, mollalarla, burjuvazinin milliyetçi amaçlarıyla mücadeleye devam ederdi.
Eğer komünist hareket, Kürt ulusunun ayılmasının proletaryanın sınıf menfaatleri açısından faydalı olacağına karar verirse, mesela ayılma halinde Kürt bölgesinde devrim imkanı artacaksa, o takdirde bizzat ayrılmayı savunurdu; hem Türk işçi ve emekçileri arasında, hem de Kürt işçi ve emekçileri arasında ayılmanın propagandasını yapardı. Her iki halde de, Türk işçi ve emekçileriyle Kürt işçi ve emekçileri arasında sıcak ve samimi bağlar doğardı. Kürt halkı, Türk halkına ve komünistlere büyük bir güven ve dostluk duygusu beslerdi. Halkların birliği pekişir, devrimin başarısı daha da kolaylaşırdı.
İngiliz emperyalizminin, Şeyh Sait hareketinde parmağı olduğunu iddia ederek, Türk hükümetinin Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını çiğnemesini, kitle katliamlarına girişmesini vs. haklı ve ilerici göstermeye çalışanlar, bir kere daha tekrarlayalım, iflah olmaz Türk şovenistleridir. Bugün Amerikancı faşist generaller çetesinin en köpekçe savunucusu ve tayin edilmemiş akıl hocası Metin Toker`in de, o gün Kürt ulusuna reva görülen katliamları haklı çıkarmak için ``İngiliz emperyalizmi parmağı`` isnadına eğinmesi ibret vericidir....`` (a.g.e., sf. 218-221)
İ. Kaypakkaya`nın soruna yaklaşımında göze batan şey onun sorunu soyut olarak ve tek ülke, Türkiye çapında ele almasıdır. Halk hareketinden ayırarak ele aldığı milli hareketlere tüm yaklaşımı bunu talep etmektedir çünkü.
Halbuki soruna somut olarak ve dünya çapında yanaşmalıdır.
O günkü sınıf güçleri o günkü ve gelecekteki gerçek potansiyel güçleri, ele alınan hareketi etkileyebilecek gerçek güçler çerçevesinde ve dünya çapında ele alınmalıdır. Milli hareketler varmak zorunda oldukları somut sonuçlar açısından değerlendirilmelidir.
Bu soyutluğun İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı belalara bakınız.
Kürt hareketini bastırmak için gönderilen tüm birliklerin geri çekilmesi ve dışarıdan hiç bir karışma olmadan genel oylama, referandum ile Kürt ulusunun ayrılıp ayrılmayacağına karar vermesi. Komünist hareket bunun için çalışırmış. İyi ama tüm bunlar ``pratikte`` kimden talep edilmektedir? Kemalist hükümetten. Yani tüm bunlar nedir? Anayasal reform yolu. Bu bir.
İkincisi, İngiliz emperyalizminin ulusları birbirlerine düşürme politikasına karşı aktif olarak savaşacakmış. İyi ama o gün Türkiye`de ulusları birbirine düşürmüş olan İngiliz emperyalizminin bu siyasetinin somut aracı neydi? Bu siyasetin somut aracı Şeyh Said isyanıydı. İngiliz emperyalizmi kesin uşağı olan Sultanın yerini alıp kesin uşağı olmayan ve üstüne üstlük Musul konusunda başına bela olan Kemalist hükümeti devirip yerine Sultanı geçirmek, bunu beceremese de Kemalist Hükümetin başına bir bela salıp ona Musul konusunda haddini bildirmek için hangi somut aracı kullanıyordu. Şeyh Said isyanını. O zaman neye karşı ``aktif savaşım`` politikası formüle edilmiş oluyor? Şeyh Said isyanına karşı.
Gerçi bu ikide bir edilen ``aktif savaşırdı`` da soyut gevezelikten başka bir şey değil ya.
Niye? çünkü söz konusu edilen güçlü olan bir dünya komünist hareketi, hem de Kürt hareketi açısından sınırlarında iktidarda olan bir dünya komünist hareketi değil, bundan soyutlanmış Türkiye komünist hareketidir. İyi ama onun somut durumu neydi? Bu hareket aşırı derecede güçsüzdü. Kürt isyanını etkileyecek veya ondan istifade Türkiye`de iktidarı ele geçirecek ne somut bir güce sahipti ne de yakın gelecekte, karar verici yakın gelecekte o yönde gelişme gerçek ihtimali vaat etmiyordu.
Her ne kadar Türkiye komünist hareketi güçlü olmasa da dünya hareketi güçlüydü. 0 zaman Şeyh Said isyanı, yine somut konulmalıdır, bu hareket tarafından desteklenmeli miydi?
İ. Kaypakkaya bu konuda açık bir söz etmiyor. Ama ona göre tüm Kürt milli hareketleri ``demokratik ve ilerici bir içeriğe`` sahip, komünistler bunu her şart altında desteklemeli. Sorun somut olduğundan ve biz İ. Kaypakkaya gibi soyut konuşamayacağımızdan onun bu sözlerinin tek somut anlamı da Şeyh Said isyanının desteklenmesi, Dünya Komünist Hareketi tarafından desteklenmesi talebidir. Böyle davranılmadıysa Dünya Komünist Hareketi ``şovenlik`` yapmıştır veya epeydir bolca bulunan dahi taktisyenlerimizin deyimiyle ``hata`` yapmıştır.
Yani iş sadece TKP geçmişini kolayca tarafından karalayıvermekle bitmiyor. Devreye Dünya Komünist Hareketi de giriyor. Ve sorun sadece ve basitçe şu veya bu milli harekete karşı –ihtimaldir olur- ``hatalı yaklaşım`` sorunu olarak da kalmıyor. Proleter hareketin tüm taktik prensipleri revize edilip ayaklar altına alınıyor. Komünist hareketin tüm düşmanları için teorik temel üretiliyor.
Mümkündür. Proleter hareketin taktik prensipleri doğru değerlendirilirken dünya genelinde ve milli hareket özelinde sınıf güçlerinin yanlış bir değerlendirmesi doğru taktik yaklaşımın yanlış sonuç vermesine yol açabilmiştir. İhtimaliyat dünyasında herşey mümkündür. Ama İ. Kaypakkaya`nın tüm yaklaşımı, sorunu ele alış tarzının bizadahi kendisi sakattır. Somut güçleri doğru değerlendirse bile sonuç yanlış çıkacaktır. Uygulanması talep edilen yaklaşım burjuva devrimleri döneminin soyut yaklaşımıdır. Bu nedenledir ki onda somut herhangi bir tespitte bulunmaz. Şeyh Said ayaklanmasına tamamen soyut yaklaşılmaktadır.
Şeyh Said isyanında, onun önderliği ile Kürt köylülerinin bu isyana katılımı arasında bir ayrılıktan söz edilmekte ve onbinlerce Kürt köylüsünün katledildiği olgusuna değinilerek Komünistlerin hislerine hitap edilmektedir. Doğrudur, köylülüğün çıkarları ile Şeyh Said`in çıkarları açık ki uzun vadede çatışır. İyi ama bu çatışma, bu ayrışma ancak Şeyh Said isyanında bir farklılaşma, bir bölünme yaratacak, köylülerin bağımsız olarak örgütlenmesini örgütleyecek bir gücün mevcudiyeti en azından gerçek bir ihtimaliyat olarak mevcudiyeti şartlarında bir anlam taşır. Şeyh Said isyanı sırasında gerek Türkiye genelinde gerekse Kürdistan özelinde böyle bir önderlik, böyle bir güç var mıydı? Yoktu. O zaman da bu isyanın gelişmesi içinde Şeyh Said`in önderliğine rağmen, onun çizdiği yönelime ters bir yönde gelişme ihtimali, gerçek bir ihtimal, elle tutulur bir ihtimal olarak mevcut muydu? Değildi. Bu şartlarda Kürt köylülerinin bu isyana katılmasının tek kesin sonucu bu isyanın güçlü bir isyan olduğudur. Bu, kendi başına bu gücün kimin işine yaradığına cevap vermez. Genelde milli hareketlerin emperyalizmin baskılarına karşı köylülerin ayaklanması ve böylece proletaryanın doğrudan yedekleri haline gelmesi, özelde, tek tek milli hareketler özelinde de durumun bu olduğu sonucunu vermez.
Şeyh Said isyanında köylülerin katılımı onu tek başına Dünya Komünist Hareketinin bir müttefiki haline getirmeye yetmeyeceği gibi, bu hareketin içinde köylüleri Sovyet iktidarına doğru yönetecek bir önderliğin ve hatta sadece komünist unsurların bile olmaması onu Dünya Komünist Hareketin bir yedeği olmaktan çıkarmaya, devrimci bir hareket olarak dünya komünist hareketi tarafından desteklenmesini önlemeye yetmez. Milli hareket içinde bir tek komünist unsur olmamasına rağmen devrimci olabilir. İçinde komünistlerin de yer aldığı devrimci bir milli hareket de karşı devrimci bir harekete dönüşebilir.
Yani, milli harekette köylülerin varlığı kendi başına o harekete dünya komünist hareketinin desteğini garantilemez, çünkü bu faktör kendi başına milli hareketin, ele alınan somut milli hareketin mevcut şartlarda vereceği somut sonucun emperyalizmin değil de proletaryanın çıkarına olacağını garantilemez. Daha fazlası gereklidir.
Milli burjuvazi ve feodallerin aktif olarak katıldığı, dahası başını çektikleri bir harekette ``emperyalistlerin parmağının varlığı`` da kendi başına sonuç değiştirmez. Çünkü bu durum somut olarak, objektif olarak milli hareketin dünya emperyalist güçlerine zarar verdirmesini dıştalamaz. Milli burjuvazi ve feodallerin emperyalistlerle şu veya bu ilişki içindeyken, komünistlerin ardından binbir dalavere döndürürken komünistlerle anlaşmalarını, milli hareketi kendi çıkarlarına kullanma çabasıyla bunu yapmalarını ve bu arada komünistlerin de aynı çaba içinde olmalarını dıştalamaz. Yani mevcut tüm şartlar ve ilişkiler içerisinde milli hareketin vermek zorunda olduğu somut sonuç tespit edilmelidir. Tavır ona göre belirlenmelidir.
Şeyh Said isyanında da sorun gayet basitçe İngiliz emperyalistlerinin parmağının varlığı değildir. İngiliz emperyalistleri Şeyh Said isyanını somut, pratik adımlarla desteklemişlerdir, en baş teşvikçi ve destekçilerinden olmuşlardır. Ala Yekiti S.l, sf.l6`da okuduğumuza göre Ermeni Menşevikleri de Şeyh Said ayaklanmasının ateşli destekçilerindendir.
Tarih, spekülatörler için iyi bir spekülasyon aracıdır. Orada isteyen istediğini ``ispat`` etmek için gerekli rakam ve belgeyi bulur. Buna karşı tek tutarlı tavır tüm rakam ve belgeler ışığında olayların ardında yatan genel eğilimi sergilemektir. Biz Şeyh Said isyanı için bunu yapacak durumda değiliz. Dolayısıyla Şeyh Said isyanının detaylı bir bilgisine değil, dünya ve Türkiye`nin o günkü durumu hakkında bilgilerimize, doğruluğundan hareket ettiğimiz bu bilgiler çerçevesinde Şeyh Said isyanının varmak zorunda olduğu sonuca bakacağız. Bu meyanda İngiliz emperyalistlerinin bu isyana parmaklarını ne kadar daldırdıkları üzerine spekülasyona girmeyeceğiz. Gereksizdir de.
İngiliz emperyalizmi, dünyadaki en büyük sömürgeci emperyalist güçtür. Daha yeni kurulmuş olan Sovyet iktidarına karşı emperyalizmin yıkıcı faaliyetlerinin başını çeken güç bu güçtür. Sovyet sınırlarında en aktif ve Sovyet sınırlarındaki burjuva hükümetleri Sovyetlere saldırtma işini örgütleyen güç bu güçtür. Menşevik Ermeni burjuva hükümet bunlarla birlikte Sovyetlere saldırma hayasızlığına batmıştır. Bu güç İran ve Irak`ı yarı-sömürge ve sömürgesi olarak yönetmektedir. Irak`ta Arap halklar şeyhlerinin peşinde, bu şeyhler de İngiliz emperyalizminin açık ajanı durumundadır .Türkiye`de ise bu gücün açık ajanı Sultanlıktı ve bu Kemalist hükümet tarafından devrilmişti. Kemalist hükümet, bu burjuva ve 1925`ten itibaren açıkça anti-komünist hükümet İngiliz emperyalistleriyle Musul konusunda çıkar çatışması içindeydi (mesela bu çatışmada bağımsız hareket edecek bir Arap halkı mevcut olmadığından, Musul`un Irak`ın, dolayısıyla da İngiliz emperyalizminin kontrolünde kalacağına Türklerin sömürgesi haline gelmesi proleter hareket açısından tercih edilir bir gelişmeydi) İngilizler Kemalistleri devirip kendi isteklerine uysalca uyacak bir hükümet, Türkiye`de böyle bir hükümet , böylece açıkça anti- Sovyet de olan bir hükümet kurmak istiyorlardı. Şeyh Said isyanı bu şartlarda patlak verdi.
Bu isyan, tartışma götürmez bir şekilde İngiliz emperyalistlerinin ve onlarla birlikte Sovyet anavatanımıza saldırmış olan Ermeni Menşeviklerinin pratik ve somut desteklerini bir kenara bıraksak da, canı gönülden ve içten sempatilerini kazandığı herkesin kabulüdür. Bu hareket Türkler arasında bile Sultanlık taraftarlarının sempatisini kazanmıştır.
Niye?
Çünkü İngiliz emperyalizminin kontrolündeki İran ve/veya Irak`ta değil de, İngiliz emperyalizmiyle çeşitli nedenlerle çatışmakta olan Kemalist hükümetin, kendi burjuva nedenleriyle Sovyet ü1kesiyle ``dostça`` geçinen Kemalist hükümetin kontrol alanında gelişen bir ``Bağımsız Kürdistan için`` hareket İngiliz emperya1izmini değil onun rakiplerini yıpratıyordu da onun için. Somut olarak, isyanda İngiliz emperya1izminin parmağının varlığı, yokluğu, bu parmağın ne kadar derinlere daldığından, İngiliz emperyalizminin bu hareketi doğrudan kontrolünden vs.den bağımsız olarak sonuç buydu.
Açıktır ki İngiliz emperyalizmiyle çatışması olsa bile, açık açık anti-komünist olmaya başlamış, dolayısıyla da komünistlerin yıkılması için hedefi haline gelmiş olan bir Kemalist hükümetin milli bir hareketle zayıflatılması kendi başına bu hareketin desteklenmemesi sonucunu veremezdi. Kemalist hükümetin yıkılıp, yerine Sovyetik bir hükümetin kurulması için böylesi bir zayıflatma kapasitesi Türkiyeli komünistler için yteuayfi doğrudan olamasa da dolaylı bir yedek güç kaynağı olurdu. Ama somut durum bu değildi ki. Ne Türkiye`de komünist hareket Kemalist hükümeti devirip iktidarı ele geçirecek durumda, ne de bu yönde Kürt ayaklanmasını kullanabilecek bir durumdaydı. Kürt ayaklanmasının da bizadahi kendi içinde Sovyetik sempatilerle yanıp tutuşmadığı, ama her türden anti-Sovyetik gücün desteğini yanında tutmaktan hiç sakınmadığı da bilinen bir olgudur.
Bir diğer olgu da bu ayaklanmanın Türkiye ile kısıtlı olduğu, İran ve Irak`a yayılmadığıdır. Ve hareketin, buralara yayılıp İngiliz emperyalizmine karşı yöneleceğinin de hiç bir garantisi yoktur. Tam tersine Kürt ulusu, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan Kürt ulusu, Türkiye`de bile bir tek önderlik altında birleşememiştir. Şeyh Said çevresinde ve onun isyanı üzerinden böylesi bir birliğin sağlanabileceğinin elle tutulur hiç bir emaresi yoktur. Tam tersi emareler ise boldur. Dolayısıyla Kürtlerin ``bağımsız bir Kürdistan`` kurup bu Kürdistan`ın bağımsızlığını dış güçlere karşı koruyabileceklerinin hiçbir emaresi yoktur.
İngiliz emperyalizmi ise bölgede güçlüdür. Bölge İngiliz emperyalizminin işbirlikçilerinin cirit attığı bir bölgedir. İngiliz emperyalizmi kendi etki alanlarında bir Kürt ayaklanmasına iyi gözle bakmazdı. İngiliz emperyalizmiyle iyi geçinmek, en azından onu karşısına almak istemeyen bir Kürt isyanı da onların etki alanlarında işleri karıştırmazdı. Şeyh Said isyanı da böyle davranmıştır.
Tüm bu şartlarda, yani Kürt isyanı köylülüğün katılımı sayesinde kazandığı tüm güce rağmen güçsüz, Kürtler bir bayrak altında toplanamadığı için güçsüz iken; bu hareket İngiliz emperyalizmiyle en azından iyi geçinmek için İran ve Irak`a, İngiliz etki alanlarına yayılmaz iken; dolayısıyla da İngiliz emperyalizmine bölgede hiç zarar vermez ve fakat onun bölgesel rakiplerine zarar verirken; Türkiye`de ve bizzat Kürt isyanı içinde bu isyandan istifade edebilecek, Komünist bir güç, hiç değilse Sovyetlerle yakın ilişki taraftarı bir güç yok iken; gel gelelim ve işin aslında bu hareketin çevresinde anti-Sovyetik güçler bolca mevcutken; ve tüm bunlarla bağıntılı olarak bu isyanın önderliği doğrudan Sovyet desteğini istemez ve bu destek olmamış isyanın İngiliz emperyalizminin güdümüne boyun eğmek zorunluluğundan kendini kurtaramayacağı açıkken... Yani isyan somut güçler ve şartlar çerçevesinde Sovyet ülkesine zararlı gelişmelere aşırı gebe, İngiliz emperyalizmine ise, onlar bu isyanı açıkça desteklemeseler bile faydalı iken Sovyet ülkesinin ve Dünya Komünist Hareketinin bu isyanı desteklemesi düşünülemez.
Proleter hareket güçlenmiştir. Kendisini devlet olarak örgütlediği bir güce ulaşmıştır. Bu şartlarda proleter hareket eskiden olduğu gibi ``soyut içerik`` desteği ile yetinemez, somut siyasi güçlerle somut siyasi sonuçlar alacak güce erişmiştir ve ona göre davranır. Proleter hareket için sorun Şeyh Said isyanını destekleyip desteklememek, Şeyh Said isyanından somut sonuç almak sorunudur.
İ. Kaypakkaya`nın ise böyle bir derdi yoktur. 0, her milli hareketin ``demokratik içeriğini`` desteklemeyi önerir. Şeyh Said isyanı somutunda da Kemalist ordunun Kürdistan`dan çekilip Kürdistan`da referandum örgütlenmesini önerir. Reformculuğun bu kadarı da İ. Kaypakkaya`dan hiç umulmazdı, ama onun milli soruna yaklaşımı bu sonucu verir. Dahası, daha önce de belirttiğimiz gibi anti-Sovyetik şarlatanlara da kokuşmuş bir temel hazırlar.
Kürt ulusu hem kendi tarihsel gelişmesi hem de onu çevreleyen enternasyonal şartlar açısından son derecede şanssız bir ulustur. Onun milli kurtuluş için ayaklanmaları onun emperyalist güçlerin ve bölgesel burjuva-emperyalist güçlerin bölgede oynadıkları oyunlarda kullandıkları bir araç haline gelmesine yol açmaktadır. Bundan kurtuluşun tek yolu da Kürt isyanlarının gerçek çıkarlarının proletaryanın dünya burjuvazisini yerle bir etmesinde yattığını iyice kavramasından, Kürt ulusunun kurtuluşunun tüm ezilen uluslardan daha çok proleter hareketin muzaffer gelişmesine bağlı olduğunu kavramaktan geçer. Bunu kavramamış bir Kürt devrimcisi ulusunun burjuva haklarının yaygarasıyla, burjuva ulusal hislerle sınıf güçlerinin gerçek dizilişini görme imkanını kaybetmiş ve böylece de ulusu için yapması gerekeni yapamamış bir devrimci olur. Kürt isyancılarının kahramanlık, cesaret ve fedakarlıkları, Kürt köylülerinin katledilişi dünya ve bölgedeki sınıfsal güçlerin dizilişi ve gelişim yönü hakkında doğru görüşlere varmamızı önleyici his kabartıcıları haline getirilmemelidir. Burjuvazi doğrudan bizim sınıfımıza karşı da böylesi barbarlıkların örneğini vermiştir ve veriyor. Verecek de
.

 

 

 

 

 

Sanat ve Hayat Yazıişleri Müdürü 'Vasiyet'ten mahkum



İbrahim Kaypakkaya'nın mektuplarını 'Vasiyet' adıyla yayınlayan Sanat ve Hayat Dergisi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Aynur Özbakır hakkında açılan dava sonuçlandı. Özbakır, 5 ay hapis, 375 YTL para cezasına çarptırıldı.

Yayın hayatına 4 yıl önce başlayan kültür, sanat ve edebiyat dergisi Sanat ve Hayat Dergisi'nin Sorumlu Yazıişleri Müdürü Aynur Özbakır hakkında, derginin Temmuz 2004 tarihli 12'nci sayısında yayınlanan 'Vasiyet' isimli yazı gerekçe gösterilerek İstanbul 9'ncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından açılan dava sonuçlandı. Özbakır'a 6 ay hapis ve 450 YTL para cezası ödemesine karar veren mahkeme, iyi hal nedeniyle bu cezayı 5 ay hapis 375 YTL para cezası olarak değiştirdi. Sanat ve Hayat Dergisi tarafından konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, kararın sansürcü ve anti-demokratik politikaların devamı olduğuna değinildi.

Açıklamada şunlara yer verildi: 'Derginin Temmuz 2004 tarihli 12'nci sayısı 'NATO'ya ve emperyalizme karşı sanatın ve edebiyatın seferberlik çağrısı' başlığı ile özel bir sayı biçiminde yayınlandı. Söz konusu sayıda değişik ülkelerden hatta kıtalardan evrensel saygınlığı bulunan Albert Einstein, Eduardo Galleano, Nazım Hikmet, Noam Çhomsky, Harold Pinter gibi aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanlarının yazılarına, 'Son mektuplar' bölümünde ise anti-emperyalist mücadelenin önde gelen isimleri Ernesto Che Guevara, Ho Chi Minh, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'nın son mektuplarına yer verildi. Kaypakkaya'nın 40 yıl kadar önce yazmış olduğu ve artık arşiv belge özelliği taşıyan mektubun şimdi bile yasadışı örgüt elemanlarına 'talimat' olarak değerlendirilmesi, Ağır Ceza Mahkemesi savcısının ve yargıçlarının söz konusu yazıyı anlayarak okumadıklarının çok açık göstergesidir.'

Aynur Özbakır'a, İbrahim Kaypakkaya'nın 28 Şubat 1973 yılında Diyarbakır Sıkıyönetim Tutukevi'nde kaleme aldığı mektubu 'Vasiyet' ismiyle yayınlaması gerekçe gösterilerek, 'Yasadışı silahlı örgüt propagandası' yaptığı iddiasıyla 3713 sayılı yasanın 7/2 maddesi kapsamında dava açılmıştı. İSTANBUL (DİHA)

 

 

 

HAKKINDA YAZILANLAR


İbrahim Kaypakkaya


Ser Verip Sır Vermeyen Komünist Önder
Hayatı ve Mücadelesi
Nihat Behram
Umut Yayımcılık / Belgesel – Roman Dizisi


"Eğer insanlık, elecete bir komünizm panteonu kurarsa, hiç kuşku yok ki, bu panteonun eskiden adına Türkiye denilen kesiminde, genç ve ateşli bir komünist önderin, bir inanç ve direniş sembolünün, defne çelengi içindeki başına, ışıklandırılmış kasketli başına yer verecektir."


 

 

3.Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya
"Bilinmeyen" Yazılar
Ethem Direhşan
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi


"Kaypakkayanın hiç de hak etmediği "ignorasyon"a karşı, hasbel kader katkıda bulunmak amacı ile hazırlanmıştır. Kitabın derleniş amacı, salt bir belgesel olmayı gütmemektedir. Bunun da ötesinde amaç, Kaypakkayanın devrimci mücadeleye "ilk" başlangıcından, öldürüldüğü tarihe kadar kat ettiği güzergah hakkında özellikle, yeni devrimci nesillere bir ipucu vermektir. Dolayısiyle, derlenen yazılar bir anlamda Kaypakkayanın "bilinmeyen" yazılarıdır. 60lı yılları araştırmak, devrimci geçmişimizin güzel ve doğru değerlerini, Solun da "resmi tarih"ine hapis olmadan inceleyip, bulup ortaya çıkartmak biz genç araştırmacıların tutkusudur ve böylede olmalıdır. "





1.Kaypakkaya ile Birlikte...
(Anılarla Geçmişe Yolculuk)
Cilt: 1
Ali Taşyapan
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi


"Ben anılarımı yazılacak değerde görmüyorum. Fakat bazı devrimci dostlarım bunun karşıtını düşünüyorlar. Bu dostlar, 68 kuşağından, Çapalı ve İbrahim Kaypakkayayı en çok tanıyanlardan biri olmamı, iki cezaevi dönemi yaşamımı ve politik bir geçmişe sahip olmamı çok önemsiyorlar. Yaşadıklarımı, bildiklerimi yazıya dökmeden beraberimde mezara götürür olmama hayıflanıyorlar. Şöyle düşünüyorum: Madem yazmaya, yazıyorum, neden yazım işini yanlız politik geçmişimle sınırlayayım? Yaşamımın diğer dönemlerine neden üvey evlat muamelesi yapayım? O dönemlerin de ilginç görüntüleri var. Okuyucuyu güldüren, düşündüren, üzen, sevindiren, manzaralar elbet bulunur. Hem bu, anı defterine bir çeşni de katar. İşte değerli dostlar, bu yüzden laf torbasının ağzını sonuna kadar açacağım, beceremiyeceğimi bildiğim için edebi bir tarzda yazmaya özenmeyeceğim, çal kalem mektup yazar gibi patır-kütür yazacağım.


 

Saklanmaya Çalisilan Bir Mesale
Ibrahim Kaypakkaya



"Kaypakkaya'yi ülkemizdeki burjuva ve burjuva-demokrat aydinlar özellikle "yok" sayar. O'nu israrla görmezlikten gelirler. Bunun tek bir nedeni vardir. O da, hiç kusku yoktur ki Kaypakkaya'nin proleter devrimci çizgisidir.

Çünkü O'nun, Türk devletinin niteligini ve Kemalizm'in fasist özünü, komprador burjuvazi ve toprak agalarinin temsilcisi oldugunu, Türk devletinin Kürt ulusunu ezdigini, Kürtlerin ezilen bir ulus oldugunu ve Kürt ulusunun ayrilma hakki oldugunu net olarak ortaya koymasi; ve bunlarla birlikte, proletarya önderliginde demokratik halk devrimi ve kesintisiz olarak sosyalizm ve konünizmi hedefledigi için, ne burjuvazinin ne de burjuvazinin etki çemberi içindeki bazi demokrat aydinlarimizin hosuna gitmistir. Öte yandan Kaypakkaya'nin düsünceleri ve çözümlemelerinin, bu kesimlerin hosuna gitmesi zaten beklenemez.

Bu gerçeklerin yaninda bir baska gerçek daha var ki; Kaypakkaya'nin kurdugu isçi sinifinin öncü örgütü Proletarya Partisi'nin, sinif savasimini kesintisiz ve O'nun ortaya koydugu Marksist-Leninis-Maoist çözümlemeler isiginda dirayetle yürütmesidir. Burjuvaziyi ve onun ideolojik-siyasal çemberi içinde olanlari korkutan esas öge de budur. Çünkü, Kaypakkaya'nin düsünceleri savasima katiyen ara vermemis, yari yolda asla tökezlememistir."

 

Umut Yayıncılık

 

İbo/İbrahim Kaypakkaya

Turan Feyzioğlu. Ozan Yayıncılık. İstanbul, Nisan 2000.1. Basım, ISBN 97897578

 

Bununla birlikte; Emrah Cilasun tarafından yapılan Kırmızı Gül Buz İçinde isimli dokumenter belgesel, çok sayıda klip ve benzer çalışmalar ve hakkında yazılmış binlerce makale bulunabilir...


 

 

"PDA Mayıs 1970 tarihli 5/19. sayısında yayınlanan "İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı yazısı...

 

 

 

Ülkemizde İşçi-Köylü Hareketleri Gittikçe Yaygınlaşıyor

Ülkemiz, özellikle son iki yıl içinde gittikçe yaygınlaşan ve yoğunlaşan işçi-köylü hareketlerine sahne oldu. Grevler, fabrika ve toprak işgalleri, iş boykotları, yürüyüşler, mitingler birbirini kovaladı. Daha büyük ve daha güçlü hareketlerin habercisi olan işçi, köylü hareketlerinin başlıcalarını özetleyelim.

İşçi Hareketleri

1968 yılının Mart ayında, AP kurucularından Tahsin Demiray'ın işyeri Türkiye Basımevinde 22 işçi, bir yıldan fazla devam edecek olan bir greve başladılar[1]. Nisan ayında, Goodyear işyerinde ve Sümerbank Filyos ateş tuğla fabrikasında iki grev daha patlak verdi[2]. Mayıs ayında, Foster Wheeler şirketinin Ankara'daki bürosunda, birçok devrimci örgütün desteklediği ve Amerikalıların işçilerimiz üzerindeki baskısını hedef alan yeni bir grev doğdu[3]. Yarımca İpraş Rafinerisi'nde çalışan 450 işçi sosyal hakları için Haziran ayında yemek boykotuna gittiler[4]. Temmuz başlarında Derby Lastik Fabrikası'nın 1700 işçisi, Lastik İş Sendikası'nı işyerine sokmayan, Lastik İş'e kaydolan işçilere baskı yapan işvereni protesto amacıyla fabrikayı işgal etti[5]. Aynı günlerde 23 fırın işçisi, zam talebiyle Şişli Gürsel Mahallesinde çalıştıkları fırını işgal etti. Yine Temmuz ayı içinde çevre köylerden gelerek Balıkesir Orman Fidanlığında çalışan kadınlı erkekli 50 işçi, Türk Ot-İş Sendikası'na girdikleri için işten atılınca, Orman Fidanlığı'nın kapılarını tutarak içeriye yeni işçi alınmasına engel oluyorlardı. İşçiler daha sonra da aileleriyle birlikte Balıkesir'de bir sessiz yürüyüş yaptılar[6].

Ağustos başlarında Alibeyköyü'ndeki Finfinis Branda Fabrikası işçileri Teksif'ten ayrılarak Federal Sendikayı kurdular. Sendika kurucusu 4 işçinin işten atılması, 200 Branda işçisinin “arkadaşları tekrar işe alınıncaya kadar" oturma grevine gitmelerine yol açtı[7]. İş güvenliğinin bulunmaması, ücretlerin düşük olması, 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması vb. nedenlerle Finfinis işçileri, Eylül ortalarında yeniden direnişe geçtiler[8], Jandarma baskısına, işten atılmalara ve nezarete alınmalara rağmen, direniş bir aydan fazla sürdü. İşçiler 14 Ekim'de Demokratik Devrim Derneği, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği ve Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun katıldığı bir yürüyüş düzenlediler. Bu arada, grevleri 220. gününü dolduran Türkiye Basımevi işçileri aralarında para toplayarak, DİSK'in kendisine bağlı olmadığı için desteklemediği Finfinis işçilerine yardımda bulundular[9].

Kasım başlarında Samsun Tekel Başmüdürlüğü'nde çalışan 197 işçi, işlerinden çıkarıldıkları için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçti[10]. 5 Kasım'da Magirus Otobüs Karoseri ve Montaj Fabrikası'nda Maden-İş'e bağlı 600 işçinin sendika özgürlüğü, iş güvenliği, ücret artışı… gibi taleplerle başlattığı grev, işveren ve taraftarlarının zorbalığına rağmen güçlenerek devam etti ve başarıyla sonuçlandı[11]. Kasım ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Yapı-İş Sendikası'na bağlı Keban Barajı işçilerinin greviydi. Jandarma baskısı altında ve zaman zaman grevci işçilerle işe devam etmek isteyen yabancı işçiler arasında çıkan silahlı çatışmalarla devam eden Keban grevinin amaçlarından biri de Türkiyeli işçilerle onlara göre iki misli fazla ücret alan yabancı işçiler arasında yapılan ayırımın ortadan kaldırılmasıydı[12]. Aralık ayında ise, Adana'da lokavt yüzünden açıkta kalan 600 fırın işçisi bir sessiz yürüyüş yaptılar[13].

1969 yılına yoğun işçi hareketleriyle girildi. Hemen Ocak ayı başlarında Karayolları Genel Müdürlüğü'ne bağlı 7 iş yerinde "beyaz yakalı" işçiler, "kıdem ve hizmet tazminatı", "keyfi nakillerin önlenmesi" talepleriyle greve başladılar[14]. Öte yandan Deniz Ulaş-İş Sendikası'na bağlı 2000'e yakın işçi, Deniz Nakliyat Genel Müdürlüğü işyeri ve gemilerinde önce İstanbul limanındaki 31 şilepte, sonra da, İzmir'de greve gitti[15]. Ankara'daki İş Matbaası işçileri beş gün süren bir grev yaptılar[16]. Ocak ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Sümerbank grevi idi. Sümerbank iş kollarında çalışan 30 bini aşkın işçinin greve gideceği haberi üzerine 9 Ocak günü lokavt kararı alınmıştı. Fakat 1 Şubat'ta bazı haklar alınarak anlaşmaya varıldı[17].

Şubat ayı içinde Çelik-İş'ten Maden İş'e geçmek isteyen 520 Singer işçisi, 3 işçinin işten atılması üzerine fabrikayı işgal ettiler. Polisle işçiler arasında kanlı çatışmalar çıktı. "Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" sloganlarıyla tezahürat yapan işçilere etrafta toplanan halk sevgi gösterilerinde bulundu[18].

Mart ayında Rabak işçileri DİSK'e rağmen grev kararı aldılar[19]. Bu arada Keban'da grevin kanunsuz olduğu gerekçesiyle Fransız-İtalyan firması tarafından 1200 işçinin işine son verildi[20]. 9 Nisan'da işçilerimiz Amerikan işyeri Tuslog'da greve girdiler. Grev, zam talebi, angaryanın kaldırılması, işveren-işçi idarî işbirliği komitesinin feshini protesto gibi nedenlerle başladı ve aniden 8 işyerine daha sıçradı. Gittikçe genişleyen grev, İstanbul ve İzmir'deki Amerikan işyerlerine ve Adana İncirlik üssüne de sirayet etti. Böylece, Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana'da NATO-İş ve Harb-İş Sendikaları tarafından yürütülen ve hemen her gün işçilerle polisin ve Amerikalıların çatıştığı şiddetli bir işçi hareketi doğmuş bulunuyordu[21]. Greve ücret artışı, sosyal yardım, yıllık ikramiye gibi taleplerle başlayan işçiler, grevin sonlarına doğru, “Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" diye bağırıyorlardı. İzmir'de grevci işçilerle Manisa'dan gelen işçiler birlikte yürüyüş yaptılar[22]. Öte yandan, Bartın'da kereste fabrikalarında çalışan 200 kadar işçi, 24 Nisan'da bir sendika kurdular ve sendikalaşmalarını engelleyen işverenleri protesto amacıyla bir yürüyüş yaptılar[23].

İstanbul'da Kimya-İş Sendikası'na bağlı Hoechst İlaç Fabrikası'nın 135 işçisi, zam ve iş güvenliği talebiyle Mayıs ayı başında greve başladı[24]. 15 Mayıs'ta, Türk Demir Döküm'de çalışan 2000 işçi işverenin Maden-İş'ten çıkmaları için işçilere baskı yapması ve 5 işçiyi işten atması üzerine çalışmayı boykot etti[25]. Topçular Horoz Çivi Fabrikası'nda Özmaden-İş'ten ayrılıp, Maden-İş Sendikası'na giren işçilerin işten atılması, işyerinde çalışan 600 işçinin iş bırakmasına yol açtı. İşçiler, baskı ve terörün kalkması, sendika özgürlüğünün çiğnenmemesi, işten atılanların geri alınması isteğiyle 20 Mayıs'ta direnişe geçtiler[26].

İstanbul Küçükköy'deki Levent Maden Eşya Fabrikası işçileri 7 Mayıs'ta greve başladılar ve 21 Haziran'da bir yürüyüş yaptılar. Çelik Montaj Sanayiinin Kartal'daki Jawa ve Skoda fabrikalarında Mayıs ayında başlayan grev, Temmuz ayında da devam etti ve silahlı grev kırıcıları Çelik Montaj Sanayiinin bir eki olan Otopar Fabrikası'ndaki grevcilerin de yardımıyla kovuldu. Grevciler, basının ilgisizliğini yazdıkları dövizlerle kınadılar[27]. 9 Temmuz'da İzmit Pirelli Lastik Fabrikası'nda bir işçinin işten çıkarılması, bütün işçilerin direnişe geçmesine yol açtı. Lastik-İş Sendikası'nın "kanunsuzdur" diye desteklemediği grev altıncı gününde sona erdi[28]. Yine Temmuz ayı içinde, Çorum Özel İdaresine bağlı Alpagut Linyit İşletmesi'nde çalışan işçiler iki üç aydır ödenmeyen ücretlerinin ödenmesi ve ocağın Türk Kömür İşletmelerine devredilmesi için, ocağı işgal ederek 34 gün ellerinde tuttular. Daha sonraları da, işçilerle Özel İdare arasında mücadele zaman zaman şiddetlenerek devam etti[29].

1969 yılının en şiddetli ve en güçlü işçi mücadelesi Türk Demir Döküm'de verildi. Mayıs direnişinde işverenin kabul ettiğini bildirdiği isteklerin hiçbirinin yerine getirilmemesi üzerine Demir Döküm'ün 2200 işçisi, 31 Temmuz günü "Faşist Yönetime", "İşbirlikçi Patrona", "Sarı Sendikalara" ve "Yasal Hakların Ayaklar Altına Alınmasına" karşı direnerek, fabrikayı işgal ettiler. İşgalin altıncı günü saldırıya geçen polisi işçiler ve çevrede toplanan gecekondu halkı bozguna uğrattı. İşçiler İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'nin kendi direnişleriyle ilgili sayısından Silahtar ve Alibeyköy'de beş binden fazla sattılar[30]. Öte yandan, 480 işçinin çalıştığı Adana Çimento Fabrikası'nda greve gidildi. Grevi AP'li Hasan Türkay'ın başkanlık ettiği Çimse-İş'ten ayrılan Çitos-İş yürütmekteydi. İşçiler Fabrika Müdürü'nü istenmeyen adam ilân ettiler[31].

Ağustos sonlarına doğru, Türk-İş Ankara'da “Büyük İşçi Mitingi"ni düzenledi[32].

1969 yılının başka bir önemli mücadelesi de Erdemir işçileri tarafından verildi. Ağustos içinde Ereğli Demir Çelik İşletmelerine bağlı işyerlerinde çalışan 4600 işçi, "böl, yönet" uygulamalarına karşı, Türk-İş'in engellemelerine rağmen greve gitti. İktidar, "milli güvenliği zedeleyici" bularak grevi bir ay erteledi. 15 Eylül'de yeniden grev kararı alındı. İktidarın ikinci kere aldığı erteleme kararını Danıştay bozdu. İşçiler bağlı bulundukları sendikaları da dinlemeyerek 29 Eylül'de üçüncü defa grevi başlattılar. Müdürleri ve yardımcıları fabrikadan dışarı attılar. İşçilerin üzerine asker sevkedildi, fakat işçiler, Demir Döküm İşçileri gibi hareket ettiler ve askerlerle çatışmadılar. Grev 7 Ekim'de işçilerin muhalefetine rağmen Türk-İş tarafından kaldırıldı[33].

Eylül ayında Yarımca Seramik'te çalışan 1200 işçiden 1150 tanesi Çimse-İş'ten ayrılarak Serçip-İş'e girdi. Sendika baş temsilcisinin işten atılması üzerine işçiler işi boykot ederek, İzmit içinde bir yürüyüş ve miting tertip ettiler. Mitinge Rabak'tan, tren işçilerinden temsilciler ve öğrenciler katıldı[34]. 26 Eylül'de 85'i işten çıkarılan ve Teksif'e girmelerine engel olunan 500 işçi, Hasan Polatkan'ın eski ortağının fabrikasında, Sancak Tül'de işten atılanları geri aldırmak ve sendikalaşma özgürlüğünün çiğnenmesine engel olmak amacıyla direnmeye başladılar[35].

10 Kasım günü, Ereğli Kömür İşletmesine bağlı Armutçuk kömür üretim bölgesinde 1000'e yakın kömür işçisi, ücret azlığını protesto amacıyla iş bıraktı[36].

Kasım ayı içinde Kartal Ege Sanayiinde, Köseköy Çelik Halat Tel Sanayiinde, Hisar Çelik'te ve EAS Akü Sanayii'nde işçiler çetin mücadeleler verdiler[37]. Konya Ereğlisi'nde Sümerbank'ın devrimci işçileri Teksif'i ele geçirdiler. Sendika başkanının işe alınmaması üzerine, 3 bin işçi iş bıraktı ve civar köylerinde katıldığı bir yürüyüş yaptı[38].

1969 yılını, işçi sınıfımız bir şehit vererek kapattı. Gamak Motor Fabrikasında 540 işçiden 504 tanesinin Çelik-İş'ten ayrılarak Maden-İş'e girmeleri, işvereni rahatsız etmişti. İşveren, hammadde yokluğu bahanesiyle işçilerin bir kısmına izin verdi, bir kısmını da işten çıkardı. İşten atılan arkadaşlarının hesabını sormak üzere fabrikaya gelen işçiler, polisin ateş yağmuruyla karşılaştılar ve Şerif Aygül, "işçi kardeşliği" uğruna şehit düştü. Maden-İş muhalefetine rağmen Kartal'da 4, İstanbul bölgesinde de iki fabrika oturma grevi yaparak olayı protesto etti.[39].

1970 yılı içinde de yine Otoyol'da Chrysler'de ve daha bazı fabrikalarda grevler, direnişler oldu.

Son iki yıldır işçi hareketlerinin basına geçen ve bizim tespit ettiğimiz başlıcaları bunlardı.

Köylü Hareketleri

1967 yılının Kasım ayında, Konya'nın Yunak ilçesine bağlı Odabaşı köyünde Toprak Tevzi Komisyonunun çalıştığı bina, aynı ilçenin Gökpınar köylüleri tarafından kuşatıldı. Kuşatma, Kulu ilçesinden gönderilen jandarma kuvvetlerinin yardımı ile kaldırılabildi[40]. Elmalı köylülerinin mücadelesi şiddetlenerek devam ederken, yine Konya'ya bağlı Sarayönü ilçesinin Kuyulusebil köyünden on topraksız köylü hazineye ait toprakları zaptettiler[41].

1968 yılının Şubat ayında, Emirdağı köylerinden birinde, bir köylü, Köy İşleri Bakanlığı'na başvurarak, toprak istediği için, ağalar tarafından öldürüldü[42]. Öte yandan Söke'nin Bafa gölünde balık avlayan bir köylü bekçiler tarafından vuruldu. Serçin köylüleri yaralıyı Söke'ye getirerek, gölün sahibi olduğunu iddia eden Cemal Özbaş'ın yazıhanesinin önünde olayı protesto ettiler. Vurulan köylünün ölmesi köylüleri iyice çileden çıkarmıştı. Serçin'liler toplu halde Söke'ye inerek Özbaş'ların el koyduğu Bafa gölünde, cenazeyi ağalara inat, motorla dolaştırdılar[43]. Yine Şubat ayında Fatsa'nın 24 köy muhtarı bir bildiri yayınlayarak, Amerika'ya, "birinci ihtar"larını yaptılar[44].

Mart ayında Urfa'nın Bozova ilçesine bağlı Ortatepe köyünde, büyük toprak sahipleriyle köylüler arasında, üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir çatışma oldu[45].

Nisan ayında; Elmalı'da köylülerin ektiği topraklar ağalar tarafından sürülmek istenince mücadele yeniden şiddetlendi[46]. Fatsa köy muhtarlarının bildirisinden sonra Samsun'un 15 köyünden 118 imzalı "Amerikalı seni istemiyoruz" bildirisi yayınlandı[47].

Temmuz'da Malatya'nın Akçadağ ilçesine bağlı 11 köy muhtarı, bir bildiriyle Amerikan emperyalizmini ve ona "Çanak Tutanları" lanetledi[48].

28 Ocak 1969'da Torbalı ilçesine bağlı Atalan köylüleri, ağaların el koyduğu hazine arazisini işgal ettiler ve ana yol üzerine "Bu köyde toprak mücadelesi vardır" yazılı büyük bir pankart astılar[49]. Atalan işgalinden birkaç gün sonra Menderes'in halası "Hanım ağa" Mesude Evliyazede'nin el koyduğu hazine topraklarını Göllüceliler zapt ettiler[50].

7 Şubat'ta Ege tütün piyasasının açılışı dolayısıyla FKF tarafından Akhisar'da düzenlenen mitinge binlerce tütün üreticisi katıldı. Mitingi baltalamak için tefeci tüccarların düzenlediği saldırı, köylüler ve gençler tarafından püskürtüldükten sonra, mitinge katılanlar "Köylü Gençlik Elele" sloganıyla şehre bir yürüyüş yaptılar[51]. 10 Şubat'ta Akhisar'daki mitingin bir benzeri Ödemiş'te yapıldı[52]. Yine Şubat ayında Tokat'ın Uzunburun köyündeki 2 bin dönümlük toprak, köylüler tarafından işgal edildi[53]. 22 Şubat'ta, Malatya'da devrimci dernekler tarafından düzenlenen "Emperyalizmi, açlık ve pahalılığı tel'in mitingi"ne birçoğu köylü olmak üzere, on bine yakın Malatya'lı katıldı[54]. Haymana ilçesinin Çuluk köyü halkı, köylerindeki toprak ağalarına karşı bir bildiri dağıttılar[55]. Torbalı'nın Hortuna, Pancar, Kuşçuburun köylüleri ağalara ait pancar çiftliğinin bazı kısımlarını işgal ettiler[56].

16 Nisan'da Söke'de, köylülerin ve gençlerin el birliğiyle "Toprak reformu ve bağımsızlık mitingi" düzenlendi[57]. 13 Nisan'da, Diyarbakır'da Lice, Siverek, Suruç, Batman, Van, Muş, Malazgirt bölgelerinden 3 bin kişinin katıldığı bir başka miting yapıldı[58]. Hilvan'da Ziraat Bankası kredilerinin haksız dağıtımını gören köylüler, bankaya hücum ettiler[59]. Kars'ın Susuz ilçesine bağlı İncesu ve Çamçavuş köylüleri kredi dağılımındaki adaletsizliği protesto ettiler[60]. Nisan'ın son haftasında Gaziantep'e bağlı Oğuzeli ilçesinin Karadibek köylüleri, ağalar toprakları başkalarına kiraya vermek isteyince 3 bin dönümlük toprağa el koydular[61]. Antalya, Manavgat ilçesinin Çolaklı köyündeki 350 dönümlük araziye, Seki köyü ağalarının el koymak istemesi, köylülerle ağalar arasında şiddetli çatışmalara yol açtı. Köy jandarma ve komando birlikleriyle kuşatılarak, kadınlı erkekli birçok köylü tutuklandı. Ağalar, toprakları jandarma nezaretinde sürebildiler[62].

Mayıs ayında Yozgat'ın Yerköy ilçesine bağlı Kayadibi köyünden ve başka köylerden, topraksız ve az topraklı köylüler, hazine toprağını kendine mal eden CHP milletvekili Celal Sungur'a karşı Yerköy'de bir yürüyüş düzenlediler. Yürüyüşleri engellenen köylüler, Danıştay'a başvurdular[63]. Keller ve Hançerli köylüleri Malatya'ya inerek hükümet meydanında Amerikan emperyalizmine ve toprak ağalarına karşı bir miting yaptılar[64].

Haziran'da tütün üreticileri, merkezi Akhisar'da olan "Türkiye Tütün Üreticileri Sendikasını" kurdular ve kurucular bir bildiriyle bütün tütün üreticilerini tefeci tüccarlara karşı birleşmeye çağırdı[65]. Dursunbey'e bağlı Akyayla Köyünün topraksız ve az topraklı halkı ise hazine topraklarını işgal ederek hükümetten toprak talebinde bulundular. Gemlik'e bağlı Muratoba köylüleri zaten yetersiz olan topraklarının, baraj inşaatı yüzünden ellerinden alınmasını ve alınan topraklara karşılık başka toprak verilmemesini protesto ediyorlardı. Yine Malatya'da devrimcilere yapılan baskıyı yerdikleri için; altı köylünün tutuklanması, Malatya'nın 40 köyünden yüzlerce köylünün imzalı bir bildiriyi yayınlayarak olayı şiddetle protesto etmesine yol açtı. Tekman'da silahlı çatışmalar oldu[66]. 1947 yılından beri Düzyurt, Keleş, Hıdır, Çekaluk ve Madralı köylerindeki hazineye ve köylülere ait toprakları kademeli olarak işgal eden Şeyh Selahattin, Çekaluk ve Madralı'da sürüsünü otlatmak üzere yeni bir işgale kalkınca, köylüler silaha sarılarak şeyhe baş kaldırdılar. Sonraları bir çok yoksul köylü, şeyhin silahlı müritleri tarafından dövüldü ve yaralandı[67]. 14 Temmuz'da Fatsa köylerinin "Fındık Fiyatları ve Demokratik Haklar" konulu mitinginde, bini aşkın köylü, tefeciler ve Amerikan emperyalizmine çattı[68]. Polatlı kaynayan kazan gibiydi: Karailyas köyünü satın alan Kozlu çiftliği sahipleri hasatı jandarma kordonunda yapabildiler. Kırıkharmanı köylüleri, ağanın topraklarını sürerken, Sakarya köyü çobanları da ağanın sürüsünü yüzüstü bıraktılar[69].

Ağustos, Doğu halkının uyanış mitinglerine sahne oldu[70]. Elbistan'lıların sağlık mitinginde binlerce insan "doktor, ilaç, hastane isteriz" diye bağırdılar[71].

Eylül'de Tarsus köyleri kaynıyordu: Kargılı, Firengülüs, Baltalı, Gerdan, İznik, Melik, Hacıbozan, Yüksekballıca köylüleri "Pamuk fiyatlarının düşüklüğünü" ve köylülere yapılan kötü muameleleri protesto amacıyla Yenice bucak merkezinde toplandılar ve Tarsus'a kadar traktör ve arabalarla resmi makamlara bildirimde bulunmaksızın yürüyüş yaptılar. Bir hafta sonra yeniden bir miting düzenleyen köylüler, Ankara-Adana-Mersin karayollarını trafiğe kapatıyorlardı[72].

12 Eylül'de Kırıkhan'da bir miting düzenlenmiştir. Tefecilere karşı düzenlenen mitinge Amik ovasındaki 56 köyden 4 bin kişi katılmıştı. Kozan köylüleri ise, traktörlerle Adana Ceyhan yollarını kapatarak iktidarı protesto ediyorlardı. Aynı günlerde Silivri'ye bağlı Değirmenköylüler Esece çiftliğinin sahip çıktığı hazine toprağının yarısını ektiler[73]. Hatay'ın Reyhanlı ilçesine bağlı Varışlı köyünde Değirmenköy mücadelesinin bir benzeri tekrarlandı[74].

Burdur'da pancar üreticisi köylüler, küspe satışında yapılan yolsuzluğa engel olmak için, bir sürü yetkilinin kapısını çalıp eli boş döndükten sonra, nihayet Aralık ayında, traktörlerle şehre inip fabrikaya yürüdüler[75].

1970 yılının ilk ayında bildiğimiz Akhisar ve Ödemiş mitingleri oldu[76]. Tekirdağ'ın Kaşıkçı, Taşomurca, İsmailli ve daha bir çok köylerinde öteden beri devam eden kaynaşmalar iyice kızıştı ve gittikçe de kızışıyor. Vali, kaymakam, jandarma komutanları vs.… her gün bir başka köyde, çiftlik sahiplerine karşı ayağa kalkan köylüleri yerine oturtmak için terler döküyor, tehditler savuruyorlar[77].

Son iki yılın basına geçen köylü hareketleri de, aşağı yukarı bunlar.

Sadece basına geçen işçi, köylü hareketleri bile, yığın hareketlerinin her geçen gün daha geniş çevrelere, yeni işyerlerine ve kırlara doğru yayıldığını gösteriyor. Kitleler, her gün, daha çoğalarak mücadeleye giriyor. Fabrikalarda ve kırlarda, binlerce işçi ve köylü, sınıf mücadelesinin (bilinçli siyasi mücadele anlamında değil) çemberinden geçerek tecrübeler kazanıyor. Kitlelerin "büyük devrimci ruhu", "sınırsız yaratıcı gücü" kendisini ispat ediyor. Proleter devrimci saflarda, mücadelemizin ancak bilinçli ve örgütlü kitlelere dayandığı taktirde başarıya ulaşabileceği bilinci, her geçen gün daha fazla yerleşiyor, kitlelere güvenmeyen, onları hareketsiz yığınlar olarak gören küçük burjuva anlayışı, yığınların gelişen atılımları karşısında geriliyor. Yaygınlaşan işçi, köylü hareketleri, aynı zamanda, proleter devrimci hareketimizin önüne yeni görevler, "yeni teorik siyasi ve örgütlenme ile ilgili görevler, yığın hareketinin gelişmesinden önceki dönemde bizi tatmin edebilenlerden çok daha karmaşık görevler"[78] çıkarmış bulunuyor.

Şimdi, bu yeni görevler, "teorik, siyasi, örgütsel" görevler üzerinde duralım.

KENDİLİĞİNDEN-GELME İŞÇİ HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ SİYASİ MÜCADELE

Kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinin Türkiye'de hızla yoğunlaştığını ve yaygınlaştığını görüyoruz. Bu durumda kendiliğinden-gelme mücadele ile, bilinçli siyasi mücadele ilişkilerini, kendiliğinden-gelme hareketlerin sınıf mücadelesi içindeki yerini ve işçi sınıfı hareketinin nasıl bir politika ve örgütlenme ile kendiliğinden-gelmelikten kurtarılıp bilinçli siyasi mücadele haline getirilebileceğini araştırmak daha da önem kazanmaktadır. Bütün bunları, bu konulardaki bilimsel sosyalist görüşü ve bilimsel olmayan yanlış görüşleri ortaya koymak, mücadelemize ışık tutacak ilkeleri tespit bakımından zorunludur.

Proletaryanın sınıf mücadelesi, yani bilinçli siyasi mücadele, onun dünya görüşü olan bilimsel sosyalizmin emrettiği mücadeledir. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratmayı hedef alan ve o hedefe doğru, bilinçle götürülen mücadeledir. "İşçilerin mücadelesi, ancak bütün ülkenin işçi sınıfının başta gelen temsilcilerinin tek bir sınıf olarak kendilerinin bilincine vardıkları ve tek tek patronlara değil de, tümüyle kapitalist sınıfa ve o sınıfı destekleyen hükümete karşı yönelmiş bir mücadeleye giriştikleri zaman sınıf mücadelesi haline gelir"[79]. İşçilerin iş güçlerini daha elverişli şartlarla satmak için, çalışma ve hayat şartlarını iyileştirmek için patrona karşı yürüttükleri kollektif mücadele, yani iktisadi mücadele, yine proleter devrimcilerinin müdahalesi olmadan iktisadi ve demokratik haklar için hükümete karşı yürütülen mücadele, kendiliğinden gelmedir. İşçilerin, bu mücadelelere girebilmek için, tüm işçi sınıfının üyesi olduğunu kavramaları ve çıkarlarının düzenin tümü ile uzlaşmaz olduğu bilincine varmaları gerekmez. Şüphesiz kendiliğinden-gelme her hareket de, içinde belirli ölçüde "bilinç ışınları"nı taşır. Lenin'in dediği gibi, "İlkel isyanlar bile belirli bir ölçüde bilincin uyanışını ifade ederler." Mesela sistemli grevler, daha çok "bilinç ışınları" taşır; bunlarda sınıf mücadelesinin "filizlendiğine" tanık oluruz. Ama yine de bu grevler, sınıf mücadelesinin kendisi değil, onun "sadece filizlendiği" hareketlerdir. Çünkü bu grevler, sosyalizmi amaçlamaz, sadece sendika mücadelesidir. "İşçiler çıkarlarını düzenin tümüyle uzlaşmaz çelişkisinin bilincinde olmadıkları ve olamadıkları için", yani onların bilinci proleter devrimci bilinci olmadığı için, bu grevler isyanlara göre büyük bir ilerlemeyi temsil etmelerine rağmen gene de 'sınıf mücadelesi' değildirler ve olamazlar"[80].

İşçi sınıfı, kendi çabasıyla ancak sendikacılık bilincini geliştirebilir. İktisadî-demokratik taleplerle tek tek patronlara karşı, ya da gerekli işçi kanunlarını çıkarması için hükümete karşı mücadele etmek üzere, sendikalar içinde birleşmenin gerekli olduğu bilincini geliştirebilir. "Kendi başına kalınca, kendiliğinden-gelme işçi hareketi, ancak sendikacılığı doğurabilir ve kaçınılmaz olarak hep onu doğurmuştur"[81]. Çünkü sosyalizm ile işçi sınıfı mücadelesi ayrı ayrı ön şartlardan meydana gelirler. Birbirine paralel olarak gelişirler, fakat birbirini doğurmazlar. Sosyalizm, burjuva aydınları arasında bilimin gelişmesinin bir sonucu olarak doğmuş ve zenginleşmiştir. Bu nedenledir ki, bilimsel sosyalizm işçi sınıfına, burjuva aydınlar tarafından, dışarıdan iletilir. Proletarya, bilimsel sosyalizmi kendi sınıf mücadelesine dışarıdan ithal eder. Proleter devrimci bilincin, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme mücadelesine tabi olarak doğacağını iddia etmek, bu bilinci işçi sınıfına götürme görevini unutturmak demektir. Bu ise, işçi sınıfının, ideolojik bakımdan burjuvazi tarafından köleleştirilmesi sonucunu doğurur. "Çünkü kendiliğinden-gelme işçi sınıfı hareketi trade-unionculuktur (…) ve trade-unionculuk ise işçilerin burjuvazi tarafından ideolojik bakımdan köleleştirilmeleri demektir"[82]. İşçi yığınları kendiliğinden-gelme mücadeleleri içinde bağımsız bir ideoloji yaratamayacaklarından, ya burjuva ideolojisini ya da sosyalist ideolojiyi benimsemek, bunlar arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. "Sosyalist ideolojiyi herhangi bir biçimde küçümsemek, bu ideolojiye azıcık olsun sırt çevirmek", işçi sınıfına siyasi bilinç iletme görevini azıcık olsun ihmal etmek, burjuva ideolojisini güçlendirmeye yarayacaktır. Çünkü burjuva ideolojisi, köken bakımından proletarya ideolojisine nazaran çok daha eskidir, çok daha gelişmiştir ve çok geniş ölçüde yayılma imkânları vardır[83]. Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğmek, onu yüceltmek, bilincin rolünü küçümsemek işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmeye yarayacağından, objektif olarak burjuvaziye hizmet etmek olur.

Proleter devrimcilerinin görevi, işçi sınıfı hareketini, proleter devrimci hareketin kanadı altına almak, onların büyük gücünü proleter devrimci hareketin emrine vermektir; kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğerek proleter devrimci hareketin büyümesini geciktiren bütün eğilimlere karşı hoşgörü göstermeden mücadele etmektir. Proleter devrimci politika, işçi sınıfı hareketini proleter devrimciliğinin kanadı altına alma, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini bilimsel sosyalizmle birleştirerek, onu bilinçli siyasi mücadeleye yükseltme politikasıdır ve kendiliğinden gelmeliğin politikası, "İşçi sınıfının burjuva politikası" olan trade-unioncu politikanın tam zıddıdır. Proleter devrimci politika, işçi sınıfının siyasi eğitimini, siyasi bilincin gelişmesini aktif olarak ele almayı emreder. İşçi yığınlarının bilincini gerçek bir siyasi bilinç, gerçek bir sınıf bilinci düzeyine yükseltmeyi emreder.

İşçi yığınlarının bilinci, ne zaman gerçek siyasi bilinç, gerçek bir sınıf bilincidir? Yine Lenin'e başvuralım:

"Eğer işçiler, hangi sınıflar gadre uğrarsa uğrasın, her türlü suistimale karşı, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı tepki göstermeye alışmış (iseler) ve işçiler bunlara karşı herhangi bir açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (Sosyalist) açıdan tepki göstermeye alışık (iseler), işte o zaman … işçi sınıfının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir). Eğer işçiler, öteki sosyal sınıfların her birini entellektüel, manevi ve siyasi hayatlarının bütün tezahürlerinde gözleyebilmek için somut ve aktüel siyasi gerçek ve olaylardan yararlanmasını (öğrenirlerse) … eğer materyalist tahlil ve kıstasları, bütün sınıfların, kategorilerin, grupların, bütün eylem ve hayat tarzlarına pratik olarak uygulamayı (öğrenirlerse, işte o zaman) … işçi yığınlarının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir)"[84]. Proleter devrimci işçiler, bütün sınıf ve tabakaların "iktisadi niteliğini, sosyal ve siyasi özelliklerini", bunların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir… Marx'ın deyimiyle, "muhafazakârların parolası olan 'adil bir işgücü karşılığında adil bir ücret' yerine, bayraklarına 'sömürme düzeninin kaldırılması parolası'nı"[85] yazan ve bunun gerektirdiği mücadeleye giren işçilerdir.

İşçi sınıfını siyasi bilince nasıl ulaştıracağız? Bunun için toplumun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz. Bütün haksızlıklara karşı zamanında ve geniş mücadele kampanyaları örgütlendirmeli, canlı olayları, çevremizde olup bitenleri yığınların gözleri önüne sermeliyiz. Bütün alanlarda örgütlenen bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası, "Ancak böyle bir kampanya, yığınların siyasi bilince ulaşmasını sağlayabilir ve yığınların devrimci eylemini hızlandırabilir"[86]. Siyasi ajitasyon görevini yerine getirebilmek için, hayatın bütün alanlarını kapsayan geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmek, siyasi ajitasyonu zulmün bütün belirtilerini ele alarak yürütmek zorunludur. "Geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmezsek, işçilerin siyasi bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğimiz besbelli değil midir?"[87].

Böyle bir eylem, besbellidir ki bu eylemin muhtevasıyla sıkı sıkıya bağlı bir örgütü gerektirir. Bu örgüt, birinci olarak, her şeyden önce ve başlıca mesleği devrimci eylem olan kimselerden kurulmalıdır. Üyeler arasındaki bu ortak özellik, işçilerle aydınlar arasında ve çeşitli meslek grupları arasındaki her türlü farkı kesin olarak siler. İkinci olarak, bu örgüt, bütün şartlarda ve bütün dönemlerde mücadeleyi sürdürebilecek sağlam bir yapıya sahip olmalıdır. Ancak böyle bir örgüt, bütün ülke çapında siyasi gerçekleri açıklayacak geniş, dengeli ve sürekli bir siyasi ajitasyon yürütebilir. Sağlam bir devrimci hareket ancak böyle bir örgütün varlığıyla mümkündür. Çünkü ancak böyle bir örgüt mücadelenin çeşitli ve hızla değişen şartlarına uyabilir. Çünkü, ancak böyle bir örgüt, küçük grup ve hizipleri harekete katılan bütün unsurları bir bütün içinde toplayabilir, geniş yığın örgütlerini kendisine bağlayabilir, denetim ve yönetimine alabilir. Ve yine, ancak böyle bir örgüte, eyleminin başlıca muhtevası toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan bir örgüte sahip olanlar, "devrimin geldiğini önceden görememe tehlikesini en aza indirmiş" olabilirler ve "sınıf mücadelesinin kendini büyük ölçüde ortaya koyuşu sırasında" geniş örgütsüz yığınlara da bir ölçüde kumanda edebilirler.

Kendiliğinden gelme yığın hareketleri ne kadar yaygınlaşır ve büyürse, böyle bir örgütün gereği o ölçüde artar. "Ancak Marksizmi anlamayanlar … işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelme yükselişinin … devrimciler örgütünü yaratma görevinden bizi azadettiğini düşünebilirler. Tam tersine bu hareket, örgüt görevini bize yüklemektedir; çünkü mücadele güçlü bir devrimciler örgütü tarafından yönetilmediği sürece, proletaryanın kendiliğinden gelme mücadelesi hiçbir zaman onun gerçek sınıf mücadelesi olamaz"[88]. Mao Zedung'un deyişiyle de "devrimci prensiplere, Marksizm-Leninizmin devrimci tarzına göre kurulmuş bir parti olmaksızın, işçi sınıfı ve geniş halk kitleleri emperyalizme ve uşaklarına karşı yöneltilemez."

Eyleminin başlıca muhtevası, temerküz noktası, toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan devrimciler örgütü, bu çalışmayı en iyi biçimde ancak bütün ülkeyi kapsayan ve düzenli aralıklarla yayınlanan bir gazete ile başarabilir. Üstelik böyle bir gazete propaganda ve ajitasyon görevinden başka, bir örgütlenme görevi de yapacaktır. "Bir gazete sadece kollektif propagandacı ve kollektif ajitatör değil, aynı zamanda kollektif örgütlendiricidir de"[89].

Buraya kadar, kendiliğinden gelmeliğin ne olduğunu ve işçi sınıfını nereye götüreceğini, kendiliğinden-gelmelik karşısında proleter devrimcilerinin görevini, bilinçli siyasi mücadeleyi ve bu mücadelenin icabı olan örgütlenmeyi, bilimsel sosyalizmin esas kaynaklarına dayanarak özetlemiş bulunuyoruz. Şimdi de, kendiliğinden gelmeliğe boyun eğen, proleter devrimci saflara sokulmuş iki siyasi akım üzerinde duralım.

KENDİLİĞİNDEN GELMELİĞE BOYUN EĞEN İKİ AKIM:
EKONOMİZM VE TERÖRİZM

Ekonomizm, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini yüceltme, putlaştırma teorisidir. Ekonomizm, siyasi mücadeleyi reddetmeyen, fakat kendiliğinden-gelme siyasi mücadelenin bilinçsizliği önünde boyun eğen, yani, proleter devrimci politikayı, trade-unioncu politika derekesine düşüren bir akımdır. Ekonomizmin benimsediği politika, işçilerin içinde bulundukları şartlardan ileri gelen acıların hafifletilmesini sağlamaya yönelir. Hükümetten gerekli kanunların çıkarılmasını talep ve bunun için mücadeleyi kabul eder. Ama bu politika, işçileri sermayenin boyunduruğunda tutan şartların ortadan kaldırılmasını hedef almaz.

Ekonomizm, işçilerin sınıf bilincini geliştirmek için, iktisadi mücadeleyi biricik ya da başlıca temel sayar. Ekonomizm, iktisadi mücadelenin yığınları aktif siyasi mücadeleye çekmek için en geniş uygulama alanı ve bir araç olduğunu iddia ederek, siyasi ajitasyonun kapsamını, işçilerin siyasi bilincinin gelişmesini hiçbir zaman sağlayamayacak olan dar bir çerçeve içinde sınırlandırır. Bütün yönleri ile siyasi ajitasyon yerine, "aşamalı bilinçlendirme teorisi"ni koyar; önce ekonomik mücadele bilinci, sonra bu mücadele sınırları içinde kazanılan siyasi bilinç(!). "Bir grevden sonra, hiç değilse birkaç grevden sonra, hükümet polisi ve jandarmayı karşılarına çıkarınca, yığınlar kısa vadeli çıkarlarını anlamaya başlıyorlar" iddiası, ekonomistlerin, oportünizmin teorisi olan "aşamalı bilinçlendirme teorisi"nin tipik bir örneğini teşkil eder.

Ekonomizm "işçi sınıfının dikkatini, gözlem imkânlarını ve bilincini" yalnız işçi sınıfı üzerine, işçi sınıfının iktisadi mücadelesi üzerine çeker. "Salt işçi hareketi" taraftarıdır; işçi olmayan her aydına, sosyalist de olsa, düşman gözüyle bakar. Böylece işçi sınıfının "çağdaş toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler hakkında tam bir bilgi, … siyasi hayatın tecrübesine dayanan bir bilgi"[90] sahibi olmasını önler.

Ekonomizmin, "İktisadi mücadelenin siyasi ajitasyon için en geniş ölçüde uygulanabilen araç olduğu yolundaki, bizim görevimizin bu gün iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma vb. olduğu yolundaki iddiaları, sadece siyasi bakımdan değil, örgüt bakımından da görevlerimizin dar sınırlı bir anlayışını yansıtır"[91]. Devrimci politikanın yerine, kendiliğinden-gelmeliğin politikası olan trade-unioncu politikayı koyan ekonomizm, devrimciler örgütünün yerine de, kendiliğinden gelişen örgüt biçimlerini koyar. "Devrimci eylemde dar kapsamda yetinmeyi, bu kadar dar eylem temeli üzerinde iyi bir devrimci örgütün kurulamayacağını anlayamamayı, nihayet (ki bu en önemlisidir) bu kadar dar kapsamlı çalışmayı haklı göstermeyi ve onu özel bir 'teori' durumuna yükseltmeyi, yani bu mücadelede de kendiliğinden gelmeliğe boyun eğmeyi ifade eden" ilkelliği savunur. İlkellik, ekonomizmle sıkı sıkıya bağlıdır. Ekonomizmden kurtulmadıkça, ilkellikten, yani dar kapsamlı örgüt eyleminden kurtulmanın imkânı yoktur. Ekonomizm, yığın hareketine "devrimci eylemimizi güçlendiren ve ona hız veren bir şey olarak değil de, bizi devrimci eylemi yürütme zorunluluğundan azad eden bir şey" olarak bakar [92]. Bu nedenle de, birinci ve en acil pratik görevimizin siyasi mücadeleye gerekli enerjiyi, çetinliği ve devamlılığı sağlayabilecek olan bir devrimciler örgütü yaratılması olduğunu göremez. Örgütlenmede gevşekliği savunur. İşçilerin yığın örgütleriyle devrimciler örgütünü birbirinden ayırdedemez.

Besbelli ki, ekonomizm işçi sınıfını kurtuluşa değil, onu bataklığa, burjuvazinin kuyruğuna takmaya, köleleştirmeye götüren bir akımdır.

Terörizme geçelim:

Terörizm genel olarak, iktidarın terörle yıldırılacağı ve düzenin terörle bozulabileceği görüşüdür. Terörizmle ekonomizm arasında zorunlu bir iç bağlantı, ortak bir kök vardır. Bu bağlantı, bu ortak kök, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğme denen şeydir. Ekonomistler, 'salt işçi hareketleri' önünde boyun eğerler; "Teröristler ise, devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğinden-gelmeliği önünde boyun eğmektedirler"[93]. Terörizm, en geniş siyasi ajitasyonun yerine terörü, "heyecanlandırıcı terörü" koyar. Bütün alanları kapsayan siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının mutlak olarak zorunlu olduğunu göremez. Siyasi mücadeleyi birtakım komplolar olarak sınırlandırır. Siyasi devrimi gerçekleştirmek için sıkı ve inatçı bir mücadele ile proletaryayı eğitmek, devrimcilerin güçlü bir örgütünü yaratmak yerine, heyecanlandırıcı bir terörizm ile işçi sınıfı hareketini canlandırmayı savunur.

Terörizmin örgütlenme anlayışı da, siyasi mücadele anlayışına uygun olarak, ilkelliği savunmaktadır. Lenin, ekonomizm ile terörizmi karşılaştırarak şöyle der: "Biri oportünist, öteki ihtilalci olan bu iki eğilim, egemen bulunan ilkel metotlara boyun eğmektedirler"[94]. Ve yine teröristlerin terör çağrıları ve ekonomistlerin iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma yolundaki çağrıları "şu anda Rus devrimcilerinin omuzlarına yüklenen en acil görevden, örgütlenme ve bütün biçimleriyle siyasi ajitasyon görevinden kaçmak için iki ayrı yoldan başka bir şey değildir"[95] der.

Kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğen bu iki akımı, bunların siyasi görev ve örgüt anlayışlarını da Lenin'den yaptığımız aktarmalarla özet olarak vermiş bulunuyoruz. Şimdi, yukarıdaki bilgilerin ışığında ülkemizdeki işçi hareketlerinin değerlendirilmesine ve sonra da kendiliğinden-gelmelik karşısında yine ülkemizdeki yanlış eğilimlerin, bunların dünya proleter devrimci hareketi içindeki yerlerini dikkate alarak eleştirisine geçelim.

ÜLKEMİZDEKİ İŞÇİ HAREKETLERİNİ DOĞRU DEĞERLENDİRELİM

Aybar-Aren oportünizmi, bilindiği gibi ülkemizdeki işçi hareketlerinin sosyalist hareket olduğunu iddia etti ve halen de etmektedir. Onlara göre, işçi yığınlarının kendiliğinden-gelme hareketleri "anti-kapitalisttir", yani "sosyalizm" içindir. Önce Aybar-Aren oportünizmine, daha sonra "üçüncü yol" adı altında popülizme uzun süre yataklık ettikten sonra, sözümona bir özeleştiri yaparak bugün "ilkesiz birlik cephesiyle" ilkesiz bir birlik kuran ANT dergisine göre de, kendiliğinden-gelme işçi hareketleri "anti-kapitalist" yani "sosyalist" bir mücadeledir. Hatta bu dergi Alpagut işçilerinin kömür ocağına el koymaları üzerine "işte sosyalist işletme" diye yaygarayı basmıştır. Ama şimdi artık bu türden "büyük iddialar" fazla ileri sürülemiyor, sürülse bile kimseyi inandıramıyor. Bugün, saflarda, benzeri iddialar, daha değişik, daha "devrimci" biçimler içinde ileri sürülüyor ve bilinçsiz insanlar üzerinde az çok inandırıcı da olabiliyor.

Şu satırlara bir göz atalım: "Bütün bu hareketler (işçi hareketleri) bir bakıma, meslekî hak ve istemlerin ötesinde mevcut rejime, Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar değil midir? Yani bütün bu hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme belirtileri değil midir? (Siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir. Sosyalist mücadele olması için tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir.) Aylardan beri süregelen işçi sınıfı hareketi, işçi sınıfının sınırlı da olsa 'kendi kendine sınıf'dan, 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğunun belirtileridir"[96]. Bu görünüşte "devrimci" ifadenin altında gerçekte korkunç derecede gerici bir ekonomizm yatmaktadır. Takip edelim: "Yani bütün bu hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme belirtileri değil midir?" Olabilir. Hatta çoğu zaman "siyasi mücadeleye dönüşmenin belirtileri" değil, "siyasi mücadele"nin ta kendisi de olabilir! Ve Lenin'in dediği gibi, zaten çoğu zaman ekonomik mücadeleye polis siyasi bir nitelik verir ve ülkemizde de vermektedir. Ama bu sosyalist siyasi mücadele değil, trade-unioncu siyasi mücadeledir; kendiliğinden-gelen siyasi mücadeledir. Ekonomistlerin önünde eğildikleri (bugün de Aydınlık Sosyalist Dergi'nin önünde eğildiği) kendiliğinden siyasi mücadele (!); işçi sınıfını hiç bir zaman kurtuluşa götürmeyen ama, sadece burjuvaziye ideolojik bakımdan köle olmaya götüren siyasi mücadele (!). Burjuvazinin kabul ettiği siyasi mücadele (!), yani "İşçi sınıfının burjuva politikası"! İşçi hareketlerinin "siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir". Yazar burada "yönelme" sözcüğünün altını çizdiğine göre, işçilerin hareketi, siyasi hale dönüştüğü zaman, işçi hareketleri "sosyalist mücadele" haline gelmiş olacaktır. Bu fikir bir sonraki cümlede de daha tam ve daha mükemmel bir ifadeye kavuşmuştur: "Sosyalist mücadele olması için tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir." Sözgelimi hükümete karşı sekiz saatlik iş günü kanunu için yürütülen mücadele "tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıktığı için" üstelik siyasi hale dönüştüğü için, "sosyalist mücadele"dir(!). Sözgelimi genel grev kararı için hükümete karşı yürütülen mücadele de yine "tek tek patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için "sosyalist mücadele"dir(!). Hükümetin gerekli işçi kanunlarını çıkarması için yürütülen her mücadele "tek tek patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için "sosyalist mücadele"dir(!). Türk-İş'in, Ağustos'ta düzenlediği, "Büyük İşçi Mitingi", "tek tek patronlara karşı mücadele" olmaktan çıkmıştı ve tam siyasi bir hale dönüşmüştü, çünkü, "hükümetin ve parlamentonun işçi meselelerine karşı takındığı ters tutumu protesto etmek" amacıyla düzenlemişti[97]. İşte sosyalist mücadele(!). Bu sosyalist mücadele anlayışının ekonomist anlayıştan ne farkı vardır, söyler misiniz? Bu reformlar uğruna mücadeleyi devrimci ifadelerle süsleyerek, "sosyalist mücadele" adı altında önümüze yeniden sürmek değildir de nedir?

İşçi hareketlerinin "bir bakıma … mevcut rejime, Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar" olduğu iddiasına gelince, bu iddia sadece "bir bakımdan", trade-unioncu siyasetle, proleter devrimci siyaseti ayıramayanlar bakımından doğrudur. Çünkü bize göre, proletaryanın rejime ve Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışı, herhangi bir "bakımdan" değil de, proleter devrimci açıdan olduğu zaman, yani işçi sınıfı menfaatlerinin bu rejimle olan uzlaşmaz çelişkisini kavrayarak ve Amerikan emperyalizminin bütün dünya işçilerinin baş düşmanı olduğunu, onu yenmeden işçilerin kurtuluşunun imkansız olduğunu, proleter enternasyonalizmi ve onun kendisine yüklediği devrimci görevi kavrayarak "rejime ve Amerikan emperyalizmi"ne karşı çıktığı zaman gerçek bir tavır alıştır! Proletaryanın "rejime ve Amerikan emperyalizmine tavır alışı" budur, bu olmalıdır! Başka türlü bir tavır alış, mesela bir küçük burjuva demokratı için yeterli sayılabilirse de, proletarya için kesinlikle yetersizdir ve onun henüz geri olduğunun, onu bilinçli siyasi mücadele seviyesine yükseltmek için epey mücadele etmek gerektiğinin işaretidir. Görüldüğü gibi "Aydınlık Sosyalist Dergi" yazarı proleter devrimci siyasi mücadele ile, kendiliğinden siyasi nitelik kazanan mücadeleyi, yani trade-unioncu politikayı birbirinden ayıramamakta ve durmadan, proleter devrimci politikadan trade-unioncu politikaya kaymaktadır.

"İşçi sınıfının, 'kendi kendine sınıf'dan 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğu" iddiasına gelelim: Bu doğrudur, ama bunun belirtileri, yazarın sandığı gibi işçilerin trade-unioncu politik mücadelede aldığı yol değil, her gün daha çok sayıda işçinin proleter devrimci düşünceyi benimsemeye ve ona yakınlık duymaya başlamasıdır. Bu ise işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinin doğurduğu bir sonuç değil, 50 yıllık proleter devrimci mücadelenin ve mesela yazarın pek itibar etmediği İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, proleter devrimci kadroların çabalarının ürünüdür.

İşçi sınıfı objektif olarak en devrimci sınıftır. Fakat onun devrimciliğinin esası, proleter devrimci düşünceyi sınıf mücadelesine rehber edinebilmesinde ve edinmesindedir. Bu ise, bilimsel sosyalist düşünceyi benimseyen aydınların, bu düşünceyi işçi sınıfına götürmesiyle mümkündür. Bu görevin ihmaline yol açacak, kendiliğinden-gelmeliğin önünde her boyun eğiş, işçi sınıfının davasını, en hafif tabiriyle, geriye itmek olur. Objektif olarak burjuvaziye (ülkemizde emperyalizme) teslimiyettir. Bu gerçeği iyice bilelim. Ve işçi sınıfımızın bugün içinde bulunduğu durumu bu gerçeği bilerek, doğru tahlil edelim.

İşçi sınıfımız bugün ne için mücadele ediyor? Son iki yılın önemli işçi hareketlerini gözden geçirelim. Derby işgali, Finfinis Branda Fabrikası boykotu, Keban Barajı, Magirus, Karayolları grevleri, Singer işgali, Tuslog'da başlayan ve diğer Amerikan işyerlerine sıçrayan grev, Horoz Çivi ve Pirelli boykotu, Hoechst grevi, Alpagut ve Demir Döküm işgali, Yarımca Seramik işçilerinin boykot ve mitingi, Erdemir grevleri, Eğe Sanayii, Çelik Halat, Armutçuk direnişleri, Konya Ereğli Sümerbank işçilerinin yürüyüşü, Gamak olayları… Bunlar niçin oldu? Hedefleri neydi? Sendika özgürlüğünün çiğnenmemesi ve sendika değiştirdiği için işten atılanların geri işe alınması, işyerinde iş emniyetinin sağlanması, iş teminatı, işten çıkarılanlar için kıdem ve hizmet tazminatı, angaryanın kaldırılması, yıllık ikramiye, sosyal yardım, yapılacak tensikatlarda sendika temsilcisinin bulunması (Tuslog), toplu sözleşme hükümlerinin uygulanması, işçiler üzerindeki baskının kaldırılması, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi (Alpagut, Gamak), işyeri temsilciliğinin tanınması (Eğe), ücretlere zam, çocuk zammı, sosyal güvenlik, prim dağıtımının kısım şeflerinin inisiyatifinden çıkarılması (Eğe), işyeri müdürünün değiştirilmesi, işçilerin fabrika yönetimine katılması ve "böl-yönet" uygulamasının kaldırılması (Erdemir), asgari ücretlerin uygulanması, vb… Görüldüğü gibi işçilerimizin mücadelesi henüz iktisadi ve demokratik haklar içindir. Hedef: Yasalara ve anayasaya girmiş hakları çiğnetmemek, bu hakları söke söke almaktır. Bu mücadele işçinin sadece kendi çabasıyla ulaşabileceği mücadeledir. En nihayet, "Sendikalar içinde birleşme, işverenlere karşı mücadele etme ve hükümeti gerekli işçi kanunlarını kabul etmeye zorlama…" mücadelesidir. Bu hedefler uğruna mücadele, "sonuçları doğuran sebeplere karşı mücadele değil, sadece sonuçlara karşı mücadele"dir. "Sadece geçici çareler uygulayan, fakat hastalığı iyi edemeyen" mücadeledir[98]. Ne zamanki işçi sınıfı hareketi, işbirlikçi iktidarın devrilmesi görevini, birinci görev olarak kabul edecektir ve bunu gerçekleştirmeye yönelecektir, o zaman işçi sınıfının mücadelesi "geçici çareler yerine, hastalığı iyi etmeye yönelmiş" bilinçli siyasi mücadele düzeyine yükselecektir.

Proleter devrimci hareket, eylemine her zaman reformlar uğruna mücadeleyi katar ve katmalıdır. Fakat proleter devrimci hareket, "bütünün bir parçası olarak reformlar uğruna mücadeleyi, özgürlük uğruna ve sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye tabi kılar"[99]. Reformları, amaç edinmez; reformları devrimi başarmak için araç olarak kullanır. Bu anlamda, devrimci mücadelemizin alanını ve olanaklarını genişletmek anlamında işçilerimizin mücadelesi milli demokratik devrim mücadelemizin bir parçasıdır[100].

Bunlar, "sosyal devrime götüren sınıf mücadelesinin ve güçlü sınıf içgüdüsünün kendiliğinden ifadesi"dirler[101]. Devrimci mücadelemizi yüreklendirir ve ona hız verirler. İşçi sınıfı daha geniş hareketlere girme yeteneğini, sermaye ile girdiği bu günlük çatışmalarla kazanır. Sınıf mücadelesi, bu günlük mücadeleler içinde "filizlenir". Ama sadece "filizlenir". Biz, işçi sınıfının günlük mücadelesini ne küçümsüyoruz, ne de gereksiz buluyoruz. Ama bu mücadelenin öneminin doğru tespit edilmesini istiyoruz. Lenin şöyle diyor: "Biz sadece, Sosyal-Demokratlar her grevi yönetmeyi başarırlarsa memnunluk duyarız. Çünkü Sosyal-Demokratların söz götürmez görevi, proletaryanın sınıf mücadelesinin her biçimini yönetmektir ve grevler, bu mücadelenin en derin, en güçlü mücadelelerinden biridir. Ama ipso facto bir sendikacılık hareketinden fazla bir şey olmayan bu basit mücadeleyi erdemli ve bilinçli sosyal demokratik mücadele diye nitelendirseydik, böyle düşünenler kuyruğunda sonuncu olurduk"[102].

Ülkemizdeki işçi hareketlerinde ne görüyoruz? İşçilerimizin mücadelelerinde giderek daha tutarlı, daha hesaplı, daha tecrübeli, daha bilgili olmaya başladıklarını görüyoruz. İşçi sınıfı saflarında giderek, daha sıkı, daha geniş çapta bir dayanışmaya tanık oluyoruz. Grevlerde, işgallerde, boykotlarda… "daha şimdiden sınıf mücadelesi filizleniyor". İşçi yığınlarının bilinçli yaşantıya ve bilinçli mücadeleye doğru kendiliğinden-gelme uyanışı, proleter devrimci düşünceyle silahlanmış devrimci kadroların çabalarıyla birleşince, birtakım küçük taleplerle mücadeleye başlayan işçilerin, "Bağımsız Türkiye", "Kahrolsun Amerika", "Yaşasın Demokratik Türkiye" gibi devrimci şiarlara ulaştığını görüyoruz[103]. Bundan çıkarılacak sonuç, "Bağımsız Türkiye" diye bağıran işçilerimizin hemen proleter devrimcisi oldukları değil, fakat, bu işçilerin hızlı bir bilinçlenme süreci içinde oldukları ve proleter devrimci düşünceyi benimsemeye hazır ve yatkın olduklarıdır ve eğer biz işçi sınıfının siyasi eğitimini acil olarak ele alıp yürütürsek, bilinçli siyasi mücadeleye çabucak ulaşabilecekleridir. Çünkü işçilerin, yukarıdaki şiarları benimsemesi, genellikle, proleter devrimci dünya görüşü açısından değildir. Sözgelimi "Kahrolsun Amerika" diye bağıran işçiler, bu şiarı, "Amerikan emperyalizmini bütün dünya işçilerinin düşmanı" olarak gördükleri, dünya halklarının kurtuluşunu emperyalizmin yenilmesinde gördükleri, proleter enternasyonalizmini kavradıkları için değil, genellikle köklü küçük burjuva ön yargılarınca, milli bencilliğin, milli dar görüşlülüğün etkisiyle benimsemektedirler. Böyle olması da doğaldır. Çünkü "sömürge halklarının ve zayıf düşmüş ulusların emperyalist devletler tarafından yüzyıllar boyu uğratıldıkları zulüm, ezilen ulusların emekçi yığınlarında, sadece kin değil, aynı zamanda proletaryaları da dahil [abç. — İ.K.] genel olarak ezen uluslara karşı güvensizliği de doğurmuştur"[104]. Fakat, bir proleter devrimcisi için hiçbir zaman doğal olmayan şey, işçi yığınlarındaki güçlü küçük-burjuva önyargılarının, milli bencilliğin, milli dargörüşlülüğün arkasına takılmak, bunu proleter enternasyonalizminin gereği olan anti-emperyalizm ile, yurtseverlik ile karıştırmak ve böylece de işçi yığınlarını proleter yurtseverliğine ulaştırma mücadelesini örtbas etmektir. Evet, işçi hareketleri "Amerikan emperyalizmine tavır almışlar"dır ama, ne yazık ki, henüz bilinçli proleter devrimcisinin tavır alışları değildir. Her kim bu gerçeği göremiyorsa, görmezlikten geliyorsa, o kimse proletaryayı bilinçlendirme mücadelemizi unutturduğu için, işçi sınıfımızı burjuvazinin ideolojik hakimiyetine teslim ediyor demektir. Unutulmamalıdır ki: "Eğer işçiler … her türlü suistimale karşı, keyfi davranışlara, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı … başka herhangi bir açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (proleter devrimci) açıdan tepki göstermeye alışık değillerse [abç. —İ.K.], işçi sınıfının bilinci, gerçek bir siyasi bilinç olamaz."

Mücadele vermiş işyerlerinde yapılan ve TÜRK SOLU'nun 117. sayısında yayınlanan soruşturmaya, işçi temsilcilerinin verdiği cevaplar işçilerimizin bilinç seviyelerini kavramaya yardım edecek önemli bir belgedir. Orada, işçi sınıfımızın uyanık kesimlerinin bile, halen sosyalizmi doğru dürüst bilmediklerini, fakat onu benimsemeye açık ve hazır olduklarını görürsünüz.

Şüphesiz ki, ne milli demokratik devrim, ne de sosyalist devrim, "meslek dargörüşlülüğü"ne tutulmuş, trade-unioncu önyargılara kapılmış tek bir işçinin kalmadığı güne kalacak değildir. Fakat her iki devrimde de bilimsel sosyalizmin, en azından işçi sınıfının öncü müfrezesine malolması ve bilimsel sosyalizmin esaslarına göre örgütlü öncü müfrezenin, işçi sınıfının ve müttefik olarak köylülüğün önemli bir kesimine, kumanda etmesi gerekir.

Toparlarsak:

a) İşçi sınıfımızın bugünkü mücadelesi geniş ölçüde iktisadi-demokratik haklar için sendikal mücadeledir. Bu mücadelenin içindeki işçilerimizin geniş kesimleri gerici ideolojilerin baskısı ve hakimiyeti altındadır.

b) İşçilerimizin daha dar bir kesimi iktisadi-demokratik haklar için mücadelede önemli tecrübeler, bilgiler kazanmış, giderek daha tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranış ve dayanışma bilincini geliştirmiştir. Bu kesim proleter devrimci düşünceyi, bilinçli siyasi mücadelenin gereğini henüz kavrayamamıştır ama proleter devrimci düşünceyi benimsemeye ve mücadelede kılavuz edinmeye açık ve hazırdır.

c) Sayıları az olmakla birlikte, TİP, DDD ve İPSD saflarında gerçek sınıf bilincine ulaşan işçilerimizi de bir başka kesim olarak anmak gerekir.

EN GERİCİ SENDİKALARDA DAHİ ÇALIŞMALIYIZ

İşçi sınıfımızın sendikalaşma düzeyini ve işçi hareketlerinde sendikaların rolünü ele almadan önce, genel olarak sendikalar ve proleter devrimci hareketin sendikalar karşısında görevleri üzerinde duralım.

Batıda sendikalar, işçilerin kapitalistlere karşı kendiliğinden gelme mücadelesinin belirli bir aşamasında ortaya çıkan mücadele örgütleridir. "İşçilerin dağınıklığını doğurup devam ettiren, aralarındaki kaçınılması imkânsız rekabeti ortadan kaldırmak, yahut hiç olmazsa kısmak, kendilerini hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek, mukaveleye dayanan iş şartları koparmak için gösterdikleri spontane (kendiliğinden-gelme) teşebbüslerden doğmuşlardır"[105]. Sendika, işçi sınıfının, sırf kendi çabasıyla ulaşabildiği ve en kolayca ulaşılabilir olan örgüt biçimidir ve sendikalar işverenlere ve hükümete karşı mücadele etmenin gereğini anlayan, bilinçlenmenin bu ilkel devresine ulaşmış olan işçiler tarafından sermayenin baskılarına karşı direnme merkezi olarak kurulmuşlardır. Sendikalar, işçi sınıfına kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında büyük ilerlemeler sağlamıştır; işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna bu örgütler son vermiştir.

Proletaryanın en yüksek örgütlenme biçimi, onun siyasi mücadele aracı olan parti, gelişmeye başladığı zaman, sendikalar, kaçınılmaz olarak meslek dar görüşlülüğü, siyaset dışı kalma eğilimi gibi gerici özellikler göstermeye başlamışlardır. Sendikalar, işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son vermiş olmaları bakımından ilerici, en kolay ulaşılabilir örgüt olmaları nedeniyle, kaçınılmaz olarak işçilerin mücadelesini dar sınırlar içerisine, işçi sınıfının kurtuluşunu imkânsız kılan sınırlar içerisine hapsettikleri için de gerici bir nitelik taşırlar. Fakat, sendikaların bu gerici niteliği, proleter devrimcilerinin sendikalarda çalışmasına engel değildir. Sendikalar işçi sınıfının nihai kurtuluşunu hiç bir zaman gerçekleştiremezler, fakat, işçi sınıfının bilinçli, örgütlü gücü olan partiyi işçi kitleleri ile ileri düzeyde birleştirebilirler ve birleştirmelidirler. Sendikalarda teşkilatlanmış güçler, işçi sınıfının nihai kurtuluşu için bir manivela olarak kullanılabilirler ve kullanılmalıdırlar. Bu nedenle parti, sendikalar arasındaki sınır çizgisini titizlikle koruyarak, sendikalara kendi anlayışını sokmaya ve onları etkisi, yönetimi ve denetimi altına almaya mutlaka çalışmalıdır.

Karşı-devrimci sendikalarda, uzlaşıcı oportünist sendikalarda, niteliği ne olursa olsun bütün sendikalarda çalışmak ve bunları partinin 'yönetimi ve denetimi' altına almaya, işçi yığınlarını proleter devrimci hareketin saflarına kazanmaya uğraşmak, proleter devrimcilerinin görevidir. "…'yığınlara' yardımcı olabilmek için onların sevgisini kazanabilmek için davaya katılmalarını ve desteklerini sağlayabilmek için, oportünist ve sosyal-şoven olarak, çoğunlukla —doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak—, burjuvaziyle ve polisle bağlantıları olan 'şeflerin' önümüze çıkaracakları güçlüklerden, başvuracakları hilelerden, kuracakları tuzaklardan, hakaretlerden, baskılardan yılmamak gerekir ve mutlaka yığınların olduğu yerde çalışmak gerekir. Asıl kurumlarda, derneklerde, örgütlerde, proleter ya da yarı-proleter yığınların bulunduğu her yerde (bunlar en gerici eğilimde olsalar bile) metodlu, azimli, inatçı ve sabırlı bir bilinçlendirme çabası ile bütün fedakârlıkları göze almak, en büyük engelleri göğüslemeyi bilmek gerekir"[106]. Lenin'in bu sözlerini bugün görüşleri saflarımızda bir hayli taraftar bulan Regis Debray'nin aşağıdaki sözleriyle karşılaştırın: "Fakat kaç siyasal önder sayabiliriz ki, gün geçtikçe, dünya sendikacılığı ile ilgilenmek ya da binbir 'uluslararası demokratik örgüt'ten birine girmek gibi kendi çıkarlarına uygun düşen bir işyerine, kendini halkının savaşına ilişkin askeri sorunların ciddi ve somut bir incelemesine adamayı tercih etmiş olsun!"[107]. Açıktır ki, gerici sendikalarda çalışmayı reddeden bu ve buna benzer "sol" "teori"ler, henüz yeteri kadar bilinçlenmemiş işçi yığınlarını "gerici liderlerin, burjuvazi ajanlarının, aristokrat işçilerin ya da 'burjuvalaşmış işçilerin' etkisine terkettiği için objektif olarak burjuvaziye hizmet etmektedir."

Türkiye'deki sendikalara ve bunların işçi hareketlerindeki rollerine gelince: Bugün ülkemizde işçilerimizin büyük çoğunluğunu içinde toplayan iki büyük konfederasyon vardır: TÜRK-İŞ ve DİSK. TÜRK-İŞ, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme mücadelesini emperyalizmin menfaatlerine kanalize etme görevini yerine getiren bir örgüttür. TÜRK-İŞ emperyalizmin beslediği ve işçi saflarına soktuğu "Truva atı"dır. TÜRK-İŞ, sermaye ile emek arasındaki günlük, küçük çapta mücadelelerde bile, sermayenin safındadır. "İşçilerin safındaki dağınıklığı gidermek, rekabeti ortadan kaldırmak yahut kısmak … işçileri hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek mukaveleye dayanan iş şartları koparmak" için değil, tersine, işçilerin dağınıklığını muhafaza etmek, işçiler arasındaki rekabeti devam ettirmek ve işçileri basit köleler durumunda tutmak için yaratılmıştır ve bu nedenlerle Batı'da doğan sendikalardan farklıdır. İşçi sınıfının kendiliğinden ulaştığı sendikacılığı değil, işçi sınıfına finans kapitalin zorla kabul ettirdiği sendikacılığı temsil etmektedir ve işçi sınıfının sırf kendi çabasıyla ulaştığı sendikacılığın ilerici niteliğinden de yoksundur. "Emperyalizm, gelişen ekonomik mücadele bilincini kontrolü altında tutmak için, sahte demokrasicilik gibi, sahte sendikacılığı da ihraç etmiş ve işçi sınıfının ekonomik mücadele örgütlerinin yoz bir biçimle ortaya çıkmasını sağlamıştır"[108].

İşçilerin kendisinden kopma ihtimali belirdiği zaman işçi haklarına, o da işçilerin baskısıyla, kısmen eğilen TÜRK-İŞ'in işçi hareketlerindeki esas fonksiyonu bozgunculuktur; grev kırıcılığı yapmak, işgal ve boykotları engellemek, toplu sözleşme masalarında işçilerin menfaatlarını satmaktır. TÜRK-İŞ, kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinde "sınıf mücadelesinin filizlenmesine" dahi karşıdır. "Partiler üstü kalma" sloganı gerçekte, finans-kapital taraftarlarının maskelenmiş adıdır. Besbelli ki, böyle bir örgüt proleter devrimci düşüncenin zerresinin bile işçi saflarına sokulmasına karşı duracaktır ve durmaktadır. Ankara'da yapılan "Büyük İşçi Mitingi"nde İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, işçilerin eline geçmemesi için, mitingin kordon altında yürütülmeye çalışılması bunun açık delilidir. Fakat gelişen işçi hareketleri karşısında TÜRK-İŞ, gittikçe gerilemektedir. Özetlediğimiz işçi mücadelelerinin bir kısmı TÜRK-İŞ'e rağmen, çoğu da karşı verilmiştir. Derby, Finfinis Branda Fabrikası, Magirus, Singer, Demir Döküm, Horoz Çivi, Yarımca Seramik, Kartal Eğe Sanayii ve Gamak'taki işçi hareketleri böyledir.

İşçi sınıfımızın bilinçli mücadeleye, bilinçli yaşantıya doğru kendiliğinden uyanışı Amerikan emperyalizminin ihraç ettiği sendikacılığı yıkmakta ve işçiler ona göre daha ileri olan ve kendiliğinden-gelmeliği temsil eden DİSK'e doğru kaymaktadırlar.

DİSK, işçi sınıfımızın kendiliğinden-gelme örgütlenmesini temsil eder. İşçilerin işverenlere ve hükümete karşı ekonomik-demokratik mücadelesinin aracıdır; günlük mücadelelerinde genel olarak işçilerin yanındadır. Bu yönüyle TÜRK-İŞ'e göre ilericidir ve ondan ayrılır. Fakat öte yandan DİSK, işçi sınıfımızın mücadelesini, onun nihai kurtuluşunu hiçbir zaman sağlayamayacak olan, onu ideolojik bakımdan burjuvaziye köle kılacak olan, burjuvazinin de kabul ettiği ve edeceği trade-union mücadelesi sınırları içine, kendiliğinden-gelmeliğin bu dar sınırları içerisine hapseder. İşçilerin, mevcut düzenin sonuçlarına karşı mücadelelerini destekler, fakat düzenin tümüne karşı, sonuçları doğuran sebeplere karşı bilinçli siyasi mücadele vermesi yolunda herhangi bir çaba göstermediği gibi, bu yolda gösterilen çabalara da engel olur. İşçilerin örgütlenmelerini, bilinçlenmelerini ve bilinçli siyasi mücadeleye girmelerini önler. Genel Başkanı Türkler'in DİSK Kurultayı'ndaki konuşması, bu bakımdan önemlidir. Türkler şöyle demiştir: "…bazı demokratik devrimci gençler(!) bana posta koydular. 'Biz senle konuşuyoruz ama asıl temasımız işçilerledir' dediler. Ben onun tedbirini iki senedir aldım." Gene aynı Kurultay'da, "Biz proletarya diktatörlüğüne karşıyız arkadaşlar!… Bizim prensibimiz demokrasidir(!)"[109] diyerek, bilimsel sosyalizme olan nefretini de dile getiren Türkler'in "… işçi sınıfına bilinç dışarıdan verilirmiş. Bilinç dışardan verilmez, dışardan kendi kendine gelir" demek suretiyle, Amerikan emperyalizminin bile şapkasını göğe fırlatıp ellerini çırparak karşılayacağı trade-unioncu politikanın doruğuna ulaştığını görüyoruz. Ve bütün bunlar o "güzel yüzlü sosyalizm" adına yapılıyor. Evet, tarih, böyle "sosyalizmler"i tanımıştır ve daha da tanıyacaktır. Ama tarih, bilinçli işçilerin Türklervari sosyalistlerin(!) maskesini indirdiğine de çok şahit olmuştur ve yine olacaktır. Ama işçilerimizin o uyanıklığa kavuşması "Türklervari sosyalizm"e karşı amansız ve şiddetli bir ideolojik mücadele yürütmeden mümkün değildir. "Türklervari sosyalizm", işçi sınıfı sosyalizminin düşmanıdır, çünkü açık reformizmdir, kaba oportünizmdir, işçi aristokrasisinin ve sendikacılığı meslek edinmiş işçi bürokrasisinin "sosyalizm"idir.

"Bürokrat , büyük bir güvenle, 'gerçekçi politikadan' yana olduğunu söyler; oportünizme düşmemiş ve işçi hareketinin temel hareketlerinden vazgeçmemiş kimselere, küçümseyerek, 'ütopyacı' ve 'ideolog' muamelesi yapar. Sosyalist hareketin temel çıkarlarını, gerici avantajlara ve bürokratik düşüncelere fedâ etmek: İşte oportünizmin özü budur. Teori düşmanlığı da oportünizme bağlıdır. Oportünist açıdan teori, bir engel, sosyalist geçmişin baş belası bir gölgesi, tamamen gereksiz bir şey olarak düşünülür"[110]. Türkler de "bilimsel sendikacılık" ("gerçekçi politika"nın bir başka ifadesi) uyguladığını söylemiyor mu? Yukarıya aktardığımız sözleriyle açık açık teori düşmanlığı yapmıyor mu? Yöneticileri ister iyi niyetli, ister ihanet içinde olsun; bugün DİSK, proletarya içinde uzlaşıcı küçük-burjuva ideolojisinin bayraktarlığını yapan bir örgüt durumundadır[111].

Proletaryanın, halkımızın milli demokratik devrimine önderliği ve nihai zaferi için bunların ne olduklarını işçi yığınlarına göstermemiz ve işçi yığınlarını kendi tarafımıza çekmek için bunlarla mücadele etmemiz zorunludur. Bunlar, bugün yaptıkları gibi, sendikaların kapısını proleter devrimcilere kapasalar da, polise ihbar etseler de, sendikalara girmek, her türlü fedakârlığı göze alarak, sabırlı, sebatlı, inatçı bir mücadele yürütmek zorunludur: Ta ki işçi sınıfımızla proleter devrimci düşünce arasına bir duvar çekmiş olan sendika ağalarını yerlerinden kovana kadar! Bizler, emperyalizme ve feodalizmin her türlü kalıntılarına karşı milli demokratik devrim mücadelemizde küçük burjuva demokratlarıyla ve milli burjuvaziyle ittifakı hiç bir zaman reddetmeyiz, reddetmedik; tersine, durmadan onları ittifaka zorlarız, zorluyoruz. Fakat bu, burjuvazinin ve küçük-burjuvazinin proletarya hareketi içinde etkisine karşı en şiddetli ve en amansız bir ideolojik mücadeleyi, proletarya üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendiren (çağımız ve ülkemiz şartlarında bu emperyalizmin güçlenmesi demektir) oportünizme karşı en şiddetli ve en amansız bir ideolojik ve siyasi mücadeleyi sürdürmemize engel değildir ve engel olmamalıdır. Proleter devrimci milli cephe politikası bunu gerektirir.

Bu nedenle proleter devrimcileri, DİSK'i TÜRK-İŞ'le aynı sepete koymamakla birlikte, DİSK'in oportünist liderlerine karşı bir an bile ideolojik mücadeleden geri durmazlar. Ancak, milli cephe politikasını proleter devrimci siyasi mücadeleden vazgeçmek, küçük burjuvaziye teslimiyet şeklinde anlayanlar DİSK'in oportünist şeflerine karşı ideolojik mücadeleyi bir "provokasyon" olarak niteleyebilirler.

Milli cephe politikasını, ittifak politikasını teslimiyet olarak anlayan bir dergide yayınlanan, DİSK'le ilgili bir yazıya değinmek istiyoruz. (Bkz: Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı: 17, s. 339) Yazı baştan sona kadar işçi sınıfımızı sendika mücadelesi içine hapsetmek isteyen DİSK yöneticilerinin 'iyiniyeti'ne okuyucuyu inandırmaya çalışmaktadır. Bunlardan birkaç örnek: "Çoğu gerçekten iyi niyetli olan, Türkiye'nin sorunlarına 'çözüm' arayan sendikacılar…"; "DİSK en iyi niyetle kurulmuştur. Devrimci olma çabasındadır"; "Nihai tahlilde, proleter sosyalistlerle 'iyiniyetli' DİSK yöneticileri arasında —kaçamak deyimler yerine, bilimsel isimleri kullanmak hariç— bu konuda [milli cephe konusunda] bir anlaşmazlık kalmaması gerekir". "Sendikacı dostların bu gün içinde bulundukları durumu ideolojik-stratejik yanılgılar" [abç. —İ. K.], "içine kapanık-tecrit edilmiş yönetim anlayışı", "stratejiyi doğru saptayamamak, bilinç eksikliği, Aybar-Aren-Boran kliğinin yönetim anlayışına şartlanmış olmak gibi nedenlerle hatalar içinde bulunmak ", "milli güçlerle ittifak konusunda da bir hataya daha düşer görünmek" şeklinde değerlendiren yazar, bu "hata" ve "yanılgı"larında "bazı DİSK yöneticilerinin", "devrimde hegemonyayı kaybetme" ya da sonunda "emperyalizmin geri dönmesi biçiminde özetleyebileceğimiz bilimsel olmayan korku"suna, "içlerindeki 'burjuva kuyrukçuluğu' kuşkuları"na, "emperyalizmin yine buyur edilmesi" ve "milli demokratik devrim aşamasından sonra, sosyalist devrim aşamasının gerçekleşemeyeceği" korkusuna bağlamaktadır. Aynı yazar peşinden, DİSK yöneticilerini proleter devrimcilerinin kuyrukçu olmadıklarına, "korkularının" ve "kuşku"larının yersiz olduğuna inandırmak için terler dökmekte ve başkalarına da DİSK yöneticilerine "oportünist sendika ağaları" gibisinden saldırılarda bulunmanın "provokosyondan başka hiçbir anlam, hiçbir değer taşımadığı"nı bildirmektedir. Yazar, DİSK yöneticilerinin gerçekte işçi sınıfının önderliğinden korktuklarını ya bilmiyor ya da ("devrimde hegemonya", "işçi sınıfının ve yoksul köylülerin öz örgütü" gibi terimleri zevkle kullandığına bakılırsa), bir hayli benimsemiş göründüğü Aydınlık Sosyalist Dergi'nin "oportünizme yaslanma" ve "ilkesiz birlik" politikasının icabını yerine getiriyor. Eğer DİSK yöneticileri "milli cepheyi kabul ediyoruz" derlerse, onların sosyalist oluvereceğini sanıyor. Onlar zaten 'cephe'den yanadır. Onların 'sosyalizmi', haliyle 'cephe sosyalizmi'dir: Proletaryayı küçük-burjuvaziye tabi kılarak teşkil edilen cephenin sosyalizmi(!), yani küçük-burjuva sosyalizmi! Yazarımız bu kadar açık olan gerçeği göremiyormu ki, Kemal Türkler'in "müttehit cephe"den bahsetmesi üzerine "nihai tahlilde, proleter sosyalistlerle 'iyi niyetli' DİSK yöneticileri arasında —kaçamak deyimler yerine, bilimsel isimler kulanmak hariç— [abç. —İ. K.] bu konuda bir anlaşmazlık olmaması gerekir [abç. —İ. K.]" diyebiliyor! Bu yazılar "Marksist eleştiri süzgeci"nden geçti mi, bilmiyoruz. Eğer geçti ise (ki, geçmişe benzer), bugün proleter devrimci hareket karşısında kurulan ilkesiz birlik cephesinin içindeki sağ teslimiyetçi görüşün, oportünist sendika ağalarıyla bir "anlaşmazlığın kalmadığı"nı ilân etmesi, ilkesizliğin kişiyi nerelere kadar götüreceğini ortaya koyması bakımından hayli ilgi çekicidir.

Toparlayalım:

Bugün işçi sınıfımızın çoğunluğu, biri tamamen emperyalizmin beslemesi gangester sendikacıların elinde olan, diğeri de işçi aristokrasisinin ve işçi bürokrasisinin reformist ve kaba oportünist çizgisinin hakim olduğu iki konfederasyon içinde toplanmış bulunuyor. Proleter devrimcilerinin "yönetimi ve denetimi"ndeki sendikalar ise, birkaç yeni kuruluştan ibarettir. Açıktır ki, devrimci sendikacılık bugün devrimci hareketimizin en önemli ve acil görevlerinden biridir.

Yukarıda yaptığımız gruplamayı sendikalara göre düşünürsek, genel olarak şöyle diyebiliriz:

a) Gerici ideolojilerin hakimiyetinde olan işçiler genellikle TÜRK-İŞ'te toplanan işçilerdir.

b) Ekonomik ve demokratik haklar için mücadelede önemli tecrübeler kazanmış, giderek daha tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranma ve dayanışma bilincini pekiştirmiş, proleter devrimci düşünceyi benimsemeye açık ve hazır işçiler ise genellikle DİSK çatısı altındadır.

c) Üçüncü grup işçiler, TİP, İPSD. DDD gibi örgütlerde proleter devrimci düşünceyle yüzyüze gelen ve bu düşünceyi belirli ölçülerde kavrayan işçilerdir ve DİSK içinde proleter devrimci unsurları meydana getirirler.

Ülkemizdeki işçi hareketlerinin ve sendikaların genel olarak durumu budur.

Köylü hareketlerine geçelim.

KIRLARDAKİ MÜCADELE VE PROLETER DEVRİMCİ HAREKET

Kırlarda sürdürülen mücadeleyi kavrayabilmek için, önce kırlardaki sınıf yapısını bilmek gerekir. Genel olarak emperyalizme bağımlı ve bağrında çeşitli ölçülerde feodalizm kalıntılarını barındıran ülkelerde ve ülkemizde, kırlardaki sınıf yapısı şöyledir:

1— Tarım proletaryası: Yaşamak için bütünüyle ya da esas olarak, kapitalist tarım işletmelerinde işgüçlerini satarak çalışırlar. Genel olarak ne toprağa ne de tarım araçlarına sahiptirler.

2— Yoksul köylüler: Bunlar yarı-proleter (ya da yarı-köylü) unsurlarla küçük köylülerdir.

Yarı-proleterler: Kendilerinin toprakları ya hiç yoktur, ya da çok azdır. Yaşantılarını, kısmen kapitalist işletmelerde ücret karşılığı çalışarak, kısmen de kendine ait küçük toprağını ya da kiraladığı bir toprak parçasını işleyerek sağlarlar. Toprak kirası, borç faizi, ücretli emek biçiminde sömürülürler.

Küçük köylüler: Yetersiz miktarda tarım aracına sahip olup ya kendine ait olan ya da icarla tuttuğu toprakları işleyerek geçimini sağlarlar, ya da kendi toprağı olmakla birlikte yetersiz olduğu için icarla toprak tutar. Kendisi işgücü kiralamaz.

3— Orta köylüler: Bir çoğu büyük sayılmayacak toprak parçasına sahiptirler. Bazıları ektikleri toprağın bir kısmına sahiptir, geri kalanını kiralamıştır. Ücretli işgücüne başvururlar, fakat esas itibariyle kendi emeklerine dayanırlar. Bazı bereketli yıllarda, sermaye olmaya elverişli bir kazanç fazlası sağlayabilirler.

Yoksul ve orta köylülere, ikisine birden "köylülük" adı da verilir. Bunlar köy küçük burjuvazisini teşkil ederler.

4— Zengin köylüler: Köy burjuvazisidir. Tarımın kapitalist müteşebbisleridir. Genellikle toprak sahibidirler. İşledikleri toprağın bir kısmına sahip olup geri kalanını kirlayanlar da vardır, tamamını kiralayanlar da vardır. Genel olarak iyi üretim araçlarına ve sermayeye sahiptirler. İşletmelerinde kendileri de çalışırlar, fakat esas itibariyle ücretli işçileri sömürürler. Önemli miktarda toprağa sahip olup hiç ücretli işçi tutmayanlar da vardır. Bunlar köylüleri toprak kirası, borç faizi ve ücretli emek yolu ile sömürürler. Mao Zedung zengin köylülerin karakter bakımından yarı feodal olduğunu söylüyor. (Yeni Demokrasi, sayfa 95)

5— Büyük toprak sahipleri: Toprağa sahip olup, bedenle çalışmaya asla katılmayan kimselerdir. Esas olarak sömürüye dayanırlar. Kapitalizmin ve feodalizmin unsurlarını çeşitli derecelerde bir arada barındırırlar.

Bunların dışında bazı feodal unsurlar da bulunabilir.

Bu güçlerin milli demokratik devrimde, sosyalist devrimde ve sosyalizmin kuruluşu döneminde yer alışları şöyledir: Milli demokratik devrimde önder güç proletaryadır ve birinci derecede sanayi proletaryasıdır. Temel güç köylülüktür: Yoksul köylüler ve orta köylüler. Zengin köylüler milli burjuvazi gibidir. "Genel olarak, bunlar köylü kitlelerinin anti-emperyalist savaşına bir dereceye kadar yardım edebilirler ve büyük toprak sahiplerine karşı ziraî inkilâp savaşlarında tarafsız kalabilirler. Binaenaleyh bunları büyük toprak sahipleriyle aynı safta saymamalıyız ve kendilerine karşı bir tasfiye siyasetini zamansız olarak benimsememeliyiz"[113]. "Bürokratlara ve büyük toprak sahiplerine karşı mücadele, zengin ve orta köylü dahil bütün köylülerle birlikte yürütülebilir ve yürütülmelidir"[114]. Büyük toprak sahipleri ve diğer feodal unsurlar milli demokratik devrimin düşmanları arasındadırlar.

Sosyalist devrimde ise kırdaki güçlerin yer alışı şöyledir:

Kır proletaryası sanayi proletaryasının yanındadır. Yoksul köylüler proletayanın müttefikidirler. Orta köylü ise ilk başlarda kararsızdır, duraksamalar içindedir. "Devrimci proletarya, hiç olmazsa yakın bir gelecekte ve proletarya diktatoryası döneminin başlangıcında bu sosyal tabakayı kendi tarafına kazanmayı bir amaç olarak göremez; ancak onu etkisiz kılmakla yetinmek, yani proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelede bu tabakanın tarafsız kalmasını sağlama almak zorundadır"[115].

Sosyalizmin kuruluşu döneminde proletarya orta köylüleri de saflarına katabilir ve katmalıdır[116].

Yukarıdaki bilgiler ışığında kırlardaki mücadeleyi tahlil ve köylülerin çeşitli tabakalarına karşı izleyeceğimiz politikayı tespit edelim.

Hem kapitalizmin unsurlarının, hem de feodalizmin kalıntılarının karma halde bulunduğu bir ekonomide, yani henüz demokratik devrimin gündemde bulunduğu bir ülkede kırlarda, başlıca iki mücadele sürdürülür. Birincisi kır proleteri ile kır burjuvazisi arasındaki mücadeledir. İkincisi de tüm köylü kitlesi ile, tüm ağalar (feodalizmin kalıntıları, büyük toprak sahipleri) arasındaki mücadeledir. Bu mücadelenin niteliği demokratiktir. "Bir Marksist için köylü hareketi, sosyalist değil, demokratik bir harekettir… köylü hareketi, sosyal ve iktisadi muhtevasıyla burjuva olan, demokratik devrimin zorunlu bir paçasıdır. Köylü hareketi, ne burjuva düzenin temellerine karşı, ne meta üretimine karşı, ne de sermayeye karşı yönelmiştir. Aksine, köylük bölgelerdeki eski, feodal, kapitalizm öncesi ilişkilere ve serflik kalıntılarının temel dayanağı olan büyük toprak mülkiyetine karşı yönelmiştir. Dolayısıyla, köylü hareketinin tam bir zafer kazanması, kapitalizmi ortadan kaldırmayacaktır; aksine, kapitalizmin gelişmesi için daha geniş bir alan yaratacak ve katışıksız kapitalist gelişmeyi hızlandıracak ve yoğunlaştıracaktır"[117].

Proleter devrimci hareketin köylü hareketleri karşısındaki görevi; bir, bütün köylülerin, büyük toprak sahiplerine, feodalizmin kalıntılarına karşı yürüttüğü 'demokratik' hareketi desteklemek, onu ilerletmek; iki, tarım proletaryasını sanayi proletaryası ile birlikte bağımsız bir sınıf partisi içinde örgütleyerek, onu sosyalist devrim için mücadeleye hazırlamak; bunun yanı sıra yoksul köylüyü ve mümkün olduğu ölçüde orta köylüyü tarım proletaryasının yanına, yani sosyalizme kazanmak için mücadele etmektir. Proleter devrimci hareketin esas görüş açısı proletaryanın nihai menfaatleridir. Proleter devrimci hareketin köylü hareketi karşısındaki tutumunu tayin eden şey de, genel olarak proletaryanın (bu arada tarım proleterinin de) nihai menfaatleridir: "Köylüyü, büyük toprak sahibine karşı mücadelesi, demokrasinin geliştirilmesine ve pekiştirilmesine yardım ettiği zaman desteklemek; büyük toprak sahiplerine karşı mücadelesi, ne proletaryayı ne de demokrasiyi ilgilendirmediği, toprak sahipleri sınıfının iki bölümü arasında bir hesaplaşmaya dönüştüğü zaman, köylü karşısında tarafsız bir tutum benimsemek"[118]. Proleter devrimci hareketin görevi, bir yandan sosyalist mücadelenin militanlarını köylerde hazırlamak, öte yanda da köylülerin devrimci bir öz taşıyan demokratik özlemlerini var gücüyle desteklemek, bu özlemi uyanık tutmak, köylü hareketini en yüksek bilinç derecesine, "proletaryanın tutarlı demokratik ruhunun seviyesine"[119] yükseltmek, proleter devrimci hareket ile "devrimci köylü hareketi arasında mümkün olduğu kadar sıkı bağlar kurarak köylü hareketine en devrimci karakterin kazandırılması yolunda çaba göstermek"tir[120], yani proleter devrimci mücadele ile, genel olarak köylü mücadelesini, ikisini birbirine karıştırmadan birleştirmektir; demokratik köylü mücadelesini desteklemek, ama bu mücadele içinde, proleter devrimci mücadeleyi unutmamak. Proleter devrimcileri kırlardaki örgütlenmeyi de bu iki mücadeleye göre yürütürler: Köy burjuvazisine karşı tarım proletaryasını bağımsız örgütler, sendikalar vs… içinde toparlamak. Büyük toprak sahiplerine ve elbette bir yönüyle de emperyalizme karşı mücadele organları olarak da devrimci köylü komiteleri, köylü birlikleri vs… teşkil etmek.

KÖYLÜ HAREKETLERİ VE KÜÇÜK-BURJUVA SOSYALİZMİ

Küçük-burjuva sosyalisti, kırlardaki kapitalist gelişmeyi, "feodalizmden, eşitsizlikten ve genel olarak baskıdan, eşitliğe ve özgürlüğe geçiş"[121] olarak görür. Demokratik devrimin amaçlarını ve şartlarını sosyalist devrimle karıştırır. Meta üretimi sistemi toprağın tasarrufunda eşitliğin mümkün olabileceğini sanır. Bu bakımdan küçük-burjuva sosyalizmi ütopyadır, hayalcidir. Kırlardaki sınıfları doğru tahlil edemez. Kır küçük-burjuvazisi gerçeğine gözlerini kapar ve "emekçiler, sömürülenler, işçi sınıfı, emekçi yığınları, sömürülenler sınıfı, sömürtülen sınıflar" gibi kelime ve terimleri aralarında hiçbir ayırım yapmadan, aynı anlamda kullanır. Aren-Aybar oportünizmi ve Türkiye'deki bütün popülist akımların yaptığı gibi. Küçük-burjuva sosyalisti, burjuva-demokratik toprak reformu programını, feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişmesini sağlayacak bir programı, sosyalist bir program olarak, "kapitalizmi önleyici" bir program olarak ileri sürer.

Küçük-burjuvazinin yapısı, küçük-burjuva siyasi akımlarında hemen hemen bütün ülkelerde büyük çeşitliliklere yol açmıştır.

Küçük-burjuva sosyalizminin bir çeşidi, ülkemizde henüz siyasi bir akım olarak ortaya çıkmamış olan, fakat ilişkilerimiz sırasında yoksul köylüler ve özellikle TİP'i destekleyen köylüler arasında uç vermeye başladığını gördüğümüz Narodnik akımdır. Rusya'da Narodniklerin, daha sonra kısmen sosyalist-devrimcilerin, Çin'de Sun Yat-Sen'in savunduğu Narodnik ütopya, doktrin açısından gerici, fakat savunduğu program açısından "demokratik devrimin gündemde olduğu ülkeler için" ilericidir, yığınların demokratik hareketinin bir parçasıdır, fakat bir yandan da onların bilinçlenmesini engeller. Köylü kitlelerinin mücadele isteğinin, sömürücülere son verme arzusunun ifadesi olan bu ütopya, sosyalist devrim aşamasında gerici ve zararlıdır. "Açıktır ki, Marksistler, dikkatle, Narodnik ütopyalar kabuğu içinde köylü yığınlarının samimi, kararlı, militan demokrasinin sıhhatli ve değerli özünü çıkarmalıdırlar"[122].

Bir diğer küçük-burjuva akımı da bugün Aybar'ın temsil ettiği, barış içinde, sonuna kadar yürütülen sınıf mücadelesi olmaksızın, "sosyalist" toplumu gerçekleştirebileceklerini sananların akımıdır. Ecevit çevresi de benzeri fikirleri savunmaktadır. Proleter Devrimci AYDINLIK'ta Ecevitçi Sosyal-Demokrat gençlerin, Akhisar Tütün Mitingi'nde «'sendikada birleş' şiarına karşılık 'kooperatifte birleş' şiarını" attıklarını, sosyal-demokratik gençler adına söz alan konuşmacının «'kapitalist düzene karşı mücadele'den», «'kooperatifleşmenin gereği'nden» söz ettiklerini okuyoruz[123]. Bu da bir ütopyadır, bir küçük-burjuva ütopyası. Fakat bu ütopya, sınıf mücadelesinin yerine sınıf barışını koyduğu ve yığınların demokratik bilincini, mücadele azmini körelttiği için, gerici ve zararlıdır. Kendisiyle mücadele edilmesi ve mutlaka etkisiz kılınması gerekir.

TÜRKİYE'DEKİ KÖYLÜ HAREKETLERİ

Türkiye'deki köylü hareketleri, genel olarak büyük toprak sahiplerinin ve tefeci-bezirgân sermayenin baskısına karşı, özellikle yoksul köylülerin bir başkaldırması şeklindedir; feodal unsurlarla kapitalist unsurları çeşitli ölçülerde birarada bulunduran büyük toprak mülkiyetinin yoğun olduğu Trakya'da, Ege'de, Adana ve Antalya çevresinde, Güneydoğu Anadolu'da, Konya ve Polatlı'da büyük toprak sahiplerine karşı, tefeci-bezirgân sermayenin yoğun olduğu Ege, Adana civarı ve Karadeniz bölgesinde de tefeciliğe karşı, işgaller, çatışmalar, yürüyüşler ve mitinglerle yürütülen bir mücadeledir. Tekelci sermayenin ve feodal sömürünün ağır baskısı altında gittikçe yoksullaşan ve mülklerini kaybederek proleterleşen köylü yığınları toprak istemektedirler. Tefeci-tüccarlar tarafından sömürülen küçük üreticiler, ürünlerini daha fazla paraya satarak ve banka kredilerinden "adil" pay alarak, bu sömürüden kurtulmak istemektedirler. Köylüler, doktor, ilaç, okul, yol, istemektedirler. Malatya'da ve Ege'de yapılan mitingler, Amerika'ya karşı yayınlanan bildiriler, proleter devrimcilerin önayak olduğu anti-emperyalist ve demokratik hareketlerdir. Ve bunlar köylü hareketleri içinde ileri bir aşamayı temsil ederler. Besbelli ki, köylü hareketleri, kapitalizmi yok etmeye değil, onu güçlendirmeye, gelişmesini hızlandırmaya yönelen burjuva-demokatik nitelikte hareketlerdir ve artık Aybar oportünizmi ve benzerleri dışında kimse köylü hareketlerinin sosyalizm için olduğunu iddia etmiyor.

Tarım proletaryasına gelince; Türkiye'de tarım proletaryası azdır. Ege ve Trakya'daki kapitalist ilişkilerin hakim olduğu çiftliklerde daha çok çiftlik çevresindeki yoksul köylüler, mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır. Çiftliklerde sürekli çalışan az miktarda işçiler ise genellikle modern proleter niteliği taşımaktan uzaktırlar ve genellikle bunların ağa ile sıkı bağları vardır. Trakya'da bunlar, çiftlik sahipleri ya da işletmeciler tarafından çevredeki yoksul köylülere karşı fedai olarak kullanılmaktadır. Bu durum, tarım proleterlerinin örgütlendirilmesi ve köylülükle dayanışmaya sokulması işini daha acil ve önemli hale getirmektedir. Köylülerin, özellikle yoksul köylülerin komiteler, birlikler, sendikalar içinde örgütlendirilmeleri de önemli bir görev olarak durmaktadır. Köylülerin örgütlendirilmesi konusunda pratiğimiz geridir, bilgilerimiz çok eksiktir. Bütün dünyada devrimci hareketlerin köylüleri nasıl örgütlendirdiği bizlerce pek bilinmemektedir. Bu tecrübeler Türkiyeli devrimcilere de mal edilmelidir. Ayrıca gelişen sosyal pratik de yine köylülerin örgütlendirilmesi konusunda yolumuza ışık tutacaktır.

Köylülerimiz, özellikle mücadeleye giren köylülerimiz, hızlı bir uyanış içindedirler. Proleter devrimci akımı tanımışlar, bilmedikleri nice siyasi gerçekleri yurdumuzdaki Amerikan emperyalizmi tahakkümünü, onun büyük toprak sahipleri ile, tekelci sermaye çevreleri ile … olan bağlarını kavrama yolunda, kendi durumlarını sistemin bütünüyle olan ilişkisini kavrama yolunda mesafeler almışlardır. Özellikle Söke, Akhisar, Ödemiş çevresindeki köylüler ve Malatyalı köylüler, Çukurova ve Trakya köylüleri büyük bir kıpırdanma içindedirler. Köylülerin yürüyüşleri zorla engellenmekte, köylü hareketleri jandarma ile önlenmeye çalışılmaktadır. Çelişkinin ağır ve keskin olduğu bölgelerde köylülerimiz yeni hareketlere hazırdır. Fakat bu hareketlerin bölük pörçük olması ve köylülükten gelen bazı hastalıkları taşıması mümkündür. Köylü hareketlerini, proleter devrimci hareketin denetiminde, yaygın ve tutarlı hale getirmek, bunları bir bütün içinde birleştirmek, mahallî olarak kalmaktan kurtarmak gerekmektedir. Bunu sağlayacak ilk adım, herhalde darı taneleri gibi dağınık ve örgütsüz olan köylüleri örgütlemektir. Eğer proleter devrimcileri isek, milli demokratik devrimimizin temel gücü olan köylülüğü, "sen sensin, ben de ben" anlayışı içinde küçük-burjuva radikalizminin önderliğine terkeden anlayışa karşı mücadele etmemiz gerekir. Hareketimizi bir köylü hareketi olarak görmek de başka bir hatadır. Biz işçi sınıfı devrimcileriyiz. Nihai amacımız, her türlü sömürünün kalkması ve sınıfsız toplumun kuruluşudur. Köylülük, bu uğurda verilen mücadelede işçi sınıfının müttefik olarak kazanacağı bir sosyal güçtür. Proleter devrimci örgütü, "yoksul köylülerin de öncü müfrezesi" göstermek ve yoksul köylülerle işçiler arasında ayrım yapmamak, önder sınıfı müttefikleriyle karıştırmak demek olur. Hele İlkesiz Birlik Cephesi liderinin Yeni Gazete'ye verdiği beyanatta olduğu gibi, "sosyalizm, yoksul köylülerin de ideolojisidir" demek, nasıl izah olunabilir? Bu anlayış bizi, proleter devrimciliğini, küçük-burjuva devrimciliği ile bir tutmaya götürür. "Elbette ki, her ikisi de [küçük çiftçiler ve ücretli işçiler] 'emekçi' sınıflardır; elbette ki, farklı biçimlerde olmasına rağmen sermayenin sömürüsü altındadır. Ama, ancak kaba burjuva demokratları buna dayanarak, bu farklı sınıfları bir araya" koyabilir[124]. Proleter devrimcilerine düşen görev, köylülüğü "proletaryanın tutarlı demokratik ruhunun seviyesine yükseltmek", onu uzlaşıcılardan kopararak proletaryanın en sağlam müttefiki ve yedek kuvveti haline getirmektir. Görevimiz, köylülüğün gönüllü ve bilinçli olarak proletaryanın ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini benimsemesini sağlamaktır. İşte köylülüğe karşı proleter devrimci tutum!

KİTLE HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ HAREKETİMİZ

İşçi ve köylü hareketlerinin gittikçe yaygınlaştığını belirttik. Kendiliğinden-gelmelik karşısında doğru çizgiyi ve yanlış eğilimleri özet olarak verdik. İşçilerimizin ve köylülerimizin bugün içinde bulundukları bilinç ve örgütlenme seviyesini de genel hatlarıyla ortaya koymuş bulunuyoruz. Şimdi de kısaca proleter devrimci hareketimizin kitlelerle ilişkiler yolundaki çabalarına ve aldığı yola bakalım. Yukarıdaki söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, hareketimiz henüz geniş ölçüde bir gençlik ve aydınlar hareketi niteliğindedir, işçi sınıfı temeline dayanmamaktadır. Bilimsel sosyalizmle işçi sınıfının kendiliğinden-gelme hareketi bütünlenememiştir. Ayrıca gençlik ve aydınlar hareketi niteliğinde olan proleter devrimci akım, aydınlar ve gençler seviyesinde bile gerçekten örgütlü ve disiplinli olmaktan uzaktır. Amatörlüğün bütün hastalıklarını, enerji israfı, işçi sınıfı hareketlerinin yeterince değerlendirilememesi, mahalli olayların mahalli olarak kalması, hem teorik hem de pratik alanda yetersizlik ve dağınıklıktan kurtulamama gibi bütün hastalıkları taşımaktadır. Tecrübeli örgütlerimiz, ajitatör ve propagandacılarımız yeterince yoktur. Genç militanlar, kitleler içinde çalışma tecrübesinden geniş ölçüde yoksundurlar. Bu şartlar altında devrimciler, genellikle kitle hareketlerine tabi olmuşlar; kitle hareketlerini kendilerine tabi kılmak, bu hareketleri genişletmek ve yaygınlaştırmak mümkün olmamıştır. Hareket sırasında işçi-köylü yığınlarıyla kurulan bağlar devamlı olamamış, hareketle birlikte sona ermiştir. Devrimci düşünceye kazanılan unsurlar, bir bütün içinde birleştirilip, kaynaştırılamamıştır. Kitle ile ilişkiler sırasında bilinç seviyesinin yetersizliği, tecrübe eksikliği, proleter devrimci çalışma tarzının[125] bilinmemesi ya da bilindiği halde pratiğe canlı bir şekilde uygulanmaması gibi nedenlerle hatalar yapılmıştır. Bu hataları şöyle sıralayabiliriz:

Kendiliğinden-gelme hareket karşısında proleter devrimci görevi bilmemekten ileri gelen yanlışlar. Bu, devrimcileri ekonomizme götürüyordu.

Milli cephe politikasını yanlış anlamaktan ileri gelen yanlışlar. Bu, devrimcileri sosyalizmden söz etmemeye götürüyordu ve sonuç itibarıyla, birinci yanlışla aynı noktaya varıyordu.

Popülist eğilimler. Bu, devrimci gençleri kitlenin geri bilinç seviyesine ve şartlanmalarına tabi olmaya götürüyordu; yapmacık bir dil kulanmak, onlar gibi konuşmaya ve davranmaya özenmek gibi.

Kendi isteklerini kitlelerin isteklerinin yerine koyan eğilim. Bu, devrimcilerin ayaklarının yerden kesilmesine sebep oluyordu.

Fayda sağlıyarak adam kazanma eğilimi. Bu, devrimcileri propaganda yapmamaya, birtakım vaadlerde bulunarak bununla yetinmeye götürüyordu.

Bunlardan başka, kitlelere güvenmemek, onların içinde rahatsız olmak, sabırsızlık, acelecilik, kendine güvensizlik, bilgiçlik, kibirlilik, tutarsızlık, sorumsuzluk, disiplinsizlik, el yordamıyla iş görmek ya da önceki örnekleri körü körüne izlemek gibi hatalar sayılabilir[126].

Bütün bunlar proleter devrimci hareketin zaaflarıdır. Hareketimizin bir de güçlü yanı vardır: Proleter devrimci düşünce hızla yayılmakta ve pratikte çalışan militanların bilinç seviyeleri ve tecrübeleri hızla gelişmektedir. Devrimci teoriyi kavramış öncü kadrolar yetişmektedir. Hareketimizin kendini batağa saplayacak sağ ve "sol" eğilimlerden arınması ve giderek daha sağlam ve daha dinamik bir bünyeye kavuşmakta oluşu da hareketimizin güçlü yanlarını meydana getirmektedir. "Gelecekteki yanlışlardan kaçınmak için, geçmiş yanlışlardan ders alan" hareketimiz bu yolla, zaaflarını "kuvvet" haline dönüştürmektedir. Hareketimizin olumlu yönlerinden biri de İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ gibi bir kitle silahına sahip oluşudur. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ bugüne kadar kitleleri eğitip örgütlendirme, kitle hareketlerini birbirine bağlayarak bir bütün içinde birleştirme yönünde, "halkın öfke ve kaynaşma damlalarını ve dereciklerini, toplanıp, gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi gerekli olan derecikleri"[127] birleştirme yönünde atılan en önemli adımdır. Proleter devrimci hareketle kitleler arasında halihazırda en güçlü bağı teşkil etmektedir. Aynı zamanda halkımızın Amerikan emperyalizmine karşı güçlü bir silahıdır. Bu gerçeği biz, pratik içinde gördük. Değirmenköy'de, Kaşıkçı'da, Demirdöküm'de … gördük. Hergün Türkiye'nin dörtbir yanından, işçilerden, köylülerden, öğretmenlerden, hademelerden, öğrencilerden gelen mektuplarda gördük. Fakat İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'nin olumlu yanları onun olumsuz yanlarını da görmemize engel olmamalıdır. Yoksa onu daha güçlü, daha canlı, daha etkili hale getiremeyiz. Bu olumsuzluklar şunlardır: İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ proleter devrimci düşünceyi yaymakta ve öğretmekte yetersiz kalmıştır. Siyasi gerçeklerin açıklanmasında, siyasi eğitim ve ajitasyonda yeterince yaratıcı olamamıştır. Birtakım şiarlar haddinden fazla tekrarlanmış, o şiarların muhtevası fazla işlenmemiştir. Bunlar da eksikliklerimiz ve hatalarımızdır.

GÖREVİMİZ "MÜCADELE KUVVETLERİMİZİN ÖRGÜTLENMESİ, HAZIRLANMASI VE SEFERBER EDİLMESİ"DİR!

Eğer bizler, sözde Marksistler değilsek, Marksizmi konuşmakla görevlerimizi yerine getirdiğimiz kanısında değilsek, "onu sözde onaylayan, ama pratikte uygulamayan[128] liberaller değilsek, bugünkü görevimizin "mücadele kuvvetlerimizin örgütlenmesi, hazırlanması ve seferber edilmesi" olduğunu görelim ve bu görevimizi yerine getirmek için vargücümüzle mücadele edelim. Eğer, işçi sınıfının "hegemonya"sı kendi kendimizi tatmin konusu değilse, onun "hegemonya"sını gerçekleştirmek için, en temel görevimizi, proleter devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini bütünleme görevimizi yerine getirelim. Eğer Marksizmin M'sinden haberdarsak, gerçek kahramanın halk kitleleri olduğunu, halk kitlelerini, onların "sınırsız yaratıcı gücünü" seferber etmeden ve bu gücü proleter devrimcilerinin emrine vermeden, işçi sınıfımızın ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini gerçekleştirmeden milli demokratik devrimi başaramayacağımızı bilelim ve bunun gerektirdiği eylemlere yan çizmeyelim! Bu eylemin başlıca muhtevası, bu eylemin temerküz noktası "en kuvvetli patlama döneminde olduğu gibi, en sakin dönemde de mümkün ve mutlaka gerekli çalışma olmalıdır", yani "hayatın bütün yönlerini aydınlatan ve yığınların mümkün olduğu kadar geniş katları arasında yürütülen siyasi ajitasyon çalışması olmalıdır". Bu eylem için başlıca aracımız, İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'dir. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'ni daha canlı, daha yaratıcı hale getirerek, Türkiye çapında geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmeliyiz. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'ni her an etrafımızda olup biten canlı olayları sıcağı sıcağına ele alıp açıklayan ve TİP teşkilatları ve onun etrafında merkezileştireceğimiz mahalli örgütler aracılığıyla hakimiyet kuracağımız sendikalar,dernekler, birlikler, her türlü yığın örgütleri aracılığıyla, bütün Türkiye çapında dağıtılan ve düzenli olarak çıkan bir gazete haline, proleter devrimcilerin kitlelere hitap eden, eğitici, örgütleyici bir kürsüsü haline getirmeliyiz. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ hem bütün sınıflara karşı işçi sınıfının mücadelesini yürütmelidir, onu proleter devrimci düşünceden en ufak taviz vermeden devrimci bir ruhla eğitmelidir; hem de emperyalizme ve onun uşaklarına karşı bütün halkın mücadelesini yürütmeli ve bu iki mücadeleyi bir bütün içinde birleştirmelidir. Ülke çapında bir siyasi ajitasyonu, bütün çalışmalarımızın temel taşı yapmamız gerekir; bunu mutlaka yapmak zorundayız.

"Bizim siyasi kimliğimiz başkadır. Ortanın solundakilerin başka. 'Sen sensin, ben de ben'. Aynı ipte oynamıyoruz ve CHP'ni iyi niyetli sosyalizan oylarına sahip çıkmak meselemiz değildir. Bizim bir siyasi örgütle ilişiğimiz olmadığı için, bu yoldaki bir çabamız elbetteki söz konusu olamaz. Olsaydı, proleter devrimcileri olarak bütün gücümüzü şehir ve köy emekçi yığınlarını bilinçlendirme, en gerici partinin etkisinden kurtarma yolunda harcardık [abç. —İ. K.]",[129] diyerek, "şehir ve köy emekçi yığınlarını bilinçlendirme, en gerici partinin etkisinden kurtarma" mücadelesinden kaçamayız. Hem kendine "proleter devrimci" diyeceksin, hem de bir proleter devrimcinin en temel görevini yapmayıp, kendiliğinden gökten düşecek yada yerden bitecek "bir siyasi örgüt" bekleyeceksin! Bu ne demektir? Bu, küçük-burjuvaziye karşı proletaryanın mücadelesini yürütmekten vazgeçmek demektir, proleter devrimci politikadan vazgeçmek demektir. Bu, örgütlenmede düpedüz ilkelliğin, dar kapsamla yetinmenin savunulmasıdır. Bunun, Bernstein'cı Credo'nun vardığı şu sonuçla farkını gösterebilir misiniz! Credo'nun vardığı sonuç şuydu: "İktisadi eylem, gerçek işçi aksiyonu, her türlü politikayı eleştirme özgürlüğü sosyal-demokrat (sosyalist) çalışmanın gerçek derinleştirilmesi, biz sosyal-demokratlar (sosyalistler) için, siyaset liberaller için; 'Cumhuriyetçi eylemden' Tanrı bizi korusun: böyle birşey yaparsak, sonra burjuvazi yüz çevirir"[130]. Evet, karşımızda gene aynı mantık! Her türlü politikacılığı eleştirme özgürlüğü 'proleter devrimcileri' için siyasi mücadele küçük-burjuva demokratları için; proleter devrimci politikadan Tanrı "bizi" korusun! Sonra küçük-burjuva demokratları yüz çevirir. Sayın yazar, oynadığınız ipe pek güvenmeyin. O ip, ekonomizmin çürük ipidir. Credo'cular Raboçeye Mysl ve Raboçeye Dyelo'cular ve az çok bütün İkinci Enternasyonal oportünistleri o ipte oynadılar ve burjuvazi saflarına tepetaklak yuvarlanmaktan kurtulamadılar! Proletaryanın "hegemonyası"nın gerçekleşmesini isteyen her proleter devrimci, ülke çapında siyasi gerçeklerin açıklanmasını örgütlendirmek, kitlelerin siyasi eğitimini sağlamak görevini, bu başlıca görevimizi görmemezlikten gelemez. Bu görevi atlayamaz. "Halkın gözünde bir siyasi güç olabilmek için bir artçı teori ve pratiğin üzerine 'öncü' etiketini yapıştırmak yetmez"[131]. Eğer "öncü" olmak istiyorsak, halkın siyasi eğitimi görevini üzerimize almalı ve bu görevi bütün enerjimizle, inatla, sabırla, imkânlarımızı son zerresine kadar kullanarak yürütmeliyiz. Eğer "öncü" olmak istiyorsak, bütün muhalefet katlarının eylemine kılavuzluk etmeli ve doğru teorimizle ve doğru pratiğimizle önderliğe layık olduğumuzu onlara ispat etmeliyiz.

Bugün proleter devrimci hareket karşısında bir "İlkesiz Birlik Cephesi" kuran sağ teslimiyetçi çizgi ve "sol" maceracı çizgi, işte bu eylemden bütün yönleriyle kitlelerin siyasi eğitimini ele alma ve yürütme eyleminden kaçıyor ve artçı bir teori ve pratiğin üzerine "öncü" etiketini yapıştırarak gerçekte kendi kendisini avutuyor. Aren-Aybar-Boran oportünist klikleri de aynı şeyi yapmıyor muydu? Ve bugün de aynı şeyi yapmakta devam etmiyorlar mı? Ve "İlkesiz Birlik Cephesi"ne sempati duyduklarını her yerde ilân etmiyorlar mı? Ve hatta nice Aren'ci, Aybar'cı "içlerinde kuyrukçuları arındırdıkları için" "İlkesiz Birlik Cephesi"ne dahil olmadı mı?!

Evet, en temel görevimizden sağ teslimiyetçi çizgi, "ittifak" adına sosyalist politikadan vazgeçerek kaçıyor; "sol" maceracı çizgi ise aynı şeyi bizi "devrimci eğitim"den, küçük-burjuva terörüne çağırarak, "tehlike çanlarını" çalarak yapıyor! Saflarımızdaki "sol" çizginin görüşleri yazılı hale pek gelmemiştir. Ama, örgütlenmede kendiliğinden-gelmeliğin ve ilkelliğin örgütlenme ilkelerinin savunulması olan"militan örgütlenme" ve "devrimci terör" gibi görüşleri proleter devrimci hareketle az çok ilgisi olan herkes bilir. Bu, en geniş alan üzerinde yürütülecek, siyasi ajitasyonun yerine "heyecanlandırıcı terörizmi" koymak değil de nedir? Bu, "devrimci mücadele ile, işçi sınıfı hareketini bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların tutkulu öfkesini, kendiliğinden gelmelik önünde boyun eğme"yi ifade etmiyorsa, neyi ifade ediyor? Neden bilimsel sosyalist örgütlenme değil de, istikrarlı ve sürekli bir yanı olmayan "militan örgütlenme"? Çünkü, gerçekten bütün alanları kapsayan bu siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlendirme eylemini başlıca görev olarak kabul etmeyenlere, siyasi mücadeleyi bireysel çıkışlar olarak sınırlandıranlara bilimsel sosyalist bir örgüt değil, "militan örgüt" lazımdır. "Ve böyle bir örgüt ne yazık ki mücadeleye nerede ve nasıl girişeceklerini henüz bizden sormayan ya da seyrek soran yığınlarla birliklerimizin daha sıkı bağlar kurmasını gerçekten önler…"[132].

Yine bu "sol" çizginin bir yanda proleter devrimci hareketi, bütün yönleriyle kitlelerin siyasi eğitimi görevinden "devrimci teröre" çağırırken, bir yandan da siyasi ajitasyonun yerine, ekonomizmin "aşamalı bilinçlendirme teorisi"ni koyması ve "kitlelerin polisle çatıştırılarak bilinçlendirileceği" görüşünü, o ünlü oportünist teoriyi benimsemesi, ekonomizmle terörizmin bağlantısını, ortak kökünü ortaya koyması bakımından önemlidir ve Lenin'in "Ekonomistin bitişik kapı komşusu terörist"[133] demekte ne kadar haklı olduğunu bir kere daha göstermektedir.

Proleter devrimci hareketimiz içinde bulunduğu dönemin gerektirdiği görevlerini doğru olarak kavradıkça ve yanlış eğilimlerden arındıkça güçlenecektir ve güçlendikçe de yanlış eğilimleri etkisiz kılacaktır. Bizim yanlış eğilimler karşısındaki ilkemiz, "Gelecekte daha dikkatli olmak için, geçmişten ders almak" ve "hatayı önlemek için hastalığı tedavi etmek" ilkesidir. Başka bir deyişle, "birlik-eleştiri-birlik" ilkesidir. Biz doğru ilkeler üzerinde birlik isteriz ve bunun için mücadele ederiz. Çünkü devrimci hareketimiz, ancak doğru ilkelere bağlı kalarak güçlenebilir ve zafere ulaşabilir. İlkesizlikle mücadeleyi savsaklarsak, ilkesiz bir barışı arzularsak liberalizme düşeriz. Liberalizm ise, Mao Zedung'un dediği gibi, "Birliği alttan alta kemiren, dayanışmayı dipten çökerten, vurdum duymazlık yaratan ve ayrılık doğuran bir yozlaştırıcıdır." Onun için, "Biz aktif ideolojik mücadele isteriz. Çünkü bu… kavgamız yararına birlik sağlayan silahtır. Her devrimci bu silahı kullanmalıdır"[134].

 

 

[1] TÜRK SOLU, Sayı 26; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.

[2] TÜRK SOLU, Sayı 27.

[3] Agd. Sayı 29.

[4] Agd. Sayı 32.

[5] Agd. Sayı 34.

[6] Agd. Sayı 40.

[7] Agd. Sayı 38.

[8] Agd. Sayı 48.

[9] Agd. Sayı 49.

[10] AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.

[11] TÜRK SOLU, Sayı 56; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106 ve 178.

[12] TÜRK SOLU, Sayı 62; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.

[13] AYDINLIK, Sayı 2, s. 177.

[14] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[15] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[16] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[17] TÜRK SOLU, Sayı 64 ve 66; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[18] TÜRK SOLU, Sayı 62 ve 74; AYDINLIK, Sayı 4, s. 262.

[19] TÜRK SOLU, Sayı 88.

[20] AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[21] TÜRK SOLU, Sayı 77, 79 ve 81; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1; AYDINLIK, Sayı 8, s. 89-90.

[22] AYDINLIK, Sayı 8, s. 90

[23] TÜRK SOLU, Sayı 78; AYDINLIK, Sayı 8, s. 89-90

[24] AYDINLIK, Sayı 8, s. 90.

[25] TÜRK SOLU, Sayı 79.

[26] TÜRK SOLU, Sayı 80; AYDINLIK, Sayı 8, s. 90.

[27] TÜRK SOLU, Sayı 88; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1; AYDINLIK, Sayı 10, s. 253.

[28] TÜRK SOLU, Sayı 88.

[29] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 4, 5, 8 ve 9; AYDINLIK, Sayı 11, s. 361.

[30] TÜRK SOLU, Sayı 90, 91, 92, 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4.

[31] TÜRK SOLU, Sayı 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4.

[32] TÜRK SOLU, Sayı 94; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 4, 5.

[33] TÜRK SOLU, Sayı 92, 94, 97, 99, ve102; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4 ve 8.

[34] TÜRK SOLU, Sayı 97; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6, 7.

[35] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 7, 8.

[36] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9, 12.

[37] TÜRK SOLU, Sayı 106 ve 107; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9.

[38] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 10.

[39] TÜRK SOLU, Sayı 112; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 11; Proleter Devrimci AYDINLIK, Sayı 1- 15, s. 168

[40] TÜRK SOLU, Sayı 1.

[41] TÜRK SOLU, Sayı 3

[42] TÜRK SOLU, Sayı 13

[43] TÜRK SOLU, Sayı 18.

[44] TÜRK SOLU, Sayı 15.

[45] TÜRK SOLU, Sayı 18.

[46] TÜRK SOLU, Sayı 21, 22.

[47] TÜRK SOLU, Sayı 26.

[48] TÜRK SOLU, Sayı 37.

[49]TÜRK SOLU, Sayı 65; AYDINLIK, Sayı 5, s. 341-344; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[50]Aynı yerler.

[51] TÜRK SOLU, Sayı 65 ve 66.

[52] TÜRK SOLU, Sayı 66.

[53] TÜRK SOLU, Sayı 67

[54] TÜRK SOLU, Sayı 69.

[55] TÜRK SOLU, Sayı 72; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[56] AYDINLIK, Sayı 8, S. 88

[57] TÜRK SOLU, Sayı 75.

[58] TÜRK SOLU, Sayı 76.

[59] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[60] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[61] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[62] Aynı yerler.

[63] TÜRK SOLU, Sayı 80, İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88

[64] TÜRK SOLU, Sayı 80.

[65] TÜRK SOLU, Sayı 82.

[66] TÜRK SOLU, Sayı 84; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1.

[67] TÜRK SOLU, Sayı 87

[68] TÜRK SOLU, Sayı 89

[69] AYDINLIK, Sayı 10, s. 252.

[70] TÜRK SOLU, Sayı 92 ve 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3.

[71] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6.

[72] TÜRK SOLU, Sayı 97; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6.

[73] TÜRK SOLU, Sayı 105, 106; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9.

[74] TÜRK SOLU, Sayı 107.

[75] TÜRK SOLU, Sayı 111.

[76] TÜRK SOLU, Sayı 117; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 12.

[77] TÜRK SOLU, Sayı 120 ve 121

[78] Lenin, Ne Yapmalı, Ankara, Sol Yayınlrı, 1969, s. 78

[79] Lenin, "Önümüzdeki Görev", TÜRK SOLU, Sayı 113.

[80] Lenin, Ne Yapmalı, s. 40

[81] Aynı eser, s. 120.

[82] Aynı eser, s. 52

[83] Aynı eser, s. 51-54.

[84] Aynı eser, s. 88-89.

[85] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, Ankara, Sol Yayınları, 1965, s. 101.

[86] Lenin, Ne Yapmalı, s. 88.

[87] Aynı eser, s. 73.

[88] Aynı eser, s. 167.

[89] Aynı eser, s. 203.

[90] Aynı eser, s. 89.

[91] Aynı eser, s. 124.

[92] Aynı eser, s. 138.

[93] Aynı eser, s. 95-96.

[94] Aynı eser, s. 131-132.

[95] Aynı eser, s. 98.

[96] Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı 15, s. 205.

[97] Yukarıda gösterilen kaynaklara bakınız.

[98] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, s. 101.

[99] Lenin, Ne Yapmalı, s. 80.

[100] Milli demokratik devrim mücadelesi, nihai amaç olan sınıfsız topluma varmak için, önder güç işçi sınıfının bilinçle yürüttüğü bir mücadeledir; bilinçli siyasi mücadeledir. Kendiliğinden-gelme işçi ve köylü hareketleri, bu mücadelenin hedefleri doğrultusunda olduğu ve onun mücadele olanaklarını genişlettiği için milli demokratik devrim mücadelesinin bir parçası sayılırlar. Ama bu mücadelenin doğrudan değil, dolaylı bir parçasıdırlar.

[101] Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri, Ankara, Sol Yayınları, 1969, s. 89.

[102] Aynı eser, s. 73-74.

[103] Yukarıda aktardığımız kaynaklardan Demir-Döküm, Horoz Çivi, Singer, Erdemir, Yarımca Seramik işçilerinin ve Amerikan işyerlerinde çalışan işçilerin hareketlerine bakınız.

[104] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1968, s. 158.

[105] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, s. 102-103.

[106] Lenin, Marksist Eylemin Çocukluk Hastalığı, İstanbul, Gün Yayınları, 1968, s. 106.

[107] Gerilla Savaşı ve Marksizm, Ankara, Ekim Yayınları, 1969, s. 375.

[108] Mehmet Altun-Sebatay Varol, "İşçi Sınıfımızın Gelişen Kendiliğinden Hareketine Dikkat Edelim", TÜRK SOLU, Sayı 113.

[109] "DİSK'e İşçi Sınıfının Devrimci İdeolojisini Hakim Kılalım", TÜRK SOLU, Sayı 118.

[110] G. Göder ve diğerleri, Sosyal Demokratların Çıkmazı, Ankara, Sol Yayınları, 1966, s. 19.

[111] Sözümüz DİSK içindeki proleter devrimci unsurlara değil, DİSK'e bugün hakim olan oportünizmin temsilcilerinedir. İleride söyleyeceklerimiz de yine onlaradır.

[112] AYDINLIK, Sayı 12.

[113] Mao Zedung, Yeni Demokrasi, İstanbul, Sosyal Yayınları, 1967, s. 95.

[114] Lenin, Toprak Meseleleri, Ankara, Sol Yayınları, 1969, s. 32.

[115] Lenin, İşçi-Köylü İttifakı, Ankara, Sol Yayınları, 1970, s. 140.

[116] Bu konular için Stalin'in Sosyalist Ekonominin Meseleleri'ne (Ankara, Sol Yay. 1968) bakınız.

[117] Lenin, Toprak Meseleleri, s. 29.

[118] Lenin, İşçi-Köylü İttifakı, s. 11.

[119] Lenin, İki Taktik, Ankara, Sol Yayınları, 1967, s. 61.

[120] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 157.

[121] Lenin, Toprak Meseleleri, s. 40.

[122] Aynı eser, s. 40.

[123] Proleter Devrimci AYDINLIK, sayı, 3-17.

[124] Lenin, Toprak Meseleleri, s. 126.

[125] Proleter devrimci çalışma tarzının üç ana ilkesi vardır. Bu ilkeler şunlardır: "Teori ile pratiği kaynaştırmak, kitlelerle sıkı bağlar kurmak, özeleştiri yapmak."

[126] Bu konuda bkz. "Kitlelerle İlişkilerimizde İlkelerimiz Nelerdir?", TÜRK SOLU, sayı 120.

[127] Lenin, Ne Yapmalı?, s.98

[128] Mao Zedung, "Liberalizmle Mücadele", AYDINLIK, sayı 12.

[129] Başyazı, TÜRK SOLU, Sayı 5.

[130] Lenin, İki Taktik, s. 100-101.

[131] Lenin, Ne Yapmalı, s. 113.

[132] Aynı eser, s. 215.

[133] Aynı eser, s. 149.

[134] Mao Zedung, "Liberalizmle Mücadele".

 

 

İNTİKAMI!

 

Önder yoldaşımız Ali Haydar Yıldızın katledilmesi ve Önderimizin esir düşmesine sebep olan işbirlikçi hain Hüseyin yıldırım bir iki ay içinde yoldaşlarımız tarafından ölümle cezalandırıldı.

 

Önderimizi Diyarbakır zindanlarında işkenceli sorgulardan geçiren savcı Yaşar Değerli kısa zaman içinde partimiz tarafından ölümle cezalandırıldı ve cezası savaşçılarımız tarafından infaz edildi...

 

Gene işbirlikçi öğretmen Cafer Atan 27 yıl boyunca kaçıp saklanmasına rağmen, 2000 yılında partimiz tarafından yeri tespit edilip hakkındaki ölüm kararı savaşçılarımızca infaz edildi. O dönemki burjuva basını eylemimizi şu şekilde yayınladı:

 

 

Emekli öğretmen: "Ailemin önünde birşey yapmayın, arka odaya gidelim"

 

 

Emek Sokak'ta kapı çalındı. Tam iki kez. Güm güm. "Kimsiniz" diye soran Cafer Atan, "jandarma, hakkınızda ihbar var" yanıtını aldı. Haklarında ihbar yoktu. Gelen de jandarma değildi. O akşam yemekte tavuk vardı. Tavuklar salonda masanın üzerinde soğudu. İki siyah montlu ve pantalonlu kimliği belirsiz şahıs emekli öğretmen Tuncelili Cafer Atan'ı vurdu. Bir kere kafasından bir kere omzundan. Dilan, babası öldükten sonra annesi Duygu'nun "baban öldü, ona son bir kez bakmak ister misin" teklifini reddetti. Hazal, babası kanlar içinde yerde ölü yatarken ona, bir daha baktı.
Olay sırasında, Artan ailesi yalnız değildi. Her zamanki gibi komşuları Haydar Doğan da yemeğe misafirdi. "Haydar Doğansız emekli öğretmen Cafer'in et, boğazından geçmezdi". Haydar Doğan'ın Parkinson hastalığı vardı. Birkaç yıl önce yüksek bir binanın beşinci katından aşağıya düşmüş, o gün bugündür yarı felçli dolaşıyordu. Son günlerde en büyük desteği üç ay önce bu apartmana taşınan Artan'lardı. Cafer Öğretmen'i vurmaya gelen maskeli adamlara eski bir karateci olarak müdahele etmeye çalışan Haydar, hiçbir şey yapamadı. Çünkü Cafer Artan buna izin vermedi. Ona ayaklandığı koltuğa geri oturmasını, silahlı adamlara da kızları ve eşinin önünde hiçbir şey yapmamalarını, gerekirse arka odaya geçebileceklerini söyledi. Silahlı adamlar dinlemediler.
Eşi gibi öğretmen olan Duygu Hanım, ne gelenlerin TİKKO'dan olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor ne de eşinin tam 27 yıl önce İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar etmiş olabileceğinin. Eşinin kimseden korkmadığını, on yıl aynı yastıkta uyudukları dönem boyunca hiç kabusla uyandığını bilmediğini söylüyor. O da, eşinin babası Mecit Bey'in de iddialarla ilgili tek bildikleri şey, Cafer Artan'ın evlenmeden önce Tunceli'de öğretmenlik yaptığı.
Cafer Artan'ın vurulduğu odadaki büfenin raflarında baş köşede kristal vazolar ve altlarına serilmiş tığ işi örtüler, bir de beş ciltlik Server Tanilli'nin "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" duruyor. Yanındaki sağlık ansiklopedisiyle.
Dilan dün yaptığı resimde bir annesini, bir de babasını çiziyor. Annesinin boynunda bir küçük kırmızı kalp var. "Bu kalp" diyor, "Benim babamın. Çünkü o artık yok. Kalbi de annemde
.

 

İbrahim Kaypakkaya kimdir?

Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya, 23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada yaralandı. Yardım için sığındığı köyde güvenlik güçlerine teslim edilen Kaypakkaya 16 Mayıs 1973'te Ankara'da gözaltındayken ölmüştü. Kaypakkaya'yı, 29 Ocak'ta operasyon yapan askerlere Vartinik köyünde görevli bir öğretmenin teslim ettiği öne sürülmüştü.

 

HÜRRİYET GAZETESİ.

 

TİKKO 27 yıl sonra intikam aldı

 

27 yıl önce TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı yakalatan öğretmen evinde öldürüldü.

 

Cinayeti, intikam için TİKKO militanlarının işlediği belirtiliyor. Emekli öğretmen Cafer Atan Sarıgazi’deki evinde eşi ve iki kızının gözü önünde öldürüldü. Evin kapısını çalan kar maskeli iki kişi jandarma olduklarını söyleyerek içeri girdiler. Aslında kapıyı çalanlar 27 yıl önce yaşananların intikamını için gelen yasadışı TİKKO militanlarıydı. Emekli öğretmen Cafer Atan’ı susturucu takılmış bir tabancayla tutarak öldüren , saldırganlar kayıplara karıştı. TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya 27 yıl önce Tunceli’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yaralanarak bir köye sığınmıştı. İddiaya göre köy öğretmenlerinden Cafer Atan, Kaypakkayayı jandarmaya ihbar ederek yakalattı. Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya daha Ankara’da gözaltında ölmüştü.

 

NTV

 

Cumhuriyet'e 'kuşkulu' gelen cinayet

 

Emekli öğretmen Cafer Atan iki gün önce İstanbul Sarıgazi'de evinde kurşunlanarak öldürülmüştü. Emniyet, jandarma ve Atan'ın kardeşi Ali Atan'ın ifadelerine göre katiller, TİKKO örgütü üyesiydi. Sebep ise Cafer Atan'ın 27 yıl önce Tunceli'de görev yaparken TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar ederek yakalanmasına sebep olması idi. Cumhuriyet gazetesi hariç tüm medyada haber bu şekilde yer aldı. Haberi 'Sarıgazi'de kuşkulu cinayet' olarak veren Cumhuriyet'e göre Atan'ın ismi resmi belgelerde yoktu ve TİKKO da eylemi üstlenmemişti.

MERAKLISINA NOT

Cemal Atan(51), Tunceli'de görev yaptığı 24 Ocak 1973'te TİKKO'nun kurucusu Kaypakkaya, Vartinik mezrasında girdiği çatışmada yaralanarak köye sığındı. Kaypakkaya, bu köyde güvenlik güçleri tarafından Atan'ın görevli olduğu okulda ele geçirildi. Örgüt Kaypakkaya'nın 18 Mayıs 1973'teki ölümünden Atan'ı sorumlu tuttu. Atan, olay sonrası yıllarca kaçak yaşadı. (Sabah, 25 10 2000)

 

ZAMAN GAZETESİ

 

Korkunç intikam

Ergün ÇOLAKOĞLU / İSTANBUL

TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı 27 yıl önce jandarmaya teslim ettiği öne sürülen emekli öğretmen, Sarıgazi'deki evini basan üç kişi tarafından kafasından kurşunlanarak öldürüldü.

SARIGAZİ’deki Orhangazi İlköğretim Okulu'ndan geçen yıl emekli olan 51 yaşındaki Cafer Atan'ın Meclis Mahallesi, Leman Sokak, Emek Apartmanı 17/8'deki evine geçtiğimiz Cumartesi gecesi 23.30'da gelen maskeli iki kişi, ‘‘Kapıyı açın. Jandarma’’ diyerek içeri girdi. ‘‘Cafer Atan sen misin?’’ diye soran teröristler, emekli öğretmeni, eşi Duygu ve iki kızının gözleri önünde, yüzüstü yere yatırdılar. Teröristlerden biri Atan'a, ‘‘27 yıl önce, yaralı halde Tunceli'nin Vartinik Köyü'ne sığınan liderimiz İbrahim Kaypakkaya'yı jandarmaya teslim ettin. Şimdi seni cezalandırıyoruz’’ dedi.

Susturuculu tabancayla vurdu

Aynı terörist, ‘‘Çocuklarımın gözü önünde yapmayın’’ sözlerine aldırmadan, susturucu takılmış tabancasını, Cafer Atan'ın kafasına doğrultarak üç kez ateşledi. Atan, kendisi gibi öğretmen olan eşi Duygu, kızları Hazal ve Dilan'ın dehşet dolu bakışları arasında can verdi. Teröristler daha sonra, evden çıkarak kaçtılar. Tunceli'de 27 yıl önce yaşanan olaydan sonra can güvenliği nedeniyle sık sık görev yeri değiştirilen Cafer Atan'ın adının, TİKKO örgütü tarafından yayınlanan 'ölüm listesi'nde yeraldığı bildirildi.

Gözaltında ölmüştü

23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada ağır yaralanan ve yardım istemek için sığındığı Vartinik Köyü'nde güvenlik güçlerine teslim edilen yasadışı Kaypakkaya, 16 Mayıs 1973 günü Ankara'da, gözaltındayken ölmüştü. Nihat Behram'ın yazdığı ‘İşkencede ölümün güncesi’ adlı kitapta, Kaypakkaya'nın yakalanışı şöyle anlatılıyor: ‘‘Yaralı teröristin kaçtığı köylere haber verilmişti. Çevredeki bütün gericiler ödül kapma yarışındaydı. Gericiler ve ajanlar, dağda taşta, kana banılmış ekmeği arıyordu. Celal adında azılı gerici ajan, İbo'yu piyango bileti gibi karşıladı, öğretmene haber verdi. Öğretmen, köye gelen yabancıya baktı, hemen odanın kapısını kilitledi. 29 Ocak sabahı, operasyonu yapan üsteğmen Fehmi, sayısız adamıyla geldi, evin kapısına dayandı. İbo odada yatıyordu. ‘İbrahim Kaypakkaya'sın değil mi' dedi. İbo'yu bağlayıp götürdüler.’’

 

HÜRRİYETİM GAZETESİ

 

 

 

 

 

 

İBRAHİMKAYPAKKAYA.NET