|
KOMÜNİST
ÖNDER İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN HAYATI
İbrahim KAYPAKKAYA, 1949 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu
olarak Çorum'un Alaca ilçesi'nin Karakaya köyünde dünyaya geldi. Babası yoksul
bir emekçiydi. Annesi ile babası İbrahim 2-3 yaşında iken ayrıldılar.
İbrahim KAYPAKKAYA, ilkokul 1. ve 2.
sınıflarını Karamahmut köyünde, üçüncü sınıfı Ortakışla köyünde, dördüncü ve
beşinci sınıfları da Alacaköy'de okudu.
İbrahim KAYPAKKAYA, daha çocukluk yaşlarından itibaren herşeye meraklı idi,
bilgi açlığını gidermek için önüne çıkan her fırsattan yararlanıyordu.
Verilen her işi yapmaya çalışıyor, sorumluluk almaktan korkmuyordu. Okulundan
arta kalan zamanlarda bütün işlerde ailesine yardım ediyordu, koyun gütmeye
giderken bile yanına defter, kalem, kitap almayı unutmazdı. İbrahim
KAYPAKKAYA, daha o yaşlarda bile yaşıtları arasından sıyrılıyordu, fakat o,
bunu hiçbir zaman kuruntu kaynağı yapmaz, arkadaşlarını küçümsemezdi.
Arkadaşları arasında da çalışkanlığı, bilgisi, ağırbaşlılığı, yardımseverliği
ve fedakârlığı ile sayılıp sevilirdi.
İbrahim KAYPAKKAYA, ilkokulu bitirince öğretmen olmayı kafasına koydu, devlet
parasız-yatılı sınavlarına girip kazandı ve Ankara-Hasanoğlan Öğretmen
Okulu'na yatılı öğrenci olarak alındı. O, yatılı okulda okurken, yazları ve
diğer ara tatillerde köyüne dönüyor ve ailesine yardımcı oluyordu. Çalışırken
yorulmak bilmezdi. Köydeki diğer öğrenci arkadaşları köylüye karışmaz, işe
katılmazken o, elinden ne iş gelirse ailesine ve köylüye yardım ederdi.
Öğrenci oluşunu, köylünün yaptığı işleri yapmamak anlamında bir ayrıcalık
olarak görmezdi.
İbrahim KAYPAKKAYA, ilk devrimci
düşüncelerle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Araştırıyor, soruyor,
okuyordu, siyasal olarak geliştikçe davranışları ve ilişkileri de
değişiyordu.
Bu gelişme sayesinde İbrahim KAYPAKKAYA'nın adı çevre köylerde bile duyulur
oldu. Tabii gericilerin, yobazların gözüne batmaya da başlamıştı. Okulda
"yeşili sevmiyorum" başlığı ile yazdığı bir kompozisyon yüzünden
öğretmenlerden biri ona çok kızmış ve "peki kızılı mı seviyorsun"
diye hayli eziyet çektirmişti.
İbrahim KAYPAKKAYA, Hasanoğlan'dan "pekiyi" derece ile mezun oldu.
Ve sınavları kazanarak İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen okuluna kayıt oldu. Bu
okula başladığında, devrimci fikirler karakterinin bir parçası olmuştu bile.
Buradaki siyasal gelişimi çok hızlı bir seyir izledi, kısa zamanda devrimci
öğrenciler arasında sivrildi, onlarla tartışan, onlara öğreten, onları
güçlendiren ve örgütleyen bir devrimci olarak ön plâna çıktı. Fakat o,
köyüyle olan ilişkisini hiçbir zaman kesmedi, her fırsatta köyüne döndü,
oraya dergi, gazete, kitap götürdü, yeni dostluklar ve ilişkiler kurdu. Bu
faaliyetleri neticesinde İbrahim KAYPAKKAYA, polis tarafından "fişlendi".
O, artık Çapa'daki devrimci çevrenin önde gelen
liderlerinden biriydi. İlk bildirisini, Çetin Altan'a bir gezi sırasında
gericiler tarafından saldırılması üzerine kaleme aldı. Ve onun devrimci
saflardaki ilerleyişi günbegün hızlanan bir tempo izledi, nerede bir
konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer varsa İbrahim oradaydı,
dinliyor, not alıyor, sorular soruyordu. Ders çalışmaya çok az vakti olmasına
rağmen başarılı bir öğrenciydi.
Arkadaşlarını eğiten İbrahim, onları
okuldaki çalışmayı örgütlü yürütme konusunda ikna etmişti. Bunun sonucunda
Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir
Kulübü kuruldu ve İbrahim başkanlığa seçildi. İbrahim KAYPAKKAYA, derneğin
kuruluş bildirisini kaleme aldı ve bu bildiri okulda dağıtıldı. Bu bildiri
ile okuldaki bütün yurtsever, devrimci ve ilericiler, yobazlara ve faşistlere
karşı birlik olmaya ve mücadeleye çağrılıyordu. Buna karşı okul yönetimi
hemen harekete geçti. İbrahim ve diğer kurucu üyelere "1 ay okuldan
uzaklaştırma" cezası verildi, bununla da yetinmeyip, İbrahim ve
arkadaşları savcılığa ihbar edildi.
İbrahim, bu bir ay sırasında arkadaşlarının evlerinde kaldı. Bütün zamanını
devrimci mücadele için kullanıyordu. Bütün davranışlarına önder bir
devrimcinin alçakgönüllüğü hakimdi.
Artık dergilere yazılar yazmaya
başlamıştı. Öğrencilik dönemi boyunca sırasıyla Forum, Ant, Türk Solu,
Aydınlık gibi dergilerde yazıları çıktı. FKF'nin 2. Kurultayı'na Çapa'dan
delege olarak katıldı. Bu geliþmeyi,
okul yönetimi ve gericiler her türlü yöntemle engellemeye çalýþýyorlardý.
Gericilerin taþlý-sopalý saldýrýlarý artmýþtý. Ýbrahim, bu geliþmelere karþý
bildiriler yazdý ve bizzat daðýtýmýnda görev aldý. Bu olay üzerine okul
disiplin kurulu toplandý, Ýbrahim ve arkadaþlarýnýn "Parasýz Yatýlý
Öðrenci"lik haklarý ellerinden alýndý. Ýbrahim ve arkadaþlarý bu gerici
kararý tanýmadýklarýný ve buna uymayacaklarýný açýkladýlar, bunun üzerine
faþist gericiler dýþardan takviye alarak okulun önünü kestiler, Ýbrahim ve
arkadaþlarýna saldýrdýlar, bu olayda faþistler silah da kullandý, buna raðmen
Ýbrahim ve arkadaþlarý faþistleri püskürtüp okula girdiler. Bunun üzerine
müdür, polis çaðýrýp Ýbrahim ve arkadaþlarýný okuldan attýrdý.
İbrahim KAYPAKKAYA, okuldan atılınca
bir süre bir otelde çalıştı. Otelin patronuyla kavga edince oradan ayrýldý. Geçimini matematik dersleri vererek
sürdürmeye çalýþtý. Tüm bu zor þartlara raðmen geçimini saðlayacak parayý
kazandýktan sonra gerisine aldýrmýyor, zamanýný ve enerjisini devrimci
çalýþma için kullanýyordu.
İbrahim KAYPAKKAYA, 6. Filo'ya karşı
eylemler ve Kanlı Pazar gibi olaylarda en önde yürüyor, fabrika ve köylerde
örgütleme çalışmaları yürütüyordu. 69-70 yıllarında İbrahim KAYPAKKAYA, Türk
Solu dergisinde işçi ve köylü eylemleri ile ilgili bir dizi haber ve yorum
yazdı.
Okuldan atılma ile ilgili kararı Danıştay bozmuştu, buna göre İbrahim
KAYPAKKAYA ve arkadaşları okula geri alınmalıydılar, fakat yönetim İbrahim
KAYPAKKAYA için bu kararı uygulamadı. Atılan dokuz öğrenci okula alındı.
İbrahim KAYPAKKAYA alınmadı.
70 yılı mücadelenin daha da geliştiği ve sertleştiği bir yıl oldu. Şehirlerde
ve kırlarda kitlelerin devrimci mücadele ruhu gittikçe yükseliyordu. İbrahim
KAYPAKKAYA, Trakya Değirmenköy'de toprakları için ağaya karşı mücadele eden
köylülerin arasındaydı. İbrahim KAYPAKKAYA ve bu direnişte yer alan diğer
devrimci önder Cihan Alptekin, bu direnişten dönerlerken polis tarafından
tutuklandılar ve işkenceden geçirildiler.
Yükselen mücadele 15-16 Haziran'da
doruğa ulaştı. İbrahim KAYPAKKAYA, bu büyük direnişin sıra neferlerinden
biriydi. Gece sabahlara kadar bildiri basıyor, gündüz kavganın en yoğun
olduğu yere koşuyordu. Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege
Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby… işçileri, bu büyük
devrimciyi yakından tanıyorlar ve kendilerinden biri olarak görüyorlardı.
15-16 Haziran büyük işçi mücadelesi, İbrahim KAYPAKKAYA'nın siyasal
mücadelesi açısından önemli dönüm noktalarından biri oldu. Bu mücadeleden
çıkarılması gereken dersler bağlamında yürütülen tartışmada, İbrahim
KAYPAKKAYA o döneme kadar içinde bulunduğu örgütün —PDA/TİİKP— merkezi ile
ters düştü. Tartışmalar içinde merkezin Halk Savaşı çığlıkları ile üzeri
örtülen reformist-legalist bir çizgi izlediğini gördü.
İbrahim KAYPAKKAYA, 71 başlarında Çorum
ve köylerinde araştırma çalışmalarına çıktı. Bu tarih aynı zamanda 12 Mart
faşist cuntasının tezgâhlandığı tarihti. Yükselen devrimci başkaldırıyı
durdurmakta yetersiz kalan göstermelik parlamenter araçları bile çok gören
faşist devlet, kolları sıvadı ve sıkıyönetim ilan edildi. Grevler, kitle
eylemleri, mitingler yasaklandı, bütün devrimci dergiler, kitle örgütleri
kapatıldı. Devrimci avına başlandı, binlerce devrimci tutuklandı, onlarcası
katledildi. İbrahim KAYPAKKAYA da arananlar arasındaydı. 12 Mart'ın değerlendirilmesi
konusunda yürütülen tartışmada da, İbrahim KAYPAKKAYA, TİİKP'nin
merkezindekilerin revizyonist bir hat izlediklerini açıkça gördü.
İbrahim KAYPAKKAYA, bir süredir
Çorum'daydı. Bu bölgedeki uzun çalışmaları sonucu "Çorum İlinde
Sınıfların Tahlili" konulu bir inceleme hazırladı. İbrahim KAYPAKKAYA,
sıkıyönetim sonrası çekildiği bu bölgede arkadaşları ile sürekli
okuyup-tartışıyor, kafasında yeni bir örgüt taslağı oluşturuyordu.
1968 yılında, Türk Solu; Milli Demokratik Devrim ve
Sosyalist Devrimciler olarak ayrışır. İlk başta Kaypakkaya' da herkes gibi
TİP üyesidir ve TİP'in FKF merkezindeki Milli Demokratik Devrimcileri alt
etmek için Ankaraya gelir. Bir süre sonra okuldaki mücadele Kaypakkaya'ya
yetersiz gelir ve kararini vererek okuldan ayrılıp tüm zamanını ideallerini
gerçeklestirmeye ayırır. Türkçe'ye çevrilen tüm klasikleri, yeni çıkan
araştırma kitaplarını, bütün siyasi dergi ve gazeteleri okuyan, inceleyen,
tartışan ve fikir üreten biridir İbrahim. İlk yazisi Türk Solu dergisinde
yayımlanır. Bu yazı aynı zamanda Kaypakkaya'nın MDD saflarına katıyışının da
ilanıdır. Tarih 14 Ekim 1969'dur ve İbrahim 21 yaşındadır. O, kısa süre sonra
köylülerin toprak mücadelesinde, istanbul ve Ege sanayii fabrikasinda
işçilerin eylemlerinde yer alır.MDD saflarında gerçekleşen ayrışmada, Mihri
Belli kligine karşı, Aydınlık saflarında kalır. Bu tarihten itibaren de Mao
Zedung'un fikirleriyle daha çok ilgilenmeye başlar. MZD'ci ideolojik
şekillenme de esasen bu süreçten itibaren başlar. Artık O'nun savunduğu proğram,
strateji ve taktik planlara Mao Zedung'un Demokratik Devrim görüşleri ve Çin
Devrimi'nin deneyleri daha fazla yol göstermektedir. Kuşkusuz ki bunda
Türkiye'nin yarı sömürge-yarı feodal olması önemli bir etkendir. Öte yandan,
1970'lere gelindiğinde Büyük Proletar Kültür Devrimi'nin dünyayı sarsan
etkileri, Vietnam Devrimi'nin başarıları, Hindistan Komünist Partisi'nin Halk
Savaşı pratikleri, Kaypakkaya'cı eğilimi tetikleyen temel öğelerdi.
15-16 Haziran işçi hareketlerinden sonra ilan edilen sıkıyönetimden
itibaren gençlik örgütü Dev-Genç içindeki ayrışmalar hızlandı. Artık
"barışçıl dönemlerin kapandığı" ve illegal radikal bir kopuşun
gerekliliği fikri yaygınlık kazanmaya başladı. Kaypakkaya'nın PDA hareketiyle
kıran kırana hesaplaşması da devam etmektedir.
12 Mart Darbesinden
hemen sonra Ankara'da toplanan kadroların önünde, PDA önderligiyle kıyasıya
bir tartışma yaşar. İdeolojik-siyasi ayrılığın temellerini oluşturan fikirlerini o toplantıda kapsamlı
bir yazı ile sunar. Bu toplantının ardından Kaypakkaya faaliyetlerini
TKİİP'in DABK sorumlusu olarak yürütür. Çalışma alanları ise, Malatya, Antep,
Maraştır. 1971 yaz aylarından itibaren Kaypakkaya ile TKİİP arasındaki ayrılıklar giderek
netleşmeye başlar ve Kaypakkaya bu revizyonist mihraka karşı muhalefeti
geliştirip yayma mücadelesi içindedir. Daha sonraki bütün hattına temel
teşkil edecek bütün temel yazılarını daha PDA içindeyken 71-'72 arasında
yazar. Bütün bu tezlere Şubat 1972 de DABK kararlarını eklediğinde iplerin
örgütsel olarak da koparılıp TKP(ML)'nin Türkiye ve Kuzey Kürdistan
topraklarında doğumunun müjdesini de vermiş oluyordu.
TKİİP önderliği, bu gelişme üzerine Kaypakkaya ve yanındaki
önder kadroları tutuklama ve imha da dahil bir dizi komplo geliştirir. Fakat
gerek Kaypakkaya'nın komünist uyanıklığı ve gereksede İrfan Çelik gibi
devrimci kadroların ibrahime olan güven ve sevgileri sonucu bu hain planlar
başarılı olamaz. 24 Nisan 1972'de İbrahim Kaypakkaya 23 yaşındadır. 15 kadro
ve 20 civarında sempatizanla, 7 kişilik Koordinasyon Komitesi ile, TKP(ML) ve
TİKKO'nun kuruluşunu sağlar.
İbrahim KAYPAKKAYA, bu dönemden sonra
yakalandığı gün olan 24 Ocak 73'e kadar esas olarak Malatya, Tunceli, Antep
yörelerinde devrimci mücadeleyi örgütledi. İbrahim KAYPAKKAYA, yorulmak bilmez
bir enerji ile köy köy dolaşıyor, yoksul köylüler ile uzun sohbetler ediyor,
onlara destansı bir üslupla Çin, Vietnam ve Ekim Devrimlerini anlatıyordu.
Dolaştığı bölgelerdeki yoldaşlarının en küçük sorunları ile bile ilgileniyor,
onlara sorunlarını çözmede yol gösteriyordu, Kürtçeyi çat-pat sökmüştü,
Malatya yöresinde kitlenin ileri kesimlerine hitap eden "okuma
grupları" oluşturmuştu.
Sıkıyönetim tüm ağırlığı ile devam ediyordu, direnenler de
vardı, teslim olanlar da. İbrahim KAYPAKKAYA, sıkıyönetim işkencelerinden
başeğmeden çıkan Ömer Ayna'nın resmini yoldaşlarına gösterip "devrimci
olmanın ilk koşullarından birinin işkenceye dayanmak olduğunu"
söylüyordu. Malatya yöresinde yürüttüğü çalışmalar neticesinde tuttuğu
notları sistemleştirip "Malatya'da Sınıfların Tahlili" başlıklı bir
inceleme hazırladı.
72 yılı Mayıs ayının altısında Deniz ve
arkadaşları idam edilmişlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA'nın çalışma yöresinin
yakınlarında da THKO'dan Sinan Cemgil ve iki yiğit devrimci girdikleri
çatışmada şehit düşmüşlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA, bu olaydan sonra çevre
köylerde araştırma yaptı ve Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'in ihbarcı
olduğunu ortaya çıkardı. Bu ihbarcı İbrahim KAYPAKKAYA ve iki yoldaşı
tarafından tutuklanıp sorgulandı, suçlu görülerek kurşuna dizildi.
Böylece devrimin adaletinin iki elinin
devrim düşmanı ihbarcıların yakasında olduğu, ihbarcıların af edilmeyeceği
dosta düşmana gösterildi. Çevredeki köylülerin ve tüm devrimcilerin büyük
coşkusu ile karşılanan bu eylem sıkıyönetimin azgınca sürdüğü bir dönemde
gerçekleştirilmişti. Bu eylem İbrahim KAYPAKKAYA'nın devrimci dayanışmadan ne
anladığını, onun silahlı mücadele çizgisini, silahlı eylem hedefleri
konusundaki görüşlerini de pratikte gösteren bir eylemdi.
İbrahim KAYPAKKAYA, bu olaydan sonra Tunceli yöresine geçti,
aynı bölgeye can yoldaşı Ali Haydar Yıldız ve Muzafer Oruçoğlu da
gelmişlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA, bu bölgede yoldaşları ile eğitim çalışmaları
yaptı, onlara geliştirdiği yeni görüşlerini aktardı ve onlarla tartıştı. Bu
çalışmaların esas ekseni, baharla birlikte TKP(ML)'nin ilk kongresini
gerçekleştirip, merkezi ve demokratik yapıya kavuşmasını hedeflemekteydi.
Çünkü, daha yeni kurulmuş olan TKP(ML)' de Kaypakkaya yoldaşları tarafından
doğal önder olarak kabul edilmiş ve demokratik bir oturum sonucu seçilmiş bir
önderlik ve işlerlik makanizmaları henüz yoktu.
TKP(ML,
kitlelerin güvenini kazanmak, onlarla bağlar kurmak ve bu yeni komünist
oluşumu tanıtmak amacıyla, tamamen kendi olanaklarıyla geliştirdikleri
patlayıcılar ve halkın yardımıyla elde ettikleri bir kaç kırık dökük silahla
bir dizi ajitasyon propaganda eylemi yapmış, halkın talebi haline gelmiş bir
dizi hedefe karşı devrimci adalet eylemleri gerçekleştirmiştir. Aynı günlerde
İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşlarının bu bölgede yürüttüğü faaliyetin
başarısının kendisi açısından felakete doğru gideceğini bilen faşist
diktatörlük, bildiği bütün yöntemleri kullanarak bir sürek avı başlatmıştı.
Fehmi Altınbilek yönetimindeki faşist devlet güçleri köy köy, dağ taş İbrahim
KAYPAKKAYA ve arkadaşlarını arıyorlardı. Bu bölgedeki devlet güçleri takviye
edildi, halkın üzerinde tam bir faşist terör estiriliyordu.
İbrahim KAYPAKKAYA, bir ara İstanbul'a döndü, sonra
Malatya'ya uğrayıp tekrar Tunceli yöresine geçti.
O güne kadar faşist kolluk güçlerinin sürdüğü hiçbir iz sonuç vermemişti.
Halk, İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşlarını kendilerinden biri olarak
gizliyordu. İbrahim KAYPAKKAYA ve arkadaşları her fırsatta halkın üzerindeki
baskıları teşhir ediyorlardı. Ali Haydar, 20 Ocak 73'de geceyarısı dağdan
Tunceli'ye inmiş, bu baskılara cevap olarak karakolu ve lojmanı bombalamıştı.
23 Ocak akşamı Ali Haydar ve bir yoldaşı ekmek ve yiyecek almak için
çalışmalarını sürdürmek için üslendikleri Vartinik'teki kömden ayrıldılar,
akşama geri döneceklerdi. Ama yollar alabildiğine karlı olduğundan dönüşleri
gecikti. Ancak sabaha doğru köme varabildiler. Az uzakta parolayı çaldılar,
fakat karşılık gelmedi, parolayı tekrarladılar yine karşılık gelmedi, çevreyi
süzmeye koyuldular ve uzaktan jandarmaların kömü sardıklarını gördüler, köm
kuşatılıyordu.
Vakit, 1973 yılı Ocak ayının 24. sabahıydı. Ali Haydar ve
yanındaki yoldaş, yoldaşlarını uyarmak için köme fırladılar, kuşatma yarımay
şeklindeydi. Ali Haydar kömü en son terketti, ne yazık ki çemberi aşamadı,
orada vuruldu kaldı! İbrahim KAYPAKKAYA, ateşten sıyrılıp çekilmeye
çalışıyordu fakat O' da vurulmaktan kurtulamadı, boynunun her yanı saçma
dolmuştu, hemen cebindeki adresleri çıkartıp yoketti. Bu sırada diğer üç
kadro kuşatmanın boş tarafından çekilmeyi
başarmışlardı. Jandarmalar İbrahim ve Ali Haydar'ı bırakıp
çekilenlerin peşine düştüler.
İbrahim KAYPAKKAYA, belli bir süre
sonra kendine geldi, kafası saçma yaralarından kan içindeydi, biraz ilerde
yerde yatan Ali Haydar'ı gördü, can yoldaşını kaybetmenin hüznü ile içi
burkuldu ve bir intikam yemini içip sendeleyerek oradan uzaklaşmaya çalıştı.
Bir mağara buldu ve iki gün burada kaldı. Köylerde terör estiriliyordu.
İbrahim KAYPAKKAYA, bu süre içinde değişik köylere uğradı, bazılarından
yardım alamadan geri döndü, bazılarında sıcak ilgi ve yardım ile karşılaştı.
Vurulduğunun beşinci günü uğradığı köyün öğretmeni azılı bir gericiydi,
İbrahim KAYPAKKAYA'yı ihbar etti, ev kuşatıldı ve İbrahim KAYPAKKAYA
tutuklandı.
İbrahim KAYPAKKAYA, Gökçe Karakolu'na kadar buzlu derelerin içinden yaya
sürüklendi. İlk ifadesi karakolda alındı. Faşistler, O'nu hemen konuşturup
işini bitirmek istiyorlardı. Fakat İbrahim KAYPAKKAYA hiçbir örgütsel konuda
ifade vermedi. Bundan sonra bitmek bilmeyen işkenceler başladı. İbrahim
KAYPAKKAYA, Şubat başında önce Tunceli'ye ordan Elazığ'a, oradan da
Diyarbakır'a götürülüp Savcı Yaşar Değerli'ye teslim edildi. İbrahim
KAYPAKKAYA, burada gittikçe ağırlaşan yaraları yüzünden ölüm tehlikesinin
belirmesi sonucu askeri hastaneye yatırıldı, cellatlar İbrahim KAYPAKKAYA'nın
onlara gerekli bilgileri vermeden ölüp gitmesine razı değildiler. İbrahim
KAYPAKKAYA, burada donma/kangren sonucu iki ayağını da kaybetti. Şubat ayı
başlarında İbrahim KAYPAKKAYA iyileştikten sonra tekrar sorgular başladı.
Faşistler, O'nu konuşturmak için akla gelebilecek her türlü işkence yöntemini
deniyorlardı, fakat tüm çabaları boşa çıktı, İbrahim KAYPAKKAYA şaşmaz bir
kararlılıkla hiçbir örgütsel faaliyeti hakkında bilgi vermedi, işkenceciler
bu durum karşısında çılgına dönüyorlardı.
Mayıs ayı başlarıydı, nedense birkaç gündür işkence
yapmıyorlardı. Bir defter kalem istemiş onu da getirmişlerdi. "Herhalde
sorgulamalar bitti" diye düşünüp savunmasını hazırlamaya başladı.
Savunmasını hazırlarken bazen duyguları yoğunlaşıyor, bunları da yazdığı
şiirler ile dile getiriyordu. Bu dönem yazdığı şiirlerden bir tanesi
şöyleydi:
"DEVRİM İÇİN HER ZAMAN ÖLECEKLER BULUNUR
…gider …gider, nice koçyiğitler gider
Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir
Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki
Yüreğimiz kabına sığmamakta
Örsle çekiç arasında yoğrulduk
Hıncımız derya gibi kabarmakta"
İbrahim KAYPAKKAYA, bazı özel istekler
yüzünden ve görüşebilmek için babası Ali Kaypakkaya'ya da mektup yazmıştı.
Babası, oğlunun mektubunu alınca çok sevinmişti! Aylardır haber alamadığı
oğlu demek ki yaşıyordu. Hemen onun istediği şeyleri yerine getirip 19 Mayıs
günü Diyarbakır'a doğru yola çıktı. Bundan önce de Diyarbakır'a gitmiş fakat
onu İbo'suyla görüştürmemişlerdi. Fakat Ali KAYPAKKAYA'yı Diyarbakır'da
oğlunun ölüm haberi karşıladı. Oğlunun intihar ettiğini söylediler. Tabii ki
o bu palavralara inanmadı, onun tanıdığı oğlu intihar etmezdi. Oğlunun
cesedini almaya gittiğinde cesedin üzerindeki kurşun izlerini gördü, bunların
ne olduğunu sorduğunda görevliler suskunlukla cevap verdiler. İbrahim
KAYPAKKAYA'yı konuşturamayacağını anlayan faşistler onu 18 Mayıs günü kurşuna
dizmişlerdi...
Kısaca belirttiğimiz bu bölümde, onun
kronolojik olarak bir yaşam portresidir. Fakat onun ardılları olarak bizler,
O'nun ne öylesine maceracı bir öğrenci lideri, ne sadece işkencede direnen
yiğit bir devrimci ve ne de TKİİP revizyonizmine karşı tepkisel bir çıkış
yapan devrimci bir önder olduğu iddialarına müsamaha gösteremeyeceğimiz gibi,
O'nu komünist bir önder yapan, kendisinin deyimiyle Büyük Proletar Kültür
Devrimi'nin ürünü olan Komünist hattını ve kimliğini savunmak ve onun önderi
olduğu emekçi sınıfların yüce kurtuluşu davasında yolumuzu aydınlatan bir
güneş olduğunu durmadan haykırıp emekçilerin dünyasında ete kemiğe bürünmüş
hale gelmesi için enerjimizin son haddine kadar çalışmak zorundayız. Bunun yolu öncelikle O'nu bilimsel
yöntemiyle anlamaktan geçmektedir. O'nun materyalist bilim yöntemini
kavramakla mümkündür.
O'nun ölümsüz eseri gücünü mirasçısı
olduğu MLM den gelmektedir. O'nun olguları, olayları ele alışındaki
bütünsellik ve güç ürünü olduğu Büyük Proletar Kültür Devriminden
gelmekdedir.
KÜRECİK BÖLGE RAPORU
EKİM 1971 Bugüne kadar faaliyet gösterdiğimiz alan K nahiyesidir. Nahiye, 21
köyü içine almaktadır. Bağlı olduğu ile uzaklığı 70, ilçeye uzaklığı 25
km.’dir. Doğu Anadolu’nun merkezini Orta ve Batı Anadolu’ya bağlayan karayolu
bu nahiyeden geçmektedir. Toroslar’ın doğu kolları, Nurhak dağları üzerinden
bu nahiyenin topraklarına kadar, yüksek tepeler ve dağlar halinde
sokulmaktadır. Nahiye genellikle dağlık ve tepeliktir; dağlar ve tepeler
çıplaktır. Düz alanı çok azdır. Dağlık yapıya uygun olarak, köyler dağınık
olarak kurulmuştur. Aynı köyün bir ucundan diğer ucuna, bazı yerlerde
yürüyerek bir saatte ancak varılabilir. Genellikle evler, tarlaların yanına
konmuştur ve aynı soydan olanların evleri birbirine yaklaşık olup bir mahalle
oluşturmaktadır. Davarı olanların, evden ayrı olarak yaylalarda ağılları
vardır. Ağıl sahipleri yaz günleri buralara çıkarlar. Faaliyet gösterdiğimiz
bölgenin coğrafi yapısı ve yerleşme durumu böyledir. 1. BÖLÜM EKONOMİK,
TOPLUMSAL VE SİYASİ DURUM A) Sınıfları Birbirinden Nasıl Ayırdedebiliriz:
Bölgede sınıfları birbirinden ayırdetmeye yarayacak ölçü nedir? Sahip olunan
toprak büyüklüğü mü, hayvan sayısı mı, yoksa örneğin armut ağacı sayısı mı,
yoksa başka birşey mi? Önce şunu belirtelim: Bu bölgede sınıflar henüz kesin
çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Ege’de ve Trakya’da gördüğümüz gibi
köylüleri ücretli işgücü yoluyla sömüren zengin köylülere (köy burjuvazisine)
pek rastlanmaz. Genel bir yoksulluk köylülerin büyük bir çoğunluğunu
(tahminen % 90’dan fazlasını) kasıp kavurmaktadır. Bunların içinde durumları
çok kötü olanlar, görece biraz daha iyi olanlar vb. elbette bulunmaktadır.
İkinci olarak şunu belirtelim: Bu bölgede, Urfa, Mardin ve Diyarbakır
ovasında görüldüğü gibi, köylüleri yarıcılık, ortakçılık, angarya ve benzeri
yollarla sömüren toprak ağalığı bulunmamaktadır. Köylüler genel olarak
“özgür” küçük üreticilerdir. Üçüncü olarak şunu belirtelim: Toplumsal
üretimin hiçbir yüzü, henüz ciddi bir gelişme göstererek esas haline
gelmemiştir. Yani ne tarla tarımı, ne hayvancılık ve hayvan ürünleri tarımı,
ne meyvecilik, esas üretimi oluşturmamaktadır. Bunların hepsi birarada ve
aşağı yukarı aynı ölçüde yürütülmekte ve aynı öneme sahip görünmektedir.
Bunların içinde, görece tarla tarımı ve koyun, keçi üzerine yapılan
hayvancılık ön plandadır, fakat bu alanlarda (ne birinde, ne ötekinde) ciddi
bir gelişme henüz yoktur. Bu yüzden de sınıfları biribirinden ayırdetmek için
ne toprak büyüklüğü, ne de hayvan sayısı tek başlarına doğru bir ölçü
oluşturmamaktadır. Arazinin dağlık olması yüzünden, topraklar verimsiz, kıraç
ve bayırdır; traktör ve biçer-döver gibi modern araçları kullanma hemen hemen
olanaksızdır, ensantif tarım yoktur. Tarla tarımının gelişip toplumsal
üretimin esas yönü haline gelmemesi arazinin bu elverişsiz durumundan ileri
gelmektedir. En verimli topraklarda bile verim bire beşi seyrek olarak
geçmektedir. Bu yüzden, çoğu kere 100 dönümden fazla toprağı olan aileler
bile geçimini sağlayamamakta, iş-gücü satmaya zorunlu kalmaktadır. Öyle
aileler vardır ki, toprağı 200 dönüme ulaştığı halde, geçimini güç bela
sağlayabilmektedir. Hatta, çalıştığı topraktan verdiği emeğin karşılığını
alamadığı için, bu toprakların bir kısmını kendi isteğiyle terketmekte, ekip biçmemektedir.
Arazinin tarıma elverişsizliği, verimsizliği yüzünden, birinci olarak toprağa
fazla değer verilmemekte, varlıklı köylülerin elinde toprak toplanmasına
doğru bir gelişme pek olmamaktadır (oluyorsa bile son derece yavaş
olmaktadır); toprak alım-satımı, kiracılık, ortakçılık yaygın, ciddi (en
önemli) bir sorunu oluşturmamaktadır. Yoksul ve orta köylülerin borca
karşılık tarlasını vermesi, göç, evlenme vb. nedenlerle tarla satışı
olmaktadır; fakat bu, belirttiğimiz gibi, hiç değilse bugün, zenginlerin
elinde esaslı bir toprak toplanmasına yolaçmamıştır. Göç eden yoksul
ailelerin bir kısmı toprağını satmadığı gibi, ortağa vb. de vermeyip bomboş
bırakmaktadır.
Arazinin elverişsizliği, ikinci olarak, traktör, biçer-döver, patos gibi
teknik araçların ve ilaç, gübre gibi tarım girdilerinin tarımda geniş ölçüde
kullanılmasına, bu yolda esaslı bir gelişmeye engel oluyor. K nahiyesine
bağlı köylerden, bildiğimiz kadarıyla sadece birinde bir patosla bir traktör
vardır. Az miktardaki elverişli arazilerde başka yerlerden getirilmek
yoluyla, traktör ve patos kullanıldığı olmaktadır; fakat bu hiçbir zaman
büyük ölçülere ulaşmamaktadır. (Traktörün dönüm ücreti 10 lira, patosun saat
ücreti 50 lira).
İlaçlardan sadece kör hastalığına karşı tohum ilaçları kullanılıyor (kilosu
10 lira) ve az miktarda da gübreleme yapılmaktadır (kilosu 110 kuruş).
Tarla tarımı, esas olarak tahıl (buğday) tarımıdır. Buna rağmen, buğday satan
aile hemen hemen yoktur; satın alan aile ise, köylülerin anlatımına göre %
99’a yakındır.
Tarla tarımının yanında önem taşıyan diğer bir ziraat dalı hayvancılıktır. En
çok beslenen hayvan koyundur, ikinci olarak keçi gelir. Fakat, hayvancılık
da, tarla tarımı gibi, ticaret amacıyla yapılan, gelişmiş, egemen bir üretim
dalı haline gelemediği için, köylülerin sahip olduğu hayvan sayısı da, yalnız
başına sınıfları birbirinden ayırdeden bir ölçüt olmamaktadır. Bir yanda
büyük sürü sahipleri, diğer yanda bu sürülerin bakımında vs. şu veya bu
şekilde çalışan yarı-proleterler ve proleterler şeklinde belirgin ve kesin
bir ayrım henüz oluşmamıştır. Gerçi, varlıklı olanların bir kısmı, daha çok koyun
ve keçiye sahiptirler ve yoksulların genel olarak koyun ve keçileri ya çok
azdır, ya da hiç yoktur; fakat, koyun ve keçileri kabarık olanlar arasında da
yoksul olanlar, işgücünü satanlar çoktur ve yine hiç koyunu, keçisi olmayan
veya çok az olan aileler içinde de varlıklı olanlar vardır. Ayrıca, köylü
ailelerinin birçoğu şu veya bu ölçüde koyun ve keçiye sahiptirler. Bu
nedenlerle, sınıfları birbirinden ayırdederken, sahip olunan koyun ve keçi
sayısına bakmak gereklidir ama yeterli değildir.
K nahiyesinde önem taşıyan bir diğer gelir kaynağı, armut ağaçlarıdır.
Tarlalarda ve bayırlarda bol miktarda armut ağacı vardır ve köylüler bunların
meyvelerini toplayıp satmaktadır. Fakat özel olarak bu işle uğraşan; armut
bakımıyla, onun yetiştirilmesi, iyileştirilmesi, veriminin artırılmasıyla vs.
uğraşan hemen hemen yok gibidir. Armut ağaçları iki yılda bir meyve vermekte
ve köylüler ne bulurlarsa onu toplamaktadırlar. Hatta armut ağaçlarının bir
kısmı kesilip yakacak olarak kullanılmaktadır. Bu nedenlerle, sahip olunan
armut ağacı sayısı da sınıfları birbirinden ayırdetmekte tek başına bir ölçüt
olmamaktadır.
O halde, sınıfları birbirinden ayırmakta kullanacağımız ölçüt nedir? Sahip
olunan ekilip-biçilir toprak miktarı, sahip olunan hayvan sayısı ve sahip olunan
armut ağacı sayısı, bunların üçü birden sınıfları birbirinden ayırdetmekte
doğru bir ölçü olabilir. Fakat, bu pratik ve kullanışlı bir ölçüt değildir.
Bu yüzden biz, bunun yerine başka bir ölçüt kullanmayı daha doğru bulduk. Bir
köylü ailesinin yıllık geliri, o ailenin hangi sınıfa dahil olduğu hakkında
oldukça doğru bir düşünce vermektedir ve bunu hesaplamak, yukardakileri
(toprak miktarını, hayvan sayısını, armut ağacı sayısını) hesaplamaktan çok
daha kolaydır.
Dördüncü olarak şunu belirtelim: Ticaret, köylülerin yaşamına hergün biraz
daha fazla girmektedir. Köylülerin en temel gereksinim maddeleri, hergün
artan ölçülerde pazardan karşılanmaktadır. İdarenin yerini lamba, ocağın
yerini soba, elle dokunan çul, çuval, yastık ve kilimin yerini pazardan alınanlar
almıştır ve almaktadır. Radyo, teyp, pikap, saat birçok eve girmiştir. Çay,
bir süredir normal tüketim maddeleri arasında yer almaktadır. Sebze
gereksinimi, geniş ölçüde pazardan karşılanmaktadır. Eksik kalan yiyeceklik
buğday pazardan alınıyor vs. vs. El zanaatları gerilemekte ve çökmektedir.
Öte yandan, köylülerin ürettiği ürünlerin bir kısmı da, yine her gün artan
ölçülerde pazara taşınmaktadır. Köylülerin pazarda en çok sattıkları şeyler,
hayvan (koyun, keçi) ve armuttur. Bunların yanısıra, bazı hayvan ürünleri de
(yünden yapılan keçe, yağ, peynir gibi) az miktarda satılmaktadır. Bu ne
anlama gelir? Bu, köylülerin, hergün artan ölçülerde, ticaret sermayesi
tarafından sömürüldükleri, iflasa ve sefalete sürüklendikleri anlamına gelir.
Köylüler, bir yandan pazardan gereksinimlerini sağlarken, araya giren
tacirler tarafından, diğer yandan da, kendi ellerindeki malları satarken
hayvan ve armut tacirleri tarafından sömürülmektedirler. Köylülerin arasında
az çok varlıklı olanlar, ellerinde gereksinim fazlası parası olanlar
genellikle ticarete atılmaktadırlar. Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi
sermayedarların malları, yüksek ticaret kârlarıyla köylülerin eline
geçmektedir. Öte yandan, örneğin armudun kilosu köylülerin elinden 60-75
kuruşa alınmakta, pazarda 200-350 kuruşa kadar satılmaktadır. Bu olay geniş
yoksul köylülerin daha çok iflasa sürüklenmesine, yoksullaşmasına ve
iş-gücünü daha çok satmasına, proleterleşmelerine yolaçmaktadır.
Beşinci olarak şunu belirtelim: Gelirleri gereksinimlerini karşılamaya
yetmeyen köylüler, yine gittikçe artan ölçülerde borçlanmaktadırlar.
Bankalar, pek küçük bir azınlığı oluşturan varlıklı köylülerin
dışındakilerine çok az kredi veriyor veya hiç vermiyor. Bunlar, elinde parası
olan bir kısım varlıklı köylülere borçlanmak zorunda kalıyorlar. Borç faizi
ayda ortalama % 5’dir. Yılda % 60 eder. İkinci yıl, borç ödenmediği takdirde
faizin de faizi işliyor. Bu yüksek faiz karşılığı, bir avuç faizciyi hızla
yükseltirken, faizli borç alan, almak zorunda olan köylü kitlelerini de
gittikçe batırıyor, bir daha hiçbir zaman altından kalkamayacağı ağır bir
yükün altına sokuyor; bunların ocaklarını söndürüyor, ellerindeki her
şeylerini (topraklarını, hayvanlarını, evlerini vb.) kaybetmelerine
yolaçıyor.
Altıncı olarak şunu belirtelim: Yüksek ticaret kârları ve borç faizleriyle
sömürülen, iflasa ve sefalete sürüklenen köylü kitlesi; bunların çoğunluğu,
“gurbetçi” olmaktadır. Köylülerin çoğu, Antep’te, Adana’da, İstanbul’da ve
Antakya’da inşaat işçiliği, hamallık, dilencilik ve en çok da seyyar
satıcılık (işportacılık) yapmaktadırlar. (Gidenlerin yaklaşık % 80’i
işportacıdır) Sözü geçen yerlerde (özellikle Antep ve İstanbul’da) K
nahiyesine bağlı köylülerden yüzlerce işportacı vardır. Yine eli iş tutan bir
yığın köylü Almanya’ya gitmiştir; birçoğu gitmek için sıra beklemektedir.
Örneğin 60 hanelik bir köyden 120 kişi Almanya’dadır. 200 hanelik bir köyden
200 kişi Almanya’dadır. Ortalama her aileden bir kişi Almanya’dadır.
Yine, köylülerin birçoğu, özellikle yoksullar, Antep, Adana, İstanbul ve
Malatya’ya göç ediyorlar. Göçenlerin sayısı oldukça artma göstermiştir.
B) Sınıflar ve Bunların Devrime Karşı Tutumları:
Şimdi çeşitli sınıfları tek tek ele alalım:
Tarım proletaryası: Tarım proletaryası, yukarıda açıkladığımız nedenlerle
oluşmamıştır. Köyde geçimini sağlayacak hiçbir mülkiyeti olmayanlar,
genellikle göçmektedir (Antep’e ve İstanbul’a). Göçmeyen çok az sayıdaki
aileler ise, 5-10 evin sürüsünü otlatmakta, yani çobanlık yapmaktadır.
Bunları, tarım proleterleri sayabiliriz (kendi koyunlarını otlatan bir kısım
orta köylüler dışında). Bölgenin en yoksulları başkalarının sürüsünü otlatan
çobanlardır. Bunların yıllık gelirleri 4-5 bin lira dolayındadır. Buna ek
olarak, sadece çobanın yiyecek ekmeğini vb. de çobanlık ettiği aileler
sırayla sağlamaktadır.
Bölgemizdeki çobanlar, genellikle en devrimci unsurlardır. Bunlar, silahlı
mücadelenin en ateşli savunucularıdır. Sinan Cemgil ve arkadaşlarını
beslemekten, çoğu, komandoların baskı ve zulmüne uğramış, karakollarda dayağa
çekilmiştir. Fakat, çobanlar sağlam bir şekilde dayanmışlar, eğilip
bükülmemişlerdir. Ayrıca, Sinan’ların yerini söylemeleri halinde kendilerine
yüksek paralar söz verilmiştir, yiyecek ekmeğini zor bulan, cebi beş kuruş
para görmeyen bu insanlar, para karşılığı alçalmayı da duraksamasız
reddetmişlerdir. Bunlar, araziyi çok iyi tanımaktadırlar. Askeri haritaların
almadığı birçok mağarayı, gizlenme yerini vs. bunlar biliyor. Çobanların
köylü silahlı mücadelesine çok büyük katkısı olacaktır.
Yoksul Köylüler: Yıllık gelirleri 5-15 bin lira arasında değişen aileler
genellikle bu sınıfa girerler. (Ailedeki birey sayısının azalıp çoğalması bu
sınırı biraz değiştirebilir.) Köylü nüfusunun çoğunluğunu bunlar oluştururlar.
Yoksul köylülerin arazileri genellikle bayır ve taşlık yerlerdir. Düz ve
verimli yerlerde arazisi olanlar, faizcilerden aldıkları borca karşı rehin
ettikleri bu verimli toprakları, borçlarını ödeyemediklerinden faizcilere
terketmişlerdir. Suni gübreden yararlanamadıkları için verim yıldan yıla
azalmaktadır. (Hayvan gübresini odun yerine tezek olarak yakmaktadırlar.)
Yoksul köylülerin hepsi mevsimlik gurbetçidir. Antep, İstanbul, Adana gibi
şehirlerdeki işportacılık, inşaat işçiliği, hamallık, dilencilik yapan
K...’lilerin çoğunluğunu bu sınıftan olanlar oluşturuyor.
Yoksul köylülerin bir kısmı daha varlıklı ailelerin toprağında ortakçılık
yapar. Toprak sahibi, tarla ve tohumluk (bider) verir. Ortakçı ise, tarlayı
eker, biçer, ürünü kaldırır. Hasat sonu buğday ve saman yarı yarıya
bölüşülür.
Bir kısım yoksul köylüler de ekin biçme zamanı başkalarının (yukarı orta
köylülerin ve varlıklı köylülerin) tarlalarını biçerler. Karşılık olarak
tarlaya ekilen tohum kadar (bider kadar) buğday alırlar.
Şehirlere göçenlerin çoğunluğunu bunlar oluşturuyor. Bunlar özellikle
Antep’te, hamallık, odun kırıcılığı, un fabrikalarında işçilik vs.
yapmaktadırlar. Almanya’ya gidenlerin de çoğunluğu yoksullardır. Köylüler,
“eğer Almanya olmasaydı, çoğu acından ölürdü” demektedirler.
Yoksul köylüler, Ziraat Bankası’ndan ve Tarım Kredi Kooperatifleri’nden
yararlanamıyorlar. 200 lira kredi alabilmeleri için epey ter döküp bir sürü
kapı aşındırmaları gerekir. Çoğu hiç kredi alamaz. Gün geçtikçe yaşama
koşulları zorlaştığından, bu borçların ödemeleri ayrı bir dert oluyor. Üç-beş
yerel faizciye, bakkallara vs. borçlu olmayan yoksul köylü hemen hemen
yoktur. Toprağı ve hayvanı olmayan yoksul köylülere faizciler de borç
vermiyor.
Bu tabaka, devrime ve silahlı mücadeleye güçlü bir istek duymaktadır;
her türlü reformist ve burjuva görüşlere dudak bükmektedir. Köylük bölgelerde
dayanacağımız esas güç bunlardır. Bunların yazgısı ve kurtuluşu,
proletaryanın yazgısı ve kurtuluşuyla kesin olarak ve kopmaz bir şekilde
birleşmiştir.
Orta Köylüler: Yıllık gelirleri 15 bin lirayı geçen aileler, genellikle bu
gruba girerler. Bunlar, ya görece iyi topraklara sahiptirler, ya 50-60 davara
sahiptirler ya da hem bir parça iyi toprağa, hem de bir miktar koyuna
sahiptirler. Bir kısmının iki öküzü, bir veya birkaç ineği, bir eşeği veya
katırı vardır. Bir kısmının ise toprağı ve davarı az olduğu halde (veya hiç
olmadığı halde), elinde bir miktar parası vardır. Özellikle Almanya’ya gidip
dönenlerin, dolmuşçuların, nahiyede bakkallık yapanların ve benzerlerinin
durumu böyledir. Bunlar da orta köylü sayılırlar. Bunların bir bölümü faizle
para verir, bir bölümü şehirde arsa vs. satın alır, bir bölümü ticarete
atılır. Orta köylü aileleri çokluk bakımından yoksul köylülerden sonra
gelirler. Fakat bunların sayısı yoksulların yanında pek az kalır. Almanya’ya
gidip dönenlerin aileleri, önceden yoksul köylü iken, orta köylü saflarına
geçmişlerdir ve bu durum orta köylülerin sayısında bir yükselme yaratmıştır.
Orta köylüler, genellikle tarlalarında kendileri çalışırlar. Yoksulları
çalıştıranlar da vardır, ama bu hiçbir zaman büyük ölçülere ulaşmaz. Davar
sahiplerinden birkaç aile birleşerek bir çoban tutarlar, az bir kısmı da
davarını kendisi otlatır. Yine toprağı az olan bazı orta köylüler
kendilerinden daha varlıklı olan orta ve zengin köylülerin toprağında
ortakçılık yapar.
Orta köylüler, Ziraat Bankası’ndan ve Tarım Kredi Kooperatiflerinden
yeterince yararlanamıyorlar. Sahip oldukları toprak oranında 500-1000 lira
arasında kredi alabiliyorlar. Gübreden yeterince yararlanamıyorlar,
kendilerine çok pahalıya maloluyor. Bu yüzden birçoğu yerel faizcilere
borçludur. Durumları görece iyi olanlar, faizli borçları az olanlarla hiç
olmayanlardır. Bunlar, her yıl bir miktar gereksinim fazlasını bir kenara
koyabiliyorlar. Bir kısım orta köylülerin yıllık gelirleri daha fazla olduğu
halde, faizli borçları da o ölçüde fazla olduğu için bunların durumu, geliri
daha az fakat borçsuz orta köylülerden daha kötüdür. Örneğin bir köylü başka
bir yerdeki toprağından 35 bin lira yıllık gelir sağlamıştır. Fakat bu aile
70 bin lira faizli borç altındadır. Bu yüzden durumları, yıllık geliri 15-20
bin lira arasında olan borçsuz bir aileden daha kötüdür.
Orta köylülerin de çoğu kış aylarında Antep, Adana ve İstanbul’da
işportacılık yapmaktadır. Orta köylüler arasında, hamallık, odun kırıcılık,
inşaat işçiliği, dilencilik yapan yoktur. Bu işler yoksul köylülere
düşmektedir.
Artan hayat pahalılığı ve yaşam koşullarının zorlaşmasından ötürü, orta
köylülerin çoğunluğunu oluşturan alt kesimi gittikçe yoksullaşmaktadır;
azınlık olan üst kesimi ise zengin köylülere yamanmaya çalışmaktadır.
Yoksul köylülerle, orta köylülerin alt kesimi, bölgede, köylü nüfusunun ezici
çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Orta köylülerin alt kesimi devrime isteklidir. Kendi kurtuluşunun silahlı
mücadele ile olacağı gerçeğini gün geçtikçe daha derinden hissediyor ve
kavrıyorlar. Reformcu görüşlere kuşkuyla bakıyorlar.
Orta köylülerin üst kesimi de devrime sempati duyuyor. Yalnız bu kesim, işçi
ve köylülerin, silahlı mücadele ile başarıya ulaşabileceğine pek olasılık
vermiyor. Bunlar, çoğu kere burjuva reformculuğuna kapılıyorlar. Ordudaki
subaylardan bizim tarafımızı tutanların bulunup bulunmadığını çok merak
ediyorlar ve onlara bel bağlıyorlar. Egemen sınıfları, olduğundan güçlü,
halkı da olduğundan zayıf görüyorlar. Bu tür görüşler, özellikle zengin köylü
saflarına katılma şansı yüksek olanlar arasında yaygındır. İleride, devrim
dalgası büyüyüp kabarınca, orta köylülerin bu kesimi de kararsızlıktan
arınmış olarak devrim saflarına katılacaklardır.
Zengin Köylüler: Bunların yıllık gelirleri, genellikle 40-50 bin liranın
üstündedir. Bir kısmının yıllık geliri 100 bin lira dolayındadır. Zengin
köylülerin sayısı çok azdır. Bütün köylü ailelerine oranı % 1’i geçmez.
Genellikle oturdukları köylerin en verimli toprakları bunların elindedir.
Sebzeliğe ve bostanlığa elverişli sulu yerlerin çoğu da bunlara aittir.
Çoğunun 50’den fazla, bir kısmının ise 100’ün üstünde davarı vardır. Yine
hepsinin elinde en az 20-30 bin liradan başlamak üzere para-sermaye
mevcuttur. Bazılarının toprağı ve hayvanı az olmakla birlikte, para sermayesi
fazladır; bazılarının ise para sermayesi azdır, fakat toprağı ve hayvanı
fazladır.
Arazisi düz olanlar, topraklarını traktör ve pullukla kendileri adına işletirler.
Bir kısmı, toprağını yoksul ve orta köylülere ortağa ektirirler.
Zengin köylülerin bir kısmı ticarete atılmıştır: Şehirlerde arsa, dükkan vs.
sahibidir; yün, tereyağı, peynir, çökelek vs. satar; kaçakçılık yapar.
Bölgenin en büyük afyon kaçakçısı, para sermayesi en fazla olan bir zengin
köylüdür.
Zengin köylüler gübreden, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifi
kredilerinden geniş ölçüde yararlanabiliyorlar.
Yerel faizciler, zengin köylüler arasından çıkmaktadır. Zengin köylülerin bir
kısmı, elindeki para sermayeyi yoksul ve orta köylülere (hatta zengin
köylülerin aşağı kesimine) yüksek faiz oranlarıyla vererek, sermayelerini
kabartmaya çalışıyorlar. Bölgenin yoksul ve aşağı-orta durumdaki köylülerini
iliğine kadar sömürenler, bunların ocaklarını söndürenler, faizcilik yapan
zengin köylülerdir. Bunların bir kısmının % 3-4 oranıyla devlet bankalarından
para çekip, köylülere % 60 faiz oranıyla vererek palazlandığını bizzat
köylüler anlatmaktadır. Yine de bunlar, Ege ve Trakya bölgesindeki tefecilerle
karşılaştırıldığında zayıf kalırlar. En güçlülerinin sermayesi ancak 250 bin
lira dolayındadır. Bunların Batıdaki tefecilerden bir farkı daha vardır:
Batıdakiler, borca ve faize karşılık, tütün, pamuk, ay çiçeği, süt ve benzeri
ürünlere el koydukları halde; bunlar borcu ve faizini para olarak geri
alırlar. Ancak para olarak ödeyemeyenlerin toprağını ve davarını
gaspetmektedirler. Çünkü bölgede, pazarda değer taşıyan ve bol miktarda alıcı
bulan belli bir ürünün üretimi gelişmiş değildir.
Devrimci düşünceler bölgeye hergün artan bir hızla yayıldığından, ilerideki
silahlı mücadelenin kan kokusunu hisseden zengin köylülerin bir kısmı,
geleceklerini garantiye almak için, ayrıca devrimci mücadeleyi hararetle
destekleyen yoksul ve orta köylülerin bugünkü baskısından kurtulmak için,
devrime sempati duyduklarını, kurşunlanan devrimcilere gözyaşı döktüklerini
uygun bir dille belirtme gereksinimini duyuyorlar.
İçlerinden devrime karşı olanlar, açıkça tavır takınmıyorlar. Dolaylı
yollardan karşı çıkıyorlar: “Hükümete karşı çıkılır mı? Çıkarsan işte böyle
olur” diyorlar. Bunlar, köylülerin baskısından korktukları için bölgede
faaliyet gösteren devrimcileri ihbar edemiyorlar.
Ortadakiler ise, “Bu işin olacağını hiç aklım kesmiyor. Fakat şu ölen,
işkence gören gençlere yazık oldu. Çocukları kandırıp ateşe sürdüler”,
diyorlar. Bunların çoğunun düşüncelerine göre, gençleri kandırıp ateşe süren
de İsmet Paşa’dır.
Devrimci mücadelemizin ileri aşamasında, bunlardan bir kısmı (zengin
köylülerin alt kesimi), emekliye emekliye devrim katarının peşinden
sürüklenecek; bir kısmı tarafsız pozlarla durumu idare etmeye çalışacak, çok
az bir kısmı ise (özellikle büyük faizciler) açıkça devrimin karşısında yer
almak zorunda kalacaktır.
Toprak ağaları: Bölgede bugünkü durumda toprak ağalığı yoktur. Köylülerin
anlattığına göre, eskiden “ağa” adı verilebilecek bazı kimseler varmış.
Fakat, bunların köylüler üzerindeki baskı ve sömürüsü, büyük toprak
mülkiyetinden daha çok, bunların ekonomi dışı zorundan, zorbalığından, dini
otoritesinden, aşiret ileri geleni olmalarından (bunun yanısıra ekonomik
güçlerinden) ileri gelmektedir. Bunlar, bulundukları köyde bir çeşit yerel
despottur; köylülerin elindeki ürününü, beğendiği bir eşyasını, hatta
karısını zorla elinden alırlar, onları kendi özel işlerinde karşılıksız
olarak veya karın tokluğuna diledikleri gibi çalıştırırlar, istediklerini
askere göndermezler, istemediklerini gönderirler. Şimdi bile, çevredeki
köyler bunların ismi ile anılmaktadır: ...uşağı gibi. Bu “ağa”lar ve onlardan
ağalığı devralan çocukları, köylülerin mücadelesi ile ve kendi aralarındaki
rekabet ve aşiret kavgalarıyla birer birer ortadan kalkmıştır. En son ağa
kalıntısı da, 1956 yılında yine rekabet yüzünden, başka bir “ağa” tarafından
öldürülmüştür. Böylece bu bölgede ağalık tarihe karışmıştır. Şimdi, bu
“ağa”ların çocukları, yakınları vardır, ama köylüler üzerinde hiçbir
otoriteleri kalmamıştır; ayrıca ekonomik bakımdan da diğer köylülerden
farkları yoktur. Buna rağmen hâlâ kendi kendilerine “ağalık”
taslamaktadırlar, böbürlenmekte, köylülere ve devrimci mücadeleye
küçümseyerek bakmaktadırlar. Fakat, kimsenin onları taktığı yoktur.
C) Bölgedeki Sınıf Mücadelesi ve Köylü Kitlesinin Siyasi Bilinç Düzeyi:
Şimdi sözkonusu bölgede köylülerin yürüttüğü sınıf mücadelesini ve bilinç
düzeylerinin ne durumda olduğunu gözden geçirelim.
Faaliyet gösterdiğimiz alanın devrimci geçmişi, Osmanlılara kadar uzanıyor.
Yaşlı köylülerden edindiğimiz bilgilere göre, Osmanlı düzeninin son
yıllarında köy ağalarının ve Osmanlı devletinin zorbalığına karşı isyan eden
kırk kadar köylü, dağlara çıkarak çeteler oluşturmuşlardır. Çetecilerin hepsi
de ağalar tarafından ezilen, yoksul köylülerdir. Kendi kapısında hizmet
ettikleri sürece, ağa bunları askere aldırmamıştır; ne zaman ki bunlar
ağalara boyun eğmeyi reddetmişler, o zaman, ağalar bunları, “asker kaçağıdır”
diye devlet güçlerine ihbar etmişlerdir. Çeteler zaman zaman ağaların
evlerine baskınlar yapmışlar, kendilerine yapılan zorbalığın hesabını
sormuşlardır, bir yandan da devlet güçlerine karşı direnmişlerdir.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “ağa”ların halkın üzerindeki baskısı devam ediyor.
Özellikle yoksul köylüler, ağaların kırbacı altında babalarından miras
aldıkları kölelik mesleğini devam ettiriyorlar. Ağalar ve devlet, yoksul
halkı ezmede birbirleriyle yarış ediyorlar. Bu zulüm, yoksul köylülerin sabır
taşını çatlatıyor. Köylülere zorbalık eden aşiret ileri gelenleri, köylülerin
devlet baskısından duyduğu öfkeyi ve hoşnutsuzluğu zaman zaman kendi amaçları
için kaldıraç olarak kullanıyorlar. Örneğin, Cumhuriyet’in ilanından sonra
bölgede bir isyan oluyor. İsyanın başını Kasımuşağı köyünün sahibi ve aşiret
ileri gelenlerinden olan Kasımoğlu Mehmet Ali diye biri çekiyor. Kasımoğlu
4-5 köyün halkını peşine takarak bağımsızlığını ilan ediyor. Devlet güçleri
bölgeyi sarınca, ancak iki saat dayanabiliyor. Kasımoğlu’yla üç arkadaşı
Elazığ’da idam ediliyor, geri kalan halka da işkenceler yapılıyor.
Cumhuriyet döneminde, daha önce de belirttiğimiz gibi, köylülerin
mücadelesiyle ve aşiretler arasındaki çatışmalar nedeniyle “ağa”lar birer
birer ortadan kalkıyor. 1950’lerde “ağa”ların kökü tamamen kazınıyor.
Özellikle, 1967’den beri kırlık bölgelere yayılan devrimci kıvılcımın
tutuşturduğu noktalardan biri de, faaliyet gösterdiğimiz alandır. Bölge
köylüleri, demokratik hakları uğruna birçok miting ve yürüyüş düzenlemiş,
haykırdığı devrimci sloganlarla egemen sınıfların yüreğine korku salmıştır.
Hatta bu eylemlerden dolayı bir kısım köylü önderleri hapisleri boylamıştır.
Yurtsever gençliğin verdiği şehitlerden ikisi buralıdır. Bu iki yurtsever
gencin ölümü, halkın sınıf kinini iyice körüklemiştir. Ayrıca Sinan ve
arkadaşlarının egemen sınıfların zorba güçleri tarafından hunharca
kurşunlanması da halkı derinden etkilemiştir.
Bölgede devrimci düşünceler, devrim ve silahlı mücadele arzusu, siyasi
bilinç, umulmadık ölçüde yayılmış ve gelişmiştir.
Bölgedeki 21 köyden 5-6 tanesi Sünni, geri kalanları ise Alevidir. Alevi
köylülerin hemen hepsinde dinci baskıların etkisi sıfıra indirilmiştir. Daha
20 yıl önce, halkın sürünerek ayağını öptüğü dedelerin hali şimdi yürekler
acısıdır. “Devrimci değilim” diyen dedeyi bulmak olanaksızdır. Bunların
çevrenin baskısıyla devrimci geçindiğini halk bildiğinden, onları sahtekarlar
olarak görüyor ve sözlerine pek saygı göstermiyorlar.
Sünni köylerde, dinin etkisi hâlâ kuvvetle devam ediyor, hacıların,
hocaların, gerici din adamlarının, köylüler üzerindeki gerici etkileri hâlâ
ayakta duruyor. Bölgede, Sünniler genellikle tutucu ve gerici, Aleviler ise
ilerici ve devrimci bir rol oynuyorlar. Bunun nedenleri üzerinde burada
durmayacağız. Yalnız şunu belirtelim ki, yerel gericiler ve devlet güçleri,
köylülerin sınıf mücadelesini Alevi-Sünni çatışmasına dökerek soysuzlaştırmak
için ellerinden geleni yapıyorlar; Aleviler aleyhine Sünnileri kışkırtmaya ve
böylece ezilen ve sömürülen köylüleri birbirine düşürmeye çalışıyorlar;
özellikle gerici din adamları, “devrimciliği”, “kızılbaşlık” olarak
damgalıyorlar, “baksana hep kızılbaşlar bu düşünceleri taşıyor, bu iş
kızılbaşlığın ta kendisidir” diye köylüleri sahtekarca aldatmaya çalışıyorlar
ve ne yazık ki hâlâ emekçi Sünnilerin çoğunluğu da buna alet ediliyor. Fakat
Alevi halk genellikle bundan etkilenmiyor. Bunlar, “Sünnilik, Alevilik,
Kürtlük, Türklük diye ayırım yapmak yanlıştır, bu kavga yoksul-zengin
kavgasıdır, kimden olursa olsun bütün yoksulların birleşmesi şarttır”
diyorlar.
Faaliyet gösterdiğimiz 21 köyden, 20 tanesi Kürt’tür, Alevi köylerin hepsi de
Kürt’tür. Fakat bölgede Kürt milliyetçiliğinin en küçük bir belirtisine bile
rastlamak olanaksızdır. Tersine, egemen sınıfların zorla “Türk’leştirme”
politikası epey başarı kazanmış ve Kürtler arasında bile “Türk
milliyetçiliği”nin başgöstermesine yolaçmıştır. Halkın çoğunluğu, yoksul Kürt
ve Alevi olduğu için yüzyıllardan beri üçlü bir baskının (ekonomik, ulusal ve
dini baskıların) boyunduruğuna koşulmuşlardır. Baskıların baş uygulayıcısı
olan egemen sınıfların zorba devlet gücü, halkta korku yaratmayı da bir
ölçüde başarmıştır. Bu korku özellikle yaşlılarda kendini gösteriyor ve
bunlar, silahlı mücadele sözkonusu olunca aşırı çekinceli davranıyorlar.
Kasımoğlu ve Dersim ayaklanmalarının bastırılmasının ve bundan sonra ezilen
halka vahşice işkence edilmesinin de bu aşırı ihtiyatlılıkta payı vardır.
Burada olumsuz bir nokta olarak şunu da belirtmeliyiz: Bir kısım köylülerin
Almanya’ya gitmiş olması, diğer bir kısmının da gitme umudu, bölge halkının
devrimci öfkesini az da olsa yatıştırmıştır. Öte yandan yoksul köylülerin ve
özellikle yoksul köylü gençlerinin hemen hemen hepsi silahlı mücadele
düşüncesinde birleşiyorlar. Bunlar arasında, herşeylerini feda edip silahlı
mücadeleye hemen katılmaya hazır olanlar da var.
İlkokul öğrencileri ve az çok konuşmayı beceren 4-5 yaşındaki çocuklar bile
kendilerini devrimci görüyorlar, bozuk Türkçeleriyle “devrimciyim,
sosyalistim” diyerek sol yumruklarını havaya kaldırıyorlar.
Genç kadınların, gelin ve kızların çoğu devrimci mücadeleye güçlü bir sempati
duyuyorlar. Silahlı mücadelenin özlemini çekiyorlar. Ölen devrimci gençler
için ağıtlar söyleyip, gözyaşları döküyorlar. Bölgede faaliyet gösteren
arkadaşları sevgi ve saygıyla bağırlarına basıyorlar. Hatta bir kısım genç
kızlar, ileride katılmayı düşündüğü silahlı mücadeleye engel oluşturmaması
için, evlenmeyi bile düşünmüyorlar.
Bölgede devrimci hareketimizin henüz yeni etkinliğe başladığı bu dönemde
bile, devrimci düşüncelerin yoksul halk arasında nasıl kök salıp yeşerdiğinin
yüzlerce somut örneğini görmek olasıdır.
D) 1. Bölümün Özeti ve Sonuçları:
Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin bellibaşlı ekonomik, toplumsal ve siyasi
özellikleri şunlardır:
1) Bölgede ticari kapitalizm, özellikle son yıllarda hızlı bir gelişme
göstermiş, emperyalist tekellerin ve işbirlikçi büyük sermayedarların malları
köylere kadar sokulduğu gibi, köylülerin malları da hergün artan ölçülerde
pazara taşınır olmuştur. Bu gelişme, köylülerin, emperyalist tekeller,
işbirlikçi burjuvalar ve bir yığın aracı tüccarlar tarafından insafsızca
sömürülmesine, iflasa ve sefalete sürüklenmelerine yol açmıştır.
2) Öte yandan, üretimde toplumsal işbölümü henüz gerçekleşememiştir; yani bir
yanda işgücü satın alan toprak veya sürü sahiplerinin diğer yanda işgücünü
satarak geçinen işçilerin ve yarı-işçilerin bulunduğu sistem
gerçekleşememiştir. Özellikle pazar için üretim yapılan bir üretim dalı henüz
yoktur. Kapitalizm, çok geri ve ilkel bir düzeydedir. Zengin köylüler yeni
oluşmaktadır ve bunlar da, köylü kitlesini ücretli işgücü yoluyla değil,
faizli borç yoluyla sömürmekte ve bu yoldan palazlanmaktadır.
3) Bölgenin yoksul ve orta halli köylüleri, ekonomik baskının yanında, ayrıca
ulusal ve dini bakımlardan da baskı altındadır. Köylüler yıllardır, her üç
alandaki baskıya karşı, yiğitçe karşı koymuş ve önemli mücadelelerden
geçmiştir.
4) Yüksek ticaret kârları ve borç faizleri ile iliğine kadar soyulup
sömürülen geniş köylü kitlesi (yoksul ve orta halli köylüler, hatta zengin
köylülerin aşağı kesimi) Demokratik Halk Devrimi’nin güçlerini oluşturmakta
ve hızla devrimci mücadelenin saflarında yerlerini almaktadırlar. Faizciler,
bir kısım zengin köylüler, vurguncu tacirler, gerici din adamları, yoz,
rüşvetçi ve zorba memurlar, daha dolaylı olarak işbirlikçi büyük
sermayedarlar ve ABD emperyalizmi, köylülerin düşmanlarıdırlar ve
karşı-devrim saflarını oluşturmaktadırlar.
5) Etkinlik gösterdiğimiz bölgede, yerel otorite hemen hemen yok gibidir.
Urfa, Mardin, Diyarbakır’ın ovalık bölgesinde olduğu gibi, yerel gericilerin,
köylüler üzerinde baskı uygulayacak özel güçlerine ve fedailerine rastlanmaz.
Gericiler, köylüler üzerindeki egemenliklerini, doğrudan doğruya devlet
otoritesine (jandarma, komando ve polis örgütüne, askeriyeye) dayanarak devam
ettiriyorlar. Bu yüzden, iktidarın ele geçirilmesi için “sınıf düşmanlarının
imhası” politikası, bu bölgede esas politika olamaz. İktidar mücadelesi,
doğrudan doğruya devlet güçlerine karşı (yani merkezi otoriteye karşı)
yürütülmek zorundadır.
2. BÖLÜM
BÖLGEDEKİ DEVRİMCİ FAALİYET
A) Burjuva ve Küçük Burjuva İlerici Grupların
Bölgedeki Faaliyetleri ve Etkileri
Bu gruplardan hiçbiri bölge köylüleri arasında, ciddi, kalıcı ve esaslı bir
devrimci faaliyet yürütmemiştir.
Türkiye İşçi Partisi’nin seçim söylevleri dışında, herhangi bir faaliyet
olmamıştır ve zaten sadece burada değil, başka yerlerde de durum aynıdır.
Eskiden TİP’e önemli ölçülerde oy çıktığı halde, şimdi köylüler arasında
TİP’in etkisi hemen hemen sıfırdır.
TİP’in etkisinin yıkılmasıyla birlikte, gençler aracılığıyla köylüler
arasında Mihri Belli görüşleri yayılmaya başlamıştır. Mihri Belli grubunun
da, bölgede ciddi ve kalıcı bir faaliyeti olmamıştır. Ne propaganda, ne
ajitasyon, ne de örgütlenme alanında... M.B.’nin kendisi, bölgeye birkaç kere
gelip gitmiş, birkaç köylüyle temas etmiş, fakat onlara devrimci subayların
pek yakında darbe yapacağını müjdelemekten(!) başka birşey yapmamıştır. Bir
seferinde köylülere, “askeri bir darbenin an meselesi olduğunu” söylemiş ve
“gece radyolarının başından ayrılmamalarını” önermiştir.
Mihri Belli grubuna bağlı diğer gençlerin bölgedeki faaliyeti de, arasıra
mitinge çağırmaktan ve gelip geçici ve reformcu propaganda faaliyetlerinden
oluşmaktadır. Köylüleri silahlı mücadele için örgütlendirme akıllarından bile
geçmemiştir. Bu bakımdan M. Belli grubunun bir hareket olarak pek bir
etkileri olmamakla birlikte, düşüncelerinin etkisi hâlâ belli çevrelerde belli
ölçülerde vardır, fakat bu etki kolayca silinip yok edilebilecek cinstendir.
Kıvılcımlı grubunun hiçbir faaliyeti ve etkisi yoktur.
Bölgede, halkın en yakından tanıdığı ve etkilendiği hareket THKO’dur,
özellikle de Sinan Cemgil grubudur. 1971 ilkbaharında bölgenin dağlarına
gelip, kendi deyimleriyle “kır gerillası”nı başlatmaları, dağlarda aç
kalmaları, soğukta yatmaları, hatta bu yolda üç ölü vermeleri, silahlı
mücadeleye büyük bir özlem duyan halkı derinden etkilemiştir ve kedere
boğmuştur. Köylüler Cemgil ve arkadaşlarının hareketini silahlı mücadeleye
duydukları özlemin somut bir ifadesi olarak görmüştür. Halkın çoğunluğu
Cemgil ve arkadaşlarının kendileri için öldüğünü düşünmektedir. Bu yaz, bir
ihtiyarın ölümü üzerine toplanan köy kadınları, ölüyü fırsat bilerek, akşama
kadar Sinan, Niyazi, Battal ve Cevahir üzerine ağıt yakıp gözyaşı döktüler.
Şimdiye kadar çocukların birçoğuna Sinan ismi konmuştur. Bununla beraber
THKO’nun da halk üzerindeki etkisi uzak bir sempatiden oluşmaktadır ve bu
sempati örgütlü ve kalıcı bir hale getirilmiş değildir. THKO’nun örgütlenmesi
zaten belirli ve disiplinli bir örgütlenme değil, anarşist bir örgütlenmedir.
Ne tüzüğü, ne programı vardır, ne de saflarına katılanlardan ideolojik bir
birlik istemektedirler. Gruplarına katılan herkesi kendilerinden ve örgüt
üyesi saymaktadırlar. Böyle bir örgütlenme, böyle bir birlik elbette kalıcı
olmaz ve olamamıştır. Halkın çoğunluğunun Deniz-Sinan grubuna duyduğu
sempati, bunların örgütüne ve siyasi çizgisine duyulan bir sempati değil,
genel olarak devrime ve silahlı mücadeleye duyulan sempatidir. Onların
örgütüne ve siyasi çizgisine bağlılık gösterenler, üç-beş köylüyü geçmez.
Ayrıca THKO hareketinin kesin yenilgisi birçok köylünün kafasına, bunların
tuttuğu yolun yanlış olduğu bilincini yerleştirmiştir. Gençlik içindeki
taraftarlarının çoğu kararsızlığa düşmüş ve başka saflara geçmiştir.
Bölgenin ileri durumdaki köylü devrimcileri, Sinan’ların halkın düşüncesini
almadan işe giriştiğini, halktan gizlendiğini, böyle davranmakla hata ettiklerini
söylüyor. Halkın çoğunluğu şu düşüncede birleşiyor: Dağda mağaralarda değil,
köylerde kalacaklardı. Köylere yerleşip, gizlice çalışarak halka fikir
vereceklerdi. Halk da silahlı mücadeleye hazır duruma geldikten sonra
başlanacaktı.
Köylülerin bazıları, “yardım edelim, gerekirse biz de katılalım” düşüncesiyle
kendilerini günlerce aramış, bulamamışlar, bulanlara ise Sinan ve arkadaşları
“bizimle görüşmeyin, daha iyi olur” diye uyarıda (!) bulunmuşlar. Köylüler,
onların bu tutumlarını da doğru bulmamaktadırlar.
Köylülerin eleştirileri tamamen doğrudur. Sinan ve arkadaşları, gerçekten de
halktan kaçmışlardır. Kitleler içinde en ufak bir faaliyetleri, onları
mücadeleye katmak için en ufak çabaları olmamıştır. Sadece birkaç eve ekmek
sağlamak ve yatmak için uğramışlardır. Köylülerden sağlanan yardım, tamamen
köylülerin kendi çabalarıyla gerçekleşmiştir. Bunun nedeni nedir? Bunun
nedeni Sinan ve arkadaşlarının ideolojik ve siyasi çizgilerindeki
sakatlıktır; onların burjuva subaylarının darbesine ve burjuva reformculuğuna
bel bağlamalarıdır. Bunlar, köylülerin ve işçilerin silahlı mücadelesiyle
değil, subayların darbesiyle devrimin (!) başarıya ulaşacağını
düşünüyorlardı. Kendileri de sadece böyle bir darbeye ortam
hazırlayacaklardı. Bu yüzden de köylüleri örgütlemeye ne gerek görüyorlardı,
ne de gereksinim duyuyorlardı. Yine bunların örgütsel bakımdan bağlılıkları
olmasa bile, ideolojik bakımdan en çok beğendikleri ve benimsedikleri çizgi
M. Belli’nin revizyonist, reformcu çizgisiydi. Birçok olay, bunların pratik
faaliyetlerden tutun da 12 Mart Muhtırası üzerine silah bırakma
tartışmalarına ve mahkemelerdeki ifadelerine kadar herşey bu söylediklerimizi
doğrulamaktadır.
Şu noktayı kavramakta da yarar vardır: Bu derece kitlelerden kopuk bir
hareket bile, egemen sınıfların zorba güçlerine karşı silaha sarılmış olduğu
için, halkı etkileyebiliyor, onun sevgisini kazanabiliyor.
THKP-THKC’nin sözkonusu bölgede belli bir faaliyeti ve etkisi yoktur. Şehirde
bir çalışmaları olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat özellikle gençlik içinde
faaliyet göstermeleri olasılığı güçlüdür. Çünkü şehirdeki liseli gençler ve
bir kısım aydınlar arasında görece etkili oldukları görülmektedir.
B) Komünist Hareketimizin Bölgedeki Faaliyet ve Etkisi
Bölgeye, ilk arkadaş ... ayında gönderildi. Daha önce de, bölgede birkaç
propaganda gezisi yapılmıştı. Ayrıca birkaç kişiyle mektuplaşılıyor, bazı
köylülere İ-K gazetesi gönderiliyordu. Köylülerin büyük çoğunluğu, en ileri
unsurların bir kısmı da dahil, çeşitli akımları, komünist hareketle burjuva
ve küçük burjuva kliklerini birbirinden henüz ayıramıyor, hepsine aynı gözle
bakıyordu. Daha önceki miting ve gösterilere katılmış, adı sık sık duyulan ve
çeşitli akımların ayrılıklarından haberdar bir kısım köylüler ise, genellikle
bizim hareketimizin karşısında yer almışlardı. Şehir içinde, gençlik
arasında, hemen hemen tamamen tecrit edilmiştir. Bunda bizim hatalarımızın
payı olduğu gibi, bize karşı çıkanların sınıf karakterlerinin de payı vardır.
Bölgeye, kalıcı bir faaliyet yürütmek üzere gönderilen ilk arkadaş, daha önce
de sözkonusu bölgede kalmıştı: Fakat ne ilk sefer, ne de sonradan
gönderildiğinde ciddi bir faaliyet yürütebilirdi. Bunda, hem arkadaşın
kişisel eksikliklerinin, deneyimsiz ve inisiyatifsiz oluşunun, hem de
hareketimizin köylük bölgelerdeki faaliyetin yürütülmesinde belli bir eylem
programına ve perspektife sahip olmamasının, ayrıca o günlerde verilen
görevleri kontrol olanağından büyük ölçüde yoksun olmasının payı vardır.
Bölgeye ikinci arkadaş, Temmuz başında gönderildi. Hemen peşinden, yeni
gönderilen arkadaşla, bir genç köylü arkadaş örgütlendi. İlk arkadaş zaten
örgütlüydü. Böylece üç kişilik bir komite oluşturuldu ve bölgedeki faaliyetin
tamamından bu komite sorumlu kılındı. İlk arkadaş sekreter olarak atandı ve
kendisine neler yapacağı genel hatlarıyla birkaç kez ayrıntılı olarak
anlatıldı. Fakat verilen görevler yine zamanında kontrol edilemedi. Bunun
nedeni, görevleri kontrol etmesi gereken arkadaşın, kadro yetersizliği
yüzünden bir yığın işi üstlenmek zorunda kalmasıdır. Bölgede Ağustos’a kadar
belli bir faaliyet yürütülemediği sonradan anlaşıldı. Nedenleri şunlardır: 1)
Her üç arkadaşın da köylüler arasında gizli çalışmada deneyimsiz ve
inisiyatifsiz oluşu. Gizliliği, kendini kitleden saklamak şeklinde
anlamaları. 2) Sıkıyönetimin ilkbaharda bölgeye yaptığı baskının köylüler ve
arkadaşlar üzerinde yarattığı olumsuz etki. 3) Hareketimizin verilen
görevleri denetlemeyişi, arkadaşlara zamanında talimat verme ve bunları
denetleme olanaklarının sınırlılığı.
Bölgede bu üç arkadaşla ciddi bir faaliyet yürütülemediği belirlenince daha
deneyimli bir arkadaşın bölgeye gönderilmesine karar verildi. Ağustos başında
ilk arkadaş, bölgeden alınıp başka bir yere gönderildi. İkinci arkadaş bir
süre yalnız kaldı. Bu arkadaşın da bölgeden alınması düşünülüyordu. Fakat,
sonradan vazgeçildi. Çünkü tek başına kalan arkadaş, kendi inisiyatifi ve
çabasıyla hatalarını altetmiş, bölgede bir sürü ileri köylüyle bağ kurmuştu.
Arkadaşın bu faaliyeti, hem kendisini geliştirmiş, hem de çevresini genişleterek
bölgede barınma ve yerleşme olanaklarını artırmıştı.
Arkadaş, bölgeye gönderilen devrimci yayınları, Şafak gazetesini, köylüler
arasında geniş ölçüde dağıtmış. (Daha önce, gizlilik gereği olarak(!) en
ileri köylülerden yayınları sakladıklarını da sonradan öğrendik.) Bir yığın,
sağlam, kararlı, kavrayışlı ve yetenekli yoksul köylüyle ilişki kurmuş,
bunların sevgi ve sempatisini kazanmıştı.
Çalışmanın bu ilk adımından sonra, daha deneyimli bir arkadaş bölgeye
gönderildi. Bundan sonra, çalışmalar yeniden gözden geçirildi ve hatalar
belirlendi. En önemli hata şuydu: Arkadaşlar, Türkiye’de gerçek komünist
hareketi temsil ettiğimizi, burjuva ve küçük burjuva klikleriyle aramızdaki
ayrılıkları kitlenin anlayacağı bir dille anlatmayı büyük ölçüde ihmal etmişlerdi.
Gerçi propaganda faaliyetinin her anında, hareketimizin genel politikasını,
genel olarak ortaya koymuşlardı. Fakat, diğer revizyonist ve maceracı
klikleri, bunların canalıcı hatalarını, açık, kesin ve kararlı bir dille,
kliklerin isimlerini de anarak eleştirmemişlerdi. “Şimdilik, ayrılıkları
kavramaya kitlelerin politik bilinci yetmez” diye düşünüyorlardı ve böyle
düşünmekle gerçekte kitlelerin gerisinde kalıyorlardı. Çünkü, bizim
eleştirdiğimiz birçok noktayı, köylüler, hataların derin teorik temellerini
kavrayamamakla birlikte, pratik sonuçlarına bakarak kavramışlar ve bunları
her fırsatta ortaya koyuyorlardı. Bu hata yüzünden sağlam unsurlar,
hareketimize kesin olarak kazanılamamış ve örgütlenememişti. Bu hata
düzeltildi. Şimdi, köylüler ve aydınlar arasında hareketimizin politikasını
kavrayan ve kesinlikle benimseyen taraftarlarımız var ve bunların sayısı
gittikçe artıyor. Bunlardan bir arkadaş yakında örgütlendi, birkaç tanesi de
örgütlenmeye hazır durumdadır. Yine birçok köylü, çeşitli şekillerde hareketimizin
hizmetine sokulmuştur. Örneğin buluşma ve yazışmalarda adreslerinden
yararlanıyoruz; çeşitli yayınları ve gizlenmesi gereken şeyleri evlerinde
saklıyoruz; çeşitli yayınları onlar aracılığıyla başkalarına ulaştırıyoruz;
bir bölümüne bir grup örgütlemeleri, gizli yayınları birlikte okumaları
görevini veriyoruz; kendimiz geniş ölçüde köylülerin yardımıyla barınıyoruz
vs. vs.
Bugüne kadarki faaliyetimizle bölgedeki en ileri köylüleri aşağı yukarı
belirlemiş durumdayız; iyiyi kötüden, cesuru korkaktan, fedakarı bencilden,
ağzı sıkı olanı gevezeden, inançlıyı inançsızdan, çalışkanı tembelden,
alçakgönüllüyü övüngeçten, yetenekliyi yeteneksizden vs. belli ölçülerde
ayırmış durumdayız; kimlerden nasıl yararlanabileceğimizi, kimlere ne ölçüde
güvenebileceğimizi, yine belli ölçülerde biliyoruz. Önümüzdeki günlerde
şunları yapacağız: 1) İleri ve güvenilir unsurları özel olarak eğitip,
bunları, yeteneklerine ve hareketin gereksinimlerine uygun düşen görevler
etrafında örgütleyeceğiz. 2) Henüz hakkında yeterli kanıya varamadığımız
kişileri, çeşitli görevler vererek deneyeceğiz. 3) Henüz tanıma olanağı
bulamadığımız ileri, güvenilir ve köylüler arasında “saygınlık” sahibi
köylüleri (özellikle yoksul köylüleri) tanıyıp, hareketimizin bir parçası
haline getirmeye çalışacağız. 4) Hareketimiz sözkonusu bölgede belli bir
gelişme düzeyine ulaştığında, faaliyet sahamızı, yeni bir alana doğru
genişleteceğiz.
Şehir merkezinde, bugüne kadar belli bir faaliyetimiz olmamış, olamamıştır.
Orada gençliği örgütlemek üzere gelmesini istediğimiz arkadaşın durumu
hakkında hâlâ bir haber alamadık. Daha önce şehir içinde görevlendirmeyi
düşündüğümüz kişi, herşeyi yüzüstü bırakıp kaçtı. Şehir içinde örgütlü
durumda bir arkadaş var. Bu arkadaş, daha önce kendisine önerilen bir görev
karşısında gevşeklik ve kararsızlık gösterdi. Daha sonra kendisiyle
kararlaştırılan bir görüşmeye gelmedi. Daha sonra ise hem görevlerin çokluğu
yüzünden, hem de arkadaşın polisce çok tanınmış birisi olmasının yarattığı
sakınca yüzünden kendisiyle görüşme olanağı bulunamamıştır. İlk fırsatta bu
arkadaşın durumu da kesin bir çözüme bağlanacaktır. Ya kendisine bir görev
verilecek, ya da gevşeklik ve kararsızlık göstermeye devam etmesi halinde
örgütle ilişiği kesilecektir.
Şunu da ekleyelim: Köylük bölgede yürüttüğümüz faaliyet şehir merkezini de
etkilemiştir. Bölgemizdeki köylerden, liseye giden yüze yakın öğrenci,
hareketimizden etkilenmiş ve bizim çizgimize yakınlık ve sempati göstermeye
başlamıştır. Ayrıca, köyde tanıdıklarımız aracılığıyla, şehirde geniş
olanaklar yaratma fırsatı doğmuştur. Gençlik arasındaki tecrit zinciri
kırılmıştır. Şimdi, şehir içinde bizim saflarımıza kayan potansiyeli
örgütleyecek ve hareketimizin diğer kesimleriyle iletişimimizi sağlayacak
deneyimli bir arkadaşa acil olarak gereksinimimiz vardır.
C) İkinci Bölümün Özeti ve Sonuç
Genel olarak dünyada, özel olarak da ülkemizde devrimci mücadele hızla
gelişmektedir. Ülkemizde, büyüyen ve derinleşen ekonomik ve siyasi bunalım,
silahlı mücadelenin objektif koşullarını yaratmış ve olgunlaştırmış
durumdadır. Bölgemizde silahlı mücadele için koşullar daha da elverişlidir.
Sinan ve arkadaşlarının yenilgisi, sıkıyönetimin baskı ve zorbalığı halkı
biraz sindirmekle birlikte, en doğru devrimci düşüncelerin filizlenmesi
koşullarını da yaratmıştır. Şimdi, halk şu gerçeği hergün daha iyi kavrıyor:
“Burjuva subaylarıyla veya halktan kopuk küçük bir aydın grubuyla devrim
yapılamaz. Sömürülen ve ezilen halkın bizzat silaha sarılması gerekir.
Devrim, çok iyi hazırlanmayı gerektiren, büyük özveriler isteyen ağır ve
ciddi bir iştir.”
Eğer bir komünist hareketin taşıması gereken niteliklere sahip olur ve
bunları sürekli olarak korursak, hareketimizin hızla büyüyüp gelişeceğine,
halk kitleleri arasında dal budak salıp kökleşeceğine derinden inanıyoruz.
Çünkü halk tava gelmiş toprak gibidir, bizler de sağlam ve yeşermeye hazır
tohumlar olmalıyız.
BİR KÖYLÜK BÖLGEDEKİ
YÖNETİCİ YOLDAŞLARA MEKTUP
7 ARALIK 1972
Yoldaşlar! Köylerde çalışmak isteyen bir yığın kadro var. Bunların hepsinin
ortak özelliği de, siyasi bakımdan geri ve tecrübesiz olmalarıdır, fakat aynı
zamanda ateşli bir heyecana sahip olmalarıdır. Bu gibi arkadaşları köylük
bölgelerde cesaretle seferber etmeliyiz. Fakat seferber etmek yetmez. Aynı
zamanda bunlara doğru önderlik etmek ve bunları yetiştirmek zorundayız. Oysa
siyasi bakımdan ileri ve az çok tecrübeli olan arkadaşlarımız son derece
sınırlı. Geri ve tecrübesiz arkadaşları köylere gönderirken ortaya çıkan
problemlerden biri budur. Yani az sayıda ileri ve kısmen tecrübeli arkadaş, çok
sayıda geri ve tecrübesiz arkadaşa nasıl önderlik edecek ve onları nasıl
yetiştirecektir?
Diğer yandan, köylük bölgelerdeki faaliyetimizin muhtevası ve biçimi, Şafak
revizyonizminden ayrıldığımızdan beri hızla değişmiştir. “Barışçı” propaganda
ve ajitasyonun yerini silahlı mücadele biçimleri, silahlı propaganda ve
ajitasyon metodları almıştır. Ayrıca, hakim sınıfların genel olarak devrimci
faaliyetlere karşı, özel olarak köylük bölgelerdeki devrimci faaliyetlere
karşı tutumu da son derece değişmiştir. Hakim sınıflar, köylük bölgelerde
devrimci faaliyetlere meydan vermemek, mevcut faaliyetleri yoketmek için
azgın saldırılara girişmektedirler. Ufak bir ihbar üzerine büyük birlikleri
harekete geçirmektedirler. Bir veya birkaç kişinin üzerine yüzlerce, binlerce
askerle gitmektedirler. Bu sebeple “barışçı” propaganda ve ajitasyona,
özellikle köylerde imkan da kalmamaktadır. Bu yüzden, köylük bölgelere
gönderdiğimiz kadroları silahlandırmak, hakim sınıfların silahlı
saldırılarına karşı yine silahla karşı koyacak hale getirmek zorundayız.
Ayrıca, tabiatın güçlüklerle dolu şartları da kadroları silahlandırmamızı
zorunlu kılmaktadır. Oysa, silahımız ve maddi gücümüz son derece sınırlıdır.
Yeni arkadaşları köylük bölgelere gönderirken ortaya çıkan problemlerden ikincisi
de budur. Yani son derece sınırlı imkanlarımızla çok sayıda arkadaşı (bu sayı
her geçen gün daha da çoğalmaktadır) nasıl silahlandıracağız?
Yoldaşlar! Öyle sanıyorum ki, yeni arkadaşlar geldikçe bu iki problem sizi de
düşündürüyor. Fakat bu problemler halledilmez problemler değildir. Bilinçli
bir şekilde, çözmek azmiyle ele alırsak bunların üstesinden kolayca
gelebileceğimize inanıyorum.
Birinci problemi çözmek için ben şunları düşünüyorum:
1- Her gerilla bölgesinde, siyasi bakımdan ileri ve tecrübeli en az birkaç
arkadaş görevlendirilmeli, ki bu şart yerine getirilmiş durumdadır.
2- Gerilla bölgesindeki ikinci dereceden bölgelerde çalışan gruplar içinde en
az bir tane ileri ve tecrübeli arkadaş bulunmalıdır. Buna imkan yoksa,
gerilla bölgesindeki ileri ve tecrübeli arkadaşlar, ikinci dereceden
bölgelerdeki grupları çok sıkı ve sistemli bir şekilde denetlemelidir. Onlara
görevler vermeli, bu görevlerin yerine getirilmesinde izleyecekleri yolu
göstermeli ve bu görevlerin yerine getirilip getirilmediğini veya ne ölçüde
başarıldığını kontrol etmelidir. Bu durumda, ileri ve tecrübeli arkadaşlara
büyük sorumluluklar düşüyor. Onlar, özellikle içinde bulunduğumuz şartlarda
enerjilerini on misline, yüz misline çıkararak çalışmak zorundadırlar. Aynı
zamanda geri ve tecrübesiz arkadaşlara inisiyatif tanınmalı ve onların
inisiyatiflerini geliştirmelerine yardımcı olunmalıdır.
3- Geri arkadaşların tecrübesizliği, pratik mücadelenin seyri içinde
tecrübeliliğe dönüşecektir. Fakat bu yetmez. Kadrolarımız, engin bir
tecrübeye sahip oldukları kadar derin bir teorik kavrayışa da sahip
olmalıdırlar; siyasi bakımdan ileri, yetişkin ve kavrayışlı kişiler
olmalıdırlar. Tecrübelerini doğru bir şekilde değerlendirebilmeli,
Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’ni pratiğe uygulamayı öğrenmeli,
devrimimizin her türlü meselesinde doğru ve yeterli görüşlere sahip olmalı,
kitleler arasında hareketimizin çizgisini, politikasını, programını rahatça
savunabilmeli, yayabilmelidirler. Bunun için, ileri ve tecrübeli arkadaşlar,
geri ve tecrübesiz arkadaşların siyasi ve ideolojik seviyesini yükseltmek
için özel bir gayret sarfetmelidirler. Ayrıca bunu kendilerinin yetişmesi
için de yapmak zorundadırlar. Şafak revizyonizminden ayrıldıktan sonra, onun
okumaktan ibaret olan sağ çizgisine bir tepki olarak, aksi yönde bir hata
doğdu. İdeolojik ve siyasi eğitim bir ölçüde ihmal edildi, önemsenmedi. Bu
hatayı en kısa zamanda düzeltmeliyiz. Pratik faaliyetle sımsıkı
birleştirilmiş siyasi ve ideolojik eğitim faaliyetine süratle girişmeliyiz.
Bunun için bence şunlar yapılmalıdır: Devrimimizin çeşitli meselelerine ışık
getiren, çizgimizin, politikamızın ve programımızın propagandasını yapan
merkezi bir yayın organı en kısa zamanda çıkarılmalıdır. Bunun için zaten
karar alınmıştır. Bölgenizde bu yayın organını basmak, çoğaltmak ve yaymak
için derhal hazırlıklara girişmeli ve bu hazırlıkları kısa zamanda
tamamlamalısınız. İkincisi, kadrolar arasında sık sık tecrübelerin
özetlendiği tartışmalar açmalısınız. Saflarımızda canlı bir tartışma ortamı
yaratılmalı, sürekli bir şekilde yanlışlar atılmalı, doğrular benimsenmeli,
tecrübe alışverişi yapılmalıdır. Üçüncüsü, başka ülkelerin devrimci
tecrübelerinin sentezi olan Marksist-Leninist eserler, bizim pratik
faaliyetlerimize ışık tutması amacıyla uygun bir program dahilinde okunmalı
ve tartışılmalıdır.
Bütün bu söylediklerimizi yerine getirdiğimiz takdirde, hem genel olarak bir
seviye yükselmesi olacaktır, hem de özel olarak geri ve tecrübesiz arkadaşlar
hızla ilerleyecekler ve tecrübeli kadrolar haline geleceklerdir.
İkinci problemi, yani silahlanma problemini çözmek için de şunları
düşünüyorum:
1- Elimizdeki mevcut silahlar ve imkanlar, kadrolar arasında uygun bir
şekilde dağıtılmalıdır.
2- Mevcut silahlarımız ve malzemelerimiz kötü kullanılmamalı, çarçur
edilmemeli, kırılıp dökülmemeli, savrukça harcanmamalı, düşmana
kaptırılmamalı, kaybedilmemelidir.
3- Geniş çapta silahlanabilmek için şu iki kaynaktan yararlanmalıyız:
Birincisi halkın desteği, ikincisi düşmandan ele geçirme. Halkın desteği de
iki şekilde olabilir: Geri almamak üzere yapılan bağışlar şeklinde ve geçici
olarak yapılan yardımlar şeklinde. Bölgemizde silah, mermi, patlayıcı madde,
fitil, fünye... bağışlayabilecek herkesi tespit etmeli ve bunlardan azami
ölçüde faydalanmalıyız. İkincisi, silahlarını bize geçici olarak verebilecek
kimseleri de tespit etmeli ve bunlardan da faydalanmalıyız. Köylülerin
kırmalarından bu şekilde epeyce yararlanabileceğimizi sanıyorum. Düşmandan
ele geçirerek silahlanmaya gelince, bu da iki şekilde olabilir: Birincisi,
durumu uygun olan kadrolar ve sempatizanlar, düşmanın silah, cephane,
patlayıcı vs. gibi askeri malzemelerini gizlice alarak bize ulaştırabilirler.
Mesela, karayollarında ve bazı inşaatlarda çalışan işçiler bu şekilde bize
bolca patlayıcı madde sağlayabilirler. Askeriyedeki kadro ve sempatizanlar
aynı şekilde çeşitli askeri malzemeler temin edebilirler. Laboratuar ve
eczanelerde çalışanlar çeşitli zehirler ve patlayıcı maddeler temin
edebilirler...
Tabii bütün bunlar silahlanmamıza bir ölçüde hizmet eder. Silahlanma
problemimizi esas olarak düşmandan zorla elegeçirmek suretiyle çözebiliriz.
Bunun için de asgari bir silahlanmaya ihtiyaç vardır. Asgari silahlanmayı
yukarıda belirttiğim şekillerde sağlayabiliriz. Özellikle köylülerin geçiçi
olarak verecekleri silahlardan geniş ölçüde yararlanabiliriz. Bunlara bir de
elimizdeki az sayıda silahlarımızı ve malzemelerimizi eklersek asgari
seviyede bir silahlanmayı sağlamış oluruz. Bundan sonra, para ve silah ele
geçirebileceğimiz, gücümüzle mütenasip hedefler tespit ederek ve bu hedeflere
saldırarak daha geniş ölçüde silahlanabiliriz. Eğer uygun istihbaratlar
edinebilirsek, çok daha ilkel silahlarla da, para ve silah sağlayabiliriz.
Ayrıca bazı köylüler, kendi silahlarıyla saflarımıza katılacaklardır.
Bütün bunları yerine getirirsek mevcut kadrolarımızı ve her gün saflarımıza
katılan yeni kadroları silahlandırma problemini de halledeceğimize
inanıyorum.
Bir başka problem de kadrolarımızın askeri faaliyet alanında ustalaşmasıdır.
Bu konuda şimdilik şunları yapmalıyız:
1- Sabotaj ve tuzaklamalar için patlayıcı maddeleri hazırlamakta ve
kullanmakta, elimizdeki silahları söküp takmakta, kullanmakta ve bakımını
yapmakta az çok ustalaşmış arkadaşlar her bölgede vardır. Bu arkadaşlar
bilgilerini düzenli ve sistemli bir şekilde ve tabi bizzat yaparak,
göstererek, bu konularda yeni ve tecrübesiz olan arkadaşlara öğretmelidirler.
2- Silahlar ve patlayıcılar konusunda, pratikte işimize yarayacak yani
uygulayabileceğimiz bilgileri kapsayan bir metin hazırlanmalı ve bütün
arkadaşlara ulaştırılmalıdır. Böyle bir metnin ilk taslağı hazırlanmış
durumdadır. Arkadaşlar değişik bilgilerle ve yeni tecrübelerle bu taslağı
daha da zengin bir içeriğe kavuşturmalıdırlar (bu konuda daha önce hazırlanıp
dağıtılmış olan metin yanlışlarla doludur, ona itibar edilmemelidir).
3- Hepimiz esas olarak savaşı savaşarak öğreneceğiz. Bu sebeple bütün
yoldaşlar ve diğer savaşçılar, askeri faaliyet alanındaki her türlü
tecrübelerini gözden geçirmeli, yanlışları atmalı, doğruları benimsemelidir.
Kadrolar arasında tecrübelerin sonuçları yayılmalıdır.
4- Sovyetler Birliği’nin, Çin’in, Vietnam’ın ve diğer ülkelerin halklarının
devrimci savaş tecrübeleri incelenmeli, bunlardan gereken dersler
çıkarılmalıdır. Özellikle Mao Zedung yoldaşın Askeri Yazılar’ı bu konudaki
incelemelerimizde başvuracağımız temel eser olmalıdır.
5- Türkiye’de hakim sınıfların askeri politika ve taktikleri de imkanlar
ölçüsünde incelenmeli ve öğrenilmelidir.
6- Halkımızın geçmişte verdiği mücadeleler, bunların başarıları, eksikleri,
zaafları vs... askeri bakımdan incelenmeli, bunlardan günümüz açısından
gereken dersler çıkarılmalıdır.
Mücadelemizin ilerlemesi ve başarılar kazanması ölçüsünde, kadrolarımızı hem
teorik, hem de pratik askeri eğitimden (esaslı bir eğitimden) geçirme
imkanlarına kavuşacağız. Bugün bu imkanlardan geniş ölçüde mahrumuz. Fakat
sahip olduğumuz çok daha önemli imkanları layıkıyla değerlendirdiğimiz
takdirde, askeri zaferler kazanmamız için de birçok sebepler vardır.
Yoldaşlar! Bütün bunlardan sonra sizin bölge için şunları öneriyorum:
1 -Yeni gönderdiğimiz arkadaşı da dikkate alarak, kadroları münasip bir
şekilde gruplandırın. Yeni arkadaş, gençlik içindeki çalışmalarda epey
tecrübe sahibidir. İdeolojik ve siyasi seviyesi oldukça yüksektir. Fakat
kitle pratiği hiç yoktur. Yakın bir zamanda, F arkadaşı da oraya
göndereceğiz. F, H arkadaşın yanında çalışsın. Ayrıca, yeni kadrolar da
gönderebilecek durumdayız. Onları nasıl seferber edeceğinizi şimdiden
hesaplayın.
2- Yeni kadrolara tecrübelerinizi aktarın. Nasıl çalışacakları ve neler
yapacakları konusunda bilgi verin. Hatta her grup için birer çalışma programı
yapın.
3- Yine yeni kadrolara silahlar ve patlayıcılar hakkında gerekli bilgileri
verin. Patlayıcıların hazırlanmasıyla ve kullanılmasıyla ilgili bilgileri
öğretin.
4- Bölgedeki bütün kadroları silahlandırabilmemiz için, mevcut bütün
imkanları kullanın. Hedef, bütün kadroların uzun menzilli bir silaha sahip
olmasıdır.
5- Derhal bol miktarda bomba yapın ve bunları kitleler arasında yayın.
Köylüler, bombaların yapımında ve kullanılmasında, sabotaj ve tuzaklamalarda
geniş ölçüde seferber edilebilir.
6- Her gerilla birimi için (bir birim iki ile yedi kişi arasında olmalı) en
az bir tane gizli barınak (yani bir nevi ev) hazırlayın. Birden fazla olması çok
daha iyidir.
7- Teksir için uygun göreceğiniz bir bölgede çalıştırılacak bir yer
hazırlayın ve çalıştıracak bir görevli tespit edin. Görevliye makinanın nasıl
kullanılacağını öğretin. Makinanın bulunduğu yere veya yakınında bir yere bol
miktarda mumlu kağıt, teksir kağıdı, mürekkep, vs. depo edin. Bunların yerini
sadece görevli kişi, sorumlu partili arkadaş (siyasi sorumlu) bilsin.
Kısacası, basım yapabilmek için gerekli her şeyi hazır hale getirin.
Gönderdiğimiz arkadaşlardan biri basım için çok daha pratik bir usul biliyor.
O usulden de yararlanabilirsiniz.
8- Şimdilik bir adet gizli kitaplık hazırlayın. Kitaplık, barınma yerleri
gibi olsun ve içinde çalışılabilsin. Bütün kitaplar, yayınlar ve yazılar
burada düzenli bir şekilde muhafaza edilsin. Lazım olanlar alınsın fakat
faydalanıldıktan sonra tekrar yerine konulsun. İleride kitaplarımız
çoğaldıkça, her bölgede böyle kitaplıklar hazırlamalıyız.
9- Yine her bölgede en az bir tane gizli depo hazırlansın ve buralara bol
miktarda yiyecek, giyecek, yatacak malzemeleri, askeri malzemeler, askeri
malzeme hazırlamakta kullanılacak hammaddeler depo edilsin.
Kitaplığı ve malzeme depolarını da mümkün olduğu kadar en az sayıda arkadaş
bilsin. Daha henüz kalıcı olup olmayacağı bile belli olmamış, denenmemiş yeni
kadrolar böyle yerleri asla bilmesinler. Her grup sadece kendi barınma yerini
bilsin, diğer grupların barınma yerlerini bilmesin.
10- Gruplar arası buluşmalar ve toplantılar için, barınma yerlerinin dışında,
ayrı yerler hazırlanmalıdır.
Yoldaşlar! Yukarıdaki ön hazırlıkları en kısa zamanda tamamlamalıyız. Uzun
süreli gerilla faaliyetlerine girebilmemiz, kalıcı başarılar kazanabilmemiz,
silahlı mücadele yolunda emin adımlarla yürüyebilmemiz, önemli ölçüde bu
hazırlıkları tamamlamış olmamıza bağlıdır.
Selamlar, Başarılar. Gözlerinizden öperim.
İsmail
NOT: M, aradığı zaman sizi nasıl bulacağını bilsin. Çünkü yakında F’yi de
göndereceğiz.
BAŞKAN MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ
DOĞRU KAVRAYALIM
OCAK 1972
Yoldaş,
Bir gençlik komitesinin sorularına verdiğin cevapla ilgili olarak benim
başlıca itirazlarım, eleştirilerim ve açıklamalarım şunlardır:
Önce, Mao Zedung’un Çin’de Kızıl siyasi iktidarın (yani Beyaz rejim
tarafından tamamen sarılmış Kızıl siyasi iktidar yönetimindeki birkaç küçük
bölgenin) varolabilmesini ve gelişebilmesini hangi şartlara bağladığına
bakalım.
Mao Zedung, Hunan-Kiangsi Sınır Bölgesi II. Parti Kongresi için hazırladığı
“Politik Sorunlar ve Sınır Bölgesi Parti Örgütlerinin Görevleri” adı verilen
5 Ekim 1928 tarihli karar tasarısında “Kızıl siyasal iktidarın varolabilmesi
ve gelişebilmesi, sadece belirli şartlar altında mümkündür” dedikten sonra,
belirli şartları şöyle sıralıyor:
“Birincisi, bu bir emperyalist ülkede ya da dolaysız emperyalist yönetim
altındaki bir sömürgede mümkün değildir, ama ekonomik yönden geri kalmış bir
yarı-sömürge olan ve dolaylı emperyalist yönetim altında bulunan Çin’de
mümkündür. Çünkü bu olağanüstü olay [Kızıl rejimlerin varolması ve
gelişmesi], yine bir başka olağanüstü olayın varlığıyla, Beyaz rejimin savaş
içinde bulunmasıyla gerçekleşebilir (altını ben çizdim-abç), Beyaz rejim
içindeki savaşlar ise emperyalist ülkelerde ve sömürgelerde değil, Çin gibi
yarı-sömürge ülkelerde mümkündür.
“İkincisi, Kızıl siyasal iktidarın doğduğu ve dayandığı yerler işçilerin,
köylülerin ve askerlerin daha önce büyük kitleler halinde ayaklandığı
yerlerdir. Yani buralarda kuvvetli bir kitle temeli vardır.
“Üçüncüsü, siyasal halk iktidarının küçük bölgelerde uzun zaman dayanabilmesi,
devrimci durumun (abç) ülke çapındaki gelişmesine bağlıdır... Eğer ülke
çapındaki devrimci durum gelişmeye devam etmez, durgunlaşırsa, küçük Kızıl
bölgelerin ömrü de oldukça kısa olacaktır. Aslında, Çin’deki devrimci
durum... sürekli bölünmeler ve savaşlarla gelişmeye devam etmektedir...
“Dördüncüsü, yeterli güce sahip düzenli (abç) bir Kızıl Ordu, Kızıl siyasal
iktidarın varlığı için gerekli bir şarttır.
“Beşincisi... Komünist Partisi örgütünün güçlü ve politikasının doğru (abç)
olması gerekir.”
Özetlersek, Beyaz rejim tarafından kuşatılmış Kızıl siyasi iktidar
yönetimindeki küçük bölgelerin Çin’de yaşayabilmesinin nedenlerini Mao
Zedung, şu şartlara bağlıyor:
1) Beyaz rejimin savaş içinde bulunması (yarı sömürgelikten dolayı),
2) Kuvvetli bir kitle temelinin mevcut olması,
3) Devrimci durumun ülke çapında gelişmesi,
4) “Yeterli güce sahip” ve “düzenli” bir Kızıl Ordunun varlığı,
5) Güçlü ve politikası doğru bir komünist partisinin varlığı.
Mao Zedung, 25 Kasım 1928 tarihli (diğerinden daha sonra yazılmış) “Çinkang
Dağlarındaki Mücadele” yazısında ise bu şartları şöyle özetliyor:
“Yaptığımız incelemeler, bu olayın nedenlerinden birinin, Çin’in komprador ve
toprak ağaları sınıfları içindeki bitmez tükenmez parçalanmalar ve savaşlar
olduğunu gösteriyor. Bu parçalanmalar ve savaşlar devam ettiği sürece,
işçilerin ve köylülerin silahlı bağımsız rejimlerinin yaşaması ve gelişmesi
mümkündür. Bu bağımsız rejimin yaşaması ve gelişmesi için, bölünmelerin ve
savaşların (abç) yanında gerekli diğer şartlar şunlardır: (1) Sağlam bir
kitle temeli; (2) sağlam bir Parti örgütü, (3) oldukça güçlü bir Kızıl Ordu;
(4) askeri harekâta uygun arazi; (5) beslenme için yeterli ekonomik
kaynaklar.”
Mao Zedung burada daha önce gerekli gördüğü şartlardan birini, “devrimci
durumun ülke çapında gelişmesi” şartını zikretmemiştir. Fakat bu şartların
hemen arkasından şunu belirtmektedir:
“Bağımsız bir rejim, hâkim sınıflara karşı uyguladığı stratejiyi duruma göre
değiştirmeli; hâkim sınıfların rejimi geçici bir istikrar dönemine girdiği
zaman [bu, aynı zamanda devrimci durumun durgunlaşması demektir] başka,
parçalandığı zaman [bu, aynı zamanda devrimci durumun yükselmesi demektir]
başka bir strateji uygulanmalıdır”.
Mao Zedung daha sonra bu başka başka stratejilerin neler olduğunu
açıklamaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir Kızıl siyasi iktidar
(yani mevcut bir iktidar), diğer şartların varlığı halinde ve doğru bir
strateji uygulandığı takdirde, devrimci durum ülke çapında gelişmese bile,
durgunlaşsa bile varlığını devam ettirebilir. Yani devrimci durumun bir süre
durgunlaşması, onun varlığını ortadan kaldırmaz. Böyle bir şey, sadece Kızıl
siyasi iktidar açısından onun gelişmesini, büyümesini yavaşlatır veya bir
süre durdurur veya en kötü ihtimalle kısmi gerilemelere yol açar. Gerçekten
de, Çin’de bağımsız rejimler Beyaz rejimin istikrar içinde olduğu dönemlerde
bile doğru bir strateji izlendiği zaman yaşamış, yanlış bir strateji
izlendiği zaman kayıplara ve yenilgilere uğramıştır. Günümüzde ise artık
hiçbir yarı-sömürgede (ve tabi sömürgelerde de) Beyaz rejimlerin uzun süre
istikrar içinde olacağı söylenemez. Devrimci durum gerek dünya açısından
gerek tek tek ülkeler açısından (bazı istisnalar olsa bile) fevkalâdedir.
Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin ise bütün dünyada zafere ilerlediği
çağımızın tipik bir özelliğidir bu.
Devam edelim:
Mao Zedung, ikinci yazısında, Beyaz rejim içinde Kızıl siyasal iktidarların
yaşayabilmesi için iki şart daha ilave etmiştir. Askeri harekâta uygun arazi
ve beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar. Bu şekliyle yeniden özetlersek:
1) Beyaz rejim içinde parçalanmalar ve savaşlar
2) Sağlam bir kitle temeli,
3) Sağlam bir parti örgütü,
4) Oldukça güçlü bir Kızıl Ordu,
5) Askeri harekâta uygun arazi,
6) Beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar.
Daha sonra Mao Zedung’un, emperyalizmin dolaysız yönetimindeki sömürgelerde
bağımsız rejimler kurulamayacağı (yani Kızıl rejimin doğup yaşayabilmesi için
Beyaz rejimin savaş içinde olması gerektiği) konusundaki görüşü değişmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist sistemin bütün dünyada sarsılması,
ABD dışında bütün emperyalist güçlerin savaşta ya yıkılmış ya da zayıflamış
olması, Sovyetler Birliği’nin güçlenmesi, Çin’de emperyalist cephenin yok
edilmesi; bütün bunlar,
“Uzun süre yaşayabilecek büyük ya da küçük devrimci üs bölgeleri ve devrimci
rejimler kurmak, kırsal bölgelerden şehirleri sarmak için uzun süreli
devrimci savaşlara girişmek ve daha sonra şehirleri de ele geçirip ulus
çapında bir zafer kazanmak... Doğudaki bütün sömürge ülkeleri (abç), en
azından bazıları için imkan dahiline girmiştir”.
Sovyetlerde sosyal emperyalizmin ortaya çıkışı da bu olguyu
değiştirememiştir. Nitekim, bir yığın Uzak Doğu ülkesinde Kızıl iktidarlar ya
kurulmuştur ya da kurulması yakındır. Arap Körfezi’nde ve Afrika’nın bazı
ülkelerinde de, ülkenin bazı alanlarında kurtarılmış bölgeler vardır. Kızıl
iktidar organları doğmamış olsa bile kurtarılmış alanlar yaygındır.
Öyleyse genel bir kural olarak şunu söyleyebiliriz:
Bugün bütün ezilen ve sömürülen ülkelerde (sömürge veya yarı-sömürge), (1)
sağlam bir kitle temeli; (2) sağlam bir parti örgütü; (3) oldukça güçlü bir
Kızıl Ordu; (4) askeri harekâta uygun arazi; (5) beslenme için yeterli
ekonomik kaynaklar şartlarının mevcut olduğu alanlarda uzun süre
yaşayabilecek Kızıl iktidarlar kurulabilir ve buralardan şehirleri ele
geçirmek için uzun süreli savaşlara girişilebilir ve giderek ülke çapında
zafer kazanılabilir.
Ülkemiz açısından da ele alınıp incelenmesi gereken şartlar, bu beş şarttır.
1) Sağlam bir kitle temeli: Bunu, elbette bütün ülke çapında aramayacağız.
Ülkemizin bazı bölgelerinde kitle temeli daha kuvvetli, bazı bölgelerinde
daha zayıftır.
Bu, başka etkenlerin yanı sıra, dengesiz iktisadi gelişmenin tezahürüdür ve
tabiidir. Fakat ülkemizin birçok bölgesinde sağlam bir kitle temeli
mevcuttur. Bu bölgelerde Kızıl siyasi iktidarlar, diğer şartların da mevcut
olmasıyla gerçekleştirilebilir ve gelişebilir.
2), 3) Sağlam bir parti örgütü ve oldukça güçlü bir Kızıl Ordu: Bunlar henüz
ülkemizde mevcut değildir. Fakat sağlam parti ve güçlü ordu, Kızıl siyasi
iktidarın kurulması, yaşatılması ve geliştirilmesi için gerekli şartlardır.
Buna dikkat edilsin. Yoksa, silahlı mücadelenin başlatılması için değil.
“Sağlam, bir parti örgütü” ve “oldukça güçlü kızıl ordu”, bizzat silahlı
mücadelenin içinde ortaya çıkar. Yani parti zayıfken, böyle bir mücadele
içinde sağlamlaşır. Silahlı kuvvetler önceleri güçsüz, küçük ve düzensizken,
böyle bir mücadele içinde “oldukça güçlü” ve “düzenli” hale gelir. Ve zaten
Kızıl iktidar bölgeleri bir anda değil, bir mücadele süreci içinde doğar,
parti belli bir sağlamlığa ve silahlı kuvvetler “oldukça güçlü” ve “düzenli”
hale geldiği zaman ortaya çıkar. Daha baştan, “sağlam bir parti örgütü” ve
“oldukça güçlü bir kızıl ordu” arayıp bunları bulamayınca, bundan silahlı
mücadeleyi ertelemek yönünde sonuçlar çıkarmak, Mao Zedung’un halk savaşı
çizgisine ve devrim teorisine aykırıdır.
4) Askeri harekâta uygun arazi: Tayin edici bir önem taşımamakla birlikte,
ülkemizin birçok bölgesi, birçok köşesi askeri harekâta uygundur.
5) Beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar: Bu şu demektir: O bölge iktisadi
ablukaya alındığı zaman bile oradaki iktisadi hayat devam edebilsin, ora
halkı en tabii ihtiyaçlarını kendi kaynaklarıyla karşılayabilsin. Yani o
bölge halkının ihtiyaçları, geniş ölçüde başka yerlerden sağlanıyor olmasın,
iç pazara kopmaz bir şekilde bağlı olmasın. Mesela İstanbul, Ankara, İzmir ve
bunun gibi yerler iç pazara kopmaz bir şekilde bağlıdır. Buralarda
oturanların ihtiyaçları geniş ölçüde başka yerlerden sağlanır, buraların
ürünleri ise geniş ölçüde başka yerlerde tüketilir. Bu şehirler kuşatıldığı,
iktisadi ablukaya alındığı zaman buralarda iktisadi hayat felce uğrar,
beslenme ve barınma imkansız hale gelir. O halde Kızıl iktidarların
yaşayabileceği bölgeler, iç pazarın vazgeçilmez bir parçası haline henüz
gelmemiş geri bölgeler olabilir. Ülkemizin geri köylük bölgeleri geniş ölçüde
bu şartı da sağlamaktadır.
O halde, bütün bunlardan sonra ülkemiz açısından çıkaracağımız sonuç nedir?
Şudur: Ülkemizde Kızıl siyasi iktidarın doğup yaşaması için bir kısım şartlar
(sağlam bir kitle temeli, beslenme için yeterli ekonomik kaynaklar, askeri
harekâta uygun arazi) zaten uzun zamandan beri mevcuttur. Eksik olan “sağlam
bir parti örgütü” ve “oldukça güçlü bir kızıl ordu”dur. Bu iki şart da
subjektif şartlardır, yani bizim çabalarımızla gerçekleşecek şeylerdir. Bize
düşen görev, sağlam bir kitle temeline, beslenme için yeterli kaynaklara ve
askeri harekâta uygun araziye sahip köylük bölgeleri tespit etmek,
faaliyetimizi ve kuvvetlerimizi buralarda yoğunlaştırarak silahlı mücadele
içinde partiyi ve orduyu inşa etmektir. Bu inşa faaliyeti içinde parti belli
bir sağlamlığa, silahlı kuvvetlerimiz belli bir güce ve düzenli hale ulaştığı
zaman, ülkenin bir veya birkaç yerinde “Kızıl siyasi iktidar”
gerçekleşecektir. Ancak ülkenin bazı yerlerinde Kızıl siyasi iktidar
gerçekleştikten sonradır ki, proletarya ve onun partisi için bütün devrimci
sınıf ve tabakaları birleştirmek de, yani halkın devrimci birleşik cephesini
(işçi-köylü temel ittifakı üzerine kurulan cepheyi) gerçekleştirmek de mümkün
olacaktır.
Kızıl siyasi iktidarın doğması ve yaşatılması şartları, silahlı mücadelenin
başlatılması şartlarıyla karıştırılmamalıdır. Birincisi için bugün ülkemizde
dediğimiz sebeplerden dolayı şartlar mevcut olmadığı halde, ikincisi için
esas itibarıyla mevcuttur. Seçeceğimiz köylük bölgelerde kısa süreli bir
propaganda-ajitasyon ve örgütsel hazırlıktan hemen sonra (mesela, partinin o
bölgede yönetici organını örgütlemek, bunlar vasıtasıyla ilk gerilla
çekirdeklerini teşkil etmek ve silahlı mücadele ve parti politikası hakkında
kısa süreli bir ajitasyon ve propaganda yürütmek) derhal silahlı mücadeleye
girişebiliriz ve girişmeliyiz. Bu mücadelenin kitleleri muazzam bir şekilde
uyandırıp eğiteceğini, sadece o bölgedeki değil, ülkenin diğer yerlerindeki
kitleleri de uyandıracağını ve kitle temelini de kuvvetlendireceğini,
partinin ve silahlı kuvvetlerin esas olarak bu mücadele içinde inşa olacağını
ve Kızıl iktidarların bu mücadelenin belli bir aşamasında ortaya çıkacağını
unutmayalım.
Değerli yoldaş,
Sizin yazınızda ise, Kızıl siyasi iktidarın doğup yaşayabilmesi için şu beş
şart üzerinde duruluyor:
1) “Gerici rejim içindeki parçalanmalar”,
2) “Köylü ayaklanmaları”,
3) “Devrim hareketinin ülke çapında gelişmekte olması”,
4) “Düzenli kızıl ordu”,
5) “Güçlü bir komünist partisinin doğru bir politika gütmesi”.
Mao Zedung, burada ifade edilen birinci şart ile esas itibarıyla “Beyaz
rejimin savaş içinde bulunmasını”, savaş ağaları arasında sürüp giden silahlı
mücadelelerin olmasını kastetmektedir; yoksa hemen her ülkede görülen ve
gericiler arasında bulunması tabii ve kaçınılmaz olan çelişmeleri değil.
Zaten sonradan bu görüşten vazgeçmiş olduğunu belirttik. Bu nedenle yazıda
bunu uzun uzun ele almanın, hem de hemen bütün ülkelerde görülen
(Çin’dekinden farklı olarak) ve çok tabii ve kaçınılmaz olan çelişmeleri ele
almanın bence hiç gereği yoktur. Bu bölümdeki uzun uzun açıklamalar,
arkadaşların sorularına hiç de doğrudan bir cevap değil, çok dolaylı bir
cevaptır.
İkinci noktaya gelince: Orada da meselenin özü doğru olarak ortaya konmamış.
Mao Zedung, geçmişteki (o, yakın geçmişi ele almıştır) köylü ayaklanmalarını,
halihazırdaki kitle temeli açısından ele almıştır. Yani meselenin özü, bugün
kuvvetli bir kitle temelinin bulunup bulunmadığıdır. Yazıda ise, taa Selçuklu
ve Osmanlı toplumundaki köylü ayaklanmaları peşpeşe sıralanıyor. Ama, bu
ayaklanmaların asıl meseleyle ilgisi kurulmuyor. Şu denilebilirdi: Bu
ayaklanmaların olduğu yerlerde, bugün kuvvetli bir kitle temeli mevcuttur;
ayaklanmalar şuralarda şuralarda olmuştur ve bunun mirası oralarda hâlâ
yaşadığı için, ilerde Kızıl bölgeler esas olarak buralarda ortaya çıkacaktır.
Bu denmiyor (ben de kendi açımdan böyle bir şey söyleyecek bilgiden
yoksunum). Denmeyince de, bütün zikredilen o tarihi olaylar, bir tarih
bilgisi sergilemesinden veya köylülerin devrimci bir geleneği olduğuna dair
bir propaganda konusu olmaktan öteye geçmiyor. Onun yerine son yıllarda
ortaya çıkan köylü hareketleri ele alınsa ve buralarda kuvvetli bir kitle
temelinin mevcut olduğu, Kızıl siyasi iktidarı gerçekleştirecek, yaşatacak ve
genişletecek ihtilalci bir kitle temelinin mevcut olduğu örneklerle
açıklansaydı çok daha iyi olurdu ve sorulan sorunun istediği cevap da buydu.
Üçüncü nokta: “Devrim hareketinin ülke çapında gelişmekte olması”. Mao
Zedung’un ifadesi şöyleydi: “Devrimci durumun (abç) ülke çapında gelişmesi”.
“Devrimci durum” yerine “devrimci hareket” tabirinin geçirilmesi, içinde
bulunduğumuz şartlarda bence çok vahim bir hataya sürüklenmektir. “Devrimci
durum” nedir? 1) İdare eden “yukarıdaki sınıfların” eskisi gibi durumlarını
sürdüremez hale gelmeleri; 2) halk kitlelerinin eskisi gibi yaşayamaz hale
gelmesi ve bir değişikliği zorunlu görmesi; 3) kitlelerin bağımsız eyleminde
muazzam bir yükselişin olması. Bunlar Lenin’in ifadesiyle “devrimin objektif
şartları”dır ve “tek tek grupların, partilerin iradesinden bağımsız olduğu
gibi, tek tek sınıfların iradesinden de bağımsızdır” (geniş bilgi için bak:
Aydınlık, Cilt III, sayfa 379-380). “Devrimci hareket” ise, genel olarak
mevcut düzeni devirmeye yönelen ilerici hareketlerdir. Yazıda kastedilen
“devrimci hareket” ise, devrimci hareketlerden bir tanesi olan “komünist
hareket”tir. Böylece, “devrimci durum” yerine “komünist hareket” geçirilmiş
oluyor. Ve buradan, nihayet şöyle bir sonuç çıkarılıyor: Eğer komünist
hareket ülke çapında gelişmemişse Kızıl iktidar kurulamaz. Daha önce Kâzım
arkadaş da Çin Devrimi’ni özetlerken, “sağlam ve doğru parti” yerine “ülke
çapında örgütlenmiş bir parti” ifadesini geçirdiği için bu nokta üzerinde
duruyorum. Bu nokta niçin önem taşıyor? Şu bakımdan: Bugün biz ülke çapında
örgütlenmiş bir hareket değiliz (Rüstem arkadaş ülke çapında örgütlüyüz diyor
ama yanılıyor). Eğer öyle olsaydık mesele yoktu. Kısa zamanda da (hatta üç
beş yıl içinde de) ülke çapında örgütlenemeyiz. Bu birinci nokta. İkincisi,
ülkemizde devrimin dengesiz gelişeceği gerçeğinden dolayı, ülke çapında
yaygın bir örgütlenmeyi biz kendimiz de istemeyiz. Öncelikle ve özellikle
devrimin ilk kabaracağı alanlarda örgütlenmeye önem veririz, daha doğrusu
vermeliyiz. Yazının bütününde “silahlı mücadeleye başlama” şartlarıyla “Kızıl
siyasi iktidarın doğması” şartları aynı görüldüğü için veya en azından bunlar
hiçbir yerde birbirinden ayrılmadığı, aralarındaki sınır hiç belirtilmediği
için mantıki olarak silahlı mücadele bütün ülkede örgütlendikten sonraya
(yani belirsiz bir geleceğe) ertelenmekte ve bugün önümüze, mücadelenin
“diğer şekilleri” çıkarılmaktadır. İşte vahim olan budur.
“Devrimci durum”un ülke çapında gelişmesi meselesine gelince, birinci olarak
bu, bütün dünya çapında ve özel olarak ülkemiz çapında mevcuttur. “Beyaz
rejimin” istikrar dönemleri çok kısa ve geçici olmaktadır. İkinci olarak bu
Mao Zedung’un daha sonraki yazısından aktarma yaparak gösterdiğim gibi, Kızıl
iktidarın bizzat varlığını değil, onun genişleyip genişlememesini, güçlenip
güçlenmemesini ve Kızıl bölgede uygulanacak politikayı etkileyen bir
faktördür. Bu söylediğim şeylerin ise yazıda belirtilen şeylerle zaten uzak
yakın ilgisi yoktur. Yazıda bambaşka meseleler ele alınıyor. Bunlar ise
gençlik komitesinin sorularının cevabı değildir.
(Burada bir noktayı daha belirteyim: Ülke çapında komünist hareketin örgütlenmiş
olması, ülkenin her yanında, ilinde, ilçesinde veya bunların büyük
çoğunluğunda partinin yönetim organlarının yani parti komitelerinin teşkil
edilmiş olmasıdır bence. Bu konuda tutarsız ifadeler kullanılıyor. Mesela,
yazıda “ülke çapında sesini duyurabilen bir devrimci siyasi akım” deyimi
kullanılıyor. Bu başka bir şeydir. Mesela, THKO ve THKP-C ülke çapında
örgütlenmiş siyasal akımlar değildir ama “ülke çapında sesini duyuran”
akımlardır. Bir de şöyle denmiş: “Ülke çapında mücadelenin birleştirilmesi ve
tek bir hedefe yönetilmesi”. Bununla kastedilen “siyasi yönlendirme” değil
de, “pratik mücadelenin” yönlendirilmesi ise, işte bu, anladığım anlamda ülke
çapında bir örgütlenmeyi gerektirir ve bu, ancak devrimin ülke çapında zafere
ilerlediği dönemde mümkün olabilecek bir şeydir. Bunu unutmayalım).
Bu bölümde çok önemli gördüğüm bir ilke meselesini daha belirteceğim. Şöyle
deniyor:
“Bir hareketin ülke çapında olması... bütün ülke halkına bir siyasi parti
olarak varlığını duyurması ve göstermesi ve ülke çapında devrimci iktidarı
kurma hedefine yönelmesidir” (abç).
(Bu, çok bulanık ve lastikli bir ifadedir. Çok çeşitli yorumlara yol
açabilir. “Varlığını [veya sesini] duyurma” meselesine biraz önce dokundum.
“Ülke çapında devrimci iktidarı kurma hedefine yönelme” ise, hemen her siyasi
akımın özelliğidir. Bu noktayı geçiyorum).
“Mesela, şehirlerdeki mücadeleyle desteklenmeyen bir köylü hareketi
bastırılmaya mahkumdur. Mesela, Doğu Bölgesindeki, bir köylü isyanı, bir
proletarya partisi önderliğinde Ege ve Çukurova köylülerinin mücadelesiyle,
başlıca sanayi şehirlerindeki işçi sınıfımızın hareketleriyle
desteklenmiyorsa, Kızıl siyasi iktidarı kuramaz ve yaşatamaz” (abç).
Burada önemli bir ilke hatası sözkonusudur. Köylüler, sadece kendi kuvvetleri
ile Kızıl siyasi iktidarı kurabilir ve yaşatabilirler. “Başlıca sanayi
şehirlerinin” hepsinde gericiler kesin hakimiyet kursalar ve işçi sınıfı
hareketini uzun bir süre tamamıyla bastırsalar dahi, köylüler yine de Kızıl
siyasi iktidarı kurup yaşatabilirler ve bu, imkansız bir şey değildir. Bu
takdirde köylü hareketini “bastırılmaya mahkum” ilan etmek, bugün açısından,
başlıca sanayi şehirlerinde örgütlenmeden silah patlatmamak gibi sağ bir
hataya sürüklediği gibi, gelecek açısından da devrimi imkansız göstermekle eşittir.
İşçi hareketlerinin bastırılması, işçilerle köylüler arasındaki dayanışmanın
koparılması, elbette köylü hareketini zaafa uğratır ama, niçin “bastırılmaya
mahkum” etsin? Şehirlerde gericiler tamamen hakim olup bir süre işçileri
susturabildikleri dönemlerde bile Çin Devrimi muzafferane ilerlemedi mi?
Nitekim, bundan şöyle bir sonuca varılıyor:
“Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kızıl siyasi iktidar, sınırlı olarak yürütülen
bir mücadeleyle değil, proletarya partisinin, ülke çapında birleştirdiği ve
yönettiği bir mücadeleyle kurulabilir ve yaşatılabilir” (abç).
Daha açık bir ifadeyle, bütün ülke çapında örgütlenmeden ve bütün halkın
mücadelesini “birleştirip” “yönetecek” hale gelmeden Kızıl iktidar kuramayız.
Aman elimizi kaldırmayalım. Sanki burada sözü edilen Kızıl iktidar, bir veya
birkaç bölgede kurulacak siyasi iktidar değil de, bütün ülkede kurulacak
siyasi iktidardır. Sonuç olarak, devrimin dengesiz gelişmesi gerçeğinin ve
iktidarın kırlardan parça parça alınacağı tezinin geniş ölçüde terkedildiğini
görüyoruz.
Ben şunu söylüyorum: Kızıl iktidarın kurulması ve yaşatılması için (silahlı
mücadele için değil), bütün ülke çapında örgütlenmek, bütün halkın
birleştirilmiş olması ve bizim tarafımızdan yönetiliyor olması şart değildir.
Böyle bir şartı Mao Zedung da zaten koymamıştır. Bu iyi bir şeydir ama, bugün
sahip olamadığımız ve devrimin ülke çapında zafere doğru ilerleyeceği döneme
kadar daha pek sahip olamayacağımız bir şeydir. Halbuki, mevcut
kuvvetlerimizi üç-beş önemli bölgede (kuvvetlerimizin ve şartların elverdiği
ölçüde) yoğunlaştırarak ve buralarda silahlı mücadeleyi başlatarak “sağlam ve
politikası doğru bir parti” ve “oldukça güçlü bir kızıl ordu” yaratabiliriz
(bugün eksik olan da budur) ve Kızıl iktidarlar kurup yaşatabiliriz. Ve işçi
sınıfı mücadelesi tamamen bastırıldığı dönemlerde bile (bu, aleyhte bir şey
olmakla birlikte) bu iktidarları, doğru bir strateji izlemek şartıyla
yaşatabiliriz. Mesela, Dersim İsyanını alalım: Köylüler sadece kendi
gayretleriyle ve aşiret reislerinin önderliğinde bölgeyi üç sene kontrol
altında tutmuşlardır. Eğer aşiretler birbirine düşürülmeseydi ve doğru bir
önderlik, komünist partisinin önderliği olsaydı, hiçbir zaman Dersim
ayaklanması bastırılamazdı. Bu, köylülerin ifadesidir ve buna benzeyen başka
örnekler de vardır.
Dördüncü ve beşinci nokta: Parti ve ordu. Yazıda bu noktalar üzerinde hiç
durulmamış, birer cümlelik açıklamayla yetinilmiştir. Parti ve ordu, nerede,
nasıl ve hangi mücadele içinde inşa edilecektir. Ve özellikle içinde
bulunduğumuz dönemde bu konudaki görevlerimiz nelerdir? Bunlar hiç ele
alınmıyor. Oysa bugün, Kızıl iktidar için asıl eksik olan şey bunlardır ve
diğer şartları (kitle temeli, iktisadi bakımdan yeterli kaynak, askeri
harekâta elverişli arazi) sağlayan bölgelerde partiyi ve orduyu inşa
ettiğimiz takdirde bunları birer Kızıl iktidar alanı yapabiliriz (parti
elbette sadece sözkonusu yerlerde inşa edilmeyecektir, ama esas olarak
buralarda ve silahlı mücadele içinde inşa edilecektir).
Birinci soruya verilen cevapla ilgili olarak iki noktaya da kısaca değinip,
diğer soruya geçeceğim.
Birincisi: Ordu içindeki çelişmeler ayrı olarak ele alınmamalı, sosyal
sınıflar arası çelişmelerin bir tezahürü olarak ele alınmalıdır. Neredeyse,
“yurtsever subaylar” diye yeni bir sınıf icat edeceğiz. Bütün
bildirilerimizde ve yayınlarımızda da uzun süredir, “işçiler, köylüler”
dediğimiz her yere, baş köşeye bir de “yurtsever subaylar”ı oturtuyoruz. Eski
“asker sivil aydın zümre”nin yerini bu almışa benziyor. “Yurtsever subaylar”
dediğimiz kimseler, milli burjuva ideolojisini benimseyen ve sınıflamada
onların arasına girecek olan kimselerdir. Milli burjuvazi diye ele alalım ve
icap ettiği yerde de, “yurtsever subaylar”ı milli burjuvazinin bir parçası
olarak ele alalım.
İkincisi: “Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı”. Artık bu Buharinci
formülasyondan da vazgeçelim. Ve “Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkı”
diyelim.
Zamanım çok az kaldığı için ikinci sorunun cevabına geçiyorum.
Bu mesele incelenirken bence şu üç noktanın kuvvetle ve açık olarak
belirtilmesi gerekir.
1) Emperyalizmin dolaylı yönetiminde olan yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde
iktisadi yapıdaki değişme nasıl olmaktadır?
2) Genel olarak ülkenin iktisadi yapısındaki dengesizlik.
3) Emperyalizmin işgali altında olan herhangi bir ülkedeki milli devrim ile
yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerdeki özü toprak devrimi olan demokratik
devrim arasındaki farklılık.
Birinci nokta: Yazıda bir cümleyle belirtilmiş. Aydınlık sayılarında da bu
konuda yazılan yazılarda açıklık yok. Genel olarak şöyle söyleniyor: “Bir
yandan feodal ilişkiler çözülür, öte yandan bu çözülme sınırlı olur.” Bunun
pratikte neyi ifade ettiği pek anlaşılmıyor. Olan şudur: Toprak ağalığı yavaş
yavaş ve uzun bir süreç içinde kapitalist çiftlikler haline gelmekte ve bu arada
köylü üzerindeki feodal hakimiyet ve sömürü biçimleri uzun bir süre devam
etmektedir. Hatta toprak ağasının toprağında çalışan köylü, ücretli işçi
haline geldiği zaman bile, eski toprak ağası olan yeni “çiftlik beyi”, köylü
üzerindeki eski imtiyazlarından (mesela, angarya çalıştırma gibi) bir kısmını
muhafaza etmektedir ve bu gelenek şeklinde yerleşmektedir. Köylü usulü hal
tarzı veya devrimci hal tarzı ise, güçlü bir köylü isyanıyla feodal mülkiyeti
ve onun üzerinde kurulu olan feodal ilişkileri kökünden kazımak, yerle bir
etmektir.
Öte yandan toprak ağalığının olmadığı, küçük ve orta köylü mülkiyetinin
yaygın olduğu yerlerde, esas olarak kendi içinde üretip tüketen ataerkil
işletmelerde, emperyalizm bir yandan bu gibi yerleri pazara bağlamakta, öte
yandan yarı-feodal bir özelliği olan ve sermayenin ilkel birikim şekli olan
tefeciliği bankalar, kredi kurumları vasıtasıyla destekleyerek, bunları
güçlendirmekte, köylüleri mülksüzleştirmektedir ve bu süreç de çok ağır ve
acılı olmaktadır.
Şehirlerde milli sanayi sönmekte, yerini emperyalizme bağımlı montaj sanayii
almakta ve bu gelişmektedir. Büyük ticari ve mali kurumlar emperyalizmin
kontrolüne girmektedir.
Bu nedenlerle, emperyalizmin geliştirdiği işbirlikçi kapitalizm feodalizmi
hiçbir zaman “köylü usulü” halledemez. Ve feodalizm, kökünden tasfiye
edilmediği sürece de köylü kitlesi önemli bir devrimci güç olarak mevcut olur
ve devrimin muhtevası, demokratik devrim olarak kalır.
İkinci nokta: Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerin önemli bir özelliği de; ülkede
iktisadi yapının dengesiz oluşudur. Bazı bölgelerde feodal ilişkiler daha
fazla çözüldüğü halde, diğer bazı bölgelerde kuvvetle devam eder.
Emperyalizm, bu dengesizliği ortadan kaldırmak bir yana, daha da artırır.
Ülkemizin doğusu ile batısı arasında böyle bir durum kuvvetle mevcuttur.
Ülkenin daha ileri olan kesiminde demokratik devrim genel köylü kitlesi için
pek önem taşımasa bile (ki, bizde en ileri olan Ege bölgesinde bile taşıyor),
geri bölgelerin geniş köylü kitleleri için hâlâ önemini koruyacaktır.
Demokratik devrim gündemde bulundukça, köylülere dayanma meselesi de gündemde
olacaktır. Çünkü demokratik devrim, özü itibarıyla bir köylü devrimidir.
Kaldı ki, biz genel nüfus içerisinde bugün köylülerin % 70’i teşkil ettiği
bir ülkede yaşıyoruz. Emperyalizm feodalizmi tasfiye etsin, biz de sosyalist
devrimi yapalım, tam bir Menşevik mantığı olur. Menşevikler de Lenin’e karşı,
demokratik devrim burjuvazinin görevidir, ona müsaade edelim, köylülerin
başına geçerek burjuvaziyi ürkütmeyelim vs. demişlerdi. Lenin ise derhal,
kararlı proletaryanın, kararsız, korkak ve uzlaşıcı burjuvaziyi bir kenara
bırakarak köylülerle ittifak kurmasını, kararlı bir şekilde devrimi sonuna
kadar götürmesini ve durmadan sosyalizme geçilmesini savunmuştu. Bu,
Marksist-Leninist kesintisiz ve aşamalı devrim teorisidir. Mao Zedung bunu
yarı-feodal, yarı-sömürge Çin şartlarına uygulamıştır. Bizim gibi yarı
feodal, yarı-sömürge ülkelerde devrimin kırlık bölgelerden şehirlere doğru
gelişmesinin iki nedeni vardır: Birincisi, demokratik devrimin özünün “toprak
devrimi” olması, ikincisi de ülkemize hakim olan emperyalizmin ve onun
uşaklığını yapan gericilerin (özellikle emperyalizmin) şehirleri ve ileri
bölgeleri tamamen kontrolleri altına almış olmalarıdır. Emperyalizmin,
yarı-sömürge olmamız dolayısıyla, ülkemiz üzerindeki boyunduruğu da, devrimin
geri kırlık alanlarda üsler kurarak oradan şehirlere doğru gelişmesini
gerekli kılmaktadır (bizde demokratik devrim, milli devrimle ayrılmaz bir
şekilde birleşmektedir).
Yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkede feodalizmin zayıflığı, toprak devriminin
görevlerini azaltır veya sınırlarını daraltır, o kadar.
Üçüncü nokta: Emperyalizmin fiili işgali altında olan bir ülkede de devrim,
kırlık bölgelerden şehirlere doğru gelişir. Bu ülke, ister feodalizmi tasfiye
edememiş geri bir ülke olsun, isterse gelişmiş kapitalist bir ülke olsun.
İşte, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa. Çünkü emperyalizm ilk başta; ulaşım
imkanlarının fazla olduğu şehirleri ve ana yolları ele geçirir, buralara
hakim olur. Fakat geniş kırlık bölgeleri kontrol edemez. Yalnız bu durumda
devrimin özü toprak devrimi değil, “milli devrim”dir. Eğer, işgal altındaki
ülke aynı zamanda yarı-feodal bir ülke ise, “toprak devrimi” tamamen ortadan
kalkmaz ama, ikinci plana düşer. Eğer, kapitalist bir ülke ise (Fransa gibi),
toprak devrimi meselesi söz konusu değildir.
Kardeşim,
Zamanım bitmek üzere. Diğer mektuptan bir nüsha daha yazmama imkan yok.
Şimdilik onu da yanıma alıyorum. Bir nüshasını en kısa zamanda gönderirim.
İhtilalci selamlar
Bektaş
Ocak 1972
1. Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük
Burjuvazisi ve Toprak Ağaları Sınıflarıdır:
Şnurov yoldaş şöyle diyor:
“Devrimin önderi M. Kemal’e izafeten Kemalist adı verilen bu Türk milli
devrimini Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani tüccar, toprak ağası ve o
sırada Türkiye’de çok az sayıda bulunan sanayiciler yönetiyordu” (*).
Kemalist devrim, Jön Türk devriminin benzeri ve izleyicisidir.
Şnurov, bunu da şöyle anlatıyor:
“Esasen fakir olan ülkeyi insafsızca soyan büyük toprak sahipleri ile din
adamlarının ve en başta sultanlarının hakimiyeti neticesinde Türkiye tamamen
Avrupa sermayesinin eline düşerek, Avrupa kapitalizminin kölesi olmuştu. 1908
senesinde sultanın hakimiyeti, Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere Türk
ticaret burjuvazisi, subaylar ve asilzadelerin [eşrafın] birleşmiş gücü ile
kökünden sarsılmıştır. Bu burjuva devrimi, Jön Türk devrimi olarak
tanınmaktadır ve bunu, başlangıçta halk yığınları da desteklemiştir” (...).
“[Jön Türk devriminden sonra da] Türkiye yarı-sömürge karakterini muhafaza
ediyordu. Yani kapitalist ülkelerin, hammadde alıp, sanayi mamullerini
sattıkları bir pazar durumundaydı. Politik bakımdan Türkiye bağımsız
sayılıyordu. Fakat Türkiye, emperyalist ülkelerin elinde oyuncaktı. Bu yüzden
Türkiye, ekonomik yönden aşırı derecede bağımlı bulunduğu Almanya tarafından
Birinci Dünya Savaşı’na itildi ve Almanya uğruna savaştı. Almanya savaşı
kaybedince, Türkiye tam anlamıyla yağma edildi. Ülkenin bütünlüğünü korumak
için ikinci bir devrime ihtiyaç hasıl oldu.
“Bu defa ‘Kemalist devrim’ adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız
emperyalizmine karşı yapılmıştır”.
“... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi
olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi.
Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleri ile sıkı bağlar
kurdu. Her Türk köyünde ağa ve toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü
ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısı idi. Bu ağaların bazen un
değirmeni, yağ veya kuru meyve işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak
tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan
satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar.
“Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı,
yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayii ele geçireceklerdi.
Türk burjuvazisi bir ölüm kalım sorunu ile karşı karşıya idi. Kapitalistlerin
işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini desteklemezse,
yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı
kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticareti ve sanayii er geç ölecekti.
Tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük
toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük
esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk,
ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü. Bunun için devrim,
bütün yurda yayılarak milli bir karakter aldı”.
Kemalist devrim esas olarak ticaret burjuvazisinin başını çektiği, fakat
bunların bir kısım ağalar, büyük toprak sahipleri ve tefecilerle de
ittifakına dayanan bir “milli burjuva” devrimidir ve burjuvazi ilk başlarda
halkın desteğini almayı başarmıştır.
Yukarıdaki “milli burjuva” kavramı üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Lenin,
Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrimden bahsederken “milli burjuva”
kavramını, Türk olan burjuva anlamında kullanmaktadırlar. Milli
burjuva-komprador burjuva ayrımı, onlarda henüz yoktur. Bu kavramı daha sonra,
yeni anlamıyla Mao Zedung yoldaşta görmekteyiz. Lenin, Stalin ve Şnurov
yoldaşlar, Kemalist devrime, “milli burjuva devrimi” derken, kastettikleri
“komprodar olmayan burjuvazinin devrimi” değildir; kastettikleri “Türk olan
burjuvazinin devrimi”dir.
Yine sözünü ettiğimiz broşürde Şnurov yoldaş, toprak ağalarını ve tefecileri
de “burjuva” kavramı içinde düşünmektedir. Mesela; “Türkiye’nin milli
burjuvazisi, yani, tüccar, toprak ağası” (abç) demektedir. Burjuva kavramının
bu şekilde kullanılışına, Stalin yoldaşta ve Dimitrov yoldaşta da
rastlamaktayız.
Şnurov yoldaş, Kemalist devrim “milli burjuvazinin devrimidir” derken, Türk
olan ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin az sayıdaki
sanayi burjuvazisinin devrimiydi demektedir ve zaten bütün bu sınıfları tek
tek de saymaktadır.
Bu sınıflar, bugün kullandığımız anlamıyla “milli” miydi, komprador muydu,
bunun üzerinde duralım:
Stalin yoldaş, Yeni Demokrasi kitabında Mao Zedung yoldaşın yaptığı alıntıda
“Kemalist devrim, üst tabakanın, milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir”
demektedir (abç).
“Üst tabaka”, İttihat ve Terakki içinde palazlanmış olan, önce Alman
emperyalizmine uşaklık eden, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman emperyalizminin
yenilgisinden sonra da, İngiliz- Fransız emperyalizmine yaklaşan, “Türk
komprador büyük burjuvazisinin ta kendisidir.
Türk burjuvazisinin önce İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında toplandığını,
bu sınıfın subaylar ve asilzadelerle birlikte 1908 Jön Türk devrimine
önderlik ettiğini biliyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar makamına
oturduktan sonra, dünya şartlarının ve Türkiye’nin tasfiye edilemeyen
yarı-sömürge yapısının zorlamasıyla İttihat ve Terakkiciler, Alman
emperyalizmi ile işbirliğine giriştiler. Bir yandan burjuvazinin bir kanadı
hızla büyüdü, palazlandı, Türk büyük burjuvazisini oluşturdu; öte yandan
Abdülhamit zamanından beri mevcut olan genellikle azınlık milliyetlere mensup
komprador burjuvazi varlığını devam ettiriyordu. İttihat ve Terakki Partisi,
birincilerin menfaatini temsil ediyordu. İttihat ve Terakki Partisi, Alman
emperyalizminin sadık uşağı, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin de azılı
düşmanı olup çıktı. Türk burjuvazisinin büyüyen ve kompradorlaşan kanadı
(yani Türk komprador büyük burjuvazisi), Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istibdat
şartlarında, savaş araç ve gereçleri alım satımı, vagon tekeli, zorunlu
ihtiyaç maddeleri üzerinde yapılan vurgunlar, vb. yoluyla muazzam
zenginleşti. Büyük servetler, sermayeler edindi. Bunlar, Alman
emperyalizminin kesin iflası ve bu sebeple kendi egemenliklerinin de
tehlikeye düşmesi karşısında, İtilaf emperyalizmine kuyruk sallamaya, onunla
yakınlaşmaya ve bu yolda gerekli tedbirleri almaya giriştiler.
İşte Stalin yoldaşın, üst tabaka dediği bunlardır.
Şnurov yoldaş, broşürünün bir yerinde Türk burjuvalarının, “devrimci
olmadıkları halde” (abç), Milli Kurtuluş Savaşı’na katılmak zorunda
kaldıklarını belirtiyor. Geri ülkelerde komprador olmayan burjuvazi, yani
milli burjuvazi, bilindiği gibi, sınırlı da olsa, devrimci bir nitelik taşır.
Devrimci olmayan sınıf, emperyalizmle menfaat birliği halinde olan komprador
burjuvazidir.
Yine Şnurov yoldaş, “ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan
büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydı” diyor. O yıllarda “büyük
ticaret firmalarının”, geniş ölçüde emperyalistlerin kontrolünde veya elinde
olduğu da bilinen bir gerçektir.
Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Milli Kurtuluş Savaşı’nın önderliği, ta
başından itibaren İttihat ve Terakki içindeki Türk komprador büyük
burjuvazisinin, toprak ağalarının ve tefecilerin eline geçmiştir. Bu
sınıfları, kurtuluş savaşına iten sebepleri biraz yukarıda Şnurov yoldaş
açıklamaktadır.
Bir noktayı daha belirtelim: İttihat ve Terakki içinde, palazlanamayan kesim,
yani orta burjuvazi de varlığını devam ettiriyordu. Kurtuluş Savaşı içinde
burjuvazinin bu kanadının da son derece önemli bir rol oynadığı açıktır. Biz,
önceleri, Kurtuluş Savaşı’na milli karakterdeki orta burjuvazinin önderlik
ettiği görüşündeydik. Fakat Stalin yoldaşı ve Şnurov yoldaşı daha dikkatli
olarak inceleyince bu görüşün yanlış olduğunu gördük. Milli karakterdeki orta
burjuvazi, Kurtuluş Savaşı’nın önderi değildir ama, Kurtuluş Savaşı’nda
önemli bir rolü vardır. Müdafaa-i hukuk cemiyetleri içinde örgütlenenler,
çoğu ticaretle uğraşan Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları,
tefeciler, kasabaların eşraf takımı ve milli karakterdeki orta burjuvazidir.
Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden sınıflar, işte bu sınıflardır.
2. Kemalistler, Daha Kurtuluş Savaşı Yıllarındayken
Emperyalistlerle İşbirliğine Girişiyorlar:
Emperyalistler ufak tefek tavizler vermeye başlayınca, Kemalistler gene,
hemen Fransa, İngiltere ve diğer memleketler burjuvazisiyle anlaşmalar imza
etmekte gecikmediler.
“... Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam ederse, emekçi kitleleri
yabancı sömürücülere karşı mücadele ile yetinmeyip, kendi yurttaşı olan
sömürücülere karşı da savaşa girişebilirlerdi”.
Şnurov böyle diyor. Stalin yoldaş ise, daha 30 Kasım 1920’de şunları
yazıyordu:
“İtilaf devletlerinin kesin ‘tarafsızlığı’ ile Ermenilerin Kemalistler
tarafından yenilmesi, Trakya ve İzmir’in Türkiye’ye geri verilmesi
söylentileri, İtilaf devletlerinin ajanı Sultan ile Kemalistler arasındaki
görüşme söylentileri, İstanbul’un boşaltılması planı ve son olarak Türk Batı cephesindeki
durgunluk, bütün bunlar İtilaf devletlerinin Kemalistlere ciddi olarak kur
yaptığının ve Kemalistlerin belli bir sağa dönüş yaptıklarının belirtisidir
(abç).
“İtilaf devletlerinin iltifatlarının ne şekilde sonuçlanacağı ve
Kemalistlerin sağa gidişlerinde ne kadar ileri gideceklerini söylemek zordur.
Birkaç yıl önce sömürgelerin kurtuluşu için başlayan mücadelenin her şeye
rağmen güçleneceği, Rusya’nın bu mücadelenin öncüsü olarak bütün gücüyle ve
bütün vasıtalarla bu mücadele taraftarlarını destekleyeceği, bu mücadelenin,
ezilen halkların davasına ihanet etmedikleri sürece Kemalistlerle birlikte
veya İtilaf devletleri cephesine geçerlerse, Kemalistlere karşı zafere
ulaşacağı bütün şüphelerin dışındadır.”
Kemalistler, ilk başlarda açıkça İtilaf devletlerinin saflarına geçmediler
ama, dışarda sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve içerde komünistlere, işçi
sınıfına ve diğer emekçi halka karşı, onlarla el altından işbirliği yapmayı
da ihmal etmediler. M. Kemal ve hükümeti, Sovyetler Birliği’ne karşı ikiyüzlü
bir politika izlemişlerdir. Bir yandan, yardım koparmak için en aşırı
iltifatları yağdırırken, öte yandan ABD, İngiltere, Fransa ile yapılacak
gizli anlaşmalar için zemin aramaktadırlar. Çiçerin’e gönderilen yardım
talebinden iki ay sonra, M. Suphi ve 14 yoldaşı hunharca öldürülmektedir.
Ayrıca Anadolu’daki komünistlere karşı da bir sindirme kampanyasına
girişilmektedir. Çünkü, Kemalist burjuvazi, 23 Şubat 1921’de toplanan Londra
Konferansı’na komünistleri katlederek katılırsa, Avrupalı efendilerinin
teveccühünü kazanacağını, Sevr Anlaşması’nın öldürücü hükümlerinden
vazgeçilebileceğini hesaplamaktadır. Konferansta delegasyonun başı Bekir
Sami, Türkiye’nin anti-Sovyet blokuna katılacağını söyleyerek daha iyi
anlaşma şartları aramaktadır. Yine Londra Konferansı’nın devam ettiği
günlerde, 28 Şubat 1921’de Kemalist hükümet, Sovyetler’den Artvin ve
Ardahan’ın terkini istemekte ve Batum’u işgal etmeye girişmektedir. Fakat
Avrupalı efendilere yaranma çabaları boşa çıkıp efendiler Sevr Anlaşması
üzerinde ısrar edince, Kemalistler için tekrar Sovyetler Birliği’ne yanaşmak
mecburiyeti doğmuştur. Yunan orduları atıldıktan hemen sonra, Sovyet
yardımına ihtiyaç kalmadığı için, Kemalistler yeniden komünizm yasağını
uygulamaya girişmişlerdir. 14 Kasım 1922 tarihli İzvestia şöyle yazmaktadır:
“Kemalist hükümet, komünistleri takip ettirerek, emperyalist devletlerin
teveccühünü kazanmak emelinde.”
Demek oluyor ki, Kemalist hükümet, daha Kurtuluş Savaşı içindeyken Avrupalı
emperyalist efendileri ile işbirliğine girişmiştir. Şafak revizyonistlerinin
sandığı gibi Atatürk’ün ölümünden sonra değil. Nitekim, Kurtuluş Savaşı dört
yıl gibi çok kısa bir sürede sona ermiştir. Şafak revizyonistleri, “uzun ve
kanlı bir savaş” diyorlar ama, gerçekte Kurtuluş Savaşı çok kısa sürmüştür.
Çin Devrimi ile Vietnam Devrimi ile karşılaştırılırsa, kısa sürdüğü
anlaşılacaktır. Bunda, İtilaf emperyalistlerinin Kemalist burjuvaziye
besledikleri iyi duyguların önemli payı olduğunu kimse inkar edemez.
3. Kurtuluş Savaşıyla Sömürgeleştirilmiş Topraklar
Kurtarıldı. Sultanlık Kaldırıldı, Fakat Yarı-Sömürge
Ve Yarı-Feodal Yapı Olduğu Gibi Kaldı:
Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı, Sultanlığı kaldırdı,
emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını kaldırdı (örneğin:
Yabancı ülkelerden ithal olunan mallardan daha yüksek vergi, gümrük rüsumu
alınmaya başlandı. Yabancı sermayeye tanınan rüçhan hakları kaldırıldı).
Fakat yine de Türkiye yarı-sömürge bir ülke olarak kaldı. “Bir müddet daha
demiryolları, fabrikalar, maden ocakları yabancıların elinde kaldı.
Avrupa’nın büyük banka ve firmaları bugün dahi [yani 1929 yılında] Türkiye’de
dilediği şekilde çalışmaktadır” (Şnurov). Emperyalistlerin baskısı altında
eski borçlar kabul edildi. Yabancılara ticaret serbestisi sağlandı.
“Gerçi yabancılar, bu serbest ticarette Türk vatandaşlardan fazla ya da özel
herhangi bir hakka sahip değildi. Fakat bu, eşit olmayanlar arasındaki
eşitlikti. Yani, güçlü Avrupa sermayesi, nasıl olur da Türk sermayesine eşit
olabilir? Doğaldır ki, hiçbir eşitlik söz konusu olamazdı. Gerek Türk
sermayesi, gerekse yabancı sermaye ile yeni yeni tesisler kuruluyordu”.
Şnurov, yine aynı broşüründe şunları söylüyor:
“Türkiye’nin en büyük kapitalistleri, yabancılardır. Bütün maden
işletmelerinden başka, bir de demiryollarının büyük bir kısmı ve tarım
ürünlerini işleyen fabrikaların çoğu yabancıların elindedir.
“Türkiye milli ekonomisine 1.100 milyon frank yabancı sermaye yatırılmıştır.
Sermayenin 450 milyonu Alman, 350 milyonu Fransız, 200 milyonu İngiliz ve 100
milyonu diğer ülkelerin sermayesidir” (s. 72-73).
Şnurov, broşürünün bir başka yerinde Türkiye’nin yarı-sömürge olduğunu da
belirtiyor.
“Türkiye, az gelişmiş, yarı-sömürge olan bir ülkedir. Türk işçisi ve
köylüsünün sırtından Fransa, Almanya ve İngiltere kapitalistleri servetler
sağlıyorlar...” (s. 57).
Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıfların sırtından iktidara
geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiye’nin yarı-sömürge yapısını aynen
muhafaza ettiler. Jön Türk devrimi Sultanlığı da muhafaza ettiği halde,
Kemalist devrim Sultanlığı kaldırdı ve bir de işgal altındaki toprakları
yani, sömürgeleştirilmiş toprakları kurtardı. Böylece sömürge, yarı-sömürge
ve yarı-feodal düzen, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir düzen haline geldi.
4. Kurtuluş Savaşı’ndan Sonra Komprador Büyük Burjuvazinin
ve Toprak Ağalarının Bir Kesiminin Hakimiyetinin Yerine,
Bir Başka Kesiminin Hakimiyeti Geçmiştir:
Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha savaş
yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise, savaşın
başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da belirttiği
gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak
ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların
içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme
bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli
azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı. Aynı
noktayı, Şnurov şöyle açıklıyor:
“Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan sermaye, kısmen memleketi
terketmiş olan Ermeni ve Rum teşebbüslerinin ele geçirilmesi, kısmen de
devlet müesseselerinin soyulması ve rüşvetlerle meydana getirilmişti. Yine
bugün birçok Kemalist milletvekili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak,
Birinci Dünya Savaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk
uyruklu yabancılardan kalan kurumları ele geçirip, memurlukları sırasında bir
yana koydukları paralarla işletiyor ve yeni teşebbüsler kuruyor” (s. 49).
Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan öğreniyoruz ki,
ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı da, aynı şekilde yani boşalan
Ermeni ve Rum topraklarına el koyarak ortaya çıkmışlardır. Demek oluyor ki,
eski komprador burjuvazinin bir kısmının (ki bunlar çoğunlukla azınlık
burjuvazisi idi) ve toprak ağalarının bir kısmının hakimiyeti yerine,
komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başka bir kesiminin hakimiyeti
geçmiştir.
Elbette, eski toprak ağalarının önemli bir kısmı da hakimiyetini devam
ettirmektedir. Hakimiyet kuran yeni Türk burjuvazisinin bir kısmı, komprador
niteliğini zaten eskiden beri taşımaktadır. Buna işaret ettik. Diğer bir
kısım burjuvazinin komprador niteliği ise, Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra
başlamış ve bunlar gittikçe de daha çok kompradorlaşmıştır. Türk
burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı başlayan siyasi
işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da gelişmiş ve zaten tasfiye
edilmeyen yarı-sömürge yapı, bu işbirliğini daha da kaçınılmaz hale
getirmiştir. Bu, elbette Türk burjuvazisinin içinde taşıdığı kötü niyetten
ötürü değildir. Eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek
istemektedir, oysa sermayesi çok cılızdır. Büyük ve bol sermaye Batılı
emperyalist burjuvazinin elindedir. Onunla rekabet etmek ölüm demektir,
elverişli bir paya razı olarak onunla işbirliği etmek, en çıkar ve en kârlı
yoldur. Türk burjuvazisi de bir yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi
sınıfını ve emekçi halkı insafsızca soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye,
hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır. Bu gerçeği Şnurov yoldaş şöyle dile
getiriyor:
“Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı firmaların ortağı oluyor. Bu
yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı ilişkisi olan isim sahibi
memurlardan ve ortaklarından faydalanıyor” (s. 49).
5. Komprador Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları
Kurtuluş Savaşından Sonra Esaslı İki Siyasi Kampa
Bölünmüştür. Kemalist Diktatörlük, Bu Kamplardan
Birinin Menfaatlerini Temsil Etmektedir:
O yıllarda hakim sınıflar arasındaki esaslı iki siyasi kamp, şu unsurlardan
teşekkül ediyordu: Bir yanda, emperyalizmle işbirliğine girişen ve bu
işbirliğini gittikçe artıran yeni Türk burjuvazisi, eski komprador büyük
burjuvazinin bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı,
memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakaları. Öte yanda, henüz
tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer bir kısmı, ağaların
ve büyük toprak sahiplerinin başka bir kesimi, feodalizmin ve Sultanlığın
ideolojik dayanakları olan din adamları, eski ulema sınıfı artıkları. Hangi
toprak ağalarının hangi menfaat hesaplarıyla şu veya bu tarafta yer
aldıklarını bilmiyoruz. Bu, ayrı ve etraflı bir araştırmayı gerektirir.
Üzerinde durduğumuz konu açısından bunun zaten pek önemi yoktur. Önemli olan
ve tartışılmayacak kadar açık olan gerçek şudur ki, toprak ağalarının bir
kesimi Kemalist iktidara ortakken, bu iktidarda söz ve nüfuz sahibi iken,
diğer bir kesimi Kemalist iktidarın karşısındadır. Mesela, Doğu Anadolu’daki
Kürt toprak ağaları ve aşiret reislerinin yeri, genellikle ikinci kamptır.
Daha sonraları bunlar DP’yi ve AP’yi destekleyecek, CHP karşısında yer
alacaklardır. Ama dediğimiz gibi, toprak ağalarının bir kesimi, ta başından
itibaren Kemalist iktidarın içindedir ve ona ortaktır, devlette söz ve nüfuz
sahibidir.
Birinci kampın siyasi partisi CHP idi ve köken itibarıyla müdafaa-i hukuk
cemiyetlerine dayanıyordu. İkinci kamp ise, tek partili sistem yürürlükte
olduğu müddetçe CHP içerisinde yer almış ve iki kamp arasındaki siyasi
mücadele, CHP içinde sürdürülmüştür. Çok partili sisteme geçildiği zamanlarda
da bunlar, kendi siyasi partilerini kurmuşlardır. 1925’te kurulan
Terakkiperver Fırka, 1930’da kurulan Serbest Fırka, daha sonraları kurulan DP
ve AP esas olarak ikinci kampın siyasi partileridir. “Esas olarak” diyoruz,
çünkü, çeşitli menfaat çelişmeleri, yeni durumlar vs. bu kampların birinden
diğerine geçişi, bunlara yeni unsurların katılmasını daima mümkün
kılmaktadır. Ve öyle de olmuştur. 1946’da çok partili sisteme geçildiğinde
CHP içinden bir yığın partinin türemesi, hakim sınıfların bütün kesimlerinin
CHP içinde yer almış olmalarından ileri gelmektedir. Kemalist iktidar, siyasi
bakımdan bağımsız bir milli burjuva iktidarı değil, birinci kampa dahil olan
komprador büyük burjuvazinin, toprak ağalarının, memurların ve aydınların en
üst ve imtiyazlı tabakasının emperyalizme yarı-bağımlı iktidarıydı. Hatta
Kemalist diktatörlük bir ölçüde, emperyalizmle işbirliği halinde olmayan orta
burjuvaziyi de eziyordu. Kemalist iktidarın temsil ettiği komprador büyük
burjuvazi ile orta burjuvazi arasındaki ayrılık, gittikçe daha çok berraklık
kazanmıştır.
İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş
Savaşı’na katılan orta burjuvazinin bir kesimi, ele geçirdiği devlet gücünü,
zenginleşmek için bir kaldıraç gibi kullanarak, devlet tekellerini yaratıp
bunları kendi hizmetine koşarak, emperyalizmle işbirliğine girişerek, onların
yatırımlarına ortak olarak hükümet makamlarını, yüksek memuriyetleri de
hizmetine sokarak, devlet bankalarından aldıkları kredilerle, rüşvetlerle,
vurgunlarla şişerek, Türkiye’yi terkeden ve katledilen Ermeni ve Rum
kapitalistlerinin mallarına, mülklerine el koyarak iyice zenginleştiler,
milli karakterdeki orta burjuvazinin diğer kesimlerinden koptular. Bu
farklılaşma ve kopma giderek daha belirgin hale geldi. İttihat ve Terakkici
komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile, bu yeni komprador Türk
büyük burjuvazisi; Kemalist iktidar içindeki hakim unsurlar işte bunlardır!
Türk burjuvazisinin bu yüksek tabakasının çıkarları, Avrupa kapitalistleri
ile ayırdedilemeyecek derecede karışmış ve bunlar Avrupalı emperyalistlerle
kesin bir tarzda işbirliğine girişmişlerdir.
Nasıl, 1924-1927 Çin Devrimi’nden hemen sonra iktidar, orada komprador
burjuvazinin ve toprak ağalarının eline geçmişse, Türkiye’de de bu olayın bir
benzeri Çin’dekinden daha önce cereyan etmiştir.
Stalin yoldaş aynı fikri, başka bir tarzda ifade ederek şöyle diyor:
“Kemalist devrim üst tabakanın (abç), milli ticaret burjuvazisinin bir
devrimidir. Yabancı emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama
daha sonra özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkanına karşı
gelişen bir devrimdir” (abç).
Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur: Kemalist iktidar orta
burjuvazinin, yani milli burjuvazinin menfaatini temsil etmiyordu, bu sınıfın
içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile İttihat ve Terakki
zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir kesiminin
menfaatini temsil ediyordu. Orta burjuvazinin büyüyemeyen kesimi ise yine
CHP’nin içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere karşı bunlar da
destekleniyordu. Nasıl 1924-1927 Birinci Devrimci İç Savaş’tan sonra, Çin’de
orta burjuvazi Guomindang içinde ve safında yeralmışsa, Türkiye’dekiler de
CHP içinde ve safında yer almışlardır. Hakim sınıflar içindeki mücadele,
sanıldığı gibi, iktidarı elinde tutan milli burjuvazi ile komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarının arasında cereyan etmiyordu. Esas olarak,
komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kanadı arasında cereyan
ediyordu. Milli karakterdeki orta burjuvazi, bu kanatlardan birinde ikincil
bir güç olarak yer alıyordu. Bu noktanın kavranması, gerek dünün, gerek
bugünün açıklanmasında son derece önemlidir. CHP’ye, nispeten ilerici bir
karakter kazandıran şey, onun içinde başından beri sosyal bir güç olarak
mevcut olan fakat partiye hakim olmayan bu milli karakterdeki orta
burjuvazidir. TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP
revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar,
devrimci ve ilerici bir iktidar değildi. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı
düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demekti. Çünkü Kemalist iktidarın
kendisi, bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu. Revizyonistlerin karşı-devrim
dediği, cumhuriyet düzeninin yıkılması ve Sultanlığın tesisidir. Oysa böyle
bir şey, artık burjuvazinin genç kesimlerinin de işine gelmez, hatta eski
Türk büyük burjuvazisinin de... Dünyada gelişmeler öyle bir noktaya
ulaşmıştır ki, yuvarlanan taçları kimse başına koymaya cesaret edememektedir.
Taçlı bir yönetim artık hakim sınıfların ihtiyaçlarını karşılayamaz,
egemenliklerini koruyamaz. Bunu, burjuvazi de bilmektedir. Artık
karşı-devrim, “demokratik cumhuriyet” maskeli faşist diktatörlük olabilir ve
öyle de olmuştur.
6. Kemalist Diktatörlük İşçiler, Köylüler, Şehir Küçük-
Burjuvazisi,
Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir
Diktatörlüktür:
Sözü Şnurov’a bırakıyoruz:
“Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da (seçimle
meydana getirilen parlamento vs.) Türkiye’de bugün [1929] mevcut olan düzenin
özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır (abç) [yani faşizmdir].
Egemen parti dışında hiçbir parti örgütü yoktur ve hiçbir partinin de meydana
gelmesine imkan verilmemektedir. Sosyal-demokrat parti bile yasaklanmıştır.
Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir kontrol altındadır. Hatta
bu gazete ve dergilerde hükümet aleyhine, ilerde herhangi bir makalenin
çıkabilmesi ihtimali dahi, bunların kapatılmasına yetiyor” (s. 21).
“Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir.
Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için
emekçi halkı ezmek zorundadır” (s. 22).”
“... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin verilen
federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında
çalışmak zorundadır” (s. 24). “Her türlü işkolu dernekleri ve dernek
birlikleri yasaktır...” (s. 25). “... kanuna göre, ‘memur ve işçi işini
terkedebilir, fakat her türlü gösteri, eylem ve iş özgürlüğünü halel getiren
hareketler yasak edilmiştir’” (s. 26).
“... Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi kitlelerinin desteği ile
iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi, Kemalist devrimin ilk aylarında milli
burjuvazi, işçi örgütlerinin kurulmasına engel olamadı. Ancak, bu sendikalar
sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları burjuvazinin etkisi altındaydı” (s.
42).
“Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını imzaladıktan sonra (...),
burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf
kavgasının büyümesine engel olmak lazımdı; öyle ya, yerli olsun yabancı
olsun, bu kavga bütün sömürenlere, bütün kapitalistlere karşı açık bir savaş
halini almak üzere idi.”
Kemalistler, Komünist Partisi’nin ve işçi hareketinin canına okudu. Komünist
Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok ünlü üyesi, bu arada Mustafa
Suphi hunharca öldürüldü, hayatta kalanlar takibe uğradı, hapislere atıldı.
1923 senesinde İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı. Kapatılması
için 1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması bahane
edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı vaktiyle Jön Türklerin
proletarya sınıf hareketinin ‘hesabını’ gördükleri, burjuvazi kontrolünde
sözümona işçi örgütleri kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de Kemalistler,
kendi burjuva ‘sendikalarını,’ işçi eylemine karşı mücadele aracı olarak
kullandılar” (s. 43).
Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine yayınlanan Profintern Yönetim Kurulu
bildirisinde şöyle deniliyor:
“Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini
eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalıştılar” (s. 47).
“Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir.
Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi
sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi
yayınlamıştı:
“‘ Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci
işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri uğrattığı kovuşturmayı şiddetle
protesto ediyor!...’” (s. 59)
“... Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklâl mahkemeleri’ kurularak
yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay vesile edilerek
işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata uğratıldı.
Aydınlık ile Orak-Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi
birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl
mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular’.
“Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi kitlelerinin
sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler de aynı şeyi yapmışlardı vaktiyle.
Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkar
aleti haline geldiler” (s. 59-60).
“... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca başvuruyor, her
şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis gece yarısından
sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu
tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş?
Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?”
AP de aynı politikayı harfi harfine uygulamadı mı? Kırmızı ışık altında gitar
çalan gencin tutuklanmasıyla yukarıdaki olaylar arasında ne fark var? Faşist
Erim hükümeti de aynı yolu harfi harfine izlemiyor mu? Grevleri yasaklayıp,
dergileri kapatmıyor mu?
Kemalist hükümetin işçi sınıfının hareketine karşı gösterdiği gaddarlıklardan
bir örnek: 1927 Ağustos ayında Fransızlara ait Adana-Nusaybin demiryolunda
çalışan işçiler greve gitmişlerdi. Sebep de gayet basitti. Bayram arifesinde
kendilerine, istedikleri avans ödenmemişti. Bundan önce de işçi temsilcileri
basit ve mütevazi 31 dilek tesbit etmişler ve bunların yerine getirilmesini
istemişlerdi...
“Kapitalistler bir türlü cevap vermediler ve aradan bir buçuk ay geçtikten
sonra da dilekçeyi reddettiler. Bunun üzerine başlayan grev 20 gün sürdü ve
greve 850 işçi katıldı. İki gün tren işlemedi.
“Nihayet üçüncü gün kumpanya (Fransız kapitalistler şirketi), grev kırıcılara
yardım için bir tren yolladı. O zaman birkaç yüz işçi, karıları ve çocukları
ile hat boyunca ray üzerinde yattılar ve tren yolunu kapadılar. Buna karşılık
Kemalist hükümet yetkilileri, askeri birlik göndererek aralarında çoluk çocuk
ve kadın bulunan silahsız işçilere ateş açtırdı. Raylar al kana boyandı. 22
‘elebaşı’ tutuklandı.
“Grev, yabancı kapitalistler tarafından ezildi ve bu işe, ‘demokratik’ olan
Kemalist hükümet de iştirak etti. Kapitalistlerin sınıf kardeşliği milli
düşmanlıklarından ağır bastı.” Şnurov şöyle devam ediyor: “Bu örnek tek
değildir. 1926 yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin grevi de,
aynı şekilde bastırıldı. Hükümet, grevi dağıtmak için deniz askerini grev
kırıcısı olarak gönderdi” (s. 63-64).
Yine en basit sebeplerle, yüzlerce, binlerce işçi işinden atıldı ve Kemalist
hükümet, patronlara bizzat destek oldu. Birçok olayda hükümet, bizzat patron
durumundaydı. Şnurov’un kitabı bu konuda örneklerle doludur. Şimdi bu
örnekleri aktarmayı gereksiz buluyoruz.
Köylülerin durumuna göz atalım. Gene tanığımız Şnurov’dur.
“... Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla kalmıyor, iş
aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük toprak sahibi,
ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye’nin ekseri köy
aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı,
makinesi, ne de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden, yani büyük toprak
sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır; karşılığında mal
sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem de mahsulün yarısını ya
da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye parası yetmediği için, köylü,
parayı tefecilerden alıp fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara
indirmek için atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına
toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı
toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden, köylünün ufacık işletmesine
türlü borç, faiz, vergi biniyor ve er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir
köylü kitleleri ya köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip
kendine iş aramaya zorlanıyor” (s. 35).
“Köylerdeki sömürü geliştiğinden, köylerde emekçi köylünün sırtından geçinen
köy burjuvazisi, yani ağalar, tefeciler ve bezirgân sınıfı (abç) [Not:
Bunların hepsine köy burjuvazisi demek yanlıştır] gelişiyor. Köylülerin
çoğunluğu ya sefaletin kapısına dayanmış bir haldedir ya da ırgat olarak
zengin ağaların emrinde çalışıyor ve onlar da proletarya saflarını
dolduruyor” (s. 76).
Kemalist diktatörlük köylerde, köylülere karşı ağaların, büyük toprak
sahiplerinin, tefeci ve bezirgânların, toptancıların yanında yer alıyor,
devlet kuvvetleri, bunların hizmetinde köylüleri insafsızca eziyordu. Kemalist
diktatörlük, zanaatçı ve memurların alt kesimlerini de ezmektedir.
Kayıtçıların, gümrük memurlarının, telgrafçıların, vs. grev ve direnişleri
şiddetle bastırılmaktadır. Sözü Şnurov’a bırakalım:
“... Memurların hareketi ağır şartlara bağlıdır, çünkü onlar için hükümet
doğrudan doğruya ücretle müstahdem çalıştıran bir kapitalisttir. Hatta daha
iyi ücret ve daha elverişli iş şartları uğruna yapılan her mücadele,
Kemalistler tarafından hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak
vasıflandırılıyor. Diğer taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle güvenilir ve
hükümete sadık bir devlet örgütünü kurmaya gayret ediyorlar.
“Kemalistler başka görüş açısı olan kimseleri işten kovuyor...” (s. 67).
“... 1925 yılında birkaç şehrin telgraf (telsiz) memurlarının, maaşlarına zam
yapılması için giriştikleri grev de bastırıldı. Hükümet bu işin arkasında
yine komünistlerin bulunduğunu ileri sürerek grevcileri tutukladı. Adana’da
bu emir yerine getirildi ve birçok grevci telgrafçı Ankara’ya istiklâl
mahkemesine sevkedildi. Suçları, hükümet aleyhine bir komplo imiş!” (s.
68-69).
7. Kemalist Diktatörlük, Azınlık Milliyetleri
ve Özellikle Kürt Milletini Amansız Milli Baskı Politikasıyla Ezdi,
Kitle Katliamlarına Girişti, Türk Şovenizmini Bütün Gücüyle Körükledi:
Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt milletinin bütün
haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti. Dillerini yasakladı.
Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt feodalleriyle de el
ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına girişti, kadın
erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti, “askeri yasak
bölge” ilanlarıyla, “örfi idare” zorbalıklarıyla Kürt halkı için hayatı
çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen Kürt
köylülerinin sayısı 60.000’in üstündedir. Lozan’da Kürt ulusunun kendi
kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt
ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan
bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve
özellikle Kürtlere, son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her
türlü hakaret mubah görülüyordu.
Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti. Tarihi yeni
baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde ırkçı ve
faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlık milliyetlerin tarihini,
kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş
Dil Teorisi safsatasını yaydı. “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm
diyene” cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara,
dairelere, her yere soktu. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve
emekçiler arasına milli düşmanlık ve kin tohumları saçtı; işçilerin ve
emekçilerin birliğini ve dayanışmasını baltaladı. Türk işçi ve emekçilerini,
kendi şovenist politikasına alet etmek istedi.
Kemalist diktatörlüğün milli meselede izlediği çizgi, tam anlamıyla Türk
şovenizmidir. Ve bilindiği gibi, faşist diktatörlüklerin bir özelliği de,
hakim ulus şovenizmini körüklemek, milli düşmanlıklar yaratarak ve
kışkırtarak, emekçi halk kitlelerini bölmek, birbirine düşürmektir.
8. Kemalistler, Devlet Tekelleri Kurarak, Rekabeti Geniş Ölçüde
Ortadan Kaldırarak, Halk Kitlelerini İnsafsızca Sömürdüler.
Tekeller Sayesinde Hükümetin Kendisi de
Bir Müteşebbis Olup Çıktı. Müteşebbislikle Hükümet Üyeliğini Birleştiren
Tekeller,
Burjuvaziye Bürokratik Bir Nitelik Kazandırdı:
Devlet gücünü tamamen eline geçiren Kemalistler, bu gücü alabildiğince
zenginleşmek, palazlanmak için kullandılar.
“... Hükümet, bir sürü ticaret tekeli kurarak satılan maddelerin vasıtalı
vergilerini durmadan artırmaktadır. Tanınmış bir gazeteci, ‘tekel kelimesi,
Türk halkı için, kanunlaşmış soygun anlamına geliyor’ demektedir. Almanya’da
çıkan Bergwerk-Zeitung, 25 Eylül 1927 tarihli sayısında, tekelcilik
politikasının nasıl bir soygun olduğunu ve vergilerin korkunç hacmini
gösteren rakamlar yayınlamıştır. Buna göre, gazyağının İstanbul’a teslim
fiyatı 4,5 kuruştur (litresi), satış fiyatı ise 16,5 kuruş; yani fiyat dört
misli artıyor. Benzin fiyatı 7 kuruştan (alış fiyatı) 11,5 kuruş imtiyazlı
satış fiyatına çıkıyor (fabrika, atölye, vs... için). Şekerin fiyatı yarı
yarıya artıyor. Bu vasıtalı vergiler, tekellerle birlikte 1927-1928 senelerinde
devlet gelirinin beşte üçünü teşkil ediyor. Tüccar ve kapitalistler bu
vergilerden mağdur olmuyor. Çünkü bu vergiler, satış fiyatlarının artırılması
ile tüketiciden tahsil ediliyor. Bu vergilerin tüm ağırlığını emekçiler
taşıyor. Çünkü, yoksul insanların gelirinin en büyük kısmı yiyecek ve diğer
birinci derecede gerekli maddelere harcanıyor” (Şnurov, s. 31-32).
“Kemalist hükümet, fabrika ve tesis sahiplerini korur, çünkü Kemalist olan
ticaret burjuvazisi, sermayesini henüz gelişen sanayi kollarına yatırır...
Birçok teşebbüsler ve ticari müesseseler, hükümet bankalarından aldıkları
para ile kurulmuştur. Birçok tesisin sermayesi, yalnız kısmen özel sermaye
sayılabilir. Bu sermayenin büyük kısmı, özel şahıslar elinde fazla sermaye
bulunmadığından, hükümet tarafından ödenir.”
“Kemalist hükümet de bir sürü tekeller kurdu: Tütün işleme ve ihraç etme
tekeli, şeker, gazyağı, kibrit, tuz, barut, iskambil kağıdı, liman işleri,
vs...
“Bu tekeller sayesinde hükümetin kendisi de müteşebbis bir tüccar haline geldi.
Demiryolları ya devlet hazinesinden ya da yabancı kapitalistler tarafından
yapılıyor; bu yabancı kapitalistlere hükümet rahat çalışma şartlarını
sağlamak zorundadır. Yabancı yatırımlarla çalışan şirketlerde de, durum başka
değildir...” (s. 49).
Demek ki, sözkonusu olan şey, “devlet eliyle milli burjuvazi yaratmak”
değildir. Sözkonusu olan, bütün devlet imkanlarını, Kemalist burjuvazinin
zenginleşmesine ve palazlanmasına tahsis etmektir. Devlet tekelleri de bu
amaca hizmet ediyordu. Kemalist burjuvalar, devlet tekelleri yaratarak ve
bunları kendi hizmetine koşarak, bu alanlarda rekabeti geniş ölçüde ortadan
kaldırıyor, böylece işçi ve köylüleri yüksek tekel kârlarıyla daha da
insafsızca sömürüyordu... Öte yandan tekelci-devlet kapitalizmi, Şnurov’un da
işaret ettiği gibi, müteşebbislikle hükümet üyeliğini birleştirerek,
burjuvaziye bürokratik bir karakter kazandırıyor, yani bürokrat-burjuvaziyi
doğuruyordu. 1929-1930 dünya kapitalizminin buhranı, Türkiye’de de kendini
gösterince, CHP, devletçiliğe daha da sıkı sarılmış, buhrandan kurtulmak
için, “devletçiliği” bir zırh gibi kullanmak istemiştir. CHP’nin
devletçiliğinin esası budur.
9. Komprador Büyük Burjuvazinin Ve Toprak Ağalarının İki
Siyasi Kampı Arasında
“Devletçilik”-“Hür Teşebbüsçülük”, “Tek Parti”-“Çok Parti” Üzerine
Yürütülen Mücadelenin Özü Nedir?
İktidarı elinde tutan birinci kampın, devlet cihazına tamamen hakim olduğunu,
devlet tekelleri yaratarak, bu tekelleri kendi hizmetine koşarak ve böylece,
rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldırıp rakiplerini ezerek, gittikçe
büyüdüğünü ve zenginleştiğini gördük.
Hakim sınıfların ikinci kampta yeralan kesimi ise, devlet cihazı içinde zayıf
olduğundan, onu dilediği gibi kullanamadığından, hatta devlet cihazına
kuvvetle hakim olan birinci kamp tarafından, yine “devletçilik” yoluyla
rekabet edemez hale getirildiğinden, bir yandan devlet cihazını kendi
amaçları için kullanmak uğruna mücadele ederken, öte yandan, iktisadi alanda
“hür teşebbüs”ün, “devletçilik” aleyhtarlığının bayraktarlığını yapmıştır.
İktisadi alanda “devletçilik”-“hür teşebbüsçülük” şeklinde kendini gösteren
mücadele, siyasi alanda da buna benzer bir şekilde yürütülmüştür.
Birinci kamp, devlet cihazına ve onun temel dayanağı olan orduya kesin olarak
hakimdir. Bu nedenle, birinci kamp, öteden beri hakimiyetini orduya
dayanarak, ordu vasıtasıyla sürdürmüştür. Kemalist diktatörlük gerçekte
askeri bir diktatörlüktür. İkinci kamp ise, bir yandan, devlet kuvvetlerini
ve orduyu kendi hizmetine koşmaya çalışırken, öte yandan, esas kuvvetini taşradaki
toprak ağalarından, tefeci bezirgânlardan ve din adamlarından aldığı için ve
bunlar vasıtasıyla geniş köylü kitlelerine hükmettiği için, “çok
particilik”ten ve “seçim”lerden yana olmuştur. Elbette, bunların istediği
“çok parti”nin içine proletaryanın partisi dahil değildi. Bunların istediği
“seçim”, gerici ittifaklar arasında halkı tercih yapmak zorunda bırakmaktan
başka bir şey değildi. Bu iki kamp arasındaki, iktisadi alanda
“devletçilik”-“hür teşebbüsçülük” şeklinde kendisini gösteren mücadele, siyasi
alanda da bu şekilde yansıyordu. Aynı mücadelenin bir benzerini bugün de
görmekteyiz. DP ve daha sonra AP, daha çok sivil gerici kuvvetleri harekete
geçirerek, onları kullanarak zorbalığını yürütmüştür ve yürütmektedir.
Demirel, 200 bin halkın silahlanmasından söz ederken, gerçekte taşradaki
ağaların, tefecilerin ve din adamlarının beslediği gerici örgütleri, imam
hatip okullarında, Kur’an kurslarında, vs... yetiştirilen faşist kuvvetleri
ve benzerlerini kastediyordu. CHP’ye hakim olan komprador büyük burjuvazi ve
toprak ağaları kliği ise, sürekli olarak, orduyu AP’ye karşı tehdit unsuru
olarak kullanıyordu. Burada şu noktayı da belirtelim ki, AP’nin son yıllarda
ordu içindeki hakimiyeti hayli artmıştır. Fakat yine de AP, bir yandan
askeriyeye dayanan sıkıyönetimin devamını isterken, öte yandan seçimlere
dönülmesinden yanadır. Bunu o, tek başına iktidara hakim olmak amacıyla
istemektedir, anti-faşist olduğu için değil. Ve bu olayın kökleri,
belirttiğimiz gibi çok eskilerdedir.
Şu noktayı iyice aklımızda tutmalıyız ki, hakim sınıfların hiçbir kanadı,
ezeli ve ebedi olarak “devletçi” veya “hür teşebbüsçü”, “tek partici” veya
“çok partici” değildir. Hangisi işine gelirse onu savunur. Devlet cihazına
kesinlikle hakim olan, onu kendi amaçları için dilediği gibi kullanabilen
kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece “devletçi”dir; bu durumdan zarar
gören kanat ise, “özel teşebbüsçü”dür. Orduya kesinlikle hakim olan gerici
kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece, göstermelik demokratik
şekillerle kamufle edilmiş, bir askeri diktatörlükten yanadır; gücünü daha
ziyade sivil faşist güçlerden alan kanat ise, tabii olarak buna karşı çıkar;
kendi iktidarını garantiye alacak yolların savunuculuğunu yapar. Mesele
budur. Türkiye’de hakim sınıflar arasında öteden beri sürüp gelen mücadelenin
de özü budur. CHP’nin devletçiliğinden ilericilik, devrimcilik keşfeden
“sosyalist”(!), Hitler faşizminin de “devletçi” olduğunu görmeyecek kadar kör
ve kafasız budalanın tekidir.
10.
Kemalist Türkiye, Gittikçe Daha Çok Bir Yarı-Sömürge
ve Gerici Emperyalist Dünyanın Bir Parçası Haline Gelerek,
Kendini İngiliz-Fransız Emperyalizminin Kollarına Atmak Zorunda Kaldı:
“Kemalist Türkiye”, ne yönde ilerledi ve nereye vardı? Bu sorunun cevabını
Mao Zedung yoldaştan öğrenelim:
“Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici
emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet kendini
İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır. Günümüzdeki
uluslararası durumda sömürge ve yarı-sömürgelerdeki ‘kahramanlar’, ya
emperyalist cephede yer alarak dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası
haline gelirler ya da anti-emperyalist cephede yer alarak dünya devrim
güçlerinin bir parçası haline gelirler. Ya birini, ya diğerini seçmek
zorundadırlar. Çünkü üçüncü bir seçim yoktur”.
Kemalistlerin daha savaş yıllarında iken üstü örtülü olarak ve savaştan sonra
da açık ve kesin olarak emperyalist cephede yer aldıklarını ve dünya
karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline geldiklerini Şnurov’dan yaptığımız
aktarmalarla gösterdik. Daha sonraları ise, İttihat ve Terakkici
seleflerinin, Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline gelmesi, gibi,
Kemalistler de, İngiliz-Fransız emperyalizminin itaatkar aleti olup çıktılar.
Kemalist hareketin doğuşu, gelişmesi, mahiyeti kısaca budur!
ÖZETLEYELİM
1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının,
tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir
devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük-burjuvazisi ve toprak
ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç
olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilâf
emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler
Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza
göstermeye başlamıştır.
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha
da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde “işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi
imkanına karşı” gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye’nin sömürge, yarı-sömürge,
yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir;
yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir.
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin
ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini milli karakterdeki orta
burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk
burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni
bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin,
tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir
kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler bir bütün olarak, milli
karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve
zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet
yönetiminin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren
yönetim, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare sözde bağımsız, gerçekte
siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir
diktatörlüktür.
9. “Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici
emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini
İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.”
10. Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist
iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski
komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak
değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador
burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist
iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel
ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.
-III-
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, hakim sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve
toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret etmiştik:
Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan
yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir
kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların,
tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı
tabakasından oluşuyordu.
İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük
burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu
tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din adamları, eski ulema
sınıfı artıklarından meydana geliyordu.
Milli karakterdeki orta burjuvazi de, bu kamplardan birincisinde, CHP ve
iktidar safında yedek güç olarak yer alıyordu. İkinci kampa mensup olanlar,
örgütlenme imkanına kavuştukları zaman, Terakkiperver Fırka’da ve Serbest
Fırka’da örgütlendiler. Bu imkanı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde
yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal bürokrasi,
ulema artıkları, din adamları, vs...) da vardı. Fakat bunlar, ne o zaman, ne
de daha sonra, mensup oldukları siyasi kampın hakim unsurları olamadılar.
Hakim olanlar, komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları,
tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs... idi. Aynı hilafetçi unsurlar, tali bir
güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar. Daha sonraları bunların MNP’yi
kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu iki hakim kamp arasındaki mücadele,
başından beri, esas olarak cumhuriyet temeli üzerinde kalmak üzere, komprador
büyük burjuvazi ve toprak ağaları arasında bir iktidar mücadelesi olarak
cereyan ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek isteyenlerle
cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşı-devrim ve devrim taraftarları arasında
değil. Bu dönem geride kalmıştı artık! Tekrar edelim ki, bu emelleri
besleyenler de vardı, ama onlar, dediğimiz gibi, kamplardan birine yamanmış,
zayıf ve tali bir güçtü. Devrimle karşı-devrim arasındaki mücadele artık,
cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil, komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü bir burjuva cumhuriyeti
çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan sınıflarla,
bir işçi-köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak
isteyenler ve bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı.
Bir yandan hakim sınıfların iki kampı arasındaki mücadele, öte yandan halk
sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele devam ederek, İkinci Dünya
Savaşı yıllarına gelindi. Bu arada, CHP’ye ve iktidara egemen olan gerici
klik, önce İngiliz-Fransız emperyalistleriyle, 1935’lerden itibaren de
değişen dünya şartlarının zorlamasıyla Alman emperyalistleriyle işbirliğine
girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşının başlarında olan şudur: Faşist
Alman emperyalistleri, Türkiye’ye tamamen hakim olmuşlardır. CHP’ye hakim
olan klik, tamamıyla ve kesinlikle Alman emperyalistlerinin elinde bir
oyuncak haline, onların uysal bir kölesi haline gelmiştir. Bu klik, Hitlerci
faşist zorbalık ve hükümet etme metodlarını Türkiye’de de uygulamaya
girişmiştir. Bu klik, dünya çapındaki kamplaşmada Alman faşizminin safında
yer almıştır. Açıkça onun safında savaşa girmediyse, buna sebep, dünya
çapındaki güçler dengesinin buna müsait olmaması, Sovyetler Birliği’ndeki
sosyalist iktidarın baskısı, savaşın Alman emperyalizminin aleyhine dönmesi,
vs... dir. Eğer şartları elverişli görseydi, bu klik, aynen İttihat ve
Terakkici selefleri gibi, Almanların safında savaşa girmekte bir an bile
tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu isteğini kursağında bıraktı.
Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bir gelişmenin, Alman işbirlikçiliği
yolunda 1935’lerden beri atılan adımların tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani
bu gelişme, kesin bir Alman işbirlikçisi iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna
ulaşmıştır. Şefik Hüsnü de doğru olarak, Saraçoğlu Hükümetinin, “Türk
burjuvazisinin çoğu Alman sermayesiyle karışmış en mütereddi vurguncu
tabakalarının ve büyük toprak sahiplerinin menfaatlerini korumak prensibine
bugün de dört elle sarılmış” olduğunu ve bu prensibi, “ilk günlerden beri
mihenk edindiği”ni söylüyor. Yine Şefik Hüsnü, “bir taraftan Halk Partisi’nin
idare edici kadrosu, başta Saraçoğlu ve arkadaşları olmak üzere şüphe
götürmez bir tarzda Sovyetler’e aleyhtar ve Londra’nın Sovyetler Birliği ile
dostluk ve işbirliği siyasetine açıktan açığa hasımdır. Bundan ötürü, iki
büyük Anglo-Sakson demokrasisi de, Türk hükümetinin ömrünü bir gün bile
uzatmaya yardım etmek şöyle dursun, idare mekanizmasının demokratlaştırılması
konusunda nüfuzlarını kullanmak suretiyle, içerdeki demokratlar cephesini
desteklemek zorundadırlar” derken, bu “demokratlaştırma”nın mahiyetini yanlış
değerlendirmekle birlikte, doğru bir teşhis koyuyor.
Burada, Şafak revizyonistlerinin bir türlü kavrayamadığı çok önemli bir
noktaya geldik. Daha sonra DP’yi oluşturacak olanlar, CHP içindeki bu Almancı
hakim klik değil, tersine bu hakim kliğe karşı öteden beri, Terakkiperver
Fırka ve Serbest Fırka dönemlerinden beri mücadele edenlerdir. Bunların
öteden beri savundukları “çok parti” ve “serbest seçim” sloganları, yeni
tarihi koşullarda, CHP’nin faşist Alman emperyalistlerinin kesin işbirlikçisi
haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet kazandığı şartlarda, kötülerin
iyisi haline gelmiştir. Bu talepler, yani “çok parti” ve “serbest seçim” vs.
aynı yıllarda reformcu orta burjuvazinin de talepleridir. Bir orta burjuva
hareketi olmaktan ileri gidemeyen TKP de, aynı yıllarda, buna benzer şeyler
istemektedir. Yeni tarihi şartlarda, tarihimizde yeni bir olay ortaya
çıkmıştır. Öteden beri hakim sınıflar arasındaki kamplaşmada, CHP’ye ve
iktidara hakim olan kliğin tarafında yer alan reformcu orta burjuvazi, yeni
koşullarda geniş ölçüde ikinci kampa geçmiştir. Böylece, TKP’den başlayarak
DP ve MP’ye kadar uzanan bir cephe meydana gelmiştir. Şefik Hüsnü’nün,
“İçerdeki Demokratlar Cephesi” dediği şey budur. Bu yıllarda TKP üyeleriyle
bazı DP’lilerin (veya sonradan DP’li olacak kimselerin) ve MP’nin ilk başkanı
olan Fevzi Çakmak’ın aynı örgütler içinde olmalarının ve olabilmelerinin
sebebi de budur.
Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz
konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de
devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini
yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için,
bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit
eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici
kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini
sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar
arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi,
bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler
arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim
olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri
şartlara bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşının başlarından DP iktidarının ilk dönemlerine kadar devam
eden evrede olanlar kısaca şudur: CHP’nin her bakımdan faşist Alman
emperyalistleriyle işbirliğine ve koyu bir faşizme kayması, CHP karşısında
saf tutan gerici kliğin, nispeten daha ileri bir rol oynar hale gelmesi, orta
burjuvazinin birinci kamptan koparak ikinci kampa katılması. Çin’de Guomindang’ın
Japon emperyalizmine ve Japon işbirlikçilerine karşı oynadığı rolün bir
benzerini, o yıllarda Türkiye’de de DP ve diğer muhalif hakim sınıf partileri
(bu partiler yokken de, bunları oluşturacak çevreler mevcuttu.) Alman
faşizmine ve CHP’ye karşı oynamışlardır. Bir benzerini diyoruz, çünkü,
şartlar iki ülkede farklı farklı idi.
Ülke içindeki bu kuvvet mevzilenmesi, dünya çapındaki mevzilenmeyle de
birbirini tamamladı. İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri, Alman ve Japon
faşist emperyalistlerine karşı, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmak zorunda
kalmışlardı. Türkiye’de iktidar, Alman emperyalizminin uşaklarının elinde
olduğu için, Türkiye’deki muhalefet cephesiyle İngiliz-Fransız-Amerikan
emperyalistleri ve Sovyetler Birliği arasında da tabii bir ittifak doğdu. Bu
ittifak, elbette çelişmeli bir ittifaktı. ABD ve İngiliz emperyalistleri,
Türkiye’de ittifakın diğer güçlerine karşı, kendilerine en yakın buldukları
komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarını destekleyeceklerdi; Çin’de
ÇKP’ye karşı Guomindang’ı destekledikleri gibi... İkinci Dünya Savaşı
yıllarında ve savaştan sonra dünya çapında ABD emperyalizmi nasıl “demokrasi”
havariliğine çıktıysa, Türkiye’de de DP ve onun kadrosu, “demokrasi”
havariliğine çıktı. CHP’nin faşist uygulamalarına karşı bayrak açtı, orta
burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplamayı başardı.
Bunda TKP’nin yanlış politikasının da büyük bir payı vardır. TKP, daha önce
nasıl iktidar partisinin kuyruğuna takılmışsa, bu kez de büyük muhalif
partinin (DP’nin) kuyruğuna takıldı. Bağımsız bir halk hareketi yaratamadı! O
yıllarda DP’nin orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde
toplayabilmesinde, bunun rolü vardı. Halkın, Alman faşizminin kuklası CHP
iktidarına kızgınlığı, DP’nin barajına akıtıldı. Böylece 1950’de komprador
büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği
iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka
kliği, iktidarı ele geçirdi. Bunda, Alman emperyalizminin savaşta
yenilmesinin ve ABD emperyalizminin savaşın galipleri arasında bulunmasının
çok önemli rolü vardır.
1950’de DP’nin başa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı-devrimdir. Hakim
sınıfların öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği arasında bir iktidar
değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik, Alman emperyalizmine bağımlı, tek
partili askeri faşist diktatörlüğün yerine, daha çok sivil gerici
kuvvetlerden destek alan, Amerikan emperyalizmine bağlı “çok partili”
diktatörlüğü getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında iyice palazlanan
vurguncu tüccarların, müteahhitlerin, yüksek tarım fiyatları politikasıyla
güçlenen toprak ağalarının ve büyük toprak sahiplerinin hepsinin, el ele
vererek DP’de yer aldıkları kesinlikle yanlıştır. Bunların bir kısmı DP’yi
desteklemiş olsa bile, esas itibarıyla bunlar, CHP’de yer almışlardır. O
dönemde vurgunculukla palazlananların birçoğunun, bugün taşrada CHP
“göbekçileri”nin en fanatik dayanakları olduğuna şahsen şahit oluyoruz. Eğer
öyle olmasaydı, bugün CHP’den nasıl olup da bir MGP doğduğunu, MGP’nin
ayrılmasına rağmen, nasıl olup da hâlâ CHP’de “ortanın göbekçisi” denilen bir
komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının temsilcilerinin varolduğunu
açıklayamazdık. DP, iktidarı ele geçirdikten sonra, daha bir süre, reformcu
orta burjuvazi, onun safında kalmıştır. Nadir Nadi, DP’nin seçim
propagandalarına katılan demokrat aydınlardan biridir. Ve daha ona benzer
birçok aydın o yıllarda DP sempatizanıdır. Reformcu orta burjuvazinin
görüşlerini yansıtan yayınlarda, DP’nin ilk başlarda “iyi” olduğu, fakat
sonradan bozulduğu iddialarına sık sık rastlanır. DP, Amerikan
emperyalizminin dümen suyunda, halka ve aydınlara karşı CHP’den daha aşağı
kalmayan azgın bir saldırıya girişince, Türkiye’yi ABD emperyalizmine peşkeş
çekince NATO gibi ABD emperyalizminin saldırgan aleti olan örgütlere
Türkiye’yi sokunca, Kore’de halkımızı haksız ve gerici bir savaşta
kırdırınca, milli bir karakter taşıyan orta burjuvazi ve demokrat aydınlar,
DP’den soğumaya ve uzaklaşmaya, CHP’ye doğru dümen kırmaya başlamıştır.
Bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yokluğu yüzünden, orta burjuvazi ve
onunla birlikte emekçi halkımız da bu sınıfların peşine takılmıştır.
TOPLUMSAL VİCDANIN
SESİ: KAYPAKKAYA
İBRAHİM
ASLAN
Diyarbakır'da 18 Mayıs 1973 tarihinde işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya'yı
anlatan okul arkadaşı Ahmet Telli, 'Kaypakkaya denince, aklıma devrimci
vicdanı bireysel vicdandan çıkarıp, toplumsal vicdan haline çevirmek ve
kollektif ahlakı yerleştirmek geliyor' dedi. TKP (ML) TİKKO'nun kurucusu ve
ilk Genel Sekreteri olan İbrahim Kaypakkaya, 1968 öğrenci hareketinin öne
çıkmış simalarından. Öldürülmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Kaypakkaya'yı
şair, yazar ve çocukluk arkadaşları olan Oral Çalışlar, Muzzaffer Oruçoğlu ve
Ahmet Telli anlattı.
'68 gençliği önderi'
Kaypakkaya ile 12 Mart 1971 Askeri Darbesi öncesinde Türkiye İhtilalci İşçi
Köylü Partisi (TİİKP) bünyesinde faaliyet yürüten Cumhuriyet gazetesi köşe
yazarlarından Oral Çalışlar, 68 Gençlik Hareketi içersinde çalışmalar yapan
gençlerin, 20-21 yaşlarında Türkiye'nin temel sorunlarına ilgi gösteren ve bu
sorunların çözülmesi için emek harcayan ve kafa yoran bir kuşak olduğunu
söyledi. Kaypakkaya'nın bu dönemki gençler içerisinde en parlak olanlardan
biri olduğunu ifade eden Çalışlar, 'Kaypakkaya'yı son görüşüm Antep'te
yakalandığım gün oldu. Kaypakkaya ile Antep'te bulunan Emirgan Parkı'nda
görüştük. Biz parkta Muzaffer Oruçoğlu'nu bekliyorduk. O zaman Faruk Sükan
İçişleri Bakanı idi. Onun kurduğu bir partinin kongresi vardı ve ben oraya
gittim. Tarsus DP'den beni tanıyan biri varmış orda. Kaypakkaya'nın yanına
dönerken, ben ihbar edildiğim için arkamdan bir kalabalık geliyordu.
Kaypakkaya'nın yanına gelince onunla anlaştık kalabalık ikimizi birden
yakalamasın diye o bir tarafa ben bir tarafa gittim. Kaypakkaya o zaman
kendisini kovalayan kalabalıktan kurtulup kaçabildi, ben yakalandım.'
'İleriye doğru bakan biriydi'
Kaypakkaya'yı son kez Emirgan Parkı'nda gördügünü belirten Çalışlar, 'O zaman
liderliğini Çaru Mazumder'in yaptığı Hindistan Komünist Partisi, Bengal'de
etkili bir köylü ayaklanması yapmıştı.O ayaklanmada üretim araçları ile
köylüler ağaları öldürmüştü. Buradaki ayaklanmanın anlatıldığı çeviriler, o
zaman elimize ulaştı. O çevrileri Türkiye'de yayınlamamız çok etkili oldu.
Kaypakkaya, o zaman bana çok heyecanlı bir şekilde; 'Ya Oral, bir tiyatro
ekibi köye giriyor. Gösteri yapıyor ve ağaları öldürüyor' dedi. Bizimde o
sıralar kalacak yerimiz olmadığından Antep'te otelde kalıyorduk. Ben de ona
kızarak 'Ya İbrahim yatacak yerimiz yok sen ne düşünüyorsun' dedim. Fakat o
hayalleri olan ve ileriye doğru bakan biriydi' dedi.
'Heyecan dalgası içinde yaşadık'
Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in İstanbul Maltepe'de kuşatılmalarını ve
Cevahir'in öldürülmesi haberini Kaypakkaya'nın, köyünde radyo haberlerinden
dinlediklerini ifade eden Çalışlar, Tokat'a yolculuk yaparken de, Sinan
Cemgil ve arkadaşlarının Nurhak Dağları'nda öldürülmesini yine radyo
haberlerinden sessizce dinlediklerini söyledi. Türkiye'de 67-68 hareketinden
sonra gençlere çok fazla baskı yapıldığını, komando saldırılarının ve
cinayetlerinin gençliğin hareketliliğini arttırdığını belirten Çalışlar,
'Gençlik biran önce isyan ederek sorunları çözmeyi düşünüyordu. O dönem
dünyanın birçok ülkesinde sol adına bir harekeklilik vardı. Vietnam savaşı
kurtuluşa doğru gidiyor, Küba devrimi olmuştu. Bütün bunlar bir heyecan
yaratıyordu. Bizim gençliğimiz bu heyecan dalgası içinde yaşadı.
Kaypakkaya'da bunlardan biriydi. 24 yaşında ölen bir insanın 19-20 yaşında
hem köylülük üzerine, hem Türkiye üzerine yaptığı incelemeler, o yaştaki bir
genç için olağanüstü bir durumdur. Düşünün ki o, o zaman bu tahlilleri
yapıyordu.'
'Halkı çok sevdi'
Kaypakkaya ile birlikte TKP (ML) TİKKO'nun kurucusu olan ve
Kaypakkaya'nın Vartinik'te yakalandığı
çatışmada yanında bulunan yazar-şair Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakkaya denince
aklına gelen ilk şeyin Kaypakkaya'nın okumaya ve araştırmaya olan aşkı
olduğunu söyledi. Kaypakkaya'nın en çarpıcı özelliğinin halk ile olan
ilişkilerinde, halkı dinleme ve onları anlama sabrı olduğunu belirten
Oruçoğlu, 'Bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve tarihini özelliklerini
incelemek ve bu bölgeyi öğrenmek gibi derin bir merakı vardı. Bulunduğu
bölgeyi tanımadan, o bölgede herhangi bir davranışın, siyasal hareketin doğru
bir çizgide yürümeyeceğine inanıyordu. Yani tahlilciydi. Halkla ilişkilerinde
ise dinlemeyi esas alıyordu. Özellikle gittiği bölgelerde yaşlıları dinlemeyi
esas alıyordu. Onların geçmişleri, onların yaşanan duruma ilişkin fikirleri,
geleceğe dair öngörüleri Kaypakkaya için son derece önemliydi' dedi.
'Haksızlığa
karşı tahammülsüzdü'
Kaypakkaya denince aklına gelen ilk şeyin, onun devrimci bir insan olması
olduğunu vurgulayan Kaypakkaya'nın okul arkadaşı şair Ahmet Telli ise,
şunları dile getirdi: 'Devrimci vicdanı bir yaşama biçimi olarak kendi
hayatına uygulayan ve bu hayatı yaşadığı coğrafyaya adayıp; devrimci vicdanı
bireysel vicdandan çıkarıp, toplumsal vicdan haline çevirmek ve kollektif
ahlakı yerleştirmek geliyor aklıma Kaypakkaya denince. Onun insan olarak,
arkadaşlık duygusu ve yoldaşlık duygusu başat yanıydı. Devrimci bilince ve
bilgiye ulaşmadan önce o kendi dünyasında arkadaşlık duygusunu geliştirmişti.
Ve bunu daima göstermişti. Haksızlığa karşı, bu toplumsal değil, bireysel bir
haksızlıkta olsa karşı duruşu hemem gösteren bir yapısı vardı.' İSTANBUL
Kaypakkaya nasıl öldü?
Uzun yıllardır Türkiye'de yasaklı olan 'Ser Verip Sır
Vermeyen Bir Yiğit', İbrahim Kaypakkaya'nın yaşamına ve 12 Mart dönemine ışık
tutuyor
ASLIHAN
GENÇAY Her kitabın anlattığı hikâye gibi bir de kendi hikâyesi
vardır. Nihat Behram'ın kitabı Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit de oldukça
maceralı ve ibretlik bir hikâyeye sahip. İlk baskısı 1977 yılında yapılan
kitabında yazar, belgesel anlatı tarzında 1960'lı yılların ikinci yarısında
gençlik önderlerinden birisi olan, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir
Kulübü'nün kuruculuğunu yapan, Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık Sosyalist gibi
dergilerde yazılar yazan, 1971'den itibaren önce Malatya ve Antep, daha sonra
Dersim bölgesinde arkadaşlarıyla faaliyet yürütüp, bu faaliyetler içerisinde
TKP-ML TİKKO örgütlenmesini kuran bir İbrahim Kaypakkaya'yı anlatıyor.
Bilinir ki Kaypakkaya, Ocak 1973'te Ali Haydar Yıldız ve arkadaşları ile
Vartinik'e bağlı Mirik köyünde kuşatılır. Ali Haydar Yıldız bu kuşatmada
öldürülürken, Kaypakkaya kuşatmayı yarmasına rağmen kısa bir süre sonra
yaralı olarak yakalanır. Bu hikâyenin sonrası, 12 Mart cuntası hüküm sürerken
Gökçe Karakolu'nda, Dersim il merkezinde, Elazığ'da ve sonradan götürüldüğü
Diyarbakır'da aylarca süren işkencelerdir. Sosyalizme inanan, yaptıklarından
asla pişman olmayan ve bir kelime dahi bilgi vermeyip direnen Kaypakkaya, 18
Mayıs 1973'te işkencede öldürülür.
Bir dönemin tanıkları
Nihat Behram, Kaypakkaya'nın doğumundan ve ailesinden başlayarak, çocukluğu,
ilkgençliği, faaliyetleri ve ölümünü ele alıyor. Elbette bunları yaparken
tamamen canlı tanıklıklara ve resmi belgelere yer vererek her satırının
doğruluğunu ispatlamaya da önem veriyor. Kaypakkaya'yı tanırken Ali Haydar
Yıldız'ı da tanıyoruz. Etkileyici olansa, her ne düşünce ve inançta olursa
olsun herkesin lanetlemesi ve tepki göstermesi gereken işkence gerçekliği ve
sonucu oluyor. Bu çalışkan, kararlı, yiğit, saygı ve sevgi dolu, her gittiği
yerde de halkın sevgilisi olmuş devrimciyi, okurken seviyoruz ve ölümüne isyan
ediyoruz. Ne var ki 70'lerden bugüne hâlâ varolan işkence gerçekliği ve
mağdurları aklımıza geldiğinde bu isyan Kaypakkaya'yla sınırlı kalmıyor,
kalamıyor, kalmamalı da zaten.
"Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze
alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede
yakalandım. Asla pişman değilim." Sorgusunda bunları söylediğini
öğreniyoruz Kaypakkaya'nın. "Elektrik yetmiyordu; karanlık mahzenler,
açlık, susuzluk, zincirler, prangalar, kara bantlar, falakalar, tekmeler,
yumruklar, odunlar, demir çubuklar, irade çözen ilaçlar, iğneler, tehditler
yetmiyordu" ve "Bunca insanı sorguya çekenler İbo'nun karşısında
yenik mi düşeceklerdi? Bunca insanı sorguya çekenler gün gelir mahkemeye
çıkarsa nasıl dinleyeceklerdi İbo'yu. Üstelik burada böyle susan orada kim
bilir neler söyleyecekti?" diyerek anlatıyor yazar, yaşananları.
12 Mart döneminde yazdıklarından dolayı iki yıl tutuklu kalan, 12 Eylül
döneminde vatandaşlıktan çıkarılarak uzun süre yurtdışında yaşayan, 1996'da
yurda dönen Nihat Behram'ın her yazdığı ve anlattığının kendi yaşamıyla da
tutarlı olduğunu görebiliyoruz. Bu kitabında coşkulu ve şiirsel dili de
dikkat çekiyor. Yazarın, Kaypakkaya'nın direnmesinin ve öldürülmesinin nedeni
olan siyasi kimliğinden çok, işkence ve işkencede ölümü üzerinde durduğunu,
bunu özellikle vurguladığını da atlamayalım. Kaypakkaya'nın ölümünün resmi
makamlarca intihar olarak açıklanmasına rağmen, dava arkadaşlarının
mahkemelerinde verdikleri dilekçelerde; Kaypakkaya'nın 16 Mayıs'ta (ölmeden
iki gün önce) saat 10.00'da hücresinden alınarak götürüldüğünü, cezaevi
yönetiminin komutanlıkça sorgu için istendiği açıklamasını yaptığını, o
günden sonra bir daha göremediklerini anlattıklarına da yer veriliyor
kitapta. Takdir sizin.
SER
VERİP SIR VERMEYEN BİR YİĞİT
Nihat Behram, Everest Yayınları, 2004, 155 sayfa.
B) İ. KAYPAKKAYA`NIN SAVUNUCULARI
(Partizan, Bolşevik Partizan, Mücadele Bayrağı, Spartaküs,
BB Komünist, Akıma Karşı (GDS), Avusturya Marksist-Leninist Partisi (AMLP))
1- ``PARTİZAN ÇIKARKEN -Haziran 1978``
i. Halk Hareketinden Farklı olarak Milli Hareket
Bu broşürün, ``Türkiye`nin Ulusal Yapısı`` ara başlıklı
bö1ümünden okuya1ım.
``Türkiye bugün çok ulus1u dev1et1erden birisidir.... Hakim ulus olan Türk
milletinin hakim sınıfları, ezilen, bağımlı milletlere milli baskı
uygulamaktadır. Milli baskının özünü, ezen ve hakim milletin hakim
sınıflarıyla ezilen ve bağımlı ulusların burjuvazisinin ve toprak ağalarının
ülkenin maddi zenginliklerine ve pazara rakipsiz sahip olma mücadelesi
oluşturur.
Bu rekabet emperyalist sömürünün açtığı pazarda, yani sömürüden pay alma
şeklinde olduğundan, milli mesele (bizim gibi yarı-sömürge, yarı-feodal
ülkelerde) emperyalizme bağlanmıştır..... Milli baskının asıl hedefi ezilen
ulusun burjuvazisi ve toprak ağaları oluşturur: çünkü ezen u1usun hakim
sınıfını milli zulme iten neden onunla olan pazar kavgasıdır.... Bir yandan
sınıfsal amaçlarla, daha çok sömürmek ve sınıfsa1 mücadeleyi önlemek için
emekçi1ere yapılan sınıfsal baskı, diğer yandan da, ezilen sınıfın hemen tüm
sınıflarına uygulanan milli baskı. Bu durumda, Marksist-Leninistler bu iki
tür baskıyı birbirinden ayırt etmek, ezilen ulus burjuvazisinin ve küçük
toprak ağalarının milli baskıya karşı olan mücadelelerini desteklerken,
sınıfsal baskının kalkması için onlara karşı da mücadele etmek zorundadır.
Çağımızda milli mesele genel sömürgeler sorununa bağlanmıştır. Ancak bu,
çok-uluslu devletlerde milli baskının özünün iki burjuvazi arasındaki pazar
kavgası olduğu ve milli hareketin milli devletler kurma yönünde olduğu
gerçeğini değiştirmemiştir. Milli hareketin başını çeken ezilen ulusun
burjuva ve toprak ağası sınıfları, milli hareketi bir emperyalistin yedeğinde
geliştirebilirler veya giderek ona teslim ederler. Bu, çağımızda artık
burjuvazinin milli bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar götüremeyeceği
gerçeğinin doğa1sonucudur... Marksist- Leninistler ulusların Kendi Kaderini
Tayin Hakkını kayıtsız şartsız savunurlar: ancak ayrılmanın kendisinin
desteklenip desteklenmeyeceği somut durumun proletaryanın sınıf mücadelesi ve
sosyalist devrimin gelişmesi, yani emperyalizm açısından değerlendirilmesine
bağlı olacaktır. Marksist-Leninistlerin tüm milli hareketler karşısındaki
tavizsiz ilkesi budur.
....
Kürt milli hareketinin de her iki milli harekette olduğu gibi iki niteliği
vardır: Birincisi, Türk burjuva ve toprak ağalarının milli baskısına,
imtiyazlarına ve zulmüne karşı yönelmiş genel demokratik muhteva; ikincisi,
Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye, böylece Kürt burjuva ve toprak
ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye yönelik gerici muhteva.
...
Marksist-Leninistler Kürt milli hareketinin, milli baskının ortadan
kaldırılmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik
muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız desteklemelidirler... Fakat buna
karşılık Marksist-Leninistlerin Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelik
gerici muhtevayı desteklemesi düşünülemez; çeşitli milliyetlere mensup
burjuva ve toprak ağalarının kendi üstünlük ve imtiyazları için yürüttükleri
mücadelede taraf tutması düşünülemez...``
(a.g.e., sf. 37-40)
Tüm bunlar nedir ?
Tüm bunlar İ. Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin olarak ayrılmasını ve
ondan ayrı olarak ele alınmasını talep ettiği milli meseleyi ele alışının
kısa bir özetidir.
Bu kısa özete iki ilave yapılmıştır: ``Çağımızda milli mesele genel
sömürgeler sorununa bağlanmıştır. Ancak ..`` Ve, ``Bu rekabet emperyalist
sömürünün açtığı pazarda, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğundan, milli
mesele (bizim gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde) emperyalizme
bağlanmıştır....``
Çağımızda milli meselenin genel sömürgeler sorununa bağlanması tespiti
tamamıyla bir laf düzeyinde kalmaktadır. Çünkü milli meseleyle ilgili tüm
görüşler çağımıza ait olmayan görüşlerdir. Tam bir yamadır. İkinci görüş,
bizim gibi ülkelerde milli sorunun neden emperyalizme bağlandığı konusundaki
görüş ise tamamıyla orijinal -ve Parti Bayrağı`nı okuduğumuzda, bu broşürden
sonra yazılmış Parti Bayrağı`nı okuduğumuzda daha detaylı okuyabileceğimiz -bir
görüştür. Bu görüşün kaynağı, milli meseleyi tek tek ülkelerin sorunu olarak,
dahası burjuva demokratik devrimler dönemine ait tüm görüşlere uygun olarak
ele alırken ``emperyalizme bağlamak`` zorunluluğuna çözüm bulmak çabasıdır.
Tüm bunlardan dolayı R. Başak yoldaş bu görüşleri haklı olarak ``devşirmeci``
görüşler olarak ilan ediyor. Eski çağa ait milli mesele anlayışı, proleter
hareketin bu eski çağa ait milli hareketlere, eski çağa ait yaklaşımları
korunurken, bunlar yeni çağa ait ilan edilemez. Aslında Kaypakkaya özetçisi
de öyle yapmıyor. Yeni çağa ve emperyalizme ``bağlıyor.``
İyi ama, bu orijinal katkılar, İ. Kaypakkaya`yı savunmakta yardımcı olması
gereken bu eklektik katkılar onun çarpıtıldığı anlamına gelmez. Burada
özetlenen görüşler onun görüşleridir. Ama R. Başak Yoldaş İ. Kaypakkaya`nın
``Demokratik Halk Devrimi`` üzerinden milli sorunu proletaryanın devrim
davasına bağladığını savunduğundan ve ``Partizan Çıkarken`` de milli
meseleyle ilgili görüşlerin sadece burada, milli meseleye değinilen yerlerde
mevcut olduğunu sandığından, İ. Kaypakkaya`nın görüşlerinin yanlış
aktarıldığını sanıyor. Yanılıyor. Okumaya devam etmeliydi. Biz edelim:
ii. Halk Hareketi Olarak
Milli Hareket
Aynı broşürün Türkiye devrimiyle ilgili bölümlerinden
okuyalım:
``.. Diğer taraftan milli bağımsızlık ancak halkımızı bağımlılığı altına
sokmuş olan emperyalizmin iç dayanaklarının hakimiyeti yıkılarak
gerçekleştirilebilir. İşte böylece, her yarı-sömürge, yarı-feodal toplumda
olduğu gibi Türkiye`de de demokratik devrim ile milli devrim kopmaz bağlarla
birbirine bağlanmıştır...
...
2. emperyalizm ile çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı arasındaki çelişme,
...
Bu dört başlıca çelişmenin dışında, ezen ve hakim milletin hakim sınıflarıyla
ezilen ve uyruk millet arasındaki çelişme de önemli bir çelişmedir ve Kürt
milli hareketi gittikçe önem kazanmaktadır.
...
... emperyalizm ile Türkiye halkı arasındaki çelişmenin gelişmesinde ve
çözümünde tayin edici bir rol oynar.`` (a.g.e., sf. 49-50)
Görüldüğü gibi daha önce ele alınan kategoride bir Kürt milli hareketi, ve
bundan ayrı olarak ele alınan halk hareketinin ta kendisi ``Demokratik Halk
Devrimi``nin ta kendisi olan bir ``milli devrim`` bir milli hareket.
Emperyalizmden tam bağımsızlığı sağlayacak bir milli hareket.
Yani, özetçi İ. Kaypakkaya`nın mükemmel bir özetini bize sunmaktadır.
Yani, bir yandan eskinin kalıntısı, eski çağa ait halk hareketinden tamamen
farklı olan milli hareket, ``yarı-sömürgelerin`` kendi içindeki milli
hareket, diğer yandan yarı-sömürgelerle emperyalist güçler arasında,
yarı-sömürgelerin halkları ile emperyalist güçler ve onların ülkedeki
uşakları arasında var olan milli mücadele, halk hareketi olarak milli
hareket.
Yani R. Başak yoldaş, özetçi İ. Kaypakkaya`yı olduğu gibi özetlemiştir. Sen İ.
Kaypakkaya`yı doğru anlayamadığın için, onun soruna yaklaşımını tam idrak
edemediğin için özetin devamını nerede bulacağını unuttun.
iii. Kemalizm örneği:
Eskinin kalıntısı olan milli hareket, burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde
gelişen ve emperyalizmden tam kopuşa değil de, sömürge yapının yarı-sömürge
yapıyla değişmesine yol açar. Bunlar İ. Kaypakkaya`nın görüşleri. İyi ama
böylesi bir milli hareketin örneği var mı? Varsa burada bahsi geçen genel
olarak ``burjuvazi`` neyin nesidir?
Kemalist devrim tüm bu çerçeveye uymaktadır. Ve İ. Kaypakkaya için bu
burjuvazi kompradorlar da dahil tüm burjuvazidir. Özetçimizden okuyalım:
``Ancak milli çelişmenin baş çelişme olduğu dönemlerde, durum radikal olarak
değişir: Ülkeyi işgal eden (veya etmek üzere olan) emperyalist güç ve onun
uşaklığını yapan kesim, hakim sınıfların diğer kesimlerinin varlığını da
tehdit eder hale gelir. Yarı-sömürgelik şartlarının sonucu, genel emperyalist
sömürüden pay alan komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının diğer
kesimleri, iktisadi ve siyasi varlıklarına son verilmesi tehlikesi ile karşı
karşıya kalırlar. Emperyalist işgal karşısında onları devrimci ``kılan`` bu
ekonomik politik gerçektir. Bu gerçek, Kemalist devrim tecrübesi ile kendi
tarihimizde de yaşanmıştır.`` (a.g.e., sf. 52)
``Bu sömürge, yarı- sömürge, yarı- feodal yapı ``Kemalist devrim`` ile
yarı-sömürge, yarı-feodal yapıya dönüşmüştür.
`` Kemalist devrim`` milli burjuvazinin bir milli devrimi değil, Türk
müslüman komprador burjuvazisi ve toprak ağaları sınıflarının önderliğinde
gelişmiş olan, orta burjuvazinin de yer aldığı, anti-sömürgeci bir
harekettir. Kemalistler, daha anti-emperyalist savaş ortalarında iken
emperyalistlerle sömürgecilik şartlarının kaldırılması için anlaşmış, Türkiye
halkının devrimci mücadelesini durdurmuş, çok kısa süren bir milli
mücadeleden sonra sözde siyasi bağımsızlığa sahip yarı-sömürge yarı-feodal
yapıyı temel alan Türk devletini kurmayı başarmıştır ..``
(a.g.e., sf. 42)
İ. Kaypakkaya`nın özetçisi, özetini sunarken onun iki tür milli hareket
anlayışına sahip olduğunu bilince çıkarmamıştır. Kaypakkaya halk hareketi ile
milli hareketi kesin olarak ayırdığı için özetçi de aynı ayrımı muhafaza
ediyor. Kaypakkaya üzerinde ısrarla durduğu bu ayrıma rağmen halk hareketini
de başka türden, çağımızda genel ve yaygın olan türden bir milli hareket
olarak ilan etmeye, ayrımı korurken ayrımı yok etmeye zorlanmıştı. Özetçi de
aynısını yapıyor.
Kemalist kurtuluş hareketi Kaypakkaya`nın eski çağa ait anlayışla ele alıp
birkaç yenilik ilave ettiği milli hareket kategorisine girer. O bunu açıkça
ilen etmez. Dolaylı olarak ilan eder. Özetçi bunu açıkça yapıyor.
Ama iş bu kadarıyla bitmiyor.
Kaypakkaya`nın ``burjuvazi ve toprak ağaları`` önderliğinin somut Kemalist
hareket üzerinden kompradorlar dahil burjuvazi anlamına geldiği sonucu da
açıkça ortaya konuyor.
Haydi diyelim toprak ağaları ülkenin geriliği şartlarında milli burjuvazinin
oynadığı rolü oynayabilirler. Ya kompradorlar? Onların ne yeri vardır milli
kurtuluş hareketlerinde? Bir de bunlarla ``ittifak`` kurmamız öneriliyor. Bir
de üstüne üstlük Komintern`in tüm taktik öğretilerini çöpe atmamız gereken
genel önermelerle karşımıza çıkılıyor.
... Böyle bir durumda, emperyalizm ile halkımız arasındaki çelişme baş
çelişme haline gelir. Artık, devrimin önündeki baş engel, işgalci emperyalist
güç ve onun doğrudan uşakları olan hakim sınıf kliği olmuştur. Milli
çelişmenin baş çelişme haline geldiği aşamada, demokratik devrim milli
devrime tabi kılınır, (işgalcilerin kovulması için) devrimci milli savaşa
girişilir. Yerli hakim sınıfların işgalci emperyalizmin doğrudan uşağı
olmayan klikleri ile ittifak siyaseti güdülür...`` (Partizan Çıkarken, sf.
49-51)
Başka yolu yoktur.
Tek yol İ. Kaypakkaya`nın milli meseleyle ilgili öğretilerini kaldırıp çöpe
atmaktır.
2- ``Milli Meseleye Genel Bir Bakış Ve TKP/ML (B)`nin Milli Meselede Çizgisi
Üzerine Yazılar (1)``
i. Feodalizmden arta kalan ulusal sorun ve Emperyalizme özgü ulusal sorun?
R. Başak yoldaşın yukarıda adı geçen eseri üzerinden adım
adım ilerleyelim:
Yoldaş, TKP/ML (B) II. Konferansına sunulan karar tasarısından alıntı
yapıyor:
``Ulusal sorunda tavır: Bu konuda TKP/ML kurulduğunda ML(nin) bu konudaki
`ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği karşısında ikili tavır`, sorunu proleter
devrimin çıkarlarına bağlı olarak ele alma, bütün milliyetlerden işçilerin
birliği, tüm milliyetler için hak eşitliği gibi ilkeleri savunmuş;
Marksizm-Leninizm`in ulus tanımından yola çıkarak Türkiye`de Kürtlerin bir
ulus oluşturduğunu bilimsel bir şekilde ortaya koymuş; hakim ulus
milliyetçiliğine ağır bir darbe vurmuştur.
Aynı konuda Türkiye`de milli meselenin özünün hakim ulusun hakim sınıfları ile,
ezilen ulusun hakim sınıfları arasında bir pazar dalaşması olduğunu tespit
eden TKP/ML hataya düşmüştür.`` (Bolşevik, Sayı 3, sf. 5) (a.g.e., sf. 26)
`` En baştan şunu belirtmek isterim ki`` diyor R. Başak yoldaş, ``Konferansa
sunulan karar tasarısı, kendi içinde çelişkili ve eklektik bir öze
sahiptir. O karar tasarısı ki, bir yandan İ. Kaypakkaya `yoldaş`ın ulusal
sorunu, ``proleter devrimin çıkarlarına bağlı olarak ele`` aldığını
söylerken, diğer yandan da ``ulusal sorunun özünün Türk ve Kürt ulusundan
hakim sınıfların kendi arasındaki pazar dalaşı`` olarak koyduğunu iddia
etmektedir. Tasarı, bu iki temel tezin aslında birbirinin zıttı olduğu
gerçeğini kavramamıştır. Ya da bundan çıkarılması gereken sonuçları
çıkarmamıştır.`` (a.g.e., sf. 27-28)
Hakikaten de olur ama bu kadarı da fazla. Değil mi yoldaş? Hem sorunu ``özü
burjuvalar arası pazar dalaşması`` olarak alacak, yani eskiden olduğu gibi,
eski milli hareketlerde olduğu gibi alacak hem de ``proleter devrimin
çıkarlarına bağlı`` ele alacak.
Karar tasarısına GDS temsilcisi de çok bozuk çalıyor. Ve aleyhinde konuşuyor.
Şimdi gelin onu okuyalım:
``Eğer sorun bu şekilde eleştirilirse, İbrahim`in getirdiği görüşlerin özü
kavranmamıştır. İbrahim burada Türkiye`nin Kürdistan bölgesinde, feodalizmden
arda kalmış bir takım sorunların olduğunu ve bundan dolayı işte
Kürdistan`daki milli meselenin komünistlerin önderliğinde bir ha1k hareketi
şeklinde değil, burjuvazi önderliğinde bir milli hareket olarak geliştiğini
açıklamaya çalışıyor.
...
İbrahim bizim derinleştirmemiz gereken bir polemik başlatmıştır. Burada
İbrahim`in koyduğundan daha açık bir şekilde, oportünistlere karşı
savunulurken, bugün milli meselenin bir yandan, kapitalizmin şafağında ortaya
çıkan milli meselenin unsurlarıyla , emperyalizm çağındaki milli meselenin
unsurlarının Türkiye`de iç içe geçmesi şeklinde bir durum arzettiğini orta ya
koymak gereklidir.
Benim kendi adıma, ancak şunu söyleyebilirim: -Biz bunu henüz tüm
teşkilatımızda bütün olarak tartışmadık-, benim bu noktada ... İbrahim`e
getirecek bir eleştirim yoktur. Tam tersine bu noktalarda İbrahim büyük bir
Marksist-Leninist olarak savunulabilir, çünkü, gayet açık bir biçimde burada
feodalizmden arta kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele
arasında gayet net ayrımlar yapılmaktadır.`` (a.g.e., sf. 29)
Neymiş efendim: Türkiye`de iki tür milli mesele varmış. Birincisi
feodalizmden arta kalan milli mesele, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan
milli mesele, bu nedenle de komünistlerin önderliğinde bir halk hareketi
değil de, burjuvazinin önderliğinde bir milli hareket söz konusu. İkincisi de
emperyalizm çağına ait milli mesele. Bu da tabii ki komünistlerin
önderliğindeki halk hareketine yol açar. Türkiye`de işte bunlar iç içe
geçmiş. Kaypakkaya`nın yaptığı da bunları birbirlerinden ayırmakmış.
Yani Kaypakkaya`nın defalarca tekrarladığımız görüşleri başka isimlerle
karşımızda.
GDS temsilcisi İ. Kaypakkaya`yı ateşli bir şekilde savunduğu için yorumumuzun
yanlış olması imkansız. Biz yine de bir kontrol edelim. R. Başak yoldaşın bu
sözleri yorumuna bir bakalım:
``GDS temsilcisinin çok haklı bir şekilde vurguladığı gibi, Kaypakkaya yoldaş
, ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunun unsurları ile emperyalizm çağının
ulusal sorunun unsurlarının iç içe geçmesinden oluşan Türkiye Kuzey
Kürdistan`daki ulusal sorunun somut bir analizini yapmıştır.
Bu olgunun tespiti, son derece önemlidir, çünkü bu kavranmaksızın
Kürt ulusal hareketinin ne dünü, ne de bugünü doğru bir tarzda kavranılmaz.
Kapitalizmin şafağındaki, ya da günümüz koşullarında yer alıp da, o dönemin
önemli özelliklerini halen bağrında taşıyan ulusal hareketlerin genel yasası
olan ``ulusal baskının ezilen ve uyruk milletin burjuvazisine`` ağırlıklı
olarak uygulanması gerçeği, Türkiye-Kuzey Kürdistan`daki Kürt ulusal
hareketinin o güne kadarki gerçek durumuna da uygun idi.
Ne var ki, hiçbir sınırlama yapmaksızın, Kaypakkaya yoldaşın ``Hatta milli
baskının esas hedefi ezilen ve bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvazisidir.``
şeklindeki bir genel tez savunması yanlıştır.
Çünkü böyle bir tez, asıl özelliği emperyalizm ve proleter devrimler çağı
tarafından belirlenen, feodalizmden arda kalan unsurların hemen hemen hiç bir
etkisinin olmadığı, ulusal hareketlere karşı izlenen baskı politikasında
geçerli olamaz.
GDS temsilcisi, Kaypakkaya yoldaşın bu yanlış tezini görüp eleştireceğine,
bir adım daha ileri giderek, daha da önemli bir yanlış tezin savunucusu
oluyor. Şöyle ki, GDS temsilcisi İbrahim yoldaşın ``feodalizmden arda kalan
milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net
ayrımlar`` yaptığını savunmaktadır.
Bence, GDS burada Kaypakkaya yoldaşın konumunu, bu alandaolduğundan daha iyi
görüp, göstermektedir........... Kaypakkaya yoldaşın ``ulusal sorun`` üzerine
eserini incelediğimizde, feodalizmden arta kalan unsurlar şunlardır,
emperyalizm çağına ait unsurlar da şunlardır şeklinde bir ayrım görmeyiz.
Hele hele GDS in dediği gibi, bu alanlarda ``gayet net`` ayırımlara rastlamak
mümkün değildir.
Bütün bunlar, GDS` in abartmasının yanlışlığına kanıttır. Ancak bunlardan
hareketle, İ. Kaypakkaya yoldaşın aslında emperyalizm öncesi ulusal sorunla,
emperyalizm çağındaki ulusal sorun arasındaki özsel farklılığı kavramadığı
yönünde bir anlayış da savunmamalıyız. Böyle bir tavır, oportünist bir
tavırdır. Nitekim Parti Bayrağı, tam da bu iddia temelinde İ. Kaypakkaya`ya
saldırmaktadır.
..... 1 No`lu yoldaşın konuşması da dikkatle incelendiğinde Parti Bayrağı`nın
İ.K.` ya yönelttiği saldırıyı, üstü örtülü olarak , biraz da sulandırarak
savunduğu görülecektir.`` (a.g.e., sf. 30- 31)
Görüldüğü gibi R. Başak yoldaşın GDS temsilcisine tek itirazı Kaypakkaya`nın
``feodalizmden arda kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli
mesele arasında gayet net ayrımlar yaptığı`` önermesinde Kaypakkaya`yı
abartması, olduğundan iyi göstermesi şeklindedir. Yani o da Kaypakkaya`daki
iki tür milli mesele anlayışını savunmaktadır.
Böylece Kaypakkaya`nın iki tür milli meselesi yeni isimlerle karşımıza
çıkmaktadır.
Birinci tür milli mesele: Kaypakkaya için eski dönemin kalıntısı, çağımızda
genel geçerliliği olmayan, ezilen ulus burjuva ve toprak ağalarının başını çektiği
ve bu nedenle emperyalizmden tam kopuşa götürmeyecek olan, feodalizmi tasfiye
etmeyecek olan, komünistlerin desteklemesi gereken bir demokratik muhtevaya
sahip olan, özünde burjuvazinin yararına olan, özü burjuvalar arası pazar
dalaşı olan ve halk hareketinden kesin olarak ayrı ele alınması gereken ve
çok uluslu bağımlı ülkeler ve sömürgelerde -şimdinin yarı-sömürgelerinde var-
olan mili hareketler.
Bunlara GDS temsilcisi feodalizmden arda kalan milli mesele diyor.
İkinci tür milli mesele: Bağımlı ülkelerle, sömürgelerle ``emperyalizm``
arasında, ki buradan emperyalist büyük güçler anlaşılır, emperyalizm ile ülke
halkı arasındaki milli mücadeleye yol açan, ülkenin emperyalizmden tam
kopuşuna, feodalizmin tasfiyesine yol açan komünistlerin önderliğindeki halk
hareketi. Tabii halk hareketi milli hareketten kesin olarak ayrılmalı ama.
İşte burada halk hareketi aynı zamanda bir milli harekettir. Bu milli hareket
yani demokratik halk devriminin ta kendisidir. Bu da çağımızda genel ve
yaygın olan milli harekettir.
GDS temsilcisinin emperyalizm çağına ait milli mesele dediği de işte budur.
R. Başak yoldaş bu ayrımı ve onun doğruluğunu kabulleniyor. Fakat o bu ayrıma
yeni bir ``unsur`` katıyor.
Ona göre birinci tür milli hareket kategorisine giren milli hareketler,
``feodalizmden arda kalan milli hareketler değil de, ``feodalizmden arda
kalan ulusal sorunun unsurları ile emperyalizm çağının ulusal sorunun
unsurlarının iç içe geçmesinden oluşan ulusal sorun`` imişler.
İlerisi için kolaylık olsun diye biz R. Başak yoldaşın ``gözü açık`` bu
kategorisine ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` diyeceğiz. Veya okur isterse, iç
içe geçip içinden çıkılmaz hale getirilmiş ulusal sorun da diyebilir. Bir şey
değişmez. Ne de olsa herkesin malumu olduğu gibi bir şeyin ismini değiştirdin
diye o şey değişmiş olmaz.
GDS için iç içe geçme şöyle oluyor: bir yandan ülke içinde milli sorun var.
Bu feodalizmden arda kalan milli sorundur. Kaypakkaya`nın birinci tür milli
hareket anlayışı budur. Bir de bir bütün olarak ülkenin ülke dışındaki
emperyalizm ile milli sorunu var. Kaypakkaya`nın ikinci tür milli mesele
anlayışı budur. İşte ülkede bu iki tür milli mesele bir arada bulunduğundan
feodalizmden arda kalan milli mesele ile emperyalizme ait milli mesele iç içe
geçmiştir.
R. Başak ise bu iç içe geçmeyi birinci tür milli hareket için geçerli
görüyor. Bu arada ikinci tür milli meselede duruyor. Bu tabii ki işin aslında
sadece bir isim değişikliği değil. Bu isim değişikliği sayesinde
Kaypakkaya`nın iki tür milli meseleyi de emperyalizm çağına ait milli mesele
olarak ele aldığı ispatlanacak mı acaba? Yoksa bu iş R. Başak`ın başına
kabağı patlatacak mı?
Şimdilik biz R. Başak`ın bu yeni kategorisini incelemeden onun bu
kategorisinin Kaypakkaya`nın iki tür milli hareketi ile çakıştığını görelim.
Ayrılık noktalarına ve bunların anlamına sonra bakarız. Böylece işimiz de
kolaylaşır aslında. Ayrılıkların kozmetik olduğu, esası değiştirmediği
kolayca görülür.
ii. İki tür ulusal sorun üzerine biraz daha:
R. Başak yoldaş İ. Kaypakkaya`nın milli sorunu ``emperyalizmden bağımsız
`` ele almadığını ispatlamak için şunları söylüyor:
``Şimdi ise, Kaypakkaya yoldaşın ulusal sorunu ``emperyalizmden bağımsız ele
aldığı`` ve gerçek çözümü, proletarya önderliğinde DHD`ne bağlı ele almadığı,
dahası, Kürt burjuva ve feodallerinin Kürt milli hareketine önderliğini kabul
ettiği vb. tezlerin değerlendirmesine geçelim.
...
Bu alıntıda, ``çağ tespiti`` bağıntısında söylenenler dışında hiçbir yanlış
yoktur. Tersine, ulusal sorunun Leninist tarzda bir özetlemesi ile karşı
karşıyayız. İnsan bu alıntıya rağmen, nasıl olurda yukarıdaki iddialar ileri
sürülebiliyor diye kendi kendine sormadan edemiyor. Bir insan düşünün ki,
eski burjuva devrimleri döneminin kapandığını, burjuvazinin devrimci rolünü
yitirdiğini, eski klasik sömürgeciliğin 1905`ten İkinci Dünya Savaşı
sonlarına kadar geçen sürede ``yeni sömürgeciliğe dönüştüğünü``, artık
yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde emperyalizmi kovma, demokratik devrimi
gerçekleştirme görevlerinin proletaryanın omuzlarında olduğunu, ``çağımız
için genel, yaygın ve tipik durumun`` bu olduğunu savunur; yine de bu kişi
``milli sorunu`` emperyalizmden bağımsız ele almakla, sorunun çözümünü
proletarya önderliğinde devrime bağlı ele almamakla, daha da berbatı, Kürt
milliyetçiliğinin önderliğini kabul etmekle suçlanabiliyor.
Sözümüz daha bitmedi. Dahası var.
Yine bu insan, ``çağımızda genel, yaygın ve tipik olanı `` belirtmekle
yetinmiyor, feodalizmden arda kalan ulusal sorunla, emperyalizm çağına özgü
olan ulusal sorunun karmaşasından oluşan, ancak ``genel geçerliliğe`` sahip
olmayan ulusal sorunun bile tahlilini yapıyor ve bu tür milli hareketlerde
bile, önderliğin proletaryanın omuzlarında olduğunu söylüyor olsun!! Doğrusu,
bu kadar kıvrak zeka ve bu kadar diyalektik, materyalist yaklaşım az görülür
cinstendir.
Kaypakkaya`nın feodalizmden arda kalan ulusal sorunla, emperyalizm döneminin
özelliklerini taşıyan ulusal sorunun karmaşasından oluşan ulusal sorundan ve
bunların çözüm yolundan bahsettiğini söyledik. Dinleyelim ne diyor:
....
Alıntı, yukarıda yaptığımız kısa yorumun bütünüyle doğru olduğunu göstermiyor
mu? Buna hayır diye cevap verebilmek için, kişinin ya okuduğunu kavramayacak
kadar siyasi kör olması, ya da işi domuzuna kavramaması gerek. Biz, sorunun
yoruma gerek duyulmayacak kadar açık olduğunu düşünüyoruz. Ve bir adım ileri
giderek Türkiye- Kuzey Kürdistan`daki ulusal hareketin, ulusal sorunun bu
kategoriye dahil olduğunu, Kaypakkaya yoldaşın da sorunu böyle koyduğunu
ileri sürüyoruz.
........
Bizim tartışmamız bağıntısında önemli olan, Kürt milli hareketinin
önderliğini hangi sınıfların yaptığı hakkında söylenenlerdir. Görüyoruz ki,
Kürt milli hareketinin önderliğini yapan sınıflar ve bunun ayrılmaz parçası
olan, hareketin burjuva özelliği, Kaypakkaya yoldaşın vurguladığı gibi
``çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak
zorunda olduğu vakıadırlar`` alanına girmektedirler. Bunun tespiti son derece
önemlidir, çünkü bu kavranılmaksızın, çağımızda genel olandan hareketle
Türkiye-Kuzey Kürdistan`da var olan ulusal hareket hakkında yanlış
tahlillerin yapılması kaçınılmazdır. Nitekim, Parti Bayrağı, Partinin Yolu ve
bir dönemler Halkın Yolu dergi ve gazeteleri tam da bu hatayı
işlemektedirler.`` (a.g.e., sf. 39-41)
``Hiç bir yoruma meydan vermeksizin şunun altını çizmek istiyoruz:
Demokratik halk devriminin emperyalizme yönelmediği ne ölçüde doğru ve mümkün
ise!! gerçek çözümü demokratik halk devriminin zaferine bağlı ele alınan bir
ulusal sorun da ancak o ölçüde emperyalizmden bağımsız ele alınabilir!!!
Sorunu başka türlü görüp gösterme, oportünist kafa karışıklığının bir
ürünü yada bilinçli çarpıtmaların bir sonucudur.``
(a.g.e., sf. 32-33)
Tüm bunlar neyi gösteriyor?
Milli hareket ile halk hareketini kesin, mutlak olarak birbirinden
ayıran ve bu ayrımda ısrar eden Kaypakkaya ülkenin emperyalizmden tam kopuşu
görevini, böylece ülke dışındaki emperyalist güçlere karşı bir milli devrim
görevini bu halk hareketinin üzerine yüklemek ve böylece onu da bir milli
hareket ilan etmek zorunda kalmıştı. Bu halk hareketi, aynı zamanda milli bir
hareket olan bu halk hareketi onun demokratik halk devriminin ta kendisiydi.
R. Başak yoldaş da diyor ki: milli sorunun tam çözümünü emperyalizmden tam
kopuş olarak ve demokratik halk devriminin bir ürünü olarak gören Kaypakkaya
böylece milli sorunu emperyalizme ``bağlamıştır``. İşte bu milli mesele
anlayışı emperyalizm çağına ait milli mesele anlayışıdır.
Ve işte emperyalizm çağına ait milli mesele de budur. Bir bütün olarak ülke
halkı ile, emperyalizm arasındaki milli mesele.
Bir de ``yarı- sömürgelerde`` ülke içinde milli mesele vardır. Kaypakkaya`nın
halk hareketinden kesin olarak ayırarak ele aldığı, ``çağımızı karakterize
etmeyen`` eski dönemin kalıntısı olan`` vb. olan milli mesele.
İşte Kaypakkaya`nın bu tür milli meselesi de R. Başak yoldaşın ``iç içe
geçmiş ulusal sorun`` kategorisini oluşturuyor.
Bu ne demektir? Bu Kaypakkaya`nın bu kategori ile ilgili tüm sözleri R.
Başak`ın kabulüdür. Eleştirdiği noktalar saklı kalarak. O zaman da
Kaypakkaya`ya getirdiğimiz tüm eleştiriler R. Başak için geçerli hale gelir.
Onun kendine özgü katkıları ayrıca ele alınır.
R. Başak`ın iki tür milli hareket anlayışının Kaypakkaya ile çakıştığını
göstermek için biraz daha okuyalım.
iii) Sömürge Ve Yarı-Sömürge Ülke Halklarıyla Emperyalizm Arasındaki Milli
Çelişki Ve Sömürge Ve Yarı-Sömürge Ülkelerin Kendi İçindeki Milli Çelişki:
R. Başak yoldaşın sayfa 51`deki başlığı böyle. Okuyalım:
``Biz yeniden esas tartışma konumuza dönelim: Yazının ilk başlarında dedik
ki, emperyalist sömürgeci ülkeler ile, çok uluslu olmayan sömürge ve
yar-sömürge ülke halkları arasındaki milli çelişkinin ürettiği ikili görev
alanı çok uluslu olan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ikili görev alanına
oranla daha dar ve farklıdır. Bundan dolayıdır ki, bu iki farklı yapılarda
izlenecek pratik politika da köklü farklılıklar gösterecektir.
.. Bizzat kendi içinde ulusal baskı politikası izlemeyen, ulusal çatışmalarla
parçalanmış olmayan; kendisi emperyalizmin sömürgesi ya da yarı-sömürgesi
durumunda olan ülkelerde ulusal sorunun tamamı, emperyalist güçler ve onun
ülke içindeki bir avuç uşağı ile, ülke halkı arasındaki milli çelişkide
kendini bulur. .
Emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürgesi durumunda bulunan, ancak kendi
içlerinde ``ulusal sorunları`` olan ülkelerde, ulusal sorunun tamamının
emperyalizmle ülke halkları arasındaki çelişki olduğunu söyleyemeyeceğimiz
gibi, bu ülkelerde, ikili görevin`` daha geniş ve karmaşık olduğunu görmek
zorundayız. Bu tür ülkelerde emperyalizmin uyguladığı ``yönetme`` yöntemleri
hakkında Stalin`in 1947`lere kadar İngiltere`nin sömürgesi durumunda olan
Hindistan için söyledikleri bizlere ışık tutmaktadır.
...
Bu değerlendirme, Hindistan somutunda yapılan bir değerlendirme olmakla
birlikte, genel geçerliliğe sahiptir. Gerek 1947`lere kadar sömürge olan
Hindistan pratiği, gerekse 1920 yıllarında gelişmeye başlayan ve İkinci Dünya
Savaşı sonrası yıl1arda artık dünya genelinde egemenlik kuran ``sözde
bağımsız`` gerçekte ise emperyalizme her yönüyle bağımlı olan ``yeni sömürge``
ülkeler pratiği bu teorik değerlendirmenin bütün tazeliğiyle günümüz için de
geçerli olduğunu yeterince ikna edici bir tarzda doğrulamıştır.`` (a.g.e.,
sf. 54)
``Stalin yoldaşın Hindistan bağıntısında vurguladığı gibi, emperyalistler
egemenliklerini kurdukları veya kurmak için talan politikasını uyguladıkları
çok uluslu ülkelerde öteden beri hakim ulus olma konumuna sahip ulus ya da
ulusların, onların hakim sınıflarına dayanarak, diğer ulus ve ulusal
azan1ık1ar üzerinde dolaylı hakimiyetlerini kurarlar. Türkiye`de olan
budur.``(a.g.e., sf. 57)
``Çok uluslu yarı-sömürgelerde -bundan böyle sömürgeleri almıyoruz-
emperyalist devletlere bağımlılığın getirdiği milli sorun vardır ve bundan
dolayı bu tür ülkelerin komünistleri ulusal kurtuluş mücadelesi görevi ile
yükümlüdür. Bu görev ``ikili görev``in sadece bir yönünü teşkil eder. Hiç bir
ayrım ve sınırlama yapmaksızın sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal
sorunun esasının emperyalizmle ülke halkları arasındaki çelişmede
düğümlendiğini savunmak bir kaç açıdan dolayı yanlıştır.
....
Dördüncüsü, bu tespit , bizzat kendi içinde ulusal baskı mevcut olan
yarı-sömürge ülkelerde ulusal sorunun esasını emperyalizm ile ülke halkları
arasındaki çelişki tarafından mı, yoksa ülke içindeki hakim ulusa karşı
ulusal bağımsızlık temelinde örgütlenen ve eylem yürüten herhangi bir ulusal
hareket tarafından mı belirleneceğine, her tarihi dönemde somut olarak karar
vermek gerektiği gerçeğini yadsımaktadır.
....
Türkiye -Kuzey Kürdistan`da ulusal sorunun özü emperyalizmin uşağı Türk devleti ile,
Kürt ulusu arasındaki çelişki tarafından belirlenmektedir...
....
... Eğer sorun MK`nin koyduğu biçimde ele alınırsa, ulusal sorunda
dikkatimizi emperyalizm ile ``işçi sınıfı ve halk `` arasındaki çelişmeye
yoğunlaştırmak ve bu temelde kitleleri devrime kazanmak zorundayız. Kürt
ulusal sorununu ise, bunun yanında, bir yan sorun olarak ele almalıyız.
Benim yaklaşımıma göre ise, ulusal sorunda esas dikkatimizi Türk devleti ile
Kürt ulusu arasındaki çelişkiye vermeli, Kürt işçi sınıfını, köylülüğü ve
devrime katılabilecek diğer katmanları bu çelişki temelinde kazanmaya özel
önem vermeliyiz.
MK` nın politikası öncelikle emperyalizme karşı mücadeleyi öngörmekte ve
doğal olarak `Türk milliyetçiliğini` ikinci plana iterken; benim önerdiğim politika,
öncelikle Türk devletine, onun şovenizmine karşı mücadeleyi önermekte ve Kürt
milliyetçiliğine karşı mücadeleyi ikinci plana itmektedir. Bu her iki sonuçta
da önerilen politikanın doğal sonucudur.
...Yine bundan dolayıdır ki, bu politika ulusal sorunun proletaryanın
önderliğinde gerçekleşecek devrim için doğru bir şekilde kullanılmasını
sağlayamaz.`` (a,g,e., sf. 55- 61)
Dolayısıyla,
Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası genel geçerlilik kazanan yeni sömürgecilik
şartlarında, bir yanda emperyalizm var, öbür yanda yarı- sömürge ülkeler.
Bu yarı-sömürgeler çok uluslu ülkeler değilse, ne ala, doğrudan emperyalizm
ile ülke halkı arasındaki çelişme, doğrudan ülke halkının emperyalizme karşı
milli kurtuluş mücadelesi söz konusudur. Emperyalizm... emperyalizm ülke
dışındaki güçlerdir.
Yok eğer yarı-sömürge ülke çok ulus1u bir ülke ise, orada bir yandan
emperyalizm ile ülke halkı, çeşitli milliyetlerden ülke halkı arasında bir
milli çelişme vardır, emperyalizm çağına özgü olan, genel olan işte budur.
Demokratik Halk Devrimi ile çözülür.
Diğer yandan ise , bu çok uluslu yarı-sömürgelerde emperyalizmin uşağı hakim
sınıflar tarafından yönetilen hakim ulus ile, onların hakim sınıfları ile
ezilen ulus arasında bir milli çelişme vardır, emperyalizm bu ezilen ulusları
desteklediği hakim ulus, egemen ulus üzerinden sömürür. Ve işte ``iç içe
geçmiş ulusal sorun`` budur.
Böylece Kaypakkaya`nın tekrar tekrar üretildiğini görüyoruz.
Böylece bir de ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunun`` yani
``yarı-sömürgelerin kendi içlerindeki ulusal sorunun emperyalizme nasıl
``bağlandığını`` ve böylece nasıl ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` haline
geldiğini: Emperyalizm ezen ulus üzerinden ezilen ulusu da sömürüyor. Böylece
ezilen ulusun milli sorunu emperyalizme de ``bağlanıyor.`` Böylece
feodalizmden arta kalan ulusal sorun ile emperyalizm çağına ait ulusal sorun
``iç içe`` giriyor.
Dolayısıyla ve tekrar, Kaypakkaya için geçerli olan her şey R. Başak yoldaş
için de geçerlidir. Bunu ileride tekrar göreceğiz. Şimdi R. Başak`ın ``iç içe
geçmiş ulusal sorun``unun özelliklerine bir bakalım. Yani Kaypakkaya`nın halk
hareketinden kesin bir şekilde ayrı olarak ele alınması gereken milli
meseleden emperyalizm çağına ait milli meseleyi anladığının R. Başak`ça
izahına bir bakalım.
iv- İç İçe Geçmiş Ulusal Sorun veya R. Başak`ın Orijinal Katkıları
a) Feodalizmden arta kalan ulusal sorun emperyalizme nasıl bağlanır?
Bunu ``Partizan Çıkarken``in nasıl yaptığını görmüştük. Emperyalizmin açtığı
pazardan, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğu için .. ülke içindeki
ulusal sorun, yani feodalizmden arta kalan ulusal sorun .. emperyalizme
bağlanmıştı.
R. Başak yoldaşın yaptığı da Stalin`in İngilizlerin sömürgelerinde
uyguladıkları milliyet politikasına dayanarak ispatlayarak yaptığı da şu: Çok
uluslu yarı-sömürgelerde emperyalizm hali hazırda milli baskı altında tuttuğu
ama ülke içinde ezen ulus olan ulusa dayanarak ezilen ulusu da ezdiği için
ülke içindeki ulusal sorun emperyalizme bağlanmış olur.
R. Başak yoldaş, bu yeni yaklaşımıyla sanırız ``Pazar`` sorunundan paçasını
kurtarıyor. Gel gelelim bu yaklaşım da bizim bilgimiz dahilinde yeni bir şey
değildir. Bizim `halkın sülalesi` tüm bunları daha önce de üretmiş ve
kullanmıştır.
Biz önce Stalin`e yapılan atıfa bir göz atalım:
Stalin, emperyalistlerin sömürgelerini yönetirken kullandıkları milliyet
politikasını ele alıyor. Çok uluslu bir sömürgede bir veya birkaç ulusa
dayanarak tüm ulusları yönetmek.
İyi ama Stalin burada mesela söz konusu olan sömürgeyi yönetmeyen
emperyalistlerin o sömürgede uygulayacağı milliyetler politikasına değiniyor
mu? Hayır.
Emperyalistlerin ``kendi`` sömürgelerinde, kendi etki alanlarında ezilen
ulusların başkaldırışlarına karşı acımasız oldukları ama rakiplerinin
sömürgelerinde, etki alanlarında böylesi faaliyetleri candan destekledikleri,
kışkırttıkları, ulusların kendi kaderini tayin hakkının şampiyonları olduğunu
vs. vs. Bunları kim bilmez? Açık ki Stalin değil. R. Başak yoldaş anlaşılan
böylesi basit tarih olgularını, emperyalizmin bu en bariz eğilimlerinden birini
bilmiyor. Veya ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunu`` emperyalizme nasıl
olur da bağlarım derken böylesi bir olguyu unutuverdi.
Emperyalizmin genel milliyet politikası söz konusu edilecekse o şudur: en
gerisinden en gelişmişine bütün ulusları ezmek. Bu siyasetin ne tür somut
metotlarla yönetileceği sorunu, Stalin`in somut olarak İngiliz
emperyalizminin sömürgelerini yönetme metodu şeklinde olabileceği gibi,
rakibin sömürgesinde milli ayaklanmalar şeklinde de olabilir. Ve son tahlilde
ve en kesin karar verici olarak rakip ile girişilen emperyalist savaşlar,
dünya savaşlarına dönüşen savaşlarla da olabilir...
R. Başak yoldaşın ve diğerlerinin ``ülke içindeki`` milli sorunu
``emperyalizme bağlamak`` için böylesi görüşlerle ortaya çıkmalarının ardında
yatan temel sorun ise onların milli meseleyi daha hala daha tek tek ülkeler
için bir sorun olarak görmeleri emperyalizm olgusunu, bunun anlamını bir
türlü idrak edememeleridir. Bu nedenledir ki ülkelerindeki ulusal sorun
``karmaşasını`` emperyalizme bağlamak için emperyalizmin şu veya bu özelliği
veya yöntemine baş vurup duruyorlar.
Bu arada emperyalizm olgusu, emperyalizm çağında milli meselenin neyin nesi
olduğu, bunun proleter hareket açısından neyin nesi olduğu kaynayıp gidiyor.
Ortalığı da öylesine bir toz duman bürüyor ki...
b) Ulusal Baskının Amacı
``Dahası, ulusa1 sorunun ``genel sömürgeler sorunu ve sosyalist devrimin
yedeği`` haline geldiği koşullarda da, ulusal sorun henüz ``ülke içi bir
sorun olarak`` ele alındığı koşullarda da, ulusal baskının amacı aslında
aynıdır. Değişen şey amaç bağıntısında olmamıştır. Değişen şey, ulusal
sorunun hangi devrime bağlı ele alınıp çözüleceği ve ulusal baskı uygulayan
sınıflarla, ulusal baskıya uğrayan millet ve milliyetlerin kapsamının
genişleyerek, dünya sorunu haline gelmesidir.
Bugün Türkiye-Kuzey Kürdistan`da Türk hakim sınıflarının ve emperyalist
efendilerinin, Kürt ulusuna ulusal baskı uygulamalarının amacı nedir? diye
sorulduğunda, Kaypakkaya yoldaşın verdiği yanıt dışında bir başka yanıt
verilemez. Ya da 1912 yılları ve öncesinde Rusya`da Büyük Rusların diğer
ezilen ulus ve ulusal azınlıklara milli baskı uygulamalarının amacı nedir?
diye sorulsa, yine aynı içerikte bir cevap verilmek zorundadır.
Amaçla, amacın gerçekleşmesi için başvurulan yöntemlerin, uygulamaların
arasına eşit işareti çekilemeyeceği gibi, bunların birbirinin karşıtı olarak
gösterilmesi de Marksist-Leninist bir yaklaşım olamaz.`` (a.g.e., sf. 38)
R. Başak yoldaşın doğru bulduğu, değişmediğini ilan ettiği bu amaç neymiş?
Kaypakkaya`dan kendi yaptığı alıntıdan okuyalım.
``Bu amaç nedir? Bu amaç en genel ifadesiyle ülkenin bütün zenginliklerinin
rakipsiz hakimi olmaktır...`` R. Başak yoldaş ``doğru``,``değişmez`` vb.
derken bunları tekrarlıyor. Ama devam edilmesi gerekir.``... Stalin yoldaşın
ifadesiyle `pazara kim sahip olacaktır?` Meselenin özü budur...`` (a.g.e.,
sf. 37)
İşte Kaypakkaya`ya göre milli harekete, siyasi bir hareket olan milli
harekete, bu siyasi harekete yol açan ekonomik neden, dolayısıyla bu siyasi
hareketin başarmak istediği ekonomik amaç... pazardır. Ulusun pazarı. Her
siyasi hareket, tarihi olarak kayda değer her siyasi hareketin ekonomik bir
amacı vardır, nasıl ki o harekete yol açan esas kaynak da ekonomik ise.
Emperyalizm öncesi milli hareketlerin amacı ezilen ulusun burjuvazisi için
ulusun pazarını ele geçirmek idi. Ulus, daha doğrusu ulusun burjuvazisi bu
pazarda hakimiyet nedeniyle ezen ulusun burjuvazisi tarafından ezilmekteydi.
Dava ezilen ulusun burjuvazisinin davasıydı. Dava gelişmesi içinde ve dolaylı
olarak köylüleri de etkiliyor ve bu etkiye orantılı ve köylülüğün
burjuvazinin bu davasına katılımına orantılı olarak milli hareket GÖRÜNÜŞTE
bir halk hareketine dönüşüyordu.
Tüm, bunlar emperyalizm öncesinde, kapitalizm emperyalist kapitalizm olmadan
önceki burjuva gelişmeye, kapitalizme ve dolayısıyla milli hareketlere
özgüdür.
Emperyalizm ise farklıdır.
Emperyalist kapitalizm kendisini metalar için pazar rekabeti ile kısıtlamaz.
Kısıtlayamaz. Emperyalizm hammadde kaynaklarına, ulaşım yollarına, yatırım alanlarına
ve bu arada metaları için pazarda hakim o1mak zorundadır. O her alanda
tekelini kurmak ister. Milletler bu amaçla ezilirler. Ve bu köylülüğün
sömürülmesini, ezilmesini devreye sokar.
O zaman da milli mesele burjuvalar arası rekabet sorunu olmaktan çıkar,
köylülüğün emperyalizmden kurtuluşu sorununa dönüşür. Burjuvalar arası
rekabet ortadan kalkmamıştır. Önemini yitirmiştir. Milli meselede esası
belirleyici o değildir artık. Milli baskının da, bu baskıya tepki olarak
doğan milli hareketin de amacı değişmiştir artık.
Milli baskının amacı artık pazar sorunu gibi dar bir sorun değil, milletlerin
hayatı üzerinde top yekün tekelini kurmak, hammadde kaynaklarının, ulaşım
yollarının, pazarın, yatırım alanlarının tek ve kesin hakimi olmak sorunudur.
Buna tepki olarak doğan milli hareketlerde GÖRÜNÜŞTE değil, gerçekte, yüzeyde
değil özde KÖYLÜLÜĞÜN sorunudur artık.
Kaypakkaya siyasi bir hareket olarak milli hareket ile onun ve ona yol açan
milli baskının ekonomik amacı arasında bir bağ kuruyor. Bunu emperyalizm
öncesi dönemin amaçları ile aynı olarak görüyor.
R. Başak ise Kaypakkaya`nın bahsini ettiği ``amaç``ı gökyüzünde gezen ne
idüğü belirsiz bir ``amaç`` olarak lanse ediyor. Kaypakkaya ``ülkenin bütün
pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olma mücadelesinin``
``pazara kim sahip olacaktır`` sorunu olduğunu açıkça koyuyor. Bu sonuncusunu
atlayan R. Başak ise amaç ``ülkenin bütün pazarlarının, maddi
zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır`` ve bu değişmez diyor. Bu değişmez
ise bu amacın burjuvazinin pazara hakimiyet amacı olması da değişmez. Gerçek
durum şudur ki değişmiştir. Çünkü kapitalizm değişmiştir. Sadece amaç değil,
milli meseleyle ilgili herşey değişmiştir.
Milli baskının amacının değişmediğini iddia etmek, hele hele buna rağmen milli
hareketin değiştiğini iddia etmek en basitiyle aptallıktır.
c) Ekonomi ve Siyaset veya
Pazar ve Milli Hareket
Gördük ki milli hareketle ilgili olarak herşey değişti,
``siyasi bir hareket olarak`` milli hareket vs. vs. hepsi değişti ama ``milli
baskının amacı`` değişmedi. Burada hali hazırda ekonomi ile siyaset arasında
bir uçurum yaratılması yatar. Biraz daha bakalım:
``Stalin`in sorunu ele alışı ise tamamen değişiktir. Ona göre, ulusal sorunun
genel sömürgeler sorunu haline gelmesi, doğal olarak emperyalist devletlerle,
sömürge ve bağımlı milletlerin halkları, öncelikle de köylülerini siyasi
mücadelede karşı karşıya getirmiştir. Emperyalistler, sömürge ve bağımlı
milletlerin halkları sömürme ve siyasi köleleştirme politikalarını
gütmelerinin bir sonucu olarak, bu alanda geniş köylü yığınlarının ulusal
bağımsızlık mücadelesine yönelmesini ve böylece proleter devrimin bir
müttefiki haline gelmelerinin koşullarını yaratmıştır.
Böylece artık bu ülkelerdeki, ezen ve ezilen ulus burjuvazisi arasındaki pazar
dalaşı için ``rekabet mücadelesi ``ya da doğrudan bağımsız devlet kurma
amacıyla gerçekleşen ancak ülke içindeki hakim sınıflara yönelmekle sınırlı
kalan milli hareketler, emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı, siyasi ve
görünürde de olsa halk hareketine dönüşmüştür.
....
(Semiç`e-bn.) göre, milli sorunun sosyal içeriği ``ezen, ezilen ulus
burjuvazisinin pazar için rekabet mücadelesidir.`` Bunu savunmak, ezilen
ulusun ekonomik rekabet mücadelesi ile kendini sınırladığı, sınırlayacağı;
emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi verebilecek devrimci, ilerici
toplumsal potansiyelden yoksun olduğunu söylemek demektir.
``Pazar için rekabet ``mücadelesi`` ``yükselen kapitalizm`` koşullarına
özgüdür. Dahası, ``pazar için rekabet mücadelesi`` bir ``milli hareket
olarak`` nitelendirilemez. Çünkü, `` pazar için rekabet mücadelesi``, iki
ulustan burjuvazinin ekonomik alanda üstünlük kurmak için, rekabete dayalı
bir mücadelesi iken, ``milli hareket`` burjuvazi ve toprak ağalarının
önderliğinde de olsa, geniş halk yığınlarının, başta da köylülüğün, aslında
``ezen ulusun siyasi, ekonomik, kültürel`` baskılarına karşı bir
başkaldırışıdır. Bu hareketin her dönemde, doğrudan bağımsız devlet kurma
talebiyle ortaya çıkıp çıkmaması, onun siyasi, milli bir hareket olduğu gerçeğini
değiştirmez.`` (a.g.e., sf. 36-37)
Buradaki birinci sorun Stalin`in Yugoslavya ilgili sözlerinin yorumudur.
Stalin`in , ``milli meselenin özü şimdi... halk kitlelerinin... hakim
milletin emperyalist burjuvazisi tarafından yok edilmesine karşı mücadelesinde
yatmaktadır... esas olarak söz konusu olan... hakim milletin emperyalist
gurubunun, geniş kitleleri, herşeyden önce sömürgelerin ve bağımlı
milliyetlerin köylü kitlelerini sömürmesi ve ezmesidir, onları bu baskı ve
sömürünün sonucu emperyalizme karşı mücadeleye sokmasıdır ..`` vb. Sözleri R.
Başak ve benzerlerinin kendi kafalarında oluşturdukları milli mesele, daha
doğrusu milli meseleler karmaşası anlayışlarına uyarlanıyor: Yugoslavya
dışında bir emperyalizm. Bu Yugoslavya dışındaki emperyalizm Yugoslavya
içinde hakim ulusların hakim sınıflarıyla el ele tüm Yugoslavya`yı milli
baskı altında tutuyor ve hakim ulusun hakim sınıfları üzerinden de diğer
ulusları, Yugoslavya`da hakim ulus tarafından ezilen ulusları da milli baskı
altında tutuyor.
Yani bir bütün olarak ``yarı-sömürge Yugoslavya`` ile onun dışındaki
emperyalizm arasında bir milli mesele, emperyalizme ait milli mesele,
Demokratik halk Devrimi ile çözülecek milli mesele...
Bir de Yugoslavya içinde ``feodalizmden arta kalan`` veya ``iç içe geçmiş``
ulusal sorun...
Stalin Yugoslavya`daki hakim ulusun burjuvazisini yani Sırp burjuvazisini söz
konusu ediyor sayın R. Başak yoldaş. Yugoslavya`nın onu çevreleyen
emperyalist güçlere bağımlılığı ayrı bir sorundur. Onu da müsadenle ayrıca
dikkate alıyor.
Ne gam. Emperyalizm var. Yarı-sömürgeler var. Bunların arasında milli sorun
var. Birde yarı-sömürgelerin kendi içinde milli sorun var... ``iç içe
geçmiş``...
İşte tüm haltlar bu çerçevede yeniyor.
Kaypakkaya`da iki tür milli hareket anlayışı vardır. Önce milli hareket ile
halk hareketi birbirinden kesin olarak ayrılır, sonra milli hareketten kesin
olarak ayrılan halk hareketi de bir milli harekete dönüştürülür. Daha önceki
ayrım korunarak bu yapılır.
Şimdi hem bu ayrımı korumak, hem de tüm bunların ``emperyalizm çağına ait
milli mesele ``anlayışını yansıttığını ispatlamak zorunda olunuz. Ortaya
kaçınılmaz olarak ``iç içe geçmiş`` bir teori çıkacaktır. İki tür milli
hareket anlayışıyla karşı karşıya olduğunu kavrayamadan iki tür milli hareket
anlayışını olduğu gibi yeniden üreten ``Partizan Çıkarken``den tutunuz, bu
iki tür milli hareket anlayışını bilince çıkarıp bunlardan ikincisini (Halk
hareketi olarak milli hareketi) milli meselenin emperyalizm çağına ait yorumu
olarak değerlendiren, birincisini de ya feodalizmden kalma, yada ``iç içe
geçme`` olarak yorumlayan GDS, BP, MB guruplarına kadar olsun, bunların
Kaypakkaya`nın iki tür milli mesele anlayışından dolayısıyla da bu anlayışın
içeriği olarak Marksizm-Leninizm`in emperyalizm çağına ait milli mesele
anlayışını Marksizm`in burjuva devrimleri çağına ait milli mesele anlayışıyla
karıştırıp mide bulandırıcı bir çorbasını üretmekten başka birşey yapamazlar.
R. Başak`tan yukarıda okuduğumuz satırlarda kendi içinde tutarsızlığın pek
çok örneği vardır. Tüm bunları bir kenara bırakırsak esas fikir silsilesini
şu oluşturur:
Bir yandan emperyalizm çağında milli mesele köylü sorunu olacak, dolayısıyla
``siyasi hareket`` olarak milli hareket bir köylü hareketi olarak görülecek,
öyle anlaşılacak.
Diğer yandan , çağ değişti ama amaç, milli baskıların ve milli hareketlerin
amaçları değişmedi, yani ekonomik temelleri, siyasi bir hareket olarak milli
hareket olarak milli hareketin ekonomik amacı değişmedi. (Bu ekonomik temel
ile, içerik ile, amaç ile doğrudan bağıntılı olan milli hareketlerin siyasi
amaçlarına, yönelimlerine hiç değinmiyoruz.)
Hem amaç değişmedi, hem de milli mesele bir köylü meselesi haline gelecek???
Hem bu değişmeyen amaç eskiden burjuvazinin kendi pazarına, veya ezdiği
ulusun pazarına sahip olma sorunu olacak, hem de esas sorun bu olmaktan
çıkacak...
Çözüm: ``yeni sömürgelerde ``emperyalizme ve onun ülkedeki uşaklarına karşı
pazar rekabeti üzerinde yükselen milli hareket bir siyasi hareket ve devrimci
köylüleri kattığı için bir devrimci hareket ama tüm bunlar ``görünüşte``...
milli hareket ``görünüşte bir halk hareketi``...
Emperyalizm çağındayız ama .. şu veya bu milli hareketin bünyesinde
taşıyabileceği şu veya bu burjuva kalıntı bizi milli meseleye eskisi gibi
yanaşmaya itiveriyor. Yani ``iç içe geçen`` sadece milli mesele değil, bu
şaheser teorinin mucitlerinin kafalarıdır da. Ve sorun sadece kafaların iç
içe geçmesi değil, tüm bunların ardında burjuva demokrasisinin yatmasıdır.
D) Milli Mesele Ne Kadar ve Nasıl İç İçe Geçer:
``Yeni-sömürgelerde ``ülke içindeki milli sorun`` ``iç içe geçmiş`` milli
sorun ya. Şimdi bunların neden ve nasılına ve böylece neden ve nasıl- ve ne
zaman- köylü sorunu haline geldiğine bir bakalım:
``(İ.K. -bn.) .. Halk hareketi ile milli hareket arasındaki farklılığa,
Kürtlerin ulus olmadığını savunanların gerekçelerinin çürüklüğüne vb.
değindikten sonra şöyle der:
``Hatta milli baskıların asıl hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk mil1etin
burjuvazisidir.``
Önceden de belirttiğim gibi, yoldaşın hiç bir sınırlama yapmaksızın böyle bir
genellemede bulunması yanlıştır. Böyle bir genelleme, ezilen ulus
burjuvazisinin hemen hemen tamamıyla, ezen ulus burjuvazisiyle birleştiği
ülkelerde var olan ulusal sorunlarda, mil1i baskının esas hedefinin, ezilen
milletin daha çok köylü yığınları olduğu gerçeğini dıştalamaktadır.
Ne ki, bu hatalı tespit, karar tasarısındaki iddianın doğruluğunu
ispatlamamaktadır. Çünkü bu yanlış, milli hareketlerin sosyal içeriğinin,
köylü hareketi olduğunu dıştalamamaktadır. Nitekim 1925-1940 arasında
Türkiye-Kuzey Kürdistan`da gerçekleşen Kürt milli hareketlerinin
önderliğinin, burjuva feodal karakterine rağmen, hareketin asıl ordusunun
köylülük oluşturulduğunu, Kuzey Kürdistan`da uygulanan milli baskının Kürt
köylülerini milli harekete sürüklendiğini ve daha da önemlisi, köylülüğün
gerek Kürt milli hareketinde, gerekse komünistler önderliğinde gerçekleşecek
bir halk hareketinde oynayacağı güçlü devrimci rol yadsınmamakta, tersine
büyük bir kararlılıkla savunulmaktadır.
Bütün bunlar, Kaypakkaya yoldaşın Türkiye`de milli hareketin Sosyal içeriğini
iki ulusun burjuvazisi arasında bir pazar dalaşması olarak görmediğini
yeterince kanıtlamaktadır.``
(a.g.e., sf. 38-39)
Bir de yoldaşın ``önceden de belirttiği`` yeri okuyalım:
``Ne var ki, hiç bir sınırlama yapmaksızın, Kaypakkaya yoldaşın ``Hatta milli
baskıların esas hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk milletin burjuvazisidir``
şeklinde bir genel tez savunması yanlıştır.
Çünkü, böyle bir tez, asıl özelliği emperyalizm ve proleter devrimler çağı
tarafından belirlenen, feodalizmden arda kalan unsurların hemen hemen hiç bir
etkisinin olmadığı ulusal hareketlere karşı izlenen ulusal baskı
politikasında geçerli olamaz.`` (a.g.e., sf. 30)
Birincisi, halk hareketi ile milli hareket arasında Kaypakkaya tarafından üretilen
türden ayrımı R. Başak olduğu gibi savunuyor. Bunun yaratacağı kaçınılmaz
problemlere defalarca değindik.
İkincisi, Kaypakkaya`nın tamı tamına halk hareketinden kesin bir şekilde
ayırıp burjuva devrimleri çağının anlayışıyla yanaştığı milli mesele
anlayışının bir parçası olarak sunulan onlarca eskimiş görüşten sadece
birine, ``milli baskının asıl hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk milletin
burjuvazisidir`` görüşüne itiraz ediyor. Kaçınılmaz olarak itirazı görüşün
kendisine değil, onun ``genel bir tez olarak savunulmasına.`` Yani bu görüş
geçerli ama... geçerlilik derecesi şartlara bağlı. Hatta bazı ``iç içe
geçmiş`` milli meselede geçerli olmayabilir. Ama, yine de bu tez geçerli...
Geçerliliğini de niçin yitiriyor, bazı milli meselelerde niçin geçerliliğini
yitirebilir??. Ezilen ulus burjuvazisi, emperyalizmin uşağı ezen ulus
burjuvazisi ile birleşmişse. Yani sorun ülke içi bir sorun...
İyi ama o zaman bu tür iç içe geçmiş milli mesele otomatikman bir köylü
sorunu olabilir mi??. Tabii ki olamaz. Milli meselenin bir köylü sorunu
olması da kaçınılmaz olarak ``derece derece``dir. Ezilen ulusun burjuvazisi,
yeni sömürgenin ezen ulusunun burjuvazisiyle ne kadar az birleşmişse, iç içe
geçmiş milli sorun da o kadar az köylü sorunu olur. Ne kadar çok birleşmişse
de o kadar çok köylü sorunu olur. İşte bu da bu teorinin relativizmi.
Bir de tüm bunların üstüne, kişi tutar da mesela Kürt milli ayaklanmalarına
köylülerin yoğun katılımından bahsederse, o da paçayı kurtarmıştır. Ona göre
milli meselenin ``sosyal içeriği`` ``köylü sorunudur.`` İşte bu da,
emperyalizm çağındaki milli mesele anlayışına uygundur.
Yani sen milli harekete köylülüğün katılımına değindin ise, hele hele bir de
milli meselenin gerçek çözümü ``demokratik halk devrimi`` ile olacaktır dedin
mi .. herşey yolunda. Sen proletaryanın milli meseleye yaklaşımının
savunucususun.
Tabii ki o zaman da bu milli meselenin doğru bir savunmasını yapan yelpaze,
Kaypakkaya`dan başlar, Partizan, BP, MB, .. dan geçer ...... Halkın
Kurtuluşu`na kadar uzanır. İleride göreceğiz. Kaypakkaya`yı eleştiren HK da
Kaypakkaya`nın esiridir.
Açıktır ki, yelpaze ne kadar genişse o kadar iyi olur. Ama, görüşler doğru
ise. Yoksa sonuç tersine döner.
3- Yeni Demokrasi
Yeni Demokrasi dergisinin Ağustos 1988 tarihli 13. sayısında
Haydar Kıran imzalı ``Bir Kere Daha Ulusal Sorun Üzerine`` başlıklı bir
makale yayınlandı.
İ. Kaypakkaya`nın görüşlerini savunmaya çalışan ve esas olarak onun görüşleri
üzerine inşa edilmiş olan bu makaleye bir göz atalım.
Açıktır ki makale İ. Kaypakkaya`ya dayanmaya çalıştığı için daha önce
değindiğimiz tüm zaaflardan muzdariptir. Onları burada detaylı ele almaya
gerek yoktur. Burada daha öncğ ele almadığmız yönlerine ağırlık verecek ve bu
arada R. Başak yoldaşla makale yazarı arasında mevcut ortaklığı
sergileyeceğiz
Haydar Kıran`ın görüşlerine bir bakalım:
i-Ulus ve Ulusal Hareket
``Bilindiği gibi ulus, her devrim aşamasına bağlı olarak
kapsamı daralan, genişleyen veya değişen bir kategori değildir.`` (a.g.e., sf
. 31)
Görüldüğü gibi ``ulus`` ``değişmeyen bir kategori.``
O zaman, bu ``değişmeyen kategorinin`` neyin nesi olduğuna bir bakalım:
``ulus devrimden menfaati olan ve olmayan bütün sınıf ve tabakaları kapsar.
Ulus tanımı bize bu gerçeği zaten vermektedir. Ne idi ulus?
Dil, toprak, iktisadi yaşantı birliği ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi
şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı
bir topluluk`` (a.g.e., sf. 31)
İyi ama bu tanım kendi başına hiç de ``değişmeyen bir kategori``
tanımı değildir. Birazcık dikkat bu tanımın değişikliğe açık olduğunu
gösterir. H. Kıran`ın bu tanıma dayanarak oluşturduğu ulus kategorisini neden
değişmez gördüğünü araştırmak gerekiyor.
``Halk ise,`` diyor yazar, devrimden menfaati olan kesimleri içerir. İçinde
bulunulacak devrim sürecinin muhtevasına bağlı olarak bu kategori genişleyip
daralabilir... Halk; ulus gibi belli bir tarihsel dönemin (kapitalizmin)
ürünü değil, her tarihi dönemde var olmuş bir olgudur.`` (a.g.e., sf. 31)
Demek ki, değişen bir kategori olarak halk ve değişmeyen, kapitalizmin bir
ürünü olarak değişmeyen bir kategori olan ulus söz konusu.
Yani, ulusu değişmeyen bir kategori yapan onun kapitalizmin ürünü olması...
Yani söz konusu olan ``değişmez kategori`` ``modern burjuva uluslar`` diye
bilinen uluslar.
``İç pazarların birleştirilmesi (kapitalizmle birlikte) öncesi ulusal
topluluklardan bahsedilebilir mi? Kim ki kapitalizm öncesi uluslardan
bahsediyorsa ahmaktır. Demek ki, uluslar ve ulusal örgütlenmeler kapitalizmin
ve onun yol açtığı iç pazarların birleştirilmesinin bir sonucudur. Bu olgu
öncesi uluslardan bahsedilemeyeceğine göre bu soruna yol açan ekonomik
olgunun pazar olduğu gerçeği nasıl yadsınabilir? Ulusal diye bir sorun neden
kapitalizm öncesi değil de tam da onun şafağında doğdu? Açıktır ki meta
dağıtımı için zorunlu olan pazarların birliğinin kaçınılmaz sonucu olarak
gündeme geldi. Yani pazarla beraber ortaya çıktı. Demek ki bu olgu olmadan
ulusal diye bir mesele olmazdı... (a.g.e., sf. 32)
``Hangi aklı evvel kapitalizm öncesi milli sorundan bahsedebilir?... Aksine
bu sorun kapitalizmin şafağının tarih sahnesine getirdiği (öncülleri daha
evvel de vardı) bir olgudur. Gayet açıktır ki bu meselenin oluşmasına yol
açan iktisadi zemin, kapitalizm ile birlikte oluşan pazarların birleşmesi
sorunudur. ..)`` (a.g.e., sf. 33)
``Milli hareketler, milli diye bir sorunun ortaya çıkması ile birlikte
varolmuştur. Bahsi geçen sorun olmasaydı bu sorundan kaynaklanan milli
hareketlerin de olmayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Milli mesele
pazarda oluştuğuna göre ondan kaynaklanan milli harekete yol açan ekonomik
zemin de pazardır.`` (a.g.e., sf. 33)
Sanırız biraz karmaşıksa da yine de gayet açık: Milletlerin varolabilmesi
için gerekli iktisadi yaşam birliğini sağlayan şey kapitalizmin meta
pazarıdır, milletler ancak bu sayede, bu temel üzerinde oluşur ve millet
olmadan milli hareket olamayacağına göre de, milli hareketlerin ortaya
çıkması için söz konusu halkın iktisadi yaşamına, kapitalizmin girmeye
başlaması, kapitalist meta pazarının oluşmaya başlaması, yani bu olmamış bir
millet haline gelemeyen halkların dolayısıyla da milli harekete girişemeyen
halkların millet haline gelmeye başlaması gereklidir. Yoksa milli hareketler
mümkün değildir.
Fakat okur böylesi görüşler savunan yazarımızın ulusal sorunun sömürgeler
genel sorunu haline genişlediğini bilmediğini sanmasın. Hümme haşa.
``... Daha sonra1arı milli mesele genişledi. Devlet içi bir sorun olmaktan
çıkıp sömürgeler genel meselesinin bir parçası haline geldi. Ne var ki,
sorunun ekonomik temeli yine pazar olarak kaldı.``(a.g.e., sf.35)
Gelin biz ulusal sorunun sömürgeler genel sorunu haline geldiğini bilen
yazarımızın görüşlerinin ne anlama geldiğine bir bakalım.
a- Ulusların Oluşumu:
Stalin`in meşhur ulus tanımı bize `sözcüğün tam anlamıyla` ulusu verir.
(J. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sf.14)
Bu tanım bize ulusu belirleyen tüm nitelikleri vermektedir.
Stalin bu nitelikleri 1913 yılında belirlerken hangi ulus türüne dayanmak
zorundaydı? Modern burjuva uluslar. Ulusların başka türlü oluşumu o dönemde
söz konusu değildi.
Modern burjuva uluslar oluşurken bir halkın çeşitli kesimleri arasında iş
bölümüne yol açan, bu yalıtık parçaları ulaşım yollarıyla birleştiren
kısacası kapitalizm öncesinin iktisadi yalıtıklığına son veren neydi?
Kapitalizm. Birbirinden yalıtık ekonomik birimler arasında iş bölümünü
geliştirip onları birbirine muhtaç kılan, onlar arasında ulaşım yollarını
kurarak irtibatı kuran yani ulusal pazarı oluşturan kapitalizmdi.
Gel gelelim Stalin tanımında genel olarak ``iktisadi yaşam birliğinden``
bahsetmektedir. Her ne kadar ulusu ulus yapan bu niteliği tespit edebilmek
için kullandığı, kullanmak zorunda kaldığı veriler bu iktisadi yaşam
birliğini kapitalizmin sağladığı bir iktisadi yaşam birliği, iktisadi yaşam birliğinin
özel bir türü yapsa da, tanım genel olarak iktisadi yaşam birliğinden
bahseder.
Ve yazar, adına konuştuğu proleter hareketin tarihine karşı bu kadar vurdum
duymaz olmasaydı, halkların uluslar haline dönüşebilmesi için gerekli olan
iktisadi yaşam birliğinin kapitalizm ve onun pazarı üzerinden sağlanmasının
bir zorunluluk olmadığını bilirdi.
Ekim devrimi Çarlığın sömürgeleri olan çevre bölgelerde kapitalizm öncesi
şartlarda yaşayan pek çok halkı devralmış ve şöyle bir sorun1a karşılaşmıştı:
bu halklar sovyetik iktidar şartlarında ve bu sayede kapitalist gelişme
aşamasını atlayarak sosyalizmi inşa edebilirler mi? Buna Lenin ve partisinin
verdiği cevap evet olmuştur. Merkezi Rusya proletaryasının aktif, fiili
desteğiyle bunun başarılabileceği sonucuna varılmış ve bu başarılmıştır.
Bu, ulus1arın oluşması açısından ne anlama gelir? Bu, ulusların oluşması
açısından kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların uluslar haline
dönüşmesi sürecinin sosyalizmin inşası süreciyle çakıştığı ve bu halkların
modern burjuva uluslar, daha doğrusu eskimiş, çürümüş burjuva uluslar olarak
değil, sosyalist uluslar olarak oluştuğu anlamına gelir. O zaman da ulusların
oluşması için gerekli iş bölümü, ulaşım yolları ve böylece çeşitli ekonomik
birimler arasındaki yalıtıklığın yok edilmesi görevinin kapitalist meta
pazarı değil bizzat sosyalist ekonomi üzerinden sağlandığı anlamına gelir.
Ve Lenin ve partisi ulusların böylesi oluşum türünü sadece Sovyetler
Birliği`nin çevre bölgeleriyle kısıtlamamışlardır. Bu şema, Komintern
programı ile dünya komünizminin dünya proletarya diktatörlüğünü kurma şeması
olarak formüle edilmiştir. Çünkü bu sorun sömürgelerin emperyalizmden
kurtuluşu sorununa doğrudan bağlıdır.
b- Ulusal Hareketler.
``Sosyal-demokrasi, ancak ve ancak, davranan, hareket eden ve
bu nedenle de, başka ulusları kendini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları
gözönünde tutabilir.`` (Stalin, a.g.e., sf. l9)
I. Dünya paylaşım savaşı öncesi emperyalist büyük güçlerin geniş
sömürgelerindeki halklar ``davranan, harekete geçen`` halklar ve uluslar
konumunda değildi. Ulusal sorun esas olarak Avrupa`daki ``modern uluslar``
sorunu idi. Kapitalist iktisadi yaşam içine çekilmiş ve fakat ezilmekte olan
burjuva ulusların ulusal baskıdan kurtuluşu sorunu idi.
Fakat I. emperyalist savaş ve bilhassa Ekim Devrimi ile tüm bunlar
değişmiştir.
Ulusal sorun dünya sorunu haline gelmiştir. Ulusal sorun az sayıda modern ve
Avrupalı ulusu ilgilendiren bir sorundan, bu yalıtık halinden çıkmış, bir
dünya sorunu , sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorunu haline gelmiştir.
Bu, pek çok şeyin yanında şu anlama gelir: daha kapitalist gelişme içine
girememiş sömürge halklarının emperyalizmden kurtuluş hareketleri çağı
başlamıştır...
Yazarımız ise ``milli hareket``in olabilmesi için kapitalist meta pazarının
gelişmesini bir önşart, halkların birer burjuva uluslar olarak oluşmuş
olmasını bir önşart olarak görüyor. Bu görüşün birkaç kaçınılmaz yol
arkadaşları vardır. Onları görelim:
b-i) ``milli hareket`` sadece ve sadece halklar,
sömürge halkları millet haline geldiği veya gelmeye başladığı zaman mümkünse
ve gel gelelim dünya kurtuluş hareketleri alevi ile yanıyorsa, 1. Dünya
Savaşı ve Ekim devrimi sonrası durum bu ise, o zaman dünyanın tüm halklarının
uluslar olarak şekillenmeye başlamış olması gereklidir. Burjuva ulusların
oluşmakta olması, bu kurtuluş hareketlerinin de onların hareketleri olması
gereklidir.
İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
``Çözülmemiş bir feodalizm şartlarında yaşayan bir topluluk, elbette millet
olarak nitelendirilemez. Ama bugün dünyanın neresinde böyle bir feodalizm
mevcuttur? Kapitalizm daha 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında
ezilen Doğu Avrupa`nın, Asya`nın, Afrika`nın, Latin Amerika`nın hayatına
sessizce girmiş, oralarda ulus çapında pazarları bir ölçüde birleştirerek
iktisadi yaşantı birliğini sağlamış, milletlerin teşekkülüne yol açmış
bulunuyordu. Bugün millet haline gelmemiş kabile topluluk1arı, dünyanın bazı
bölgelerinde ve çok sınırlı bir alanda mevcuttur ki, bunlar, söz edilmeye
değmeyecek kadar azdır.`` (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 195- 196.)
Yani ``19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında`` burjuva uluslar
dünyanın her tarafında teşekkül etmiş durumdaydı.
Millet haline gelmemiş ``barbarların`` kurtuluş hareketi de neyin nesi
oluyor.... Millet yok ki onun kurtuluş hareketi olsun... Kaypakkaya bu ihanet
türüne karşı tüm halkların nasıl olsa milletler olarak oluştuğu ve bu nedenle
de onların ulusal kurtuluş hareketine ``hak`` kazandığını ilan ediyor.
Gel gelelim bu, sömürge halkların mücadelesine sırtını dönmüş II.
Enternasyonal oportünistlerinin zemininde onlarla hesaplaşma çabasıdır.
Sömürge halklarının, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan köylülüğün
mücadelesini haklılaştırmak için II. Enternasyonal oportünistlerine boyun
eğip bu halkların millet, burjuva milletler olduğunu ilan ederek onların
kurtuluş mücadelesini savunma çabasıdır. Böylesi çabalar bizim işimiz olamaz.
Çünkü bu çaba, tarihin ve günün olgularını çarpıtmak ve veya olgular kabul
edilirse ya ezilen halkların mücadelesine sırtını dönmek -prensibe sadık
kalarak- ya da mevcut prensibi reddedip yeni bir prensip arama çabasına
girmeyi gerektirir.
Daha ileri gitmeden, bu karşı-devrimci, neresinden bakarsan bak
karşı-devrimci önerinin formüle ediliş metodunu bir arayalım.
b-ii) Ekim devrimi öncesi ulusal sorun dar tutuluyordu. ``Sözcüğün
tam anlamıyla`` ulusların bir sorunu, esas olarak Avrupa`daki modern
ulusların bir sorunu olarak görülüyordu.
İyi ama daha sonra milli hareketler tüm dünyaya yayıldı. Bazıları ulusal
sorunun bir ``dünya sorunu`` haline geldiğini de okumuş. O halde ... tüm
dünyada ``sözcüğün tam anlamıyla`` uluslar oluşmuş olsa gerek, bu kurtuluş
hareketleri de onların hareketleri olsa gerek...
Mantık budur.
Bu mantığın da gerçeklerle uzak yakın bir alakası yoktur. Emperyalist
kapitalizm hammadde kaynakları, sermaye ihraç alanları, demiryolları, tüm
ulaşım kanalları,ve bu arada metalar için pazarların tekelini talep eder. Tüm
bunlar ise, kapitalist gelişme içine çekilmemiş halkların, ``köylü
ulusların`` dahi ezilmesi, soyulması, ulusal kişiliksizleştirilmesini talep
eder. Bu da kapitalizm öncesi şartlarda yaşasa da köylülüğü emperyalizme
karşı mücadeleye çeker. Burada esas olan ezilen ulusun burjuvazisinin kendi
pazarına hakim olma mücadelesi değil, ezilen köylülüğün emperyalizme karşı
mücadeleye itilmesi, bu mücadeleye girişmesidir. Emperyalizm sömürge halkları
emperyalizmden kurtuluş mücadelesine çeker. Ulusal sorun büyümüş, sadece, dar
olarak modern ulusların, burjuva ulusların bir sorunu olmaktan çıkmış, bir
dünya sorunu, sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorunu, köylülerin
emperyalist kapitalizme karşı isyanı sorununa dönüşmüştür.
b-iii) eğer
ulusal hareketler sadece burjuva ulusların, ``ulusal pazarlarını oluşturmuş``
veya oluşturmakta o1an burjuva ulusların hareketleri olarak kalsaydı, ulusal
sorun bir dünya sorunu haline gelmezdi. Dar çeperini aşamazdı. Bolşeviklerin
dünya proletaryasının dünyanın ezilen halklarıyla ittifakı şeması yanlış, II.
Enternasyonalin sömürge halkların kurtuluş hareketlerine sırtını dönen şoven
taktikleri doğru olurdu.
Milletlerin, burjuva milletlerin olmadığı yerde ulusal kurtuluş
hareketlerinin olamayacağı tespiti Ekim devrimi sonrası ezilen Doğuya (Doğu
Asya`ya) sırtını dönmek olurdu. Afrika`yı hiç saymıyoruz. Bu kötü durumdan
kurtulmak için tüm dünyada ulusların oluştuğunu iddia etmek ondan daha kötü
değildir. Sadece olgulara ters düştüğünden değil, beraberinde binbir yığın
teorik ve stratejik revizyonunu da getirdiğinden de.
b-iv) Mesela
daha önce ele aldığımız kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların
Sovyetik iktidar şartlarında kapitalist gelişme aşamasını iktidardaki
proletaryanın desteği ile atlaması ve doğrudan sosyalizmi inşaya girişmesi ve
sosyalizmin inşasıyla birlikte kendilerini sosyalist uluslar şeklinde
oluşturmaları tezi reddedilmek, Bolşeviklerin bu tezi ayaklar altına alınmak
zorunda kalınır. Ve bu sadece Sovyetler Birliği`ndeki geri halkların
gelişmesi perspektifi değil, dünya proletarya diktatörlüğünün gelişme
perspektifinin de reddini beraberinde getirir. Komintern programının reddini
beraberinde getirir.
Mesela bu, Leninist taktiklerin temel taşlarından olan gelişmiş ülkelerin
proleterlerinin ezilen ha1klarla, sömürgelerin geri ha1klarıyla emperyalizme
karşı ittifakı önerisinin reddi anlamına gelir. Ulusların oluşmadığı yerlerde
ulusal hareketlerin olmayacağı tezinin somut olarak başka hiçbir anlamı
yoktur.
Yok eğer ezilen ha1kların kurtuluş mücadeleleri görülür ve onlarla ittifak
prensibi kabullenilirse, bu prensip ortaçağ ve öncesi şartlarda kapitalizm
keşfeden mükemmel teorilere gebedir. (Yani yarı-feodaliteyi ispatlamak için
feodalizm, kapitalist gelişmeyi ispatlamak için de kapitalizm ararsın olur
biter...)
b-v) Böylece
kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların mil1i mücadelelerini kaçınılmaz
olarak küçümsersin. İ. Kaypakkaya`nın deyimiyle nasılsa çok az ve önemsiz.
Bize göre ise bugün
bile (ve biz bugünden sene 1989`u kastediyoruz.) böylesi halkların
mücadelelerini küçümsemek ihanetin dik alasıdır.
1917`den 1989`a çok şey değişti. Şimdi sınıfımız gerçekten enternasyonal bir
sınıf, dünya çapında bir sınıftır. Onu her yerde bulabiliriz. Ama 1917`den
1989`a pek çok şey de değişmeden kaldı.
Hindistan askeri, siyasi, ekonomik olarak büyük bir güçtür. Onu kimse hafife
alamaz. O, açık ki haddini bilir. Emperyalist büyük güçlere boyun eğme
zorunluluğunu bilir. Onlardan izinsiz, onlar arası çatlaklardan istifade
dışında emperyalist maceralardan korkar. Tüm bunlara rağmen kapitalizmin
geliştiği bir güçtür o. Gel gelelim daha ilk devrimci bir patlayış kapitalizm
öncesi şartlarda yaşayan onlarca, yüzlerce halkın isyanı ve mil1i
talepleriyle karşı karşıya getirecek bizi Hindistan`da.
Devam ediniz. Kamboçya. Burma ve Tayland sınırlarında hali hazırda aktif
halklar. Tüm doğu Asya`da, Endonezya`da, Filipinler`de, ... Ve o kadar uzağa
gitmeyin. İran`ın doğusunda. Ya Afganistan? Ve daha Afrika`ya, Afrika`nın
Sudan, Etiyopya vb.sine değinmedik. Latin Portekiz ve Amerikan
katliamlarından Paçayı kurtarmış, bir parça toprak sahibi olup en ilkel
metodlarla tarım yapıp yaşamaya çalışan ve bugün toprak için kavganın en
militan unsurlarından olan Amerika yerlilerine, balta girmemiş ormanlarda
ilkel komünal yaşamlarını sürdürmeye ça1ışan aşiretlere... Daha bunlara
gelmedik. Önemsiz mi??. Yoksa buralarda da ``burjuvazinin iç pazarı`` mı söz
konusudur?
b-vi) İ. Kaypakkaya`nın Şeyh Said isyanını değerlendirmesine
bakarsak, söz konusu olan ``iç pazar`` olsa gerek.( Bkz. a.g.e., sf. 2l7)
İç pazar olmasa millet olmaz. Millet olmasa milli mücadele olmaz. O halde...
O halde Şeyh Said isyanı dönemi Kürdistan`ında ``iç pazar`` şart olsa gerek.
Değil mi ama?
Değil efendiler. Şeyh Said isyanı döneminde Kürtler arasında ``iç pazar``
aramak, okyanusta iğne aramaya benzer. Bunu bulup da, işte kapitalist
gelişme, o ha1de millet demek de biraz ayıp kaçar. Şeyh Said isyanı açık ki
bir Kürt ulusal kurtuluş hareketidir. Ama bu harekete girişmiş olan Kürtler
hiç de burjuva bir ulus değildiler. Kapitalizm öncesi şartlarda
yaşamaktaydılar.
İşte burada ``UKKTH`` ve ``HKKTH`` sorununa yeni bir açıdan bakabiliriz.
ii. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Halkların Kendi Kaderini Tayin
Hakkı.
``oysa ikinci dönemde, ulusal sorun, ... Avrupa dışındaki yeni halklar ve
aşiretleri kendi etkileri altına almak isteyen emperyalist devletler
arasındaki savaş sorunu durumuna dönüşür...
... Bu sürecin, emperyalistlerin, bu geri kalmış sömürge halklarına
kaçınılmaz çağrıda bulunmaları sürecinin, bu halkları ve bu aşiretleri
kurtuluş savaşının yoluna sokmaktan geri kalmayacağına kuşku yoktu...`` (J.
Stalin, a.g.e., sf.127)
``Böylelikle ulusal sorun, özel bir sorun, devletin bir iç sorunu olmaktan
çıkarak, uluslararası genel bir sorun haline, bağımlı ülkelerin ve ezilen
halkların emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması genel sorunu haline
gelmiştir...`` (Stalin, a.g.e., sf.235)
``Ekim devriminin başlarında, halkların ayrılma hakkını ilan etmekle
yetiniyorduk...`` (a.g.e., sf.133)
``... halkların devlet olarak örgütlenmek üzere ayrılma hakkı sloganı...``
(a.g.e., sf.141)
Şimdi de İ. Kaypakkaya`nın Lenin`den yaptığı meşhur alıntıyı okuyalım:
``Milli mesele hakkında da aynı şeyi söylemek zorundayım. Burada da yoldaş
Buharin, olmasını istediği şeyi olanla karıştırmıştır. Milliyetlerin kendi
kaderini tayin hakkını tanımamalıyız diyor. Bir millet, proletarya ile
birlikte burjuvazi demektir. Biz proleterler hor gördüğümüz burjuvaziyi kendi
kaderini tayin hakkını niçin tanıyalım? Müsadenizle, bugün fiilen varolanla
bağdaşır. Bunu yok ederseniz, sonuç sırf hayal olur.
...
... `Ben yalnız emekçi sınıfların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak
istiyorum` diyor yoldaş Buharin. Bu demektir ki, sen Rusya`dan başka hiç bir
ülkede başarılmamış olan bir şeyi istiyorsun...`` (İ. Kaypakkaya, a.g.e.,
sf.238-239)
Bak hele. Ne oluyor dersiniz? Lenin ile Stalin arasında bir çelişme mi var?
Acaba Stalin ``UKTTH``nı tanıyarak ``Buharinci`` pozisyonlara mi düşüyor...?
Bu soruya cevap bulmak için ilk önce İ. Kaypakkaya ve onunla birlikte aynı
mantığı paylaşan H. Kıran`ın anlayışını bir görelim:
Ulus, ulustur... Değişmez bir kategoridir. Kapitalizmin ürünü, yani burjuva
ulustur. Halk ise değişen bir kategori, devrim aşamasına bağlı olarak içeriği
değişen bir kategoridir. Bu ikisi birbirine karıştırılmamalıdır.
Bu mantık sahiplerinin ezilen halk yığın1arının saflarına ``milli
burjuvaziyi`` de katmanın teorik zeminini ve bu zemin üzerinde burjuvaziye
karşı hoşgörülü bir devrim teorisinin zeminini hazırladıklarını daha önce
belirtmiştik. Yine orada, Ekim devriminin gösterdiği gibi, milli burjuvaziyi
dışlarsak, sınıf mücadelesinin gelişmesinin bir bütün olarak ulusu böldüğünü,
yani burjuvaziyle birlikte olarak yani burjuvaziyle birlikte olarak ulusu
böldüğünü, ulusa1 çıkarları savunmanın ancak ve ancak burjuvaziye, milli
burjuvaziye karşı savaşarak mümkün hale geldiğini, ve böylece burjuvazinin ulus
dışına itilirken emekçi halk yığınlarının ulusun ta kendisi haline geldiğini,
sosyalist inşa sürecinde inşa edilen ulusların ise tamı tamına böyle uluslar
olduğunu belirtmiştik.
Tabii ki bir de bu mantığın tersten işleyişi vardır. Eğer ``halk`` devrimden
menfaati olan tüm sınıflar ise, ve gün ola harman ola, ülkenin işgali büyük
burjuvazi ve toprak ağalarıyla işbirliğini zorunlu kılacak bir durum
yaratırsa-olmaz olmaz deme olmaz olmaz- o zaman bu baylarımız bu mükemmel
teorileriyle devrim aşamasının talebi nedeniyle bu sınıfları da halktan
saymak zorunda kalırlar.
Biz konumuza dönelim.
Yukarıdaki mantığa, ayakları pek sağlam yere basmayan mantığa bir de şu ilave
edilir. Ulusal hareket ulusun -ancak ve ancak ulus haline gelmiş veya
gelmekte olan ulusun- kurtuluş hareketidir. Halk hareketi ise devrim
hareketi, halkın proletarya önderliğindeki devrim hareketidir.
O halde... UKKTH ile HKKTH birbirine karıştırılmamalı. Yani tüm bunlar daha
önce ele aldığımız ulus ve halk ve ulusal ve halk hareketi arasında yaratılan
mutlak ayrılığın ürünü.
O zaman... O zaman UKKTH mı dedin? Buharincisin. O halde... Stalin
Buharinci...?
Öyle mi?
Gelin şimdi birde Leninizm`in mantığına bakalım:
Buharin, Bolşevik Partinin milliyet programı tartışılırken, ``UKKTH``nı programdan
çıkarmak, onun yerine ``emekçi sınıfların`` ``KKTH``nı geçirmek istiyor.
Lenin anlatıyor, daha önce de tekrarladık. Her ne kadar sınıf mücadelesinin
gelişme yönü ulusal sorunun çözümü için milli burjuvazinin alt edilmesini
talep ediyor ve tarih böylesi bir çözüm yönünde gelişiyorsa da, mevcut durum
en ileri uluslarda bile proletaryanın burjuvaziden ayrışmasının dosdoğru bir
yol olmadığını, bir yığın zikzakları içerdiğini göstermekte. Bu ayrışmayı
kolaylaştırmanın yolu, burjuva ulus olarak bile ulusların kendi kaderini
tayin hakkını emperyalizme karşı savunmayı gerektirir.
Buharin`in Partinin milliyetler programında UKKTH`na karşı çıkıp, onun yerine
``emekçi sınıfların`` KKTH`nı geçirme talebi, bir yığın nedenlerle
proletaryanın kendisini burjuvaziden ayıramadığı ulusların kurtuluş
mücadelelerinden, bunların proletaryanın yedeği, emperyalizme karşı yedeği
haline getirilmesinden men eder. Proletaryayı en önemli bir yedeğinden
koparır. Buharin`in talebi başka hiçbir anlama gelmez. Buharin`in talebi Bolşevik
taktiklerin talebi olan proleter hareketin kurtuluş hareketleriyle
birleştirilmesi yerine proleter hareketin kurtuluş hareketinden koparılması,
onun yedeklerinden koparılması ve böylece yenilgiye mahkum edilmesi
talebidir. Çünkü o, bir bütün olarak ulusun mücadelesine karşı çıkmaktadır.
Sadece bir bütün olarak ulusun değil, bir bütün olarak ``halkın`` da
mücadelesine karşı çıkmaktadır.
Çünkü, Ekim sonrası söz konusu olan sadece modern, kültürlü, Avrupa`nın
burjuva uluslarının kurtuluş hareketi değildir. Artık emperyalist güçlerin
geniş sömürge alanlarındaki daha burjuva uluslar haline gelememiş halklar ve
aşiretlerin de kurtuluş hareketi söz konudur.
1. Paylaşım Savaşı öncesi sessizce soyulmalarına göz yuman bu halklar ve
aşiretlerin emperyalizme karşı savaşları başlamıştır. Ve işte ilk defa
komünistler, dar bir sorun olarak ele alınan ulusal sorunu bu gelişmeyi
görerek sömürgeler sorunu ile birleştirmişlerdir. Sömürgelerin kurtuluş
sorunu ile, sömürgelerdeki geri, kültürsüz, siyah halkların ve aşiretlerin
kurtuluşu sorunuyla birleştirmişlerdir.
Eğer sözcüğün tam anlamıyla ulus, şu veya bu şekilde iktisadi yaşam birliğini
sağlamış halkları temsil ediyorsa, ve öyledir, tarihi gelişmelerinde bu
aşamaya ulaşamamış emperyalizmin sömürgelerinde yaşayan halklar, aşiretler
varsa ve bu çerçevede uluslar, halklardan ayrı ele alınacaksa., Leninizm bize
sadece ulusların değil halkların da kendi kaderini tayin hakkını, halkların
da ayrı devlet kurarak ayrılmaları, emperyalist bütünden kopma haklarını
savunmayı öğretir.
Böylece Stalin`in HKKTH sloganı ulusal sorunun genişleyip bir sömürgeler
sorunu haline geldiğinin simgesidir. Buharin`in ``emekçi sınıfların`` KKTH
sloganı proletaryayı böylesi yedeklerden koparırken, Stalin`in KKTH sloganı
proletaryanın ulusal kurtuluş hareketleri yedeğinin genişlediğini açıklar ve
proletaryanın yedeklerinin genişletilmesine, çoğaltılmasına ve böylece
proletaryanın gücünün artmasına hizmet eder.
Burada halk, sadece emekçi sınıfları simgelemez. Burada halk emperyalizmin
ezdiği bir bütün olarak halkı, daha ulusallaşamamış halkı, kapitalizm öncesi
şartların hakim sınıfları, aşiret reisleri vb. ile birlikte halkı simgeler.
Çünkü burada da ezilenlerin kendilerini ezenlerden kendilerini ayırabilmesi
belli bir gelişme, sınıf mücadelesinin belli bir gelişmesine tekabül eder.
Kaypakkaya`ya geri dönelim:
``... Bazı çok bilmiş akıldaneler, toprak ağalarının milletten
sayılmayacağını iddia ediyorlar. Hatta bunlar Kürt bölgelerinde toprak
ağalarının mevcut olması sebebiyle Kürtlerin henüz bir millet teşkil etmediği
kerametini de yumurtluyorlar. Bu, korkunç bir demagoji ve safsatadır... Hem
sonra milletler, kapitalizmin gelişmesinin son sınırına ulaşmasıyla değil,
kapitalizmin şafağında ortaya çıkarlar... Eğer öyle olmasaydı, kapitalist
gelişmenin sınırlı olduğu bütün geri ülkelerdeki ve bölgelerdeki istikrarlı
toplulukları milletten saymamak gerekirdi. bu anlayışa göre, iktisaden geri
bölgelerde ve ülkelerde milletlerin varlığını kabul etmemek gerekmektedir.
Kürtlerin bir millet teşkil etmediğini ileri süren tez, besbelli ki baştan
sona saçmadır, gerçeklere aykırıdır ve pratikte de zararlıdır. Zararlıdır,
çünkü, böyle bir tez, ancak ezen, sömüren ve hakim milletlerin hakim
sınıflarının işine yarar. Onlar böylece ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladıkları
milli baskıyı ve zulmü, kendi lehlerine olan bütün imtiyazları ve eşitsizliği
hak1ı çıkaracak bir gerekçe bulmuş olurlar. Böylece proletaryanın,
milletlerin eşitliği uğruna, milli baskıların, imtiyazların vs. kalkması
uğruna yürütmesi gereken mücadele suya düşmüş olur. Milletlerin kendi
kaderini tayin hakkı suya düşmüş olur. Emperyalistlerin, geri milletleri
sömürgeleştirmesi, onların içişlerine burnunu sokması, kendi kaderini tayin
hakkını alçakça çiğnemesi, ``onların bir millet teşkil etmediği``
gerekçesiyle meşrulaştırılmış olur. Aynı şekilde, çok milletli devletlerde,
hakim milletin uyruk milletler üzerindeki her türlü zulmü ve zorba1ığı
meşrulaştırılmış olur`` (a.g.e., sf.194-195)
Bu kafa I. Paylaşım Savaşı ve Ekim devrimi öncesinin gerçeklerini, yani bu
olaylardan önce ancak ve ancak modern burjuva ulusların ulusal kurtuluş için
harekete geçtiği ve dolayısıyla sosyal-demokratların sadece onları dikkate
aldığı dönemin kafasını, görüşlerini tutuyor, bu olaylar sonrası döneme,
emperyalizme karşı geri halklarında ayaklanmalarının başlamış olduğu ve
dolayısıyla komünistlerin bunları da hesaba kattığı, ulusal sorunu
sömürgelerin, sömürgelerin geri halklarının da kurtuluşu sorunuyla
kaynaştırdıkları döneme aktarıyor.
İşte, gerçeklere uymayan ve bu nedenle de pratikte zararlı olan bu kafadır,
bu görüşlerdir.
Kaypakkaya burada hepten kontrolü kaybediyor. Ezilen geri halkların, Ekim
sonrası sömürgelerin büyük çoğunluğunu oluşturan bu tür halkların, burjuva
milletler olarak şekillenememiş bir yığın halkın ezilmesi, milli baskı
altında tutulmasını meşrulaştırıyor. Çünkü ona göre bir halkın millet
oluşturduğu ispatlanamazsa, bu ezen millet hakim sınıflarına onları ezmek
için gerekçe verirmiş, emperyalistlerin onları ezmesini meşrulaştırırmış. O
zaman, Ekim sonrası bugünden çok daha yaygın olan pek çok halkın millet
oluşturmaması durumunda, ve durum buydu, bu halkların milli baskı altında
tutulması ``gerekçelidir``, ``meşrudur.`` İyi ama bu tamı tamına II.
Enternasyonal oportünistlerinin taktiklerine tekabül eder. Bolşevizmin ulusal
sorunun genişleyip sömürgelerin kurtuluşu sorunuyla kaynaştığından hareket
eden devrim şemasına ters düşer. İçine düşülen bu kötü durumdan kurtulmak
için ilan edilen 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında tüm halkların birer
ulus haline geldiği önermesi de Bolşevizmin tüm teori ve taktiklerini iyice
revize etmekten başka bir anlam taşımaz. Ulusal sorunun sömürgeler sorunuyla
kaynaşması olgusunun hiç mi hiç anlaşılamaz kılınmasına bir katkıdan başka
birşey değildir.
iii. Çok Uluslu Devletler Ve Ulusal Sorundan Kaynaklanan Görevleri Nerede
Aramalı?
``Bugün Avrupa açısından (İrlanda Ve Bask gibi sorunlar dışında) ulusal
sorun, ulusal hareket artık ölü bir sözcüktür. Bugün buralarda böyle bir
sorun esas olarak yoktur. Buralarda ulusal devlet, ulusal çıkarlar bizzat
emperyalist devlet ve emperyalist çıkarların savunulmasıdır.
Ne var ki aynı şeyi ezilen uluslar için söyleyemeyiz. Çok uluslu devletlerde
ezen ezilen uluslar biçimindeki bölünme gerçeğinde tekrar edemeyiz. Söz
konusu yerlerde ulusal sorunlar ve bundan kaynaklanan görevler vardır. Bu
sorunların çözümüne en büyük duyarlılık Marksist-Leninistler tarafından
gösterilmelidir.
...
Kısaca toparlarsak: Yükselen kapitalizm koşullarının sonucu olarak doğan ve
burjuva sınıflar arasındaki bir savaş olan ulusal savaşlar, Batı Avrupa`da
1789-1871 dönemini kapsadı. Doğu Avrupa ve Asya`da 1905`ler sonrası başladı
ve bugün de çeşitli seviyelerde çeşitli a1anlarda süregelmektedir...
...
... Eğer bunlar kavranır ve görülürse, emperyalizmin uşağı devletlerde ezen
ulus egemenlerine yönelen ezilen ulus hareketine...
...
Şüphesiz bütün bunları görürken, çok uluslu devletlerde, sömürgelerde hala,
İbrahim Kaypakkaya`nın belirttiği ``... ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin
baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere
girişmektedir`` gerçek görülmek zorundadır...
... Bu hareketlerin milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağı, çağımızın
karakteristiklerini bilenler için hiç de zor değildir. Emperyalizmi,
feodalizmi tasfiye proletaryanın omuzlarındadır``
(Yeni Demokrasi, S 13. sf.36-37)
Esas konumuzu ele almadan, Kaypakkaya`nın bu takipçisi yazarımızın, u1us ve
u1usal hareketi, halk ve halk hareketinden mutlak olarak koparmaya çalışan bu
yazarımızın milli devrimi tamamlama görevini proletaryanın omuzlarına, yani
``proletarya önderliğinde halk hareketinin ``omuzlarına yükleyerek tıpkı
Kaypakkaya gibi kendi yarattığı mutlak bir ayrımı kendi eliyle yok ettiğini,
``görülmesi`` ``hiç de zor`` olmayan bu basit olguyu gösterelim. Şimdi de,
bizzat kendilerine ait bu görüşlerdeki bariz çelişmeyi neden göremediklerinin
pek çok sebeplerinden birini ele ala1ım.
a) Emperyalizm ve çok uluslu
devletler.
Yazar, bugünkü Avrupa`nın çok uluslu bir devletler kümesini
oluşturmadığı görüşündedir.
Malum ya, 1789-1871 döneminde Avrupa`da –İrlanda hariç- ulusal devletler
oluştu. O halde, buralarda ulusal sorun ölü bir sözdür. Çok uluslu
devletlerde bu sorun vardır ama Avrupa`da yoktur.
Bu da, yazarımızın emperyalizm öncesinin kafasını Ekim sonrası, dahası
emperyalizmin olgunluğu sonrası döneme aktardığının açık ispatıdır.
Avrupa kapitalizminin emperyalist, yani imparatorluk kurucu aşamasında Avrupa
devletlerinin ulusal devletler olmaktan çıktığını, bunların çok uluslu
devletler haline dönüştüğünü yazarımız idrak edememiştir. Yazarımız
Avrupa`nın ulusal baskının anavatanlarından biri haline dönüştüğünü idrak
edememiştir. Böylece, tekrar II. Enternasyonal döneklerinin Avrupa
proletaryasının ulusal sorun diye bir sorunu olmadığı şoven görüşlerinin bir
yardakçısı pozisyonuna düşmüştür.
Tüm bunların yazara -ve Kaypakkaya`ya- karşı biraz zorlama eleştiriler olduğu
iddia edilebilinir. Denebilir ki, işte onlar da emperyalizme karşı;
emperyalizme karşı milli devrimden bahsediyorlar ve kim bilmez ki Avrupa`nın
emperyalizmin anavatanlarından biri olduğunu...
Tabii, tüm bunlar ``Marksizm- Leninizm`in ABC`sinden haberi olan herkesin
bilebileceği`` (a.g.e., sf.31) şeylerdirler. O zaman ``Avrupa açısından``
``İrlanda ve Bask dışında`` ulusal sorunun olmadığı türünden zırvaların da
zırva olduğu herkese malum olmalıydı.
Dahası, denebilir ki, yazar Avrupa açısından derken emperyalist
karakterinden, bu karakterin ona yüklediği çok ulusluluktan bağımsız olarak
Avrupa`yı ele alıyor. Yazar da, müsadenizle Avrupa devletlerinin dünya
halklarını ezdiğini gayet iyi biliyor. O burada bu olgudan bağımsız olarak
Avrupa topraklarını ele alıyor.
Bu, bir kere, yazarın tüm anlayışındaki sakatlığı ortadan kaldırmaz. Onun
ulusal sorun olan yerlerden nereleri anladığı anlayışını yok etmez. İkincisi,
gene de sakattır. Avrupa devletlerinin Avrupa dışındaki emperyalistliklerini
bir kenara bıraksak da Avrupa`da ulusal sorun karşımıza dikilir.
Emperyalizm sadece geri halkları ulusal baskı altına alma siyaseti değildir.
Emperyalizm modern ulusları da baskı altına alma siyasetidir. Kendisi
emperyalist bir güç olabilen ulusları bile baskı a1tına alma, onları silindir
gibi ezip geçme siyasetidir.
Bugünkü Avrupa`da ``ulusal sorun`` olmadığını söyleyenlerden, daha doğrusu
bunu İrlanda ve Bask hareketleriyle kısıtlayanlardan emperyalizm ve bu arada
proleter hareket üzerine bolca laf edeceklerine bunların tarihlerini dikkatli
incelemeleri tavsiye olunur. Bu meyanda, yazarımıza SBKP(B) MK`nin XIX. Parti
Kongresine Faaliyet Raporu`nu okuması tavsiye edilir.
Açıktır ki 1952`den bugüne çok şey değişti –her ne kadar yazarımız bugünden
1871 sonrasını anlasa da. En önemlisi özgür Doğu Avrupa`nın köle Doğu
Avrupa`ya dönüştürülmesidir. Avrupa uluslarının kurtarıcısı Kızıl Ordumuz
Varşova paktı adı altında Doğu Avrupa`ya kazık çaktı. Kruşçefçi hainler ABD
ile elbirliği ederek Avrupa`yı yönetmenin yeni türünü oluşturdular. Batıda
ABD, Doğuda SSCB Avrupa devletleri üzerinde atom başlıklı silahlar yığdılar.
SSCB`nin Almanları demokrasi ve barış merkezi bir ulus olarak birleştirme
çabaları Kruşçef`in Berlin duvarına, Brejnev`in Doğu-Batı Almanya
bölünmüşlüğünü pekiştiren sınırları tanıma anlaşmasına yerini bıraktı. Ve H.
Kıran gibileri bu Avrupa`da ulusal sorun olmadığından dem vuruyorlar. ABD ve
SSCB`nin Avrupa`daki emperyalist siyasetlerinin, Avrupa için çıkacak bir
savaşta Avrupa uluslarını varlık, yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakan bu
siyasetin, ve bu siyasetin Avrupa`daki uşakları haline gelmiş Avrupa`nın
büyük burjuvazisinin siyasetinin Avrupa uluslarını ulusal bir sorunla karşı
karşıya bıraktığını bir kenara bıraksak bile geriye II. Dünya Savaşı sonrası
Batı Almanya`yı işgal etmiş ve daha hala Alman topraklarını terketmemiş ABD
ve İngiliz ordularının, Doğuda bir işgal ordusuna dönüştürülmüş SSCB ordularının
varlığı, Almanların bölünmüşlüğü, bir de üstüne üstlük ``Özgür Berlin``
kalır. İtalyanları da bir kenara koyalım. Hiç değilse burada, Alman ulusuyla
ilgili olarak ulusal bir sorun karşımıza çıkmıyor mu?
Ve yazar Basklılara değindiği oranda Avrupa`da daha çok ulusal sorun
gösterebiliriz. İspanya`da sadece Basklılar değil Katalonyalılar da var
ulusal taleplerde bulunan. İspanyolların İngilizlerle Cebelitarık üzerine
anlaşmazlığı var. Fransa`da Korsikalılar, Belçika`da iki dilin kavgası.
İngiltere`de İskoçyalı ve Galiçyalıların ulusal talepleri, bir de Kuzey
İrlanda. Doğu Avrupa`da Rusların baskılarına karşı gelişen hareketler herkese
malum. Bir de bu ülkelerde azınlıklar sorunu kaçınılmaz olarak ortaya
çıktı...
Avrupa`da ulusal sorun yokmuş. İyi ki Stalin`den Avrupa`da kapitalizmin
şafağında ulusal devletlerin oluştuğunu okumuş sayın yazar. Ama emperyalizmi
ve emperyalizmin Avrupa`da vardığı sonuçları unutmuş bu arada. Niye?
b) H. Kıran ve Çok Uluslu Devletler
H. Kıran`a göre çok uluslu devletler emperyalist metropoller değildir.
Bunlar emperyalist metropoller dışında aranmalıdır.
Dünya ezen ve ezilen ülkeler olarak ikiye bölündüğü ve ezen ülkeler, yani
emperyalist metropollerde çok uluslu ülkeler olmadığı için H. Kıran açısından
geriye kalan ``emperyalizmin uşağı çok uluslu devletler``dir.
İşte ulusal sorun böylesi ülkelerdeki ezilen ulusların ulusal devlet kurmak
için ulusal hareketlerine yol açar. İşte böylesi ülkelerde
Marksist-Leninistlerin ele almaları gereken bir ulusal sorun, burjuvalar, bu
ülkenin ezen ve ezilen burjuvaları arasındaki bir sorun olarak ulusal sorun
söz konusudur.
Ulus, ancak ve ancak modern burjuva ulustur. Halkların hayatına kapitalizmin
girmesi ve ulusal Pazarın oluşmasına paralel olarak oluşan ulustur.
Ulusal hareket bu ulusların hareketidir. Uluslaşmamış halkların hareketi
değildir.
Ezen ve ezilen burjuvalar arası pazar kavgasıdır. Başı çeken burjuvazidir.
Ulusal baskının esas hedefi ezilen ulusun burjuvazisidir.
Vs. Vs.
Dolayısıyla da, ulusal sorun, işte böylesi devletlerin bir iç sorunudur.
Devlet içi sorundur.
Yani H. Kıran ulusal sorunun emperyalizm öncesi ele alınışını simgeleyen
görüşlerini böylece noktalamaktadır.
İyi ama H. Kıran ulusal sorunu emperyalizme bağlamıyor mu? Bağlıyor tabii ki.
Sömürgelerde ulusal hareketlerden bahsederek bağlıyor. O zaman sömürge sahibi
emperyalist metropollerin çok uluslu devlet olduğunu görmeliydi. 0 zaman geri
sömürgelerin de kurtuluş hareketleri olduğunu görmeliydi. O zaman ulusal
sorunun emperyalist devletler arası savaş sorunu haline geldiğini
görmeliydi...
Ama görmez. O, emperyalizm öncesinin ulusal sorununu emperyalizme eklektik
bir şekilde ``bağlar.`` Başka türlü bir bağ, açıktır ki imkansızdır. Şimdi
ona bir bakalım.
iv. Demokrasi Ve Emperyalizm
``M-L`ler demokrasinin en tutarlı savunucularıdırlar.
Proletaryanın ezilen ulus burjuvazisi patentli milli hareketlerde, demokratik
ne varsa destekleme zorunluluğu buradan gelmektedir.
...
Her türlü ayrıcalık ve özel avantaja karşı olan proletaryanın milli
hareketlerde demokratik yönü desteklemesi...
...
Milli hareketlerin genel demokratik muhtevası, UKKTH kayıtsız, şartsız
savunulmadan bırakalım ML, tutarlı bir demokrat dahi olunamaz...
...
Şüphesiz bütün bunları görürken, çok uluslu devletlerde, sömürgelerde hala,
İbrahim Kaypakkaya`nın belirttiği ``ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin
baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere
girişmektedir.`` Gerçek görülmek zorundadır. Sadece görmekle iş bitmiyor.
Yine İ.K.`nin gayet isabetli vurguladığı gibi, ``kesin birşey varsa o da bu
milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır.``
Proletarya bu ilerici ve demokratik muhtevayı kesinlikle desteklemelidir...``
(H. Kıran, a.g.e., sf.36-37)
Burada ezilen ulus, ezilmişliğe karşı, ulusal baskıya karşı, milli zulme
karşı, ve kendi devletini kurmak amacıyla harekete geçtiği için onun milli
hareketi burjuva demokratik bir içeriğe sahiptir. Sorun devlet içi bir sorun,
devlet içinde, H. Kıran`ın çok uluslu devleti içinde ezilen ulusun ezen ulusa
karşı baş kaldırmasının ürünü olan bir demokratik içerik sorunudur.
Şimdi H. Kıran`ın usta bir manevra ile bu demokratik içeriği emperyalizme
bağlamasını görelim:
``Şimdi de milli hareketlere karşı tutum sorununda tayin edici öğenin ne
olduğu üzerinde kısaca duralım.
Lenin`in vurguladığı gibi bu hareketler emperyalizme karşı mücadele açısından
ele alınıp değerlendirilirler. Eğer bu hareketler emperyalizme şu veya bu
seviyede darbe vuruyor, emperyalizmi hangi seviyede olursa olsun
zayıflatıyorsa ve dolayısıyla proleter dünya devrimi mücadelesine şu veya bu
yönde destek olabiliyorsa kesinlikle desteklenir. Emperyalizme karşı mücadele
soyut birşey değildir. Örneğin emperyalizmin uşaklarının iktidarda olduğu çok
uluslu devletlerde ezilen ulusun egemen ulus hakim güçlerine vurduğu darbe
aynı zamanda emperyalizme vurulmuş bir darbedir. Egemen ulus hakim
sınıflarının geriletilmesi aynı zamanda emperyalizmin geriletilmesidir. Yani
emperyalizm Moskova`da Washington`da vb. aranmaz. Tek dünya sistemi olan
emperyalist dünyanın özellikleri iyi kavranmalıdır. Sermayenin ulusal
pazarların, ulusal devletlerin kapitalizm- emperyalizm aşamasıyla nasıl
parçalanıp dünya çapında bir örgütlülüğün sağlamlığını (``sağlandığı`` olsa
gerek? -b.n.) anlayabilmeliyiz. Emperyalizmin dünyasının en karakteristik
özelliklerinden biri olan dünyanın ezen, ezilen uluslar biçimindeki
bölünmüşlüğünü ve finans kapitalin paylaşılmadık bir toprak parçasını
bırakmadığını görebilmeliyiz. Eğer bunlar kavranır ve görülürse,
emperyalizmin uşağı devletlerde ezen ulus egemenlerine yönelen ezilen ulus
hareketine aynı şekilde emperyalizme de çeşitli seviyelerde yöneldiği ve bu
hareketlerin bu özellikleriyle bağrında bir yere ve bir dereceye kadar
demokratik muhteva taşıdığı görülecektir.``
(a.g.e., sf.37)
Gördünüz mü? Kaypakkaya`yı okuyanlar Ve bu satırlara kadar H. Kıran`ı
okuyanlar da ulusal hareketlerin ``demokratik muhtevasının`` ezilen ulusun
kendini ezen ulusa karşı ulusun hareketi olduğu için oluştuğunu sanırdı.
Meğersem bu hareketler her ne kadar bir devlet içinde ezilen ulusun ezen ulus
hakim güçlerine karşı mücadelesi ise de, ezen u1usun hakim güçleri de
emperyalizmin uşağı olduğundan ezilen ulusun hareketi emperyalizme de
vururmuş ve bu nedenle o ulusal hareket ``demokratik muhteva`` taşırmış.
Emperyalizmin uşağı çok uluslu bir devlet. Bu devlet dışarıdaki bir
emperyalist gücün uşağı. Bu devletin içinde ezilen ulus, bu devletin
başındaki ezen ulusa karşı harekete geçiyor. Bu devletin başındaki ezen
ulusun milli baskısına karşı, ayrı milli devletini kurmak için verilen bu
hareket demokratik içeriğe, milli baskıya karşı olduğu için demokratik
içeriğe sahiptir. Aman, pardon. Kim demiş? Bu milli hareket emperyalist uşağı
ezen ulus hakimlerine darbe vurarak emperyalizme de darbe vurarak
emperyalizme de darbe vurduğu için demokratik içeriğe sahiptir. İşte H.
Kıran. İşte H. Kıran bu iki görüşü bir arada savunur. Niye?
Okura malum olmuş olsa gerek. Biraz daha açalım:
``Demek ki, ezilen ulus egemenleri dahi belli şartlarda ve belli bir yere
kadar ilerici rol oynayabilirler. Bunların önderliğinde dahi, emperyalizme şu
veya bu ölçüde darbe vuruyor ve devrimci gelişmeye yarıyorsa milli
hareketlerin demokratik yönü desteklenmelidir.
Bunları söylerken, her milli hareketin desteklenmesi gerektiğinden bahsetmiyoruz.
Herşey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz. Öyle durumlar olabilir ki bazı
milli hareketler desteklenmeyebilir.
Emperyalizmi zayıflatmayan, aksine güçlendiren hareketler hiç de olmaz
değildir. Bu cins hareketler elbette desteklenmezler. Bazı somut durumlarda
parçadaki bir milli hareketin desteklenmesi, proletaryanın dünya ölçüsündeki
çıkarlarıyla çatışabilir. Bu durumda destek yine söz konusu olmayacaktır.
Bırakalım mi11i hareketleri, bazen proletaryanın bir parçadaki çıkarları dahi
bütün ile çelişebilir. Bu durumda da elbette parça atılacaktır.`` (a.g.e.,
sf.38)
``Herşey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz.`` Göreceli efendim,
göreceli. Bu arada relativizmi mutlaklaştırdı haberi yok...
H. Kıran`ın mutlak olana bu kadar karşı çıkması gayet anlaşılır. Kişi bir
makalede taban tabana zıt iki prensip savunmak zorunda bulursa kendini tabii
ki mutlaklığı tamamen yok edecektir. Böyleleri için mutlak prensip, göreceli
olarak mutlak geçerli1iğe sahip bir prensip sahibi olmak imkansızdır.
Her şey gibi bu konuda da mutlakçı davranılmaz diyen yazar, çok değil daha
bir iki sayfa öncesinde ``milli hareketlerde, demokratik ne varsa destekleme
zorunluluğu``ndan dem vuran, ``milli hareketlerin genel demokratik
muhtevası... kayıtsız şartsız savunulmadan... M-L olunmaz`` diyen yazarın
aynısıdır.
Tüm ulusal hareketler demokratik içerik taşır. Ulusal hareketlerin bu
demokratik içeriğini, bu yönünü ML`ler kayıtsız şartsız, mutlak olarak
desteklemek zorundadırlar. Yoksa M-L olamazlar. Geçtim M-L`den demokrat
olamazlar.
İyi ama emperyalizm çağındayız. Dünya emperyalizmine karşı dünya
proletaryasının devrimleri çağındayız. O halde emperyalizme darbe vuruyorsa
bu demokratik içeriği destekleriz. Emperyalizme darbe vurmuyor da onu koruyor
veya güçlendirirse..., o zaman... gelin o kayıtsız şartsız savunulması
gereken demokratik içeriği unutalım, o zaman bu milli hareketi biz
desteklemeyiz... Gördünüz mü? H. Kıran o kadar tutarlıdır ki emperyalizme
darbe vurmayan, onu kollayan veya geliştiren milli hareketlerin demokratik içeriğini
reddetmeden, milli hareketi reddediverdi. Böylece hem ulusal hareketlerin
mutlak demokratik içeriği mutlak olarak savunuldu, hem de bu mutlaklık
relativize edildi.
Ve işte böylece emperyalizm öncesi dönemin yaklaşımları emperyalizm döneminin
taleplerine cevap verir hale getirildi.
Ulusal sorunun emperya1izm öncesi kavranışı ile emperyalizm döneminin
taleplerini uyuşturma, birbirine bağlam çabaları pratikte, proletaryanın
emperyalizme karşı devrimci savaşımı ile burjuva demokrasisini uzlaştırma
çabasından, küçük burjuvazinin bu karşı devrimci çabasından başka hiçbir şeyi
ifade etmez.
H. Kıran ve benzerlerinin dünyanın en aptal mahlukatlarına bile bariz olması
gereken içine düştükleri bariz çelişmeyi görememelerinin ardında yatan şey
işte onların bu sınıfsal konumlarıdır. H. Kıran gibi tüm yaşamı koskoca bir
çelişme olan, burjuvaziyle proletarya arasında bocalayıp duran bir sınıfın
sözcülerinin teorilerinin de kaçınılmaz olarak çelişme yumağı olacağı,
bunların her adımda proletaryanın çıkarları ile burjuvazinin çıkarlarını
uzlaştırmaya çalışacakları açıktır. O zamanda teorideki çelişme yaşamdaki
çelişmeyi yansıttığı, olduğu gibi yansıttığı için tabii ki teorinin yazarının
dikkatini bile çekmez. Yazar teoride bir çelişme görmez. Ne de olsa teorinin
görevi yaşamdaki çelişmeyi aktarmaktır. Değil mi ama?
v. R. Başak Hoca...
Yeni Demokrasi`deki bu makale, R. Başak`ın broşüründen bir sene sonra
çıktı.
H. Kıran bu makalesinde R. Başak`ın ``amaç`` bağıntısında formüle ettiği bir
fikri, hiç de tutarlı olmayan bir şekilde formüle edilen bir fikri, iç
tutarlılığa kavuşturarak savunuyor.
R. Başak yoldaşı cezalandırmak için olduğu gibi aktarıyoruz:
``Ama bu işin kapsam ve muhtevasında gelişmenin ve yeni değişmelerin olmadığı
anlamına kesinlikle gelmez.
Sosyal ve sınıfsal özlerde yeni gelişmeleri tespit ederken meseleye yol açan
ekonomik özünde değiştiği iddia ediliyorsa ispat edilmek zorundadır...
...
... Ekim devrimiyle birlikte sorunun sosyal, siyasal, sınıfsal özü, çözümü
her ne kadar değişmişse de ekonomik öz aynı kalmıştır. Eğer tersiyse bu
soruna yol açan yeni ekonomik temelin izah edilmesi gerekmez mi? Veya bu
meseleye kapitalizmin şafağı değil de onun en üst ve yeni bir aşaması olan
emperyalizm mi yol açtı? Yok eğer bu gerçeğin ABC`si olan konumdan sapılmayacaksa
ulusal diye bir sorunu yaratan kapitalizm ve onun bir öğesi olan pazar değil
de nedir? Şüphesiz bu sorunun çözümü için yürütülen kavganın muhtevası
kapsamında farklılıklar vardır. Özellikle Büyük Ekim devrimiyle birlikte bu
sorunun çözüm için ele alınışında değişlikler elbette söz konusudur.
Gelişmenin bu aşamasında ortaya çıkan sosyal ve siyasal değişikliklerin
doğrudan sonucu olarak meselenin sosyal, siyasal özü veya ele alınışı çözümü
köklü olarak değişmiştir. Ve artık bu mesele emperyalizme – sömürgeciliğe
karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir. Artık bu sorunun çözümü dünya
proleter devriminin ve onun öncüsü enternasyonal proletaryanın omuzlarına
yüklenmiştir. Ancak böyle bir meselenin oluşmasına yol açan ekonomik temel
(Pazar sorunu) ve bu temelin sonucu olan milli baskının, ona karşı gelişen
milli hareketin zemini yine aynı kalmıştır. Yani ilk dönemin sonrasında milli
sorunda değişen milli meselenin ele alınışı çözümü ve buna bağlı olarak
sosyal ve sınıfsal özüdür... Milli sorunun çözümünün daha sonraki dönemlerde
bir rekabet mücadelesi olmaktan çıkması gerçeğine bakarak bu sorunun ekonomik
temelinin yine Pazar olduğu gerçeği bulandırılmamalıdır. Çözüm yolu ile
ekonomik özü aynılaştıranlar korkunç bir yanılgı içerisindedirler... (a.g.e.,
sf.32-33)
vi. Kavramlar Üzerine
İ. Kaypakkaya ve H. Kıran`ın ulus –ulusal mücadele/halk-
halk hareketi kavramlarını nasıl birbirlerinden mutlak bir şekilde
ayırdıklarını ve bu mutlak ayrımı çiğneyenlere- ve sırf bu nedenle, bedavadan
değilse- de gayet ucuz tarafından eleştiriler yönelttiklerini biliyoruz.
Dolayısıyla bu kavramlar, bunların kullanımları, kimlere nasıl hizmet
ettikleri üzerine birkaç söz sanırız yerinde olacaktır.
Stalin`in ulus tanımı herkese malum. Her ne kadar bu tanım sadece burjuva
ulusların tanımı olarak kavransa da ve sosyalist ulusların da tanımını bize
verdiği pek idrak edilmese de, yine de, herkese malum.
Gel gelelim, bundan, sadece ve sadece, sözcüğün tam anlamıyla ulusların söz
konusu olduğu şartlarda ulus kavramının kullanılabileceği, başka şartlarda bu
kavramın kullanılamayacağı sonucu çıkmaz.
Bizzat bu meşhur tanımın yapıldığı makalede Stalin, Çarlık Rusya`sında ezilen
u1uslar daha ulus olarak oluşmamış olmasına rağmen çok-uluslu Rusya`dan
bahseder. Yine aynı makalede Yahudilerin bir ulus oluşturmadığını kesin bir
şekilde gösteren Stalin, Yahudilerin bir ulus değil, dağınık bir ulusal
azınlık olduğunu gösteren Stalin, tam da bu nedenle, Yahudilerin ulusal
azınlık olması nedeniyle Yahudi ulusundan da bahseder.
Ama yine de ulus ulustur. Burjuvazi ve proleteriyle, burjuvazisi ve emekçi
halkıyla yekpare bir bütün. Fakat hali hazırda burada, bu yekpare burjuva
ulusta tek bir ulusun değil, iki ulusun söz konusu olduğu, burjuvazinin bir
yanda bir ulusun, proletaryanın öbür yanda ikinci ulusun temsilcisi olduğu
olguları, kapitalizmin ve sınıf farklılıklarının gelişmesine paralel kendini
gösterir. Ama yine de ulusal mücadele burjuvazinin mücadelesidir. Proletarya
ve köylülük buna katıldığı oranda halk hareketi görünümü kazanan bir burjuva
hareket.
Fakat, emperyalizm ve Ekim Devrimiyle birlikte herşey değişir. Ulusal sorun
gerçekten emekçi halkın sorunu haline gelir. Çünkü artık sadece Pazar için
dalaşan rakip burjuvalar karşı karşıya değildir. Emperyalist kapitalizm
köylülüğü de ezip suyunu çıkararak onları karşısına almıştır. Sorun artık,
gerçekten halkın sorunudur ve bu sorunu çözmek için mücadeleye, emperyalizme
karşı mücadeleye atılan halk yığınları bizzat kendi milli burjuvazilerinin
düşmanları olan emperyalizmin saflarına iltihak ettiğini görürler ve ulusal
çıkarların savunulması burjuvazinin devrilmesi ile birleşir. Ulusal çıkarları
halktan başka savunacak kimse kalmamıştır.
O zaman da, ulus halk, halk da ulus olmuştur. Ve işte bu nedenle Stalin`de
ulus ve halk kavramlarının eşdeğerli kullanımı, ulusal kurtuluş mücadelesi
ile halkların kurtuluş mücadelelerinin eşdeğerli kullanımı kendini gösterir.
Gerçekten ulusal olan halktır.
Sadece bu da değil. Ekim devrimi, Çarlık Rusya`sının sömürge alanlarında,
bilhassa merkezi Asya`da kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan bir yığın halk
ile karşılaşır. Ve onların desteği ile zafer kazanır. Burada açıktır ki
sözcüğün tam anlamıyla uluslardan bahsedemeyiz. Çünkü bu halklar saflarında
kapitalist pazarın oluşumuna paralel ortaya çıkan iktisadi yaşam birliği
oluşmamıştır. Sadece sözcüğün tam anlamıyla ulusların ulusal eşitliği
tanınırsa bu halkların ezilmesinin meşrulaştırılacağı ve böylece
proletaryanın bu derin yedeklerinin desteğini yitireceği açıktır. O halde
ulusal eşitlik bu halklara da tanınmalıdır. O zaman halkların ulusal
eşitliğinden, halkların ulusal haklarından bahsetmek kaçınılmaz olur.
Halkların kendi kaderini tayin etme, ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı vardır
ve bu ulusal halkın ta kendisidir.
Demek ki eski Çarlık Rusya`sı toprakları üzerinde gelişen ve yayılan Ekim
devrimi bu gelişmesine paralel olarak ulusal sorunun da genişlemesinin bir
örneğini verir. Ulusal sorun sadece ``modern`` ulusların sorunu olmaktan
çıkar. Geri halkların da bir sorunu haline gelir.
Sadece Rusya`da değil. Emperyalizmin geniş sömürge alanlarında sömürge
devrimi dönemi başlamıştır. Şimdi sadece ezilen ulusların ayrılıp ayrı devlet
kurma hakkı değil, sömürge ülkelerin, ezilen ülkelerin emperyalist bütünden
kopup ayrı devlet kurma hakkı da tanınmak zorundadır.
Burada söz konusu olan şu veya bu bir ulusun hareketi, şu veya bu bir tek
ulusun kurtuluş hareketi değil, sömürge ülkenin, ezilen ülkenin kurtuluş
hareketidir, Ekim sonrasının böylesi ülkelerinden biri olan Hindistan`da 800
çeşit milliyet vardır. Büyük çoğunluğu sözcüğün tam anlamıyla ulus olmayan
800 milliyet. Bu Hindistan`ın, bu sömürge ülkenin kurtuluş mücadelesi ulusal
kurtuluş mücadelesi, Hindistan`ın bu hareketi bir ulusal hareket idi.
Demek ki, ulusu, burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi
ile kısıtlayanlar; sosyalizmin üst aşamalarına kadar bu burjuva ulusun
varlığını sürdüreceğini savunarak ve buna bağıntılı olan gerçekten ulusal tek
güç oları halkın saflarına, geçici bir siyasi slogan değil bütünlüklü bir
teorinin parçası olarak milli burjuvaziyi de katarak burjuvaziye karşı
ağlayıp sızlayan, burjuvaziye karşı tavizkar bir teorinin şampiyonluğunu
yapıyorlar.
Demek ki, ulus, burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile
kısıtlayanlar geri halkların ve sömürgelerin ulusal kurtuluş hareketlerini
yadsıyarak ulusal sorunun Ekim sonrası kazandığı genişliği daraltıp
proletaryayı yedeklerinden koparmanın, ezilen halkları eşit haklardan yoksun
kılmanın teorisini ve böylece ezilen halklar ve sömürgelerin sovyetik yoldan
gelişmesinin reddinin teorisini yaparak burjuvaziye, burjuva gelişme yoluna
taviz veriyorlar.
Demek ki, ulusu burjuva ulus ile, ulusal hareketi burjuva ulusun hareketi ile
kısıtlayanlar ulusal sorunun burjuva demokratik devrimlerinin parçası olduğu
döneme ait görüşleri yayarak burjuva devrimlerine olan hayranlıklarını dile
getiriyorlar...
Demek ki... bunlar proleter devrimin düşmanlarıdırlar.
3- Böreğin İspatı
i. PKK`ya Karşı Tavır
``.. Ama PKK`nın programı bir noktada açıkça Türkiye Kürdistan`ındaki
halk yığınlarının milli baskıya, milli zulme karşı çıkan taleplerinin,
onların özgürlük isteğinin bir ifadesidir. PKK, savaşı esas olarak kendi
örgütlü gücü ile de yürütse; halk savaşı adına savunduğu teori, gerçekte foko
teorisi de olsa, onun faşist Türk hakim sınıflarına karşı yürüttüğü savaş,
milli zulme son diyen yanı ile; Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunan, Kürt
ulusunun devlet kurma hakkının gaspı; Türk olmayan tüm milliyetlere hak
eşitliğinin çiğnenmesi üzerinde kurulu zoraki birliği parçalamaya yönelen
yanı ile kesinlikle haklı; bu yanı ile kayıtsız-koşulsuz desteklenmesi
gereken bir savaştır...`` (BP bildirisi)
Başka bir deyişle, her milli hareketin demokratik bir içeriği vardır ve
Komünistler bu demokratik içeriği, ``bu yanı`` kayıtsız-koşulsuz
desteklerler.
Yani bu milli hareket doğrudan veya dolaylı olarak dünya emperyalizmini
zayıflatmak değil, güçlendirmeye hizmet etse bile, yani proletaryanın dünya
iktidarına yönelmesine bir katkıda bulunmaktan geçtim, zarar verse bile, yani
proleter demokrasisinin gelişmesine ters düşse bile... ``demokratik
içeriği``, ``haklı ... vs. yanı`` var ve komünistler bunu kayıtsız koşulsuz
desteklerler.
Hoş geldiniz burjuva demokratlarımız...
Siz, proleter hareketin, dünya proletaryasının gelişmesinin çıkarına uygun
veya ters o yanı kayıtsız-koşulsuz desteklemeye devam ediniz. Biz burjuva
demokrasisinin kölesi olamayız. Onun devri geçti...
Hoş geldiniz burjuva demokratlarımız...
Demek ki ``o yanı``, demokratik içeriği, destekleyeceksiniz...Ya hareketin
kendisi ne olacak? Eh, demokratik içeriklerini desteklediniz ya. Daha ne
isteyecekler sizden değil mi??. Yani soyut hak şakşakçılığı... Somut... Ona
gerek yok. Demokratik içeriği desteklersin bu işte orada biter.
ii. Ahmet B.`nin
Eleştirisi.
``Geçerken şunu da vurgulamak istiyorum: 1984`te BP olarak
PKK`nın 15 Ağustos eylemlerini değerlendirirken, bu eylemleri Kürdistan`ın
diğer bölgelerindeki gelişmelerden bağımsız ele almakla yanlış yaptık. Bu
konuda Ahmet B. yoldaşın getirdiği eleştirinin doğru olduğunu (bu bağıntıda)
gelinen yerde açıkça görüyorum.`` (R. Başak, a.g.e., sf, 42)
Görüldüğü gibi R. Başak yoldaş Ahmet B.`nin eleştirilerinde ``bu bağıntı``
dışında hiçbir şey görememiştir. ``İç içe geçmiş`` milli hareket anlayışıyla
milli hareketlerin ``görünüşte halk hareketi`` olduğunu iddia eden iç içe
geçmiş bir kafadan daha fazlasını beklemek aptallıktır.
Ahmet B.`nin eleştirisini aşağıda aynen yayınlıyoruz. Okur değinilen yazıyı
okuyup R. Başak`ın hangi eleştirileri doğru bulmadığını görür, bu
eleştirilerin neden kabul edilmediğini de yukarıdaki eleştiriler sayesinde
görür.
iii. PKK`nın Eylemleri Hakkında İ. Yoldaşın Görüşleri Üzerine: Ahmet.B
İ. Yoldaş, BP Sayı 19/20; Sf. 1-8`deki makalesinde, PKK`nın eylemleri
hakkında ``Heyecan verici`` ``eylem``, ``Heyecanlandırıcı`` ``eylemler``,
``PKK`nın kendi önderliğinde eğittiği, silahlandırdığı gerilla guruplarının
kitlelerin kendiliğinden hareketlerinden bağımsız olarak gerçekleştirdiği
eylemler`` tespitlerini yapıyor . (a.g.e., s.6) Daha sonra da ``Lenin, kitle
hareketlerinden bağımsız terör eylemleri hakkında (a.b.ç.) konuştuğu bir
yerde şöy1e diyor:`` deyip Lenin`den terörizme karşı (a.b.ç.) bir alıntı
yapıyor .
Alıntı, Aydınlık yayınlarının bastığı ``Örgütlenme Üzerine`` başlıklı
Lenin`den derlemelerden. İ. yoldaşın kullandığı alıntının bir cümle öncesini
okura sunalım.
``Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar (a.b.ç.) bizim mücadele ruhumuzu ve
cesaretimizi yükseltiyor`` (diyor teröristler-b.n.) Ama hepimizdeki (a.ç.L.)
mücadele ruhunu ve cesareti gerçekten yükselten biricik
şeyin (a.ç.L.) kitle hareketinin yeni biçimleri..``. ve İ.
yoldaşın alıntısı devam ediyor.
İ. yoldaşın alıntısına koymayı gerekli görmediği cümle tam tamına da Lenin`in
hangi eylemleri söz konusu ettiğini açıkça ortaya koyan bir cümle: ``Bir
kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar``.
Veya, yine Lenin`e döner ve Lenin`in bu makaleyi yazmasına neden olan eylemin
kendisinin ne olduğuna bakarsak:
``... Balmaşov`un Sipyagin`i öldürmesi gibisinden eylemleri ...`` (a.g.e.,
s.60)
Yani bizzat İ. yoldaşın da belirttiği gibi Lenin`in makalesindeki hedefi
``terörizm``dir (a.b.ç.); siyasi program olarak ``kahramanların tek tek
çarpışmaları``dır.
Ve İ. yoldaş, Lenin`den yaptığı bu alıntıdan sonra -terörizme karşı
yazıldığını bildiği bu alıntıdan sonra- PKK`nın eylemlerini değerlendirirken
Lenin`in alıntıdaki sözlerini kullanarak şöyle diyor:
``Bu eylemler ``kitle hareketinin yeni biçimlerinin uygulanışı`` değildirler,
``kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışının`` bir ifadesi
değildirler, onlar ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen
eylemler``dirler! ``Heyecan uyandırıcı bir etki yaratmıştır.`` Ama ``dolaylı
olarak da`` gelecek sefere kadar pasif bir bekleyişe yol açmışlardır...
``(BP, Sayı: 19/20 s.7)
Yani, İ. yoldaş, ``dolaylı olarak``, utangaç bir şekilde PKK`nın eylemlerinin
terörist içerikli olduğunu ilan ediyor. Tüm bunların başka hiç bir anlamı
yoktur!
Yani İ. yoldaş ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler``
``kitlelerin harekete geçmediği dönemde gerçekleştirilen ``gerilla
eylemleri`` türünden tespitleriyle bu ``eylemlerin`` ``gerilla eylemlerinin``
``terörist`` olduğunu ilan ediyor:
İ. yoldaş partimizin taktiklerini, kendi deyimiyle ``eylem çizgimizi``
belirlemeye çalışıyor. Bunu yaparken, taktik prensiplerimizden biri olarak
taktiklerimizin ``kitle eylemleri`` üzerinde, ``kitle eylemleri`` temeli
üzerinde şekillendirilmesi talebini savunmaya çalışıyor. Fakat PKK`nın
eylemlerinin ``kitle eylemleri`` üzerinde yükselmediği ve dolayısıyla
``terörist`` eylemler olduğunu ilan ederek bu taktik prensibimizi pek
anlayamadığını ortaya koyuyor!
Yoldaşın bazı ``hata``larını sıralayalım:
Birincisi: yoldaş
bu eylemlerin neyin
ifadesi olduğunu, neyin nesi olduğunu doğru tespit edememiş, dolayısıyla da
bu eylemleri ``terörizm`` ile eşitlemiştir. Çünkü bu eylemleri kendi
başlarına oldukları gibi ele almamış, onların ``taktik`` olarak doğru olup
olmadığı konusunda ahkam keserken bu faktörü unutmuştur!
Bu eylemler, bizzat kendi verdiği bilgiye göre muhtemelen 600 kişilik silahlı
Kürt gurubunun eylemleridir. Bu eylemler bizim partimizin veya bizim partimiz
yönetimindeki eylemler değildirler. Bizim dışımızda gelişmektedirler!
O halde bizim için sorun, bu eylemlerin yapanlar
açısından bu ey1emlerin ``taktik olarak doğru-yanlış`` olması sorunu değil;
bu eylemlerin neyin nesi oldukları, toplumumuzdaki gelişmelerde neyi
yansıttıkları sorunudur. Ki bu sorunu doğru çözebilirsek, biz de bu
eylemlere karşı kendi
taktiklerimizi belirleyebiliriz.
O halde, bu eylemlerin neyin ifadesi olduğunu inceleyelim:
1) İran devriminden sonra İran Kürdistan`ında bir Kürt Milli Hareketi
doğmuştur, bu hareket Milli Kurtuluş Savaşı şeklinde sürmektedir.
2) İran-Irak savaşından sonra Irak`ta da, tekrar bir Kürt Milli Hareketi
başlamıştır, ve bu hareket Milli Kurtuluş Savaşı şeklinde sürmektedir.
Bu her iki ülkede de, bilhassa Irak`ta Kürtler, yoldaşın dediği gibi
``özerk`` değil, doğrudan kendi kontrollerinde ``kurtarılmış üs bölgelerine``
ve ``devrimci ordularına`` sahiptirler.
3) Türkiye`de 1980 darbesi sonrasında tüm devrimci örgütler, bu arada Kürt
Milli Hareketinin temsilcisi örgütler de büyük darbeler yemişlerdir. Ama Kürt
örgütleri, en azından PKK, İran-Irak`taki ``kurtarılmış bölgelere`` sığınabilmişlerdir
ve orada Örgütlenebilmekte, orada ``devrimci ordularını``
örgütleyebilmektedirler.
Türk ordusu ise, sadece Türkiye Kürdistan`ında uyguladığı zulmü azdırmakla
kalmamış, Kürtleri potinleri altında çiğnemekle kalmamış, aynı zamanda işi
Irak Kürtlerinin de cellatlığına kadar vardırmıştır.
O halde, PKK`nın eylemleri, Kürt Milli Hareketinin bir ifadesi, onun kendini
ortaya koyuş şeklinden birisi, İran ve Irak`taki Kürt Milli Savaşını
Türkiye`ye taşıma çabasıdır.
Kürtlerin Türkiye Kürdistan`ında bir milli ayak1anma başlatma girişimlerinden
başka hiç bir siyasi anlamı olmayan bu eylemleri anlamak için Lenin`in
terörizm üzerine bir makalesine başvurmak kadar ``yanlış`` bir tavır olamaz.
Halbuki, İ. yoldaş Kaypakkaya`nın Lenin`den 1916 İrlanda ayaklanmasıyla
ilgili alıntısını biliyor olmalı.(Dip Not 1). Lenin`in o yazısının
Kaypakkaya`da olmayan bazı parçalarını okura sunalım:
``Ancak ayaklanma girişimi küçük bir komplocular, ya da saçmalayan manyaklar
gurubunu ortaya çıkardığı zaman ve halk yığınları içinde hiçbir yankı
uyandırmadığı zaman, bilimsel anlamıyla ``darbe``den söz edilebilir.
Yüzyılları olan bir geçmişi kapsayan, değişik sınıf çıkarları bileşiminden ve
aşamalardan geçmiş olan İrlanda milli hareketi kendisini, İrlanda`nın
bağımsızlığını talep eden bir karar geçiren Amerika`daki kitlesel İrlanda
Milli Konseyinde, inter-alia ifade etti, o kendini uzun bir kitle ajitasyonu,
gösteriler, gazete yasaklamaları, vb. döneminden sonra kent-küçük
burjuvazisinin bir kesiminin ve işçilerden bir kesiminin (açL) yürüttüğü sokak
çarpışmalarıyla ifade etti .Böyle bir ayaklanmayı ``darbe`` olarak niteleyen
kimse ya gericilerin en kötüsüdür ya da toplumsal devrimi canlı bir olay
olarak kavramaktan aciz bir doktrincidir.`` (Lenin, Britanya Emekçileri ve
Britanya Emperyalizmi, s.168, İng.)
`Eğer proletaryanın kurtuluş ve sosyalizm için yüce savaşında emperyalizmin her
bir ayrı (açL) felaketine karşı
her (açL) popüler hareketi, krizi
yaymak ve keskinleştirmek için nasıl kullanacağımızı bilmeseydik (açb) çok verimsiz devrimciler
olurduk. Eğer, bir yandan her milli baskıya ``karşı`` olduğumuzu ilan etsek
ve binbir türlü şekilde tekrarlamış olsaydık ve diğer yandan ezilen bir
ulustaki belirli sınıf1arın en hareketli ve zeki kesimlerinin zulümcülere
karsı isyanını (açb)
bir ``darbe`` olarak tanımlasaydık, Kautsky`cilerin aptallık seviyesine
batardık.`` (a.g.e., S.168)
``Kitleler sadece erken, kısmi, uluorta ve dolayısıyla başarısız devrimci
hareketlerde tecrübe kazanacak, bilgi edinecek, kuvvet biriktirecek, gerçek
önderlerini, sosyalist proleterleri öğrenecek ve bu yoldan genel saldırıya
hazırlanacak...`` (a.g.e., s.168)
Bunlardan sonra kısaca koyarsak:
İran ve Irak`ta Kürt Milli Savaşları sürerken, Türkiye`de Kürt Milli Hareketi
1974-80 döneminin çalkantılarından geçmiş ve son 4 yıldan beri Türkiye
Kürdistan`ı, Türk askerlerinin potinleri altında ezilmekteyken, PKK`nın veya
herhangi bir Kürt Hareketinin ``gerilla eylemlerini`` ``kitlelerin
eylemlerinin yerine geçirilen eylemler`` olarak görmek, hele hele onları dolaylı
olarak ``terörist eylemler`` olarak ilan etmek için İ. yoldaşın
Kautkski`cilerin aptallık seviyesine batmış ``aciz bir doktrinci`` olması
gerekir!
İ. yoldaşın ikinci
``hatası`` ise ``kitle eylemi`` kavramına tamamen pasifist bir yaklaşıma
sahip olmasından kaynaklanıyor.
Eğer, İ. yoldaşın birinci hatasına işaret ettiğimiz sırada belirttiklerimiz
doğru ise, yani İran Ve Irak`ta Kürtler Milli Kurtuluş Savaşı yürütüyorlar ve
bu savaşta, İran-Irak savaşının yarattığı uygun şartların da sayesinde başarılar
kazanıp kendi ``kurtarılmış bölgelerine`` ve de ``devrimci ordularına`` sahip
iseler, bu bölgelere Türkiye Kürdistan`ından Kürtler sığınabilmekte ve orada
kendi ``devrimci ordularını`` oluşturabilmekte iseler; ve Türkiye Kürdistan`ı
1974-80 döneminde yoğun bir propaganda ve Türk ve Kürt devrimci örgütlerinin
eylem alanı olmuş ve 1980-84 döneminde Türk ordusunca yoğun bir baskı altında
tutularak Kürtlerin milli duyguları iyice rencide edilmiş ise, eğer tüm
bunlar doğru ise -ki doğrudur- nasıl oluyor da PKK`nın Irak`ta oluşturduğu
``devrimci ordu`` ile Türkiye Kürdistan`ında yürüttüğü eylemler, ``gerilla
eylemleri``, ``kitlelerin eyleminin yerine gerçekleştirilen eylemler`` (BP,
Sayı. 19/20 , s.7 ) oluyorlar ?
İ. yoldaşın böylesi bir sonuca varmasının tek izahı, onun Türkiye
Kürdistan`ında ``Ha1k yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç
olmadığı bir ortam`` görmesinden kaynaklanıyor.
Fakat yoldaş yukarda belirttiğimiz ``olguları`` dikkate almıyor. Hele hele
İran ve Irak`taki gelişmeleri hiç dikkate almıyor. Ama buna hakkı yoktur.
Görüyoruz ki Lenin İrlanda`daki milli ayak1anmayı değerlendirirken
Amerika`daki İrlandalıları bile ``hesaba`` katıyor!
Dolayısıyla, Türkiye-İran-Irak`taki Kürtlerin durumu birbirleriyle bağlantılı
olarak ele alınırsa -ve doğru taktikler bunu talep eder- PKK`nın eylemlerinin
hiçte ``kitlelerin eylemlerinin yerine gerçekleştirilen eylemler``, ``halk
yığınlarının kendiliğinden eyleminin hemen hemen hiç olmadığı bir
ortamda``gerçekleştirilen eylemler olmadığı anlaşılır.
Eğer İ. yoldaş, PKK`nın bu eylemlerinin Kürt köylülerini ayağa kaldıramadığı
ve PKK`nın örgütlü güçlerinin eylemleri olarak kaldığından hareket ederek bu
sonuca varıyor ve giderek bu eylemleri ``terörizm`` ile eşitleyecek kadar
``bilimsel``likten uzaklaşıyor ise, 1916 İrlanda milli ayaklanması için de
aynı ``olgular``ın söz konusu olduğunu; bu ayaklanmayı ``darbe`` ilan
edenlerin de tamı tamına bu ``olgulara`` dayandıklarını gel gelelim Lenin`in
onlarla aynı fikirde olmadığını, onlar hakkında hiç de hoş olmayan sözler
sarfettiğini görmekteyiz.
Eğer İ. yoldaş, ezilen ulusların yığınsal, kitlesel bir şekilde milli
kurtuluş için harekete geçtiği dönemlerin bizzat ezen ulusun kendisinin
devrimci veya ulusu sarsan bir çalkantı döneminde gerçekleştiği genel tespitten
hareket ediyor ise (1905-17 Rus devrimleri ve en son İran devriminin ve
İran-Irak savaşının gösterdiği gibi); ve Türkiye Kürdistan`ında hüküm süren
``sessizliğin`` (?) bunu doğruladığını sanıyor ise yine yanılıyor: Çünkü
doğru taktikler her ulusun özelliklerini
dikkate almak zorundadır!
Ve eğer, bir ulus, bir devrimci hareket şu veya bu şekilde kendi ``devrimci
ordusunu`` oluşturabilmiş ise, onun bu orduyu kullanarak devrimi ``Halk
yığınlarının kendiliğinden eylemlerinin hemen hemen hiç olmadığı yörelere
yayma girişimini`` ``kitlelerden kopuk eylem``; dahası ``terörizm`` ilan
edilirse Mao Zedung`un ``Halk Savaşı`` teorisinden, bizzat İ. yoldaşın ``ML
teoriye katkı`` (?) olarak ilan ettiği bu sözde ``teori``den geriye ne kalır?
Koskoca bir hiç! Veya Stalin`in Kuomintang`a devrimci ordu aracılığı ile
devrimi yayma önerisine, Stalin`in `terörizm` tavsiye ettiği suçlamasını
getirmek gerekir! ``Halk Savaşı Teorisini`` Enver Hoca bile bu kadar kolayca
reddedememişti...
Kürtlerin Türkiye Kürdistan`ında ``Halk Savaşı`` yani köylülerin gerilla
savaşını başlatma girişimlerinin ta kendisi olan PKK`nın bu eylemleri
karşısında Partizan`ın tavrı, meşhur ``Halk Savaşçılarının`` bir Halk Savaşı
gördüklerinde gözlerinin kör olduğunu, halk savaşını bir türlü göremediklerini,
yani ``halk savaşı``ndan bihaber olduklarını ispatlar! İ. yoldaş üzerinden BP
Yazı Kurulunun da aynı konumda durduklarını görüyoruz!
İ. yoldaşın yukarıdaki mantığı ile II. dünya savaşı sırasında Alman işgali
altındaki ülkelerdeki hemen hemen tüm Partizan faaliyetlerini ``terörist``
eylemler olarak ilan etmek gerekir. Ezilen bir ulusun, hele hele Kürtler gibi
bir köylü ulusun, düşmanın ulaşamayacağı yerlerde bir devrimci ordu, gerilla
güçleri oluşturup, ``halkın kendiliğinden hareketinin hemen hemen hiç
olmadığı`` yerlerde gerilla eylemleri etrafında ulusunu örgütleme çabalarını
``terörist`` ilan etmeniz gerekir. Bunların saçmalığı, dahası gericiliği
apaçıktır!
Ve tüm bunlardan İ. yoldaşın HK ve TKP`nin ``provokasyon`` teorilerine
itirazının kendi içinde çelişkili olduğu ortaya çıkar! (Dip not 2)
Çünkü HK`nın ``provokasyon teorisi``nin temelinde 1980 öncesinin silahlı
mücadelelerini ``maceracı``, ``terörist``, vb. Olarak görmek yatar! HK, bu
eylemlerin toplumsal bir
karakter kazandığını; bu eylemlerin, bu eylemlere girişenlerin mantıklarından
bağımsız kendi mantığına sahip olduğunu, bu eylemlerin 1980 öncesi devrimcilerin, devrimci örgütlerin
eylemlerinin bir türü ve zorunlu
bir türü olarak ortaya çıktıklarını, kendilerini
devrimcilere empoze ettiklerini göremiyor. Komünistlerin görevi bu eylemleri
yürütenlerin ``terörist``, ``maceracı``, vb. mantıklarına ve bazı
eylemlerinin ``terörist``, vb. karakterlerine bakmak ve bu mücadele yöntemini
``terörist`` ilan etmek değildir. Onların görevi, bu eylemlerin eylemleri
yürütenlerden bağımsız bir şekilde mevcut olan ``mantığını`` kavramak ve
taktiklerini ona göre düzenlemektir. Bu o kadar gereklidir ki, tüm bu
eylemleri ``terörist`` vb. ilan eden HK bile bu tür eylemlerin
uygulayıcılarından biri olmaktan kurtulamamış ve böylece de sorunun hiç de
``taktik seçim`` sorunu olmadığını farkında olmadan sergilemiştir!
Fakat bir kere her türlü silahlı eylem ``terörist``, ``maceracı``, vb. ilan
edilirse, yeni bir silahlı eylem ortaya çıkınca, o da ``terörist eylem`` ilan
edilir. HK bu temelde PKK`nın eylemlerini ``terörist eylemler`` olarak
değerlendirmek zorundaydı. İ. yoldaş ise kendi nedenleriyle aynı işi yapıyor!
Fakat bir kere ``kitlelerden kopuk`` her türlü silahlı eylem ``terörist`` vb.
edilirse, bu eylemler ``kitlelerin kendiliğinden hareketinin hemen hemen hiç
olmadığı`` bir ortamda, hele hele devrimcilerin yenilgiye uğradığı bir
ortamda olur ve ``baskıyı artırırsa`` bu sefer ``terörist eylemler`` oluverir
``provokasyonlar``...
HK, bu mantıkla ``provokasyon`` sonucuna varıyor.
İ. yoldaşın da PKK`nın eylemleriyle ilgili olarak aynı sonuca varması için
tüm ön şartlar görüldüğü gibi hazırdır. 0nun bu sonuca varmasını önleyen şey
``uslu durularak hakim sınıfların baskısından sıyrılmanın propagandasını``
yapmayı reddetmesidir! Fakat İ. yoldaşın ``provokasyon`` safsatasına
kaymasını önleyen bu temel hiç de sağlam değildir. Sağlam değildir, çünkü
gelişmekte olan sınıf mücadelelerini kavramaya değil, daha hala varlığını
sürdürebilmekte olan ``devrimci`` hislere dayanıyor!
``Devrimci hisler`` temelinde devrimcilik, kişiyi, örgütleri pasifizmin
propagandasının kucağına itiverir. Hem de ``olgu`` tespiti ayaklarında; İ.
yoldaşı okuyalım:
İ. yoldaş, PKK`nın eylemleri, kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız
mücadeleye atılışının bir ifadesi ``olmadığı için (?) kitlelerin eylemlerinin
yerine gerçekleştirilen eylemler`` oldukları için (?); PKK`nın ``Kurtuluş
Kuvvetlerine katılın çağrısı`` ``bir eylem s1oganı olamaz``, bir ajitasyon
çağrısı olarak kalacaktır`` diyor.(a.g.e, s.7)
Burada Kürtlerin milli bağımsızlık için ``PKK`nın Kurtuluş Kuvvetlerine``
katılıp katılmayacağı sorununu şimdilik bir kenara bırakırsak, PKK`nın
Kürdistan`ın bağımsızlığı çağrısının bir ajitasyon çağrısı (s1oganı) olarak
kalacağı, bir eylem çağrısı (s1oganı) haline dönüşmeyeceği, yani Kürtlerin
milli bağımsızlık mücadelesine girişmeyeceğinin garantisi verilmektedir?
Hangi temelde?
Çünkü İ. yoldaşa göre mevcut ortam ``halk yığınlarının kendiliğinden
eyleminin hemen hiç olmadığı bir ortam``dır ve dahası bu ortam uzun yıllar
(10-15 yıl) devam edecektir. (dip not 3) İşte bu nedenledir ki Kürtler milli
bağımsızlık için harekete geçmeyecekler; işte bu nedenledir ki PKK`nın
``milli bağımsızlık`` çağrısı Kürtlerin bağımsızlık için eylemine
dönüşmeyecektir...
İ. yoldaşın mantığı bu.
``Kürt devrimci1eri`` diyor İ. yoldaş ``boşuna çabalıyorsunuz -her ne kadar
İran ve Irak Kürtleri bilinen başarıları elde ettiyse de, her ne kadar sizler
İran-Irak`ta gerilla güçleri örgütleyebildiyseniz de, gerilla eylemlerine
girişmeyiniz; çünkü bu kitlelerin eylemlerinin yerine geçirilmiş, terörist ve
mevcut şartlarda hiç bir yere varmayacak eylemlerdir. Uslu durun demiyoruz
ama, en akıllısı uslu durmaktır... ``veya`` ``İran ve Irak`ta Kürt milli
kurtuluş savaşları sürerken , Türkiye Kürtleri bunların haberlerini alır ve
Türk potini altında inlerken, sakın ha bu savaşları Türkiye`ye taşımaya
kalkışmayın, çünkü efendime söyleyeyim, ortam uygun değil, bu ortamda böyle
bir şeye girişmek, kitle eylemlerinin yerine kendi eylemlerini geçirmek olur,
yanlış taktik olur...``
İşte bir devrimcinin, devrimci hislerle vardığı hüzün sonuçlar!
Partizan daha da beter bir sona vardı...
HK, ``İleri``, vb.lere değinmiyoruz bile... Ne de olsa onlar ``halk
savaşı``nı reddetmişlerdi?...
Her halükarda yanılıyorsun İ. yoldaş;
PKK`nın ``milli bağımsızlık`` çağrısının ``ajitasyon çağrısından`` eylem
çağrısına`` dönüşmesi için ``ortam`` mevcuttur!
Bu ``ortam``a yukarıda değindik.
Dahası var!
Bu ``ajitasyon çağrısı`` hali hazırda ``eylem çağrısına`` dönüşmüştür! Her
aptala malum bir açıklıkla İran ve Irak`ta ve PKK`nın eylemleriyle
Türkiye`de!!
Açıktır ki İran-Irak`ta yaygın bir şekilde sürmekte olan, Türkiye`ye
sıçratılmaya çalışılan Kürt Milli Bağımsızlık savaşlarının yenilme ihtimali
vardır! Ve dolayısıyla da İ. yoldaşın ``ben demedim mi`` deme ihtimali,
``doğru`` çıkma ihtimali vardır!
Ama İ. yoldaş ``doğru`` çıkarsa, bu Türkiye İran-Irak proletaryası için bir
yüz karası, partimiz için bir yüz karası olur! Bu, Türkiye-İran-Irak
gericileri, ``bizim hakim sınıflarımız`` karşısında, bizim gericilerimizin
azgın saldırıları karşısında Kürtlerin yeni1giye ve kana boğulmaya ve de
böylece, bir ihtimal, yeni1giye terkedi1mesi anlamına gelir! Bu, Türkiye-İran
Irak proletaryası ile Kürtler arasında mevcut olan milli ayrışmanın
kapanmasının güçleşmesi sonucunu verir. Bu, Kürt milli hareketinin
proletaryanın yedeği haline getirilemediği an1amına gelir... bizim ``verimsiz
devrimciler`` olduğumuz anlamına gelir, bizim Kaypakkaya`dan bu güne herkesle
birlikte``milli baskıya karşıyız`` diyen ama Kürtlerin milli baskıya karşı
sürdürmekte oldukları ve de sürdürecekleri eylemleri ve bunların yarattığı
ortamı kullanmayan lafazanlar olduğumuz anlamına gelir... olayların ardından
ahkam kesmekten başka bir şey beceremeyen, olumsuzluk üzerinden
kendiliğindencilik batağına batan beceriksizler olmamız olur.
``Ortam``a tekrar bakalım:
1- İran Irak`ta Kürt milli kurtuluş savaşları sürüyor. Ve İran-Irak savaşı
sürdükçe, İran-Irak`taki gericiler dikkatlerini Kürtler üzerine yoğunlaştıramadıkça
bu savaş daha da sürecek ve gelişecektir.
2- Türk ordusu, Kürtlerle ``meşgul olma`` imkanına en çok sahip -çünkü
Türkler ``uyuyor``(!) -bir ordu olarak, bir yandan bu savaşın Türkiye
Kürdistan`ına yayılmasını önlemek için Kürdistan`ı azgın bir teröre boğuyor,
ve bu ``önleme``de oldukça başarılı oluyor; diğer yandan işi Irak (ve
İran?)`daki Kürtlerin de cellatlığına vardırmayı planlıyor!
Bu şartlarda biz, eğer kendimize hızlı bir şekilde çekidüzen vermezsek, yani
Türkiye devrimcilerinin kafasını çorbaya çevirmiş, onları siyasi kepazeliğe
vardırmış teorik saçmalıklar ve siyasi şarlatanlıkları ACİL olarak sergilemez
ve üstesinden gelmezsek, ve böylece tüm devrimcileri, komünistler olma ve
böylece bir tek ve güçlü bir KP etrafında örgütlenme imkanını sağlamazsak ve
böylece Türk proleter ve köylülerini örgütleyip Kürtlerin yardımına gelmezsek
ve böylece Kürtlerin milli bağımsızlık için mevcut potansiyelini partimizin,
proletaryanın bir yedeği haline getirmezsek... bir yandan Kürtlerin milli
bağımsızlık için potansiyeli sadece PKK gibilerinin potasına akacak, onların
``ajitasyon çağrısı`` ``eylem çağrısına`` kendi becerileri oranında
dönüşecek, diğer yandan partimiz ve proletarya Kürtleri yalnız bırakmış
olacak, onların II. Dünya Savaşından bu güne sahip oldukları en uygun ortam
da onlara yardımcı olamadığımız için milli uçurum büyüyecek, Kürt milli
hareketi potansiyelini burjuva kanallara akıtacak ve dahası, bir ihtimal
yenilecek ve böylece de bizler düşmanlarımızı -Türk hakim sınıflarını-
zayıflatma, onların krizlerini derinleştirme imkanlarımızdan şu andaki en
büyüğünü yitirmiş olacağız.
Dipnot 1: Kaypakkaya
yoldaş Lenin`in bu makalesine ``II. Şafak Revizyonistleri Devrimi İmkansız
Hale Getiriyorlar`` başlığı altında değiniyor. (Bkz. İ. Kaypakkaya, Seçme
Yazılar, 0cak yayınları, S.359-60)
Ama bu alıntıyı ``devrime kimin katılacağı``, ``gerilla gruplarına kimlerin
girebileceği`` sorununda Şafak revizyonizminin pasifizmini teşhir için
kullanırken yaptığı alıntının esasını devrimin ``yığın mücadelesinin patlak
vermesi`` (Lenin) olduğunu dikkate almıyor.
İ. yoldaş da Lenin`in terörizm ile ilgili bir makalesine başvurarak yaptığı
alıntının esasını gözden kaçırmıştır!
Dipnot 2: Bu
``provokasyon`` teorisyenleri arasına Kürdistan`daki milli baskıya`` karşı
çıkan ``bir ``Özel Sayı`` ile ``İLERİ`` de katıldı!
PKK gericileri kendi başlarına yapacaklarını yaptılar, ondan sonra da Kürt
ha1kını Türk ordusunun baskısına karşı savunmaya çalışmadan kaçıp gittiler.
Kendi paçalarını kurtardılar. Kürt ha1kı ise onlar yüzünden baskı görüyor
demeye getiriyor İLERİ!
Eh. ``Kürt Halkını`` bu türden düşünen Türk (ve Kürt) komünistler varken
``Kürt halkı`` PKK tipi Kürt milliyetçilerinin peşine takılırsa -ve onlar da
Kürt milletini ``oyuncak`` haline getirirse- bunda şaşılacak hiç bir şey
olmayacaktır!
Dipnot 3: İ.
yoldaşın, Türkiye Kürdistan`ında ``Halk yığınlarının kendiliğinden eyleminin
hemen hemen hiç olmadığı bir ortam``ın, yani Kürtlerin milli bağımsızlık için
savaşmayacakları bir ortamın -Kürtler açısından bu sözler ancak ``bu anlama``
gelebilir- uzun bir süre olacağı fikri, PKK`nın çağırısının ``ajitasyon
çağrısına`` dönüşmeyeceği fikrinde mevcuttur.
Türkiye`de 10-15 yıl devrimci çalkantı olmayacağı konusundaki fikirleri ise
bir yerde edilmiş olan sözlü ``olgu``dur.
Yoldaşın bahsini ettiği ``ortam``ın uzun süreceği konusundaki fikirlerini
yanlış anladıysak eminiz yoldaş bizi düzeltir!
Buna bağlı olarak da Kürt milli mücadelesinin yakın geleceği
konusundaki fikirlerini de düzeltmek zorunda kalır tabii ki!
Kasım 1984
KAYNAK: KIBRISTA SOSYALİST GERÇEK
İBRAHİM KAYPAKKAYA
DOSYA:
Kaypakkaya, devletin en çok korktuğu önderlerden biriydi
İbrahim
Kaypakkaya'nın 34 yıl önce Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'ndaki ölümü,
acı bir efsane olmaktan çıkıp acı bir gerçekliğe dönüşüyor... Kafası, elleri
ve ayakları kesilmiş olarak bile olsa O'nu teslim almak için mücadele eden
babası, o acı günü hiç unutamıyor. 78'liler Girişimi'nin baba ile birlikte
geçtiğimiz yıl İçişleri Bakanlığı'na yaptığı bir başvuruda "Kaypakkaya'nın
karanlıkta kalan ölümünün aydınlatılması için, Bilgi Edinme Yasası
çerçevesinde, öldüğü tarihlerde Diyarbakır askeri tutukevinde görevli tüm
resmi-sivil güvenlik ve istihbarat görevlilerinin kimlikleri"
sorulduğunda, RET yanıtı almıyor. 70'li yıllarda, yaşanan çok önemli olaylar
üzerinden devlerin topluma vermek istediği mesajın 'deşifre' edilmesini
isteyen aile ve dostları, Kaypakkaya'nın bir efsane olarak değil, gerçekçi
aaaleriyle de günümüze ışık tutmasını diliyorlar.
24
Ocak 1973'te Tunceli'ye bağlı Vartinik-Mirik mezrasındaki bir çatışmadan beş
gün sonra yaralı olarak yakalanıyor. Mezradaki çatışmada arkadaşı Ali Haydar
Yıldız öldürülüyor.
Kendisi
de, yine 1973'ün 17 Mayıs'ını 18'e bağlayan gece, Diyarbakır Sıkıyönetim
Komutanlığı'nda öldürülüyor.
Öldürüldüğünde 24 yaşında olan İbrahim Kaypakkaya, Çorum'a bağlı
Karakaya köyünde doğuyor; babası Ali Kaypakkaya'nın ilk evliliği olan
Mediha'dan... İlkokulu bitirince Hasanoğlan İlköğretim Okulu'na, oradan da
İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na giriyor.YOLU FKF'DEN GEÇİYOR
İstanbul'da
aktif bir öğrenci ve devrimci oluyor. Aslında devrimci fikirlerle
Hasanoğlan'da tanışıyor ancak bir çok şey İstanbul'da yerli yerine oturuyor.
Mücadelenin yükseldiği 1967-68 yıllarında, Fikir Kulüpleri Federasyonu
(FKF)'nun Çapa'da şubesini kuruyor. Okul yönetimi, derneğin 10 kurucu üyesini
okuldan bir ay uzaklaştırıyor. Ancak bununla yetinmeyip savcılığa suç
duyurusunda bulunuyor. Daha sonra bu 10 kişiyi okuldan atıyorlar. Onlar da,
Danıştay'a dava açıyorlar. Kazanıyorlar. Ancak 10 kişiden sadece İbrahim
okula alınmıyor. İbrahim ise bu sürede hiç boş durmuyor ve bütün
etkinliklerde yer alıyor.SINIF ÇALIŞMASI YAPIYOR
Forum,
Ant Türk Solu, Aydınlık Sosyalist Dergi gibi yayınlarda yazılar yazıyor. 6.
Filo ve Kanlı Pazar eylemlerinde de yer alıyor. Okul işgallerine ve
boykotlara katılıyor. Trakya'da köy mitinglerinin örgütlenmesine, Demir Döküm
Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks Ege Sanayi, EAS Akü, Gamak Singer, Derby gibi
fabrikalarda işçilerle mücadele örgütlüyor.İSTANBUL'A VEDA
Okuldan atılınca Çorum'a dönüyor ve Çorum köylerinde çalışmaya
başlıyor. Bu bölgedeki çalışmalarını, 'Çorum içinde sınıfların tarihi' konulu
inceleme ile yazıya dönüştürüyor. Arkasından Malatya, Antep yörelerinde,
Silvan, Nazimiye, Kürecik ilçelerinde, Haydaran'da, Nurhak ve Düzgün
dağlarının köylerinde çalışmalar yapıyor. Bu sürelerde de İstanbul ve
Ankara'ya gidip geliyor. Yine Malatya'daki çalışmalarını, 'Malatya'da
sınıfların tahlili' konulu bir incelemeye dönüştürüyor.'DEVRİMCİ DAYANIŞMA'
12
Mayıs 1972'de Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğan'ları ihbar edip
öldürülmelerine yol açan Kürecik bucağı Kahyalı köyü muhtarı Mustafa
Mordeniz'i öldürüyor. Bunu aynı zamanda, dönemin 'devrimci dayanışma'
özelliğine uygun olarak, Deniz'lerin idamı üzerine de yaptığı biliniyor.
Modern zamanın devrimcisi
Kaypakkaya,
FKF örgütlenmesinden sonra Milli Demokratik Devrim (MDD) aaalerini savunuyor.
Ayrışma döneminde TİİKP'te yer alıyor. Daha sonra ise TİİKP'e ağır
eleştireler getirerek TKP-ML ve TİKKO'yu kuruyor. TKP-ML'nin programını
'Şafak revizyonizmi aaalerinin eleştirisi', 'Milli mesele', Kemalist iktidar
dönemi', 'İkinci Dünya Savaşı yılları' ve '27 Mayıs hareketi', 'Kızıl siyasi
iktidar öğretisini doğru kavrayalım' başlıklı aaalerinde kaleme alıyor ve
düşünsel duruşunu ortaya koyuyor.MİLLİ MESELEDE ÇOK NET
İbrahim
Kaypakkaya, yaşadığı dönemde tartışma konusu olan Milli Mesele'de, çok net
tavır ortaya koymasıyla biliniyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını açık
olarak savunuyor ve Kürt sorununa ilişkin tespitlerinde devletin asimilasyon
politikasını çok net olarak anlatıyor. Türk ve Kürt halkının birlikte
mücadele etmesinin, hatta aynı partide mücadele etmesinin gerekliliğini
vurgulayan Kaypakkaya, iki halkın ayrı ayrı mücadele etmesinin sakıncalarına
de değinerek, ayrı mücadele halinde her iki halkın da devletin
manipülasyonlarına açık hale geleceğini tespit ediyor.İBRAHİM'DEN ALINTILAR
"Demokratik
halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği
garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli
dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası,
herhangi bir milletin herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın
haklarına herhangi bir tecavüzü kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa kendi
kaderi tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için,
özellikle yaygın bölgesel özerklik ve tamamen demokratik, yerel, kendi
kendini yönetim gereklidir.
Bu
özerk ve kendi kendini yönetim bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal
şartlar, nüfusun bileşimi vb temeli üzerinde bizzat mahalli nüfus tarafından
tayin edilecektir".KEMALİZM ELEŞTİRİSİ
İbrahim
Kaypakkaya'nın Seçme Yazıları altı metinden oluşur. Aralık 1971 ile Aralık
1972 arasında kaleme alınmış yazılar, kamuoyuna sınırlı mal olmuş olsa da,
onun modern zaman devrimcisi olduğunu ortaya koyan yazılardır. Kaypakkaya,
Kemalizm için 'Türkiye egemenlerinin harcı'; Kürt sorunu içinse 'Türkiye
egemenlerinin handikapı' der. Kemalist ideoloji üzerine ayrıntılı aaaleri
olan Kaypakkaya, bu olguyu 'devlet ideolojisi' ve 'faşist ideoloji' olarak
temellendirir.
HASAN ERKUM
Oğlunun kesilmiş cesedini görmek...
1973
yılı Mayıs ayında baba Ali Kaypakkaya, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı
Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan İbrahim'den bir mektup alıyor. Mektupta, o
sırada Ankara'da olan babasını İstanbul'a yönlendiren İbrahim, babasından
bazı belgeler getirmesini istiyor. Savunmasına yardımcı olacağını söylediği
bu belgeleri, İstanbul'da Ahmet Türk adlı bir avukattan alan baba, 19 Mayıs
73 günü Diyarbakır'a varıyor. Doğrudan cezaevine giden baba, görevliler
tarafından engellemeyle karşılanıyor ve 'görüşemezsin' yanıtını alıyor. Baba,
belge getirdiğini söyleyip ısrar ediyor. Bunun üzerine cezaevi komutanı olan
Yarbay rütbeli biri geliyor ve tartışma sertleşiyor. Sıkıyönetim Komutanı
Korgeneral Şükrü Olcay'a çıkarıyorlar babayı. Korgeneral Olcay, oğlunu
görmekte ısrar eden babaya, "Oğlun intihar etti" diyor. Yaşadığı
şoka rağmen söylenen şeye inanmayan baba, "O intihar etmez, siz
öldürmüşsünüzdür" diyor. Aralarında geçen tartışmada Korgeneral babayı
tehdit ediyor. Ancak babanın ısrarı karşısında, hastane müdürünü çağırıyor ve
İbrahim'in cesedinin babaya verilmesini emrediyor.
Baba
Ali Kaypakkaya, oğlunun cesedini teslim aldığı anı çok acı hatırlıyor. Çünkü
oğlunun kafası bedeninden ayrılmış şekilde, kesik olarak teslim ediliyor.
Ayrıca elleri ve bacakları da kesik olan İbrahim'in, kaba yerlerinde de çok
derin yarıklar görüyor. Bunların nedenini soran babaya "Otopsi için
yaptık" diyorlar. Baba, oğlunu kefene sararak alıp götürüyor...SOYADINI
DEĞİŞTİRİYOR
70'li
yıllarda 'dışlanma' yaşamadığı halde, 8o'li yıllarda toplumsal yalnızlaşma
ile yüz yüze kalan baba Ali Kaypakkaya, üçüncü evliliğinden olan küçük oğlunu
okula yazdırmak için götürdüğünde, çocuğun soyadını duyan okul müdürü, kayıt
yapmak istemiyor. Bunun üzerine baba Ali Kaypakkaya, soyadını değiştirerek,
yaşadığı köyün adını alıyor: Ali Karakaya!
Arkadaşımı anarken
Farklı
anlatılarla İbrahim Kaypakkaya'yı bu kısacık yazıma konuk etmek istiyorum.
Çok mütevazı bir insandı. Bizlere göre bilgiliydi. Akıcı konuşurdu. İnsan
hali olarak mesela, arada bir ince işaretlerle üstün yanını karşı tarafa
hissettirme tavrına düşülebilir, farkına varmadan. İbrahim'de buna hiç
rastlamadım.
Bilgili olma durumu kimi insanı etkiler. Ağır takınır, şakanın
uzağında durur; bilgili duruşu gölgelenmesin diye... İbrahim'de böyle
kaygıların kırıntısına rastlanmazdı. Şakanın arasına dolu dizgin at sürer,
kahkahalarıyla muhabbete lezizlik katardı. Bazen bu durum güreşme, boğuşma,
enseye şaplak atma noktasına tırmanır, bu fiziki aktiviteye İbrahim de canla
başla katılırdı.
Çorum,
Amasya, Tokat, Samsun havalisi güreşçiler beldesi kabul edilir. İbrahim
Çorumlu'ydu, az buz güreş tekniğini bilirdi. Anımsıyorum, Fikir Kulüpleri
Federasyonu binasında kendinden iri Rahmi Aydın'la güreşe tutuştu. Ufak
cüssesinden beklenmeyen bir güç sergiledi, tekniğiyle Rahmi'yi perişan etti.
Demem o ki, böylesine hayat dolu, şakacı, tatlı yaramazlıklardan geri
durmayan candan bir insandı.
Birlikte muzipliklerimiz oldu. Bir gece kolkola asker
yürüyüşüyle trafik lambalarından geçtik, sürücüleri zararsız iki kaçık
olduğumuza inandırdık. Gecenin geç vaktinde 'Hey onbeşli onbeşli' türküsüne
asılıp, gelen geçenin nazarına çarpıldık. Ve daha başka muziplikler...
İbrahim'in
gülümsemesi belleğimde tazeliğini koruyor. Beniz olarak biraz sarımtıraktı
İbrahim. Gülümsemesiyle sarımtıraklığı depreşir, sarı çiçek suyuna batırılmış
göz ışınlarıyla insanın içini ısıtırdı. Birine ya da bir gruba yaklaştığı
zaman, gülümsemesi yüzüne yayılır, duru gözlerinden sarımtırak ışınlar etrafa
saçılırdı. Bir çocuğunki kadar masumane renk taşırdı İbrahim'in gülümsemesi.
İçtenlik, tatlılık, sadelik, sıcaklık, biraz da utangaçlık...
Hasanoğlan'da
folklor ekibine girip, birkaç yörenin oyunlarını öğrenmişti. O nedenle halay
çekmeye bayılırdı. Kendi aramızda ninniyle bir kaç deneme yaptığımızı da
hatırlıyorum.
Sadeliğiyle
yaşamın eldeki çeşnilerine konuk olan bu güzel insan, hem okulun önde gelen
solcusuydu; hem de süper zekalı öğrencilerden biriydi. Edebi yanı güçlüydü.
Akıcı konuşur, hızlı ve güzel yazardı. Hem konuşma diline, hem de yazı diline
hayrandık. İki yetenek bir aradaydı, birbiriyle at başı hizalamalı ahenk
içindeydi. Fen derslerinde apayrı bir yetenekti İbrahim. Kavrayışı
sistematikti. Matematiksel formülleri unutmazdı hiç. Çünkü algılayış tarzı
ezberi dışlıyor, sistem olarak kavramayı esas alıyordu.
İbrahim'in
teorik yetkinliği işte bu sistemsel kavrayıştan gıdalıydı. Genç yaşında yakaladığı
teorik ivmenin ana damarı bu bilimsel mantıktı. Sönmeyen okuma isteği,
eleştirel öğrenme tarzı, araştırıcı dürtüsü bu temele dayalı payandaları
oluşturdu; bilimsel rafineri tamamlandı. Onun arıtımından geçen 9 düşünsel
malzeme, teorik aaaler şeklinde somutlaştı. Kavrama ve üretme yetisinde
İbrahim'le diğer yöneticiler arasında bariz fark vardı. İbrahim gibi bir
öndere sahipti örgüt ve bu anlamda şanslıydı. Fakat, önderle yardımcıları
arasındaki bariz fark ise örgütün şanssızlığını simgeliyordu. İbrahim'i
bizlerden kopardılar. Büyük boşluk oluştu, kapatamadık. Yeniler devraldı,
boşluk büyüyerek sürdü... Otuzdörtyıl devrildi, koca boşluk yerinde duruyor.
Bıkmamacasına
okumak, eleştirel öğrenmek, araştırmayla senaaalere varmak İbrahim'in
belirgin tarzıydı. Ardıllarına ışık tutsun!
Tarih, haklı olduğu halde öldürülmüşlerin acı öyküleri ile
dolu olsa bile, haklıların yenilmişliğine tanık olmamıştır. Geçici düşüşler ,
kalkışlar, çekilişler bizi şaşırtmamalıdır. Emekle sermaye arasındaki var
olan çelişkiyi görmeyen canlı , ne yazık ki anladığımız anlamda insanlaşmış
sayılmıyor. Bir milyon yıl önce iki ayak üstüne kalkması, gülmeyi öğrenmesi
bile insan olmasına yetmiyor. Eğer yetse idi, bu gün böylesine eşitsiz,
böylesine haksız ve rezil bir dünyaya katlanabilir miydi?
Ne demek istiyorum? Uyandırılmamış geniş kitlelerin iyinin, güzelin, haklının
yanında kolayca yer almadığını vurgulamak istiyorum. Bunun anlamı kuşkusuz
halkı suçlamak değildir. Ezilenler için yola çıkan, katledilen önderlerin
işinin zorluğunun altını çizmek istiyorum.
Bilgi, halen burjuvazinin tekelindedir. Dahası onun tutsağıdır. Bilgilenmeyen
insansa henüz evrimini tamamlayamamıştır. Bu bakımdan ilk aydınlanmanın
burjuva dünyasında başlamışlığını kabul etmek zorundayız. Sonradan içinden
çıktığı kaynağı terk etmek zorunda kalsa bile. Ne yazık ki hümanizm de
burjuva kültürünün bağrında yeşermiştir. İlk burjuva kökenli aydınlar
devrimci görüşlerin ışığını yakmışlardır.
Bunlar kendi sınıflarına karşı tavır almış erdemli, namuslu kişilerdir. Dolayısıyla
emekçi sınıfların, gerçek aydınların onlara hep bir teşekkür borcu vardır.
Fakat sorun burada bitmez. Dahası çözümü en zor problem burada başlar...
Yeniden ne demek istiyorum? Namuslu burjuva aydınları, haklıdan yana devrimci
görüşleri, emekçilere taşırken kaçınılmaz olarak bir takım yanlışları,
lekeleri birlikte getirirler Bu bağrında yetiştikleri ve tarihin en tutucu,
acımasız sınıfının kalıtımsal hastalığıdır. Söz konusu lekeler katran
bulaşığı gibi Arap sabunuyla çıkmaz. Örneğin, halka tepeden bakmak, günlük
yaşamda çevresindekilere benzememek, dahası zaman zaman bencilleşmek gibi.
Yani teorik bilgileriyle, pratikte çelişirler.
Belki de emekçi sınıfların en büyük sancısı burada başlamıştır. Kendi
kurtuluşlarına giden görüşün yürüyüşünü başlatan burjuva kökenli devrimci
aydınlar, önderler, ellerinde olmadan devrimin yolunu tıkamaya başlarlar.
Halka ters ve de anlaşılması güç işler yaparlar. Hele de yanlarında
yakınlarında bir halk kurmayı, iş içinde yetişmiş biri yoksa?
Yeniden ne demek istiyorum?
Tarihi, önderler, kahramanlar değil süreç içinde nesnel koşullar belirler. Ne
var ki, önderin yani kişi unsurunun önemi de küçümsenemez. Franko gibi
yetenekli faşist önder, İspanya'da krallığın ömrünü kırk yıl uzatmıştır.
Hitler, Mussolini , Pinochet kısa bir süre için bile olsa insanlığa kan
kusturmuşlardır. Kuşkusuz bunların tersini de görmek mümkündür. Lenin gibi,
Mao gibi, Castro gibi... Lenin dünya emekçilerinin bayrağının da kale burcuna
çekileceğini kanıtlamıştır. Böylece bir buçuk milyar insanı açlıktan
kölelikten kurtaran Mao'ya, Castro'ya,Kuzey Kore'ye ve de bütün dünyaya ışık
olmuştur.
Burada önderleri, kahramanları da her şey gibi iki gruba ayırmak gerekir.
Burjuvazinin çıkarları için çalışan önderler, kahramanlar, emekçiler için
çalışanlar olmak üzere. Burjuva kahramanlar ve sadece savundukları sömürücü
sınıfa değil, kendi halklarına da pahalıya mal olmuşlardır. Napolyon,
Churchil, İskender, Yavuz Sultan Selim, Atilla kahraman olmak için az mı kan
dökmüşlerdir? İnsanlık bu tür önderlerden, kahramanlardan çok çekmiştir.
Keşke ne bu tür kahramanlar, ne de savaşlar olsa idi.
Benim önderlik, kahramanlık anlayışım burjuvazininkinden çok farklıdır.
Önder deyince, ezilenlerin, emekçilerin gayretini kuşatan, haklıdan yana
olanları anlarım. Bu anlamda özellikle 1960'dan sonra yetişmiş gerçekten
yiğit önderlerimiz vardır. Onlara sadece önder değil, kahraman da demek
gerekir.
Bir düşünürün dediği gibi, "Uyanmamış insanları kurtarmak isteyen
önderler, kahramanlar, ya krallar ya da uyandırmak istedikleri halklar
tarafından öldürülmüşlerdir." Bizimkilerin sonu, büyük çoğunluğu da işte
böyle olmuştur.
Konumuz devrimci önderlerden İbo idi. Hepsi başlı başına birer değer,
kahraman olan bütün devrimci önderler yiğitti, değerliydi. Hepsini de çok
severim, ama İbo'yu kendime daha yakın bulmuşumdur. Bu belki de
ikimizin de köylülüğünden, ya da meslektaş oluşumuzdandı. Nedense Onu hep
hakkı yenmiş, değeri yeterince anlaşılamamış biri olarak algıladım. Çoğu Köy
Enstitüsü kökenli yazarlar gibi İbo da görmezden gelindi. Bunu sadece sağ
tandanslı yazar, çizerler değil solcular da yaptılar. Oysa İbo, Anadolu
insanını en iyi kavramış devrimci,önderlerden biriydi.. Bu tümcenin önemini
yıllar bana daha iyi anlattı. O doğduğu yer olarak köylüyü, öksüz yetişerek
yetimliği, çıraklık, işçilik yaparak emekçileri, okuyarak da kenti
öğrenmişti.
Kısacası Kaypakkaya yaparak yaşayarak öğrenmiş, ayağına çakır dikeni battığı
için çarığın değerini bilen biriydi.
Halkımız kendi diliyle konuşan ve kendinden liderlerini ne yazık ki henüz
bulamadı. Emek ve emekçiden yana pek çok burjuva aydını yetişti kuşkusuz.
Fakat bu bile halkın dilini yakalamaya yetmedi. Eğer yetseydi hem bu kadar
haklı, hem de bu kadar kayıplı nasıl olabilirdik?
Çorlu'da Hones Con Roket Taburunda gecikmiş askerliği yedek subay tercüman
olarak yapıyordum. İstanbul'a sivil geldiğim bir gün sevgili İbrahim'e
rastladım. Sarıldık, kucaklaştık. Beni Divan yolundaki büroya götürdü.
Gençler harıl harıl bildiri, gazete katlıyorlardı. Bir uçtan ben de işe
başladım. İbo olanca sevecenliğiyle:
"Arkadaşlar, Hasan Ağabeyin ellerini karalamayalım. O şöyle oturup
çayını içsin yeter"
dedi. Kendisiyle ortak yanlarımız çoktu. Ben Köy Enstitülü, O ise aynı
kökenden gelen Hasanoğlan Öğretmen Okulundandı. Daha ilginci bir bulunmaz
eğitimci olan müzik öğretmeni Ahmet Kayalıdere, farklı zamanlarda
ikimizin de öğretmeni olmuştu. Gelmişten geçmişten konuşurken O "Ağabey,
insanların yüksekliğinin boyu ile ölçülemeyeceğine Ahmet Kayalıdere beni
iyice inandırdı" dedi. Gülüştük. Gerçekten de öyle idi. Kayalıdere kısa
boylu, çelimsiz Gandi gibi biriydi.
Devlet Köy Enstitülerini kapatarak, kır emekçilerinin çocuklarının yüksek
öğrenim yapma yollarını tıkamıştı. Felsefe, mantık, yabancı dil derslerini
programlarından çıkarmıştı. İşte Kayalıdere gibi dev
öğretmenler burada kendilerini göstermiş, öğrencilerine bedava özel yabancı
dil kursları vererek bu açığı kapatmaya çalışmışlardı.
Yeniden görüşmek dileğiyle ayrılırken; "İbo gidişat nasıl?" gibi
bir şeyler sordum. O her zaman gülen gözleri ve hiç çıkartmadığı şapkasıyla
bir süre düşündü. "Ağabey, gidişat gidenin hızına,yürüdüğü yöne,
arazinin yüzey şekillerine ve de hava koşullarına bağlıdır. Yani iyi değil,
ama bu soluk bu yokuşu aşmak zorunda başka çaremiz yok" dedi. İbo için
daha çok şey yazılacak, çok şey söylenecektir.
Hasanoğlan'daki başka bir öğretmenin şu sözü bunu kanıtlamaz mı? "Bu
okul kuruldu kurulalı İbo gibi zeki bir öğrenci görmemiştir..."
Burjuvazi halkın dilinden anlayan yerli önderlerini tanıyıp yok etmekte çok
hünerlidir. İbo'yu da bu anlamda tez tanıdı ve fiziki anlamda yok etti. Ama
gerçek önderler, fiziki varlıkları ile değil fikirleri ile yaşarlar. İbo
gibiler süreç içinde daha çok anlaşılacak ve sonsuza dek yaşayacaklardır.
Dünyanın çektiği sıkıntıların bir nedeni de halen kültürün burjuvazinin
tekelinden kurtulamayışıdır. Bu durum ise emekçi sınıfların kendi içinden
önder yetiştirmesini güçleştirmektedir.
Öğrenci gençlik önderleri, dahası tüm sol, geçmişte kendi değerlerini
yeterince tanıyamadı. Çünkü yetiştikleri sistemin eğitim anlayışı bunu böyle
planlamıştı. Yabancı sosyoloji, çeviri pedagoji,
psikoloji ile yerli halk tanınamazdı. Örneğin Güney Amerika,Rus, Fransız,
İngiliz edebiyatını kendi edebiyatımızdan iyi tanıyorduk. Oysa Orhan Kemal,
Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Dinamo, Bekir Yıldız,
Apaydın, Başaran'ı tanımadan Anadolu halkını nasıl tanırdık?
İşte burada İbo'yu diğer devrim önderlerimizden bir birim daha ileride
bulurum. Çünkü O, mesleği, geldiği yer gereği söz konusu yazarlarımızı
tanıyordu. Yani halkını tanıyordu...
Gençlik için, toplumun en az kirlenmiş, en duyarlı organıdır denir. Bu
yapılarıyla her yeni taleplerinde olağanüstü biçimde haklıdırlar. Bir Tatar
atasözü; "değişmeyen fikirler, değişmeyen gömlekler gibi kirlenir"
diyor. Gençlik ise doğal olarak değişim demektir. Geçmişte kanına girilen
gençlik liderleri bütünüyle temiz, değişimci yani kirliliğe karşı
kahramanlardı.
Kısacası İbo'yu sağlığında tanımış olmayı kendim için bir şans, şeref
sayıyorum. O ender halk önderlerinden birisiydi. Ortak özlemlerimiz sömürünün
son bulmasıydı. Halkın acılarının bin an önce dinmesi üstüneydi. O göremedi,
belki ben de göremeyeceğim, ama sizler mutlaka göreceksiniz, sevgili dostlar.
İbo'nun anısı yolumuzu ışıtsın.
HASAN KIYAFET
22/8/2007
Aşağıdaki yazı, Teori ve Politika dergisinden alıntıdır.
İbrahim Kaypakkaya
Marksist
Tarihyazımı İçin
Bir Başlangıç Noktası
Melik Kara
Aşağıda, 1990'da kaleme alınmış iki yazıya yer veriyoruz. Yazılar, yazarın
bugünkü teorik ve politik yaklaşımlarıyla temel ayrımlar içermiyor. Ancak,
Maoculuğun anti-Marksist bir ideoloji sayılması gibi önemli bir mesele,
Türkiye'de pratik-politik Marksizmin Mao Zedung'la ilgili 'özel tarihi'
bağlamında değerlendirilmek gerekmekle birlikte, vurgulanmalıdır. Öte yandan,
ikinci yazıdaki, "Kaypakkaya’nın politik çizgisini, 'küçük burjuva
devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan'
gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve
pısırık bir ifadeyle tanımlama"
sözünün başlıca
muhatabı, o günlerde Kaypakkaya'nın politik platformunu hakbilir bir şekilde
ve Türkiye devrimci hareketinde görülmeyen bir tarzda ortaya koyan, fakat
Kaypakkaya'nın, Marksizme en fazla yaklaşan devrimci olmasına rağmen, bu
niteliği edindiğinin söylenemeyeceği şeklindeki görüşüyle Ekim yazarı H.
Fırat ile MLKP'nin önceli politik örgütlerin yaptığı tartışmada ortaya çıkan
eğilimdi. Ayrıca H. Fırat, yazıda geçen "bir-iki dürüst istisna"nın
içinde kabul ediliyordu.
Yazıların
her ikisi de yayın yaşamına son vermiş Emeğin Bayrağında
yayınlandı. İlki, bu derginin 15-28 Nisan 1990 tarihli 26. sayısında, diğeri
15-29 Haziran 1990 tarihli 27. sayısında yayınlandı. Her bir yazının orijinal
başlığı korundu. Ancak, iki yazının ' tek bir yazı' kabul edilebileceği düşüncesiyle,
'bir başlık' altında yayınlama hakkı görüldü.
Marksist
tarihyazımı için bir başlangıç noktası: TKP-ML Hareketinin kuruluşu
"Komünistler
tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi
bilirler." (İbrahim Kaypakkaya)
Tarihsel süreçle bugüne iletilmeyen ilgiye değmeyendir.
Tarihimize, varlığımızın kendiliğinden bilinciyle bakmamız yetmiyor.
Tarihimizi kurmak gerekiyor. Bu, tarih bilincinin nedeni ve sonucudur.
Türkiye’de politik Marksizm bir tarihe sahiptir. Bugüne ve yarına hazır
olmanın temeli, bu tarihsel diyalektiğin kavranmasıdır.
Sol hareketin 1960’lı yıllar boyunca işleyen tarihine bakıldığında
görülecektir Atılan her yeni adım -belki bir şeyleri alıp götürmüştür, ama
kesin olan odur ki-, bir öncekinin ilerisindedir. İlerleme doğrusal değil
sıçramalıdır ve Türkiye Komünist Partisi - Marksist-Leninist (“TKP-ML”)
Hareketinin kuruluşu, Türkiye devrimci hareketinde temel bir çizginin, önceki
çizgilerden kopmuş ve artık kendi özgüllüğünü kurmuş bu çizginin de “ilk
vuruşu” anlamına geliyor.
“TKP-ML”, 1972 Nisan ayının som günlerinde, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde
bir grup genç devrimci tarafından kuruldu. Devrimci örgütler, genel bir kural
olarak genç insanlar tarafından kurulur. Türkiye sol hareketini, “TKP-ML”
Hareketine getiren yol neydi? 60’lı yıllarda sol hareket içinde, bugün de
uzanımlarına tanık olduğumuz iki ayrı çizgi belirginleşmişti: Milli
Demokratik Devrimciler ve Sosyalist Devrimciler. Türkiye’de devrimci
geleneklerin dölyatağı MDD çizgisidir. Ulusal ve uluslararası devrimci
dinamiklere açık olan MDD çizgisi çevresinde gelişen gençlik hareketinden,
zamanla kurumlaşarak örgütsel biçimlere bürünen üç ayrı çizgi doğdu. Türkiye
İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bir yanı temsil ederken, belli bir
gelişmenin sonuçlarını verebilecek en az süre sonra Türkiye Halk Kurtuluş
Partisi ve Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)
kuruluyordu.
TİİKP, baştan itibaren Sovyetler Birliği’ne karşı oldu ve dünya ölçeğindeki
ayrışmada Çin Komünist Partisinin (ÇKP) başını çektiği tarafta yer aldı.
TİİKP, MDD çizgisi içinde bir kopuş temsil etmektedir. MDD çizgisinden kopuş
(bu, devrimci bir kopuş olacaktı) bu gruba nasip olmamıştır.
THKO ve THKP-C bizzat Perinçek grubunun da sağcı çizgisine ve bir bütün
olarak sol hareketin reformizmine bir tepki olarak kuruldular. THKO ve
THKP-C, Türkiye’de sınıfsal zeminlerde mayalanan devrimci dinamiklerin
dolaysız siyasal yansımalarıdır. Bu gerçekleşmiş devrimcilik, rahatlıkla bir sabit nokta
olarak alınabilir.
TİİKP, görece teorik ve sistemli bir bakış açısına sahip ve
Marksizm-Leninizm’in temel terim ve tezleriyle konuşurken,
THKO ve THKP-C’nin içinde olduğu devrimci pratik hattına gelemedi. Bu iki
devrimci hareket ise çeşitli düzeylerde etkilenmelerine rağmen Marksizm-Leninizmin
sistematik düşünme evrenine lafzen dahi girememişlerdir.
İşte, İbrahim Kaypakkaya ve onun “TKP-ML” Hareketi, özgül yollarında
ilerleyen bu iki ayrı çizgiye bir
üçüncü olarak, gelişmeyi aşamasına götüren kuvvet olarak, bir
moment olarak müdahale ederek ortaya çıktı.
TİİKP Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) Sorumlusu İ. Kaypakkaya’nın önderlik
ettiği bir grup, Nisan 1971’de öne sürdüğü bazı tezlerle muhalefetini
belirtti. Nihayet. İ. Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ve “DABK Kararı”
adını taşıyan Şubat 1972 tarihli metin, muhalefetin ayrılması anlamına geldi.
Pratikte somutlanan temel gerekçe, TİİKP çizgisinin devrimci olmadığıydı.
İ. Kaypakkaya, sonraki aylarda geliştirdiği tezlerle sadece TİİKP’ten
kopmakla kalmıyor, bir bütün olarak Türkiye sol hareketinden kopuyordu.
Kaypakkaya, “eleştiri silahı”nı büyük bir beceriyle kullanıyordu ve sonuçta bütün enerjisini
yönelttiği bir hedef vardı: Kemalizm.
“Şafak revizyonistleri (TİİKP), kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine
koymaya çalışıyorlar, ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik
bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda,
orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere
yerleşmiş, beyinlere öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe
değerlendirilmesi artık imkansız hale gelmiştir.
Kemalizmin, komünistçe değerlendirilmesi gerekmektedir, çünkü Marksist
olmanın ilk ve temel adımı burjuva ideolojisiyle bütün bağları koparmaktan
geçer ve Türkiye’de burjuva ideolojisinin tek belli başlı biçimi Kemalizmdir.
Kemalizm politik varoluşlarının çeşitli iç düzeylerinde, sol hareketin
(devrimci hareket dahil) bütün üyelerini etkisi altına almıştı. Burjuva
ideolojisinin özgül biçimi olan Kemalizm, sol hareket üzerinde etkiler bırakıyordu.
THKP-C ve THKO Kemalizmin ideolojik reddini gerçekleştirememekle birlikte,
politik pratiklerinde onun dışına çıktıkları için ve o oranda devrimciydiler.
Yani ideoloji bire bir olarak politikaya yansımamıştır.
“Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm. konusundaki yargılarımız, Çetin
Altan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H.
Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva
ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını ayağa fırlatacaktır.
İ. Kaypakkaya tespiti koyuyordu: Komünist olmanın ilk ve temel adımı
Kemalizmin reddedilmesiydi. Lenin’in yöntemiyle “çubuğu tersine büküyor” ve
bunu başarıyordu Kaypakkaya. Bu bağlamda, Kemalizmin tarihsel karakterinin ne
olduğu değil, bugüne tarihsel etkisinin ne olduğu önemliydi. 0, solda etkili
olan birçok eğilimin nedeninin Kemalizm olduğunu belirtiyordu.
Kaypakkaya, Kürt sorununda
ilk defa hakim ulus şovenizmini kırmış ve Marksist-Leninist konum
almış bir enternasyonalist devrimcidir. 0, TİİKP’in şahsında bütün Türkiye
solunu, kendi kaderini tayin hakkını Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı
olarak anlamadıkları için eleştiriyordu. Ayrılığın propagandasını öncelikle
ezen ulus komünistleri yapmalıydı.
0, Türkiye’de kapitalizmin niteliği ve gelişme doğrultusunu doğru tespit
etmiş ve kapitalizmin gerici tarzda da gelişebileceğini ve feodalizmin
tasfiye olabileceğini belirterek gelecekteki bilimsel çalışmalar ve politik
öngörüler açısından zemin hazırlamıştır. 0, bu tespitte de ilk olma
özelliğini taşımaktadır. Bu nokta ileride güçlü tarihsel sonuçlara yol
açacaktır. Fakat Kaypakkaya’nın kapitalizmi kavrayışının Maocu değil Leninist
olduğu kuşkusuzdur. Parti, devlet, mücadele ve devrim konularını da eklersek,
“TKP-ML” Hareketinin 72’deki politik çizgisinin, diğer sol hareketlerin hayli
ilerisinde ve görece tutarlı bir bütün oluşturduğunu söylemek, gerçeğin
kendisini çıplak olarak ifade etmekten başka bir şey olamaz.
Bu ayrımı koyduktan sonra, “somut olarak görme”nin ilk elde mümkün
olamayacağı bir problematiğe gelebiliriz: Kaypakkaya’nın Marksizmi ile
Maoculuğun ilişkisinin anlamı.
Marksizm, bir defada yapılıp bitmiş bir dogma değildir. Kendisini, teorik
olarak tarihsel unsura bağlamış bir öğretidir. Ortaya çıkışından itibaren
bütünlüğünün bir ucunu, pratikle organik ilişkisi teşkil eder. Goethe’nin
Faust’a söylettiği sözü, ‘‘Dur ey zaman!” sözünü, hiçbir Marksist, Marksizme
ilişkin olarak sarf edemez. Marksitler ancak çatışmalı ve eksikli bir
Marksizm gerçekleştirebilirler.
Tertemiz bir teori ve bu teorinin “sağın” bir uygulanışını arayanlar, sonuçta
“doğru teori”yi yanlış pratize ederler. Bu, aydınca bir arayıştır. Başka bir
dünya, başka bir ülke ve insanlar bulunamayacağına göre, Marksizm özgül
tanımında somut özelliklere yer vermek durumundadır ve zaten tarihsel materyalizm
bu konuyla uğraşır.
1960’lı yıllarda Uluslararası Komünist Harekette büyük bir çatışma yaşanmış
ve ÇKP önderliğinde ve Arnavutluk Emek Partisinin (AEP) de başlıca tarafını
oluşturduğu bir kesim, Modem Revizyonizmin karşı devrimci kampanyasına karşı
durmuştur.
Bu bir devrimci mücadele hattıydı ve gerçek Marksist-Leninistler, küçük
burjuva devrimcileri ya da devrimci ya da devrimci rüzgara kapılmış çeşitli
burjuva demokrat akımlarla yan yanaydılar. U’K’H içinde Mao Zedung
Düşüncesi’nin (MZD) ideolojik hegemonyası söz konusuydu. İdeolojik düzeyde
anti-Marksist olan MZD, politik düzeyde önemli bir devrimci rol yüklenmişti
ve politik mücadelenin çok öne çıktığı o dönemin uluslararası konjonktüründe,
ÇKP ile yan yana olmak ağır pratik sorunlara yol açmıyordu. Yani ideolojik
hegemonya politik hegemonya anlamına gelmiyordu. Dönemin belli başlı komünist
partileri ve hareketleri, U’K’H şemsiyesi altında mücadele ediyorlardı. Bu
durumun en pratik ifadesi, komünistlerdeki Maocu söylemdi. Uluslararası
politik şartlar komünistleri U’K’H şemsiyesi dışına çıkmamak durumunda
bırakıyordu. İçte Kaypakkaya’ya ulaşan, uluslararası komünist hareketin Maocu
biçimlerle özgülleşmiş Marksizmiydi.
Böylesi manzaraları analiz etmek için “ne mikroskoptan yararlanılabilir ne de
kimyasal ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini soyutlama gücü almalıdır”.
(Marx)
Kaypakkaya’nın bu tarz bir “soyutlama gücü” için nesnel ve öznel şartları var
mıydı? Hayır! 0, Marksizmi kavrayışın bu ‘aşamasına geçmek için gerekli hazır
zeminlerden yoksundu. Türkiye toplumu teorik geleneğe ve ciddi bir aydın
birikimine hiçbir zaman sahip olmamış ve Marksizm sadece birtakım
eğitilmişlerin kültürel “kazanımı” olmuştu.
Kaypakkaya, Marksizme, güçlü bir politik geleneğe sahip toplum zemininden
kalkarak pratik-politik düzeyden ulaştı. 0, temel tarihsel ayrım çizgilerini
çekmeyi başardı. TİİKP’te bir retorik olan temel Marksist ilkeler,
Kaypakkaya’da, bir ayağını da devrimci gençlik hareketine uzatmasıyla, can ve
kan kazandılar. Bu, teoriyle pratiğin bir tür birliğiydi ve Kaypakkaya, bu
organik bağdan hareketle diğer iki devrimci örgütün yapamadığını yaptı.
Politik düzeyde inşa ettiği Marksist kavrayışının yardımıyla, devrimci
niteliği pratik mücadeleden ideolojik mücadele alanına taşıdı. Buradaki en
büyük hedefi, güçlü politik etkileri olan Kemalist ideolojiydi.
Öte yandan, devrimci bir politik hatta sahip olmayan TİİKP, retoriğindeki
özgül Marksizmin sadece Maocu biçimini organik bir edinime tâbi tuttu. İşte
bu yüzden aynı “kaynak”tan alınan Marksizm, "TKP-ML” Hareketinde Kemalizmin
nasıl reddedileceğinin yolunu gösterirken; TİİKP’de, Kemalizme nasıl
sahiplenileceğinin anlayışı oldu.
Maocu ideoloji, kuşkusuz Kaypakkaya’nın devrimci politik konumlanmasında
güçlü etkilerde bulundu. Fakat bu, geniş bir tarihsel çerçeveden bakıldığında,
onun Marksizmi esas olarak uyguladığı pratik-politik düzeyde kısmi etkiler
olarak kalacaktır. Maoculuk, deyim yerindeyse, Kaypakkaya’nın iğreti
bilincidir.
Kaypakkaya, Maoculuğu kapıdan buyur edip (lafzı ve bilinci budur) pencereden
kovmuştur (politik varoluşu ve eylemi de budur).
Kaypakkaya’nın Marksizmi; ülkenin veri siyasal geleneği, devrimci gençlik
hareketi ve “Marksist Teori"nin (Marksist Teori ile uluslararası
konjonktürdeki Marksizm anlayışının kaynaştığı bir tarihsel biçim olarak Marksist
teori) kaynaştığı bir tarihsel
Marksizm biçimidir.
Türkiyeli komünistlerin görevi, Marksizm kavrayışında tarihsel öğeye daha az
yer vermek ve uluslararası komünist hareketin “Fetret Devri”ni sonlandırmak,
Lenin ve Stalin döneminin etkin teorik-politik önderliğini yaratmak için ve
devrim için, bayraklarını daha da yükseklere çekmek olmalıdır.
İbrahim Kaypakkaya:
Teorinin
atan yüreği pratiğin işleyen beyni
"Zamanlarının
bedelini ödemeden, kimse onların kendilerine özgü olumlu bir yönleri olup
olmadığını ve geriye ne kalacağını bilemez." (Herman Hesse)
Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Nereye gittiğimizi
ifadelendirmedeki temel araçlarımızdan biridir nereden geldiğimiz. Politik
hattımızda ortaya çıkmış ve çıkacak çatışmaların çözümünün ne yönde
olduğu/olabileceğini ortaya koyabilmek, neyin nasıl egemen olacağını bilmek
için nereden geldiğimizin bilinmesi gerekir.
18 Mayıs 1973; nereden (ve kimden) geldiğimize ilişkin bir gündür.
İbrahim, kısa devrimci yaşamım yoğun olarak sürdürmüş, kendisine, 1960’lı
yılların sonlarındaki devrimci romantizm açısından dahi görkemli
sayılabilecek misyonlar yüklemiş bir devrimciydi. “Zeki ve inatçı” biri
olarak nitelenen İbrahim, erken yaşlarda mücadeleye atılmış, bulunduğu
örgütte başlattığı Marksist-Leninist muhalefet hareketini kısa süre içinde
örgütsel sonuçlarına götürmüş ve “TKP-ML” Hareketinin kurucu önderi olmuştur.
önderliği altında yürütülen politik faaliyetin bir yılı henüz dolmadan
düşmanın eline geçmiş ve aylar süren, bir direniş destanının yaratıldığı
işkencelerden sonra 18 Mayıs 1973’de, Diyarbakır’da öldürülmüştür. 0 henüz
yirmi dört yaşındayken, sol hareketin anlı şanlı gediklilerinin havsalasının
alamayacağı politik vaziyetler almış bir politikacı olarak yaşamını
noktalamıştır.
İ. Kaypakkaya’nın çıkışı, 12 Mart dönemine gelen sol hareketin çeşitli
kesimlerinin çıkışsızlığına karşı bir çıkıştı. 0, özgülleşemediği için
devrimci olamayan “teorik bakışlı” bir yapıyla; devrimciliğini, belli başlı
olarak sadece özgül sosyopolitikadan besleyen hareketin yetmezliğini reddederek;
fakat birinin devrimciliği diğerinin programatik disiplinini almak suretiyle,
aktif bir bağlantı kategorisi olarak politik sahnede yerini aldı.
Onun, Marksizme ilişkin değerlendirilmesine de, Marksizmin öncel bağlantı
kategorisinden, bir yandan teorisi ve pratiğinin, diğer yandan bilimi ve
felsefenin dolayımından, yani politik düzeyden yola çıkılarak girişilebilir.
Teorinin, pratik işlev gördüğü ve dolaysız devrimci pratiğin, pratik olarak
edinilmiş teori ile bir ara kategori oluşturmak üzere kesintisizce
uzatıldığı; teori ile pratiğin ön birliğinin oluştuğu bir Marksizm
uygulamasıdır onunki. 0, politik olarak ve pratik-politik düzeyde
gerçekleşmiş bir Maksizmin temsilcisidir. Söz konusu edilen, Marksizmin,
Lenin’de özel ifadelerini bulan temel politik tezlerine tekabül eden bir
gerçekleşmedir.
Bu ifadeler, bir soyutlama çabasının ürünüdürler. Böyle bir çabaya nasıl
gelindiğini birkaç önermeyle göstermek gerekiyor:
Kaypakkaya’nın politik çizgisi devrimciydi. Bunu görmek için bir çift gözün
ve bir beynin olması yeterlidir.
0 dönemde İ. Kaypakkaya, Deniz Gezmişler ve M. Çayan’da temsil edilen
çizgiler dışında bir devrimci politik hat yoktu.
Kaypakkaya’nın devrimciliği THKO ve THKP-C’nin devrimciliğinden radikal
bir farklılık gösteriyordu. Kaypakkaya, kesintisizce ilerletilmiş ve bu
anlamda burjuvazinin olası devrimciliğinin bütün etkilerinden sıyrılmış,
ondan kopmuş bir devrimci niteliğe sahipti. Bu yan, çeşitli uzanımlarıyla
Kemalizme karşı açılan şiddetli savaşta somutlanıyordu. Kaypakkaya’nın devrimciliğinin
diğer devrimcilerden radikal farkı, bugünkü tartışmalar açısından vurguya
ihtiyaç gösteriyor. Çünkü toplumsal ve teorik olarak, bugünle organik bağı
içinde kesintisizce geleceğe uzatılmış bir devrimcilik, savaş silahı olan
Marksizme özgü bir devrimciliktir.
(Politikada) Marksist olmanın ilk temel şartlarından biri -olanca politik
anlamıyla- devrimci olmaktır.
0 halde Marksizm, devrimci olmayan politik çevrelerde aranmayacaktır.
Devrimci politik güçlerin ikisi (THKO ve THKP-C) ise küçük burjuva demokratizmiyle
ağır şekilde sakatlanmıştır. THKO ve THKP-C’nin devrimci birer hareket
oldukları ne kadar açıksa, ondan etkilenmekle birlikte Marksist olmadıkları
da o kadar açıktır. Zaten Türkiye’de devrimci hareketi eleştiren k-b
sosyalisti ya da revizyonist külliyat, bu hareketlerin Kemalizmin ağır
etkisinde olduklarını sıkça işleyerek kendilerinin sözümona “Kemalizmden
uzak” reformizmlerim aklıyorlar. Bu işlem sırasında da istisnasız hepsi,
Kaypakkaya adındaki anti-Kemalist gerçeği görmezden geliyorlar.
Son önermeyi kestirebilmek artık mümkün: 12 Mart dönemi Türkiyesi’nde Marksist arayan birinin, dikkatini
ve sorularını yönelteceği biricik politik kişilik İ. Kaypakkaya ve
biricik politik çizgi “TKP-ML” Hareketinin çizgisidir.
Kaypakkaya’nın Marksist olduğunun tanıtlanması bu açamadan sonra gelir ve bir soyutlama
içlemi gerektirir. Lenin, en basit ilkel soyutlamada
dahi idealizmin olanaklarının ortaya çıktığını belirtiyordu. Fakat, “genelin
önde gelen çözümünü bulmadan, parça parça sorunları ele almak mümkün değildi
ve soyutlama, zorunlu bir işlemdi.
İdealizm tehlikesinin ortaya çıktığı alana girip savaşmayı göze alamazsanız,
Kaypakkaya’nın politik çizgisini, “küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde
Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan” gibi ne idüğü belirsiz,
ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle
tanımlarsınız.
Türkiye sol hareketinin tarihini ele alanların, bir-iki dürüst istisna
dışında neredeyse tümünün “paradigma”ları, İ. Kaypakkaya’nın politik
varlığını yok saymak üzerine geçerli olabiliyor. Politik tezleri ve
eylemleriyle Kaypakkaya, kendisini pozitif bir temel olarak almayanları
tutarsızlığa mahkum ediyor.
Kaypakkaya, 1972’de açtığı kanal vasıtasıyla, Türkiye devrimci hareketinde
iki temel gelenekten birinin, komünist geleneğin başlatıcısıdır. 12 Mart
dönemi sonrası, politik ve organik ardılı olan TKP-ML Hareketi ile birlikte
THKO ve THKP-C’den dönüşerek ya da koparak, onun açtığı politik kanal
çerçevesinde konumlanan hareketler, genel varoluşları ve karakteristikleriyle
bir gelenek oluşturdular. Fakat, genel olarak komünist geleneğin üyelerinin,
Kaypakkaya ile aralarındaki dinamik politik bağın yeterince ayırdında
oldukları söylenemezdi.
Komünist hareketler geleneğinin üyeleri, tarihin politik bilincini kesimsel
bilincinin üstüne çıkaramadıklarından (aslında bu eksiklikten TKP-ML Hareketi
de bağışık değildi) politik miraslarını tutarsızca reddettiler.
Bugün Maoculuğun etkilerinden sıyrılındığı bir dönemde Kaypakkaya’yı
Maoculukla ilişkisinden dolayı reddetmeye kalkışmak, Maoculuğun öldükten
sonra öcünü alması anlamına gelecektir. Bu, sonuçlarına uzatılırsa, 1980’li
onyılın ilk birkaç yılına kadar olan tüm bir dönemin, komünist hareketin
reddine konu olmasını getirecektir.
Komünist gelenekten her kim ki, 1979-80’e kadar kendisini komünist olarak
değerlendiriyor; Kaypakkaya’yı da aynı şekilde değerlendirmek durumundadır.
Bu, bir ele alış tarzı değil, formel bir Marksizm anlayışı açısından dahi
temel bir gerçektir. Çünkü o zamana kadar herkes, Kaypakkaya ile -eğer bu terimleri
kullanmak gerekirse- aynı biçim ve içeriğe sahip bir Marksizm savunuyordu.
Öte yandan, Türkiye Marksizmin başlangıcını, 1980 yılı veya daha yakına
almak, suyu öyle bulandıracaktır ki, “kargaşada Tanrının hangi fakirden yana
olacağını” kestirmek pek güç olmayacaktır.
Bu, politik sonuçlarını -geçmişi bir yana bırakırsak- politik yelpazenin
bugünkü heveskârları açısından, sınıf mücadelesi arenasındaki sınıfların
potansiyelleri, ittifakları ve devrimin karakterinde oynayacakları rollere
ilişkin olarak kapsamlı bir şekilde verecektir.
Komünist gelenekte organik olarak yer alıp, Kaypakkaya’nın mirasını
reddetmek, “eski şişelere yeni şarap koymak” olacaktır. Ya birilerinin
yaptığı gibi, hiç olmazsa bu alanda tutarlı olmak ve şarabı şişesiyle
birlikte bir yana bırakmak gerekiyor Bu Marksist gelenekten politik bir
kopuşu göze almayı gerektirir. Ya da şu veya bu tarihsel unsurun görüntü
dünyasında kaybolmadan, komünist devrimci nitelik ve gelenekte, politik
ayrımlarıyla birlikte ısrar etmek gerekiyor.
Kaypakkaya’nın söz konusu tarihsel görünüşünü doğru olarak kabul edenlerle,
(Kaypakkaya’yı) o görünüşe indirgeyerek reddedenler, devrimci ve komünist
hareketin tarihine ayrı yerden bakıyorlar.
Bu, formel bir Marksizm anlayışıdır. Marksizmin kendisini (Marksist hareketi
de nesneleştirmek gerektiği anlamda) tarihsel materyalist bir tarzda
kavramadıklarını gösterdikleri gibi ve bugün bunun yapılmadığı koşullarda,
pratik-politikadaki devrimci ayrıcalıklara, geleceğin de bir anlamda
sigortası olduğu için, hak ettiği yeri vermediklerle anlamına gelir.
İyice anlaşılması gerekiyor Türkiye‘de Marksizm-Leninizm, Kaypakka’dan bu
yana kendi içerisinde gelişmeler göstermiştir. Bu gelişme, ana kanalım
tarihsel itilimlerin oluşturduğu bir gelişmedir. Gerçeği kendi dar ufku sanan
kimilerinin büyük bir azametle yaptıkları gibi işçi sınıfının, Marksizm
tarafından ortaya konan tarihsel rolünü “keşfetmek”, Türkiye toprağında hiç
de yeni değildir.
1979-80 yılları ve içinde bulunduğumuz son yıllar, Maksizmin kavranışındaki
gelişmenin açama kaydettiği yıllan olduğu doğrudur.
Fakat sadece gelişme aşamaları...
Kaypakkaya’nın, Marksizme ilişkin büyük kopuşundan sonra, yaşanması gereken
Marksizm içi sıçramalar yaşanmamıştır. Eksikliklerin, yukarıda belirtilen
yıllarda üstesinden gelindiği yanılsamasına kapılmak, dikkatleri, artık doğal
sınırlarına gelindiğinin güçlü sinyallerini veren Kaypakkaya orijinli
Marksizmimizin eksikli yapısına yöneltmemizi engelleyecektir. Bugün
komünistler arası birliğin, küçük burjuva sosyalizmi ve devrimciliği ile aramızda
yeni radikal ayrım çizgileri çekmemizden besleneceğini de politik
varoluşumuza güçlü çekiç darbeleriyle ve incelikle nakşetmemiz gerekiyor.
Bir Devrimcinin Portresi: İbrahim Kaypakkaya
İlk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda devrimci düşünceyle
tanışan, daha sonra Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda, TİP'te öğrenci
hareketinin içinde yer alan, TKP-ML/TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya 18
Mayıs 1973'te işkencede öldürülmüştü.
Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve
Türkiye İşçi Köylü Ordusu'nun (TİKKO) kurucusu, işkencede ölen İbrahim
Kaypakkaya, Çorum'da doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. İlkokul çağına
kadar doğduğu köyde kalan Kaypakkaya, ilkokulun birinci ve ikinci sınıflarını
Karamahmut Köyü'nde okudu. Daha sonra Ortakışla ve Alacaköy'de ilköğrenimini
tamamladı. 1961'de Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nun sınavını kazanarak,
öğrenimine burada devam etti. Çok başarılı bir öğrenci olan Kaypakkaya,
arkadaşları arasında seviliyor, yazları köyüne giderek ailesine destek
oluyordu.
Devrimci düşünceyle ilk kez Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda
tanışan Kaypakkaya, bu okulu "pekiyi" dereceyle bitirdikten sonra
Yüksek Öğretmen Okulu'na gitti. Bir yıl burada hazırlık sınıfında okuduktan
sonra İstanbul'da Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul
Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisiydi. Bu yıllarda özellikle
devrimci gençliğin anti-emperyaltst mücadelesine yakın ilgi duydu. Sosyalist
düşünceyi benimseyip, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte Fikir Kulüpleri
Federasyonu (FKF) İstanbul Sekreterliği ile ilişki kurarak, kendi okullarında
da örgütlenmek için çalışmalara başladı.
Bu yıllarda
Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan Kaypakkaya, siyasal düşüncelerinin yanı
sıra sanata ve edebiyata olan eğilimi ve her konudaki bilgisi, alçakgönüllü
kişiliği ile dikkati çekti. Mart 1968'de Çapa Yüksek Öğretmen Okulundaki
arkadaşlarıyla birlikte FKF'ye bağlı Çapa Fikir Kulübü'nü kurdu. Kurucuları
arasında Muzaffer Oruçoğlu 'nun da olduğu örgütün kuruluşu okul yönetimi
tarafından tepkiyle karşılandı. Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki devrimci
öğrencilere karşı baskı ve sindirme politikası başlatıldı.
Fikir Kulübü'nün başkanı olan İbrahim Kaypakkaya, 6. Filo'ya
karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968'de okuldan atıldı. Buna
karşı Danıştay'dan yürütmeyi durdurma kararı almasına rağmen, bozulan karar
okul yönetimi tarafından uygulanmadı ve Kaypakkaya'nın Çapa Yüksek Öğretmen
Okulu ile olan ilişkisi kesildi. Bu dönemde 6. Filo'ya karşı eylemlere,
öğrenci örgütlerinin düzenlemiş olduğu gösterilere katılan Kaypakkaya, FKF ve
TİP içinde baş gösteren ayrılıklarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü
benimsedi. Okuldan atıldıktan sonra çeşitli işlerde çalıştı, bu arada
matematik dersi vererek yaşamını sürdürdü. Yine bu yıllarda özellikle
İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul'daki bürosunda çalışan ve gazetenin satışı
dahil her türlü günlük işini yapan Kaypakkaya, burada ve Aydınlık, Sosyalist
Dergi ile Türk Solu'nda çeşitli yazılar yazdı.
1969'da Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun genel kurulundan
sonra MDD görüşünü benimsemiş olanlar arasında baş gösteren ayrılıkta, Doğu
Perinçek ve arkadaşlarının başını çektiği Proleter Devrimci Aydınlık (PDA)
çevresiyle birlikte davrandı. 1969 ve 1970'de yoğunlaşan kitlesel eylemlerin
büyük bir bölümünde yer aldı. Silivri'de Değirmenköy'deki toprak işgalini
destekledi. Bu nedenle bir süre gözaltına atındı. O yıllarda meydana gelen
Demir Döküm, Pertrix, Sungurlar, Gıslaved vb. gibi işçi eylemlerini de
destekleyen Kaypakkaya, 1971 'de Çorum ve yöresini gezerek, buradaki izlenimlerini
"Çorum İlinde Sınıfların Tahlili" adı altında kaleme aldı.
Bundan sonra bir
süre Malatya, Tunceli ve Gaziantep yörelerinde örgütsel etkinlikte bulundu.
Bu arada sıkıyönetimin ilanıyla birlikte aranmaya başladı. 1972'de o güne
kadar birlikte olduğu PDA çevresiyle ideolojik anlaşmazlığa düştü. Aynı yıl
Türkiye İhtilalci İsçi Köylü Partisi'nden koparak, birlikte olduğu
arkadaşlarıyla Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) adlı
örgütle ona bağlı olan Türkiye İşçi Köylü Ordusu'nu (TİKKO) kurdu. Özellikle
Malatya, Elazığ ve Tunceli civarında örgütlenen TKP-ML'nin aynı zamanda
ideolojik önderliğini de yapan Kaypakkaya, 24 Ocak 1973'te Tunceli'de
Vartinik-Mirik mezralarında güvenlik güçleri tarafından sarıldı. Çıkan
çatışmada yakın arkadaşı Ali Haydar Yıldız öldürüldü, kendisi yaralandı.
Birlikte olduğu diğer arkadaşları kaçmayı başardılar.
Yaralı
olarak kaçan ve beş gün köylerde saklanan İbrahim Kaypakkaya, 29 Ocak 1973'te
kaldığı köyde bir öğretmenin ihbarı üzerine ele geçirildi. Yaralı olmasına rağmen
yürütüldü. Buradan ayaklan donmuş olduğu halde Diyarbakır'a getirildi. Daha
sonra hastaneye yatırıldı, bu arada ayaklarının kesilmesine izin vermemesine
karşın yemeğine ilaç konularak donmuş olan ayakları kesildi.
İyileştikten sonra günlerce işkenceye maruz kalan
Kaypakkaya, sorgusunda hiçbir biçimde kendisini ve örgütünü bağlayacak ifade
vermedi. 16 Mayıs 1973'te yeniden sorguya götürüldükten iki gün sonra
Diyarbakır'a gelen babasına intihar ettiği söylendi ve parçalanmış cesedi
teslim edildi. Bu olay o dönemde bağımsız milletvekili olan Mehmet Ali Aybar
tarafından bir soru önergesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM)
getirildi. Kaypakkaya'nın yazılarının toplandığı "Bütün Yazılar-1"
adlı bir kitabı vardır.(SA/EÜ)
* Bu metin Toplumsal Mücadeleler ve Sosyalizm
Ansiklopedisi'nin 7. cildinde yer alıyor. Kaypakkaya ve TKP-ML/TİKKO'yla
ilgili daha fazla bilgi
ansiklopedide bulunabilir.
İbrahim Kaypakkaya 'nın
Şehit Düşüşünün
20nci Yıldönümü
Üzerine Açıklama
20 yıl önce, Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, gerici Türk rejiminin elinde
tutukluyken alçakça bir cinayete kurban edildi. Yoldaş Kaypakkaya ölümünde
sadece 24 yaşındaydı, ancak Türkiye'deki devrimci hareketin gelişmesine bu
kısa zaman zarfında bile muhteşem katkılar yapmıştı. Ölümü, Türkiye proletaryası
için, ve proletarya devrimine pratikte ve aynı zamanda teoride önemli
katkılar yapmakta olan bir önderden ve öğretmenden mahrum bırakılmış olan
uluslararası- komünist hareket için ciddi bir kayıptı.
İbrahim Kaypakkaya'nın kısa fakat son derece zengin hayatı, 1960'lı yıllarda
dünya çapında devrimci Marksizm ile karşı-devrimci revizyonizm arasında tüm
dünyada süren mücadelenin bütünsellikli bir parçasıdır. Yoldaş Mao Zedung'un
önderliğinde ve bizzat Yoldaş Mao Zedung'un başlatmış olduğu Kültür Devrimi'nden
büyük ölçüde de ilham alarak, dünyanın her yerinde devrimciler, revizyonizme
karşı, ideolojik, siyasi ve örgütsel cephede amansız bir mücadele
başlattılar. çoğu kez bu, devrim yapma konusundaki sahte iddialarını bile
artık çoktan terketmiş bulunan eski revizyonist partilerden kopulması, ve
Marksist-Leninist-Maoist ideoloji temelinde yeni devrimci partilerin
yaratılması anlamına geldi.
Türkiye' de, bu sürece her yönüyle önderlik eden Yoldaş İbrahim Kaypakkaya
oldu. Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, bir dizi cephede revizyonizmin gayet berrak
ve mahvedici bir eleştirisini geliştirdi; bundan da öte -özellikle, gerçek
bir Halk Savaşı geliştirmenin Türkiye tarihindeki ilk ciddi girişimini
başlatarak -bu siyasi çizginin pratiğe geçirilmesinde önderliği üstlendi.
İbrahim Kaypakkaya, Yoldaş Mao Zedung'un çizgisinin Türkiye'deki en tutarlı,
köklü ve en sağlam savunucusu, ve Mao'nun proleter devrimci içeriğini
boşaltmaya çalışan sahte Mao "savunucuları"nın en keskin
muhalifiydi.
İbrahim Kaypakkaya, Şafak revizyonistlerinin, kitlelere "devrimci kitle
çalışması" olarak göstermeye çalıştıkları reformist, legalist ve
ekonomist faaliyetlerinin ipliğini pazara çıkarttı. Yoldaş Kaypakkaya,
revizyonistlerin zehirli eklektizmini amansızca gözler önüne serdi ve ikna
edici bir şekilde ortaya koydu ki "bu burjuva baylar bir şeyin ismini
değiştirince o şeyin mahiyetinin de değişeceğini sanıyorlar." Yoldaş
Kaypakkaya'nın revizyonist demagoji konusundaki müşahadeleri, bugünkü siyasi
mücadeleleri kavramada hala geçerliliğini koruyor.
Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, Kürt ulusunun ezilmesine karşı tek gerçek çözümün,
proletarya ve partisi önderliğinde bir Yeni Demokratik Devrim olduğunu da
açık bir şekilde gösterdi. Tüm bu sebeplerden ötürü, İbrahim Kaypakkaya, hem
yaşamında hem de ölümünden sonra her çeşit devrim düşmanının hedefi olmuştur.
Devrimin gelişmesine karşı olanlar, ya doğrudan ya da utana sıkıla İbrahim
Kaypakkaya'nın çizgisine saldırmak zorunda kalmışlardır. Yoldaş Kaypakkaya
'nın haklı olarak sahip olduğu yüksek itibardan ötürü, sahtekarca onun
mirasını savunduklarını iddia eder görünen bazıları -mesela
"Bolşevik"ler gibileri, diğer dönekler ve onların soyundan olanlar
İbrahim Kaypakkaya'nın sözümona "eksikliklerini" eleştirmekte,
ve/veya, kendi eğri büğrü teorilerini devrimci kitlelere satmak için, İbrahim
Kaypakkaya'nın çizgisini karikatürleştirip tahrif etmektedirler. Maoistler,
İbrahim Kaypakkaya'nın bu çeşit "savunucuları "na karşı uyanıklığı
elden bırakmamalıdır.
Türkiye'deki gerici rejim, halk kitleleri ve devrimci güçler üzerinde terör
estirmeye devam etmektedir. Rejim, yakalayıp bertaraf etmek için, İbrahim
Kaypakkaya'nın izleyicileri Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist'in
güçlerinin peşini sürek avı izler gibi takip etmektedir; çok sayıda yoldaş
şehit düşmüş veya zindana kapatılmıştır.Ne var ki, gerici rejim sağlam
olmaktan çok uzaktır. Zaten estirdikleri terör, kitlelerden tecrit olmuş
durumlarını yanıtlama çabasıdır. Bölgedeki durum, heryerde gerici rejimlerin
mevcudiyetine rağmen, kurtuluş için halkın mücadelesi açısından artan ölçüde
elverişli hale gelmektedir. Gerici rejimi mağlup etmek mümkündür ve mağlup
olacaktır! Uzun zamandır beklenilen bu zaferin gerçekleştirilmesi için
İbrahim Kaypakkaya'nın çizdiği güzergahta ilerlemeye devam etmek şarttır.
Yoldaş İbrahim Kaypakkaya, Devrimci Enternasyonalist Hareket'in
oluşturulmasının temsil ettiği, dünya proletaryası için büyük ilerleme ve
büyük zafere bizzat şahit olacak kadar yaşamadı. Devrimci Enternasyonalist
Hareket, diğer Maoist güçlerle birlikte, Marks, Engels, Lenin, Stalin, ve Mao
Zedung'un mirasçısıdır, ve bu Hareket'in oluşturulması, proletarya ve tüm
dünyadaki ezilen halkın mücadelesinin değerli meyvasıdır. Türkiye
proletaryası ve ezilen halklarının tecrübesi, İbrahim'in ve haleflerinin
mücadelesinin tecrübesi, dünyanın diğer farklı köşelerindeki mücadele ile
birlikte, Türkiye Komünist Partisi! Marksist-Leninist'in de imzası bulunan
Devrimci Enternasyonalist Hareket'in Deklarasyonu'nda yansıtılmaktadır.
Bugün, emperyalistler ve gericiler sosyal emperyalist Doğu bloğunun çökmesini
"komünizmin ölümü" olarak kutlarlarken bile, kendilerinin çürümüş
düzenine karşı en kararlı savaşçılar olarak Maoistlerin öne çıkmakta olduğunu
inkar edememektedirler. Peru Komünist Partisi (PKP) ve Başkanı Gonzalo'nun
önderliğinde Peru' daki Halk Savaşı, dünya çapındaki bu akımın en ileri
ifadesidir.
Yanki emperyalistleri, günümüz dünyasının bu en önemli devrimci hareketini
başsız bırakma ümidiyle, Peru' daki kuklaları Fujimori rejimine Başkan
Gonzalo'yu ele geçirmesinde yardım ettiler. Ancak Maoistler ve dünyadaki
devrimci güçler, ve onların müttefikleri, bu daveti kabul etmeye hazır
olduklarını gösterdiler. Devrimci Enternasyonalist Hareket, tüm Maoistlere ve
devrimci güçlere "Başkan Gonzalo'nun Hayatını Korumak İçin Yeri Göğü
Ayağa Kaldırın!" çağrısını yaptı. DEH Komitesi'nin söylediği gibi,
"Yoldaş Gonzalo'nun düşman tarafından yakalanması, tüm dünya devrimci
halkı için acı bir darbedir, yoldaşımızın hayatı had safhada tehlikededir. Bu
saldırı aynı zamanda bir hodri meydan, bizim için yelkinip yerimizden
fırlayarak bu gericilerin Yoldaş Gonzalo'yu canından etmelerini başarıyla
engelleme, ve onu tutsak alanları mücadele yoluyla büyük bir mağlubiyete
uğratma çağrısıdır. Yoldaş Gonzalo'nun hayatını savunmak, kölelerin isyan
hakkını savunmak demektir, devrimi ve komünizmi savunmak demektir". Tüm
dünyadaki Maoistler, siyasi muharebe için önlerine sürülen bu hodri meydanı
derhal yanıtladılar. Bugün, "Başkan Gonzalo'nun Hayatını Koru!"
şeklindeki savaş çığlığı, her kıtada yankılanmaktadır; dünya çapında bir
kitle hareketi gelişmiştir, ve Türkiye'de bu göze çarpacak niteliktedir.
Bunun ışığında, Abimael Guzman'ın Hayatını Korumak İçin Acil Enternasyonal
Komite'nin yürüttüğü canalıcı faaliyetin bilincinde olmak önemlidir. Başkan Gonzalo'yu
tutuklayarak, emperyalistler ve gericiler, halkın üzerine yuvarlamak üzere
büyük bir kaya parçasına sarıldılar, ama artan sayıda insan, onları bu büyük
kaya parçasını kendi ayakları üzerine düşürmek zorunda bırakmak için
savaşıyor.
Bu yıl Devrimci Enternasyonalist Hareket'in tümü Mao Zedung'un Yüzüncü
Yılı'nı kutlamaktadır. DEH Komitesi, bu hareketin partilerine ve örgütlerine,
aynı zamanda tüm devrimci güçlere, Mao'nun Yüzüncü Yılını unutulmayacak bir
şekilde kutlamaları ve bu fırsatı kullanarak, emperyalistlerin ve gericilerin
anti-komünist saldırılarına karşı güçlü bir ideolojik karşı-saldırı
yürütmeleri için çağrı yapmıştır.
Yoldaş Kaypakkaya, Mao Zedung'un Türkiye' deki en kararlı savunucusu olmakla
kalmamış aynı zamanda Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin sahip olduğu tarihsel
önemi ve Mao Zedung tarafından Marksizm-Leninizm biliminin yeni ve daha
yüksek bir aşamaya geliştirilmiş olmasını süratle kavramıştı.
Yoldaş Kaypakkaya'nın hatırasını şerefle anmanın en önemli yolu, devrimci
güzergahta sebat etmek ve ilerlemektir. Marksist-Leninist-Maoist ideoloji,
önümüzde takip edilecek güzergahı tespit eden temel pusuladır. Devrimci
Enternasyonalist Hareket'in Deklarasyonu'nda vücut bulan, işte bu temel
yönelimdir. Bu güzergahta sebat ederek, proletaryanın hem dünya çapında, hem
de her ülkedeki parçalarında birliğini güçlendirerek, ileriye doğru muzaffer
bir şekilde yürüyebiliriz!
YAŞASIN İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN HATIRASI!
Avni'den sonra şimdi de Kaypakkaya
AB Anayasası’na karşı eylem yapanlar arasında Oğuz Aral’ın Avni karakterinin
yer aldığı tişörtler giyen göstericilerden sonra G8 zirvesinde ise sol bir
örgütün liderinin flaması kullanıldı. Fransa’da AB Anayasası’na karşı eylem
yapanlar arasında Oğuz Aral’ın Avni karakterinin yer aldığı tişörtler giyen
göstericilerden sonra G8 zirvesinin yapıldığı Gleneagles’ta İbrahim
Kaypakkaya’nın resminin bulunduğu kırmızı flamalar dikkat çekti. Yüzü maskeli
25 yaşlarındaki Türk Tikkocu genç, İngiliz ve İtalyan göstericilere polise
nasıl karşı koyabileceklerini gösteriyordu. Tikko’cu gencin yalnız olmadığı,
kendisiyle birlikte Londra’dan gelen 30 kadar arkadaşıyla ön cephede tel
örgülü setleri indirdiği gözlendi. Çeşitli müzik parçaları eşliğinde yürüyüş
yapan göstericiler, Gleneagles Oteli yoluna geldiklerinde polisi baştan
çıkardılar. Şişeler polislere doğru fırlatılıp tel setler indirmeye
kalkışılınca polis kendini kaybedip saldırıya geçti. Yürüyüşün yapıldığı
sokak bir anda muhabere sahasına dönmüştü. Havada onlarca helikopter
göstericileri gözlüyordu.
Hürriyet Gazetesi
18 Mayıs, İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin yıldönümüdür.
İbrahim Kaypakkaya, Türkiye’de hakkı yenmiş bir devrimcidir.
Gazeteler, televizyonlar onun ölüm yıldönümlerini bilmezden,
görmezden gelirler.
Çünkü, İbrahim Kaypakkaya’nın öldürülme şekli, medyanın
hakkında söz etmeye cesaret edemediği askeri cuntaların utancıdır, yüz
karasıdır..
İbrahim Kaypakkaya, 1970’li yıllarda, Türkiye’de devrimin
banka soygunlarıyla, gençlerin bireysel silahlanmalarıyla, dağa çıkmalarıyla
mümkün olamayacağını söylüyordu.Devrimin gerçekleşebilmesi için işçilerin,
köylülerin bir parti önderliğinde örgütlenmesini, mücadelenin mutlaka onların
öncülüğünde verilmesi gerektiğini savunuyordu.
Amerikan 6.Filısu’na karşı eylemlerde, Trakya
Değirmenköy’deki toprak mücadelesi,
Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved,
Gamak, Singer, Derby işçilerinin grev ve direnişleri onun damgasını
taşıyordu. 1 Milyon işçinin yürüyüşe geçtiği ve İşçi sınıfı tarihinin en
büyük eylemi 15/16 Haziran direnişinde de onun örgütlemesinin büyük payı
vardı.
Diğer gruplardan devrimci arkadaşları “Kır gerillası”
eylemine hazırlanırken, İbrahim Kaypakkaya, G.Antep’te, Malatya’da,
Tunceli’de köylüleri örgütlüyordu.
O yıllarda aynı grup içinde yer alan, 12 Mart ve 12 Eylül
öncesi gençlik önderlerinden Gün Zileli, yazdığı Yarılma adlı kitabında
Kaypakkaya ile ilgili şu anısını şöyle aktarıyor:
“İbrahim’in aile ocağındaki ilişkilerini, kısa bir süre için
de olsa izleme olanağı bulmuştum..O kısa ziyaret sırasında , mahalle yakın
akrabalardan oluşan bir Alevi mahallesiydi.Çevredeki emekçi insanların
neredeyse hemen hepsi İbrahim’i tanıyor ve ona sevgiyle sesleniyorlardı.
İbrahim de onlara aynı şekilde karşılık veriyordu. İbrahim’in
“halkçı”lığına,yalnız, kendi yakın çevresiyle ilişkilerinde tanık
olmamıştım.Yine ziyaretlerimden birinde, Ankara Hukuk’taki konferans
salonunda oynanmakta olan “Halkın gücü” adlı bir tiyatro oyununa gittik.Oyunu
seyretmeye civar yörelerden köylüler de gelmişti.İbrahim, kasketli köylüleri
görünce heyecanlandı,’Kasketlilerim de gelmiş’ dedi gözleri parlayarak, ‘Oyun
önemli değil, ben onları burada gördüm ya,yeter’”(Yarılma,s..418)
12 Mart’ta en büyük zulmünü İbrahim Kaypakkaya ve
arkadaşları gördü. Diyarabakır zindanları, Kemal Pir ve Hayri Durmuş’tan
önce, işkencehanelerinde İbrahim Kaypakkaya’yı tanıdı.
Kaypakkaya, 12 Mart’an
sonra, 2 yıl boyunca Tunceli,Malatya, Gaziantep köylüleri arasında saklanmayı
başardı. En sonunda, Ali Haydar Yıldız ve Süleyman ve Hüseyin adlı
arkadaşlarıyla birlikte 24 Ocak 1973’ te Tunceli’ye bağlı Vartinik- Mirik
mezrasındaki bir komada çembere alındı. Süleyman ve Hüseyin kaçmayı başardı.
Ali Haydar Yıldız olay yerinde öldürüldü..İbrahim Kaypakkaya, boynundan
aldığı ağır saçma yaralarıyla çemberden kurtulmayı başardı. İki gün dağdaki
bir mağarada saklandı. Sonra yaralı olarak gittiği köyün öğretmeni tarafından
ihbar edildi. Fehmi Altınbilek komutasındaki askerler tarafından
yakalandı.İbrahim, buzlu sularla kaplı bir derede çıplak ayakla yürütülerek
Gökçe Karakolu’na, oradan da Diyarbakır’a götürüldüğünde ayakları yarı donmuş
bir haldeydi..
Diyarbakır
Cezaevindeki sorgusu 4 ay boyunca sürdü. Buzlu sularda yürütülmesi nedeniyle
kangrene dönüşen ayakları tedavi edilmedi. Dört ay boyunca o ayaklarla
Tunceli, Malatya, Gaziantep dağlarında dolaştırıldı. Bütün işkencelere karşın
örgütsel çalışmaları hakkında hiçbir bilgi vermedi.O yüzden, adı “Ser verip
sır vermeyen devrimci” ye çıktı.Dört ay sonra kangren olan ayaklarının ikisi
de kesildi.
“Sorgun artık bitti”, dediler. Kağıt kalem getirdiler. Gelip
görmesi için babasına mektup yazmasını istediler.Babasına mektup yazdı.
Ziyarete gelen babasına İbrahim Kaypakkaya’nın ölüsünü
teslim ettiler, “İntihar etti!” dediler.
İbrahim’in vücudu kanı henüz kurumamış kurşun yaralarıyla
kaplıydı...
***
Kaypakkaya’nın arkadaşlarından Adil Ovalıoğlu’nun cesedi de
İstanbul’da bir valizin içinde parçalanmış halde bulundu.Örgüt içi cinayet
dediler.
Ben, aynı çizgide yürüyen Adil’in küçük kardeşi Sami
Ovalıoğlu ve bazı arkadaşlarını, Ankara’da, Seyranbağları Halkevi’nde
tanıdım.
O zamanlar, onları bize “Tasfiyeci” olarak tanıtıyorlardı.
Ama, ben onlara
içimden gizli bir sempati duyuyordum.
Onların duruşlarında beni çağıran, baş eğmeyen bir yiğitlik
vardı.
Gururlu,onurlu, ama saygıda asla kusur etmeyen bir duruş..
Sami, Yükseliş Mühendisliğin önünde düzenin maşası faşist
cellatlar tarafından öldürüldüğünde ,haber alıp olay yerine ilk koşanlardan
biri bendim.
Sami yerde yatıyordu..
Havada hala barut kokusu vardı.
***
Ben umudumu hic
yitirmedim.
Bir gün gelecek onların da destanı yazılacak..
Onlarla birlikte bütün devrim şehitlerini, İbrahim
Kaypakkaya’yı bir anma toplantısında dinlediğim bir sloganla bir kez daha
anmak istiyorum::
“Yoldaş senin yerde kanın,
Kalmayacak kanın yerde
Kızıl bayrak dikeceğiz
Dövüştüğün tepelerde”
* Tedavi edilmeyen ayakları kangren olmuştu.
A.HAYDAR NERGİZ:
Açık gazete'den.
Halkın Öğrencisi Direnişin Öğretmeni:
İBRAHİM KAYAKKAYA
“Gider, gider, nice koçyiğitler gider
Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir
Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki
Yüreğimiz kabına sığmamakta
Örsle çekiç arasında yoğrulduk
Hıncımız derya gibi kabarmakta”
"Türkiye devrimci hareketinde işkencede direnişin
simgesi kimdir denilse herhalde verilecek ilk yanıt İbo’dur. Gerçekten de
İbrahim Kaypakkaya, sarsılmaz inancı ve kararlılığıyla katilleri politik
olarak hezimete uğratmanın adıdır. 1948 yılında Çorum’da doğan İbrahim
Kaypakkaya, 1960 yılında Hasanoğlan öğretmen okulunu başarıyla bitirdikten
sonra, 1965 yılında Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna kaydını yaptırdı.
Kaypakkaya, bu günlerde okulundaki Fikir Kulubü’nün başkanıdır ve Aydınlık,
Türk Solu gibi dergilere yazılar yazar. Bir süre sonra ise TKP/ML TİKKO’yu
kurar. Özellikle Dersim, Malatya, Antep civarında çalışan İbrahim Kaypakkaya
ve arkadaşları, THKO’lu Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın
katledilmesinde ihbarcılık yapan köyün muhtarını sorgulayıp cezalandırır.
Daha sonra Dersim’e geçen Kaypakkaya ve yoldaşları, 24 Ocak 1973 günü faşist
devletin askerleriyle Vartinik mezrasında çatışmaya girer. Bu çatışmada Ali
Haydar Yıldız ölürken, İbrahim Kaypakkaya bir süre sonra yaralı olarak
yakalanır; 3.5 ay boyunca düşmana “ser verip sır vermeyerek” faşizme boyun
eğmez. Bu arada ayakları kangren olduğu için kesilir. Sonunda Kaypakkaya, 18
Mayıs 1973’te kurşuna dizilerek katledilir ve bir direniş simgesi olarak
tarihe geçer."
Barikat Dergisi
Kaypakkaya dosyası yeniden açılsın
78’liler Girişimi, İbrahim Kaypakkaya dosyasının yeniden açılmasını istedi.
Taksim Gezi Parkı’nda bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri basın
açıklaması yaparak, 33 yıl önce Diyarbakır Askeri Tutukevi’nde katledilen
İbrahim Kaypakkaya’nın ölümünün aydınlatılmasını talep ettiler. Girişim
Sözcüsü Celalettin Can, Kaypakkaya’nın 1973’ün 17 Mayıs’ını 18’ine bağlayan
gece öldürüldüğünü hatırlattı. 24 Ocak 1973’te Kaypakkaya’nın kaldığı Tunceli
Mirik Mezrası’nın basıldığını ve arkadaşı Ali Haydar Yıldız’ın öldüğünü
belirten Can, 5 gün sonra da Kaypakkaya’nın yakalandığını ifade etti. Eyleme
katılan İbrahim Kaypakkaya’nın babası Ali Karakaya ise, görüş için cezaevine
gittiğinde kendisine oğlunun öldüğünün söylendiğini belirterek, cenazeyi
alabilmek için sarf ettiği çabaları anlattı. Baskılar nedeniyle soyadını
değiştirmek zorunda kalan Karakaya, oğlunun ölümünün aydınlatılmasını istedi.
Ali Haydar Yıldız’ın kardeşi Cafer Yıldız da 33 yıl sonra, işlenen insanlık
suçlarının açığa çıkarılmasını talep etti. Basın açıklamasının ardından,
Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde, Kaypakkaya’nın katledildiği tarihte
Diyarbakır Askeri Tutukevi’nde görevli tüm resmi-sivil güvenlik ve istihbarat
elemanlarının kimliklerinin kendilerine bildirilmesini talep eden dilekçeler
İçişleri Bakanlığı’na postalandı. TKP/ML-TİKKO’nun kurucusu Kaypakkaya
Ankara’da 78’iller Derneği, Partizan Dergisi ve Özgür Tiyatro tarafından
düzenlenen etkinlikle anıldı. Ekin Sanat Merkezi’ndeki etkinlikte,
Kaypakkaya’nın hayatının yakın arkadaşlarının ağızından anlatıldığı
sinevizyon gösterimi yapıldı. Ankara 78’liler Derneği üyesi Metin Uzunöz,
Kaypakkaya’nın faşizme karşı destansı bir direniş verdiğini belirterek, “Sır
verip ser vermediği için zindanlarda azgınca işkenceye maruz kaldı ve
katledildi. Mücadelesi ve kişiliği hâlâ yol göstermeye devam ediyor” dedi.
A) İBRAHİM KAYPAKKAYA
(Bütün alıntılar İ.K. Seçme Yazılar, Ocak Yayınları`nın
Kemalizm ile ilgili bölümlerindendir. Tersi belirtilmedikçe altı çizili
yerler İ.K.`ya aittir.)
I) İ. KAYPAKKAYA`NIN GÖRÜŞLERİNDEKİ TEMEL ÇELİŞME.
1.
Halk - Halk Hareketi, Millet - Milli Hareket Mutlak Ayırımı.
İ. Kaypakkaya`nın Milli Mesele ile ilgili görüşlerinin temelinde yatan bir
anlayış halk ve halk hareketi ile millet ve milli hareket arasında
oluşturduğu derin bir uçurum, bu ikisinin birbirinden kesin, mutlak bir
farklılığı, ayrılığı anlayışıdır. İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
2. MİLLİ MESELE KİME UYGULANIYOR
Şafak
revizyonizmine göre milli baskı, Kürt halkına
uygulanmaktadır. Bu milli baskının ne olduğunu anlamamaktır. Milli baskı,
ezen, sömüren ve hakim milletlerin hakim sınıflarının, ezilen, bağımlı ve
uyruk milletlere uyguladığı baskıdır. Türkiye`de milli baskı, hakim Türk
milletinin hakim sınıflarının, sadece Kürt halkına değil, bütün Kürt
milletine, sadece Kürt milletine de değil, bütün azınlık milliyetlere
uyguladığı baskıdır.
Halk
ve mil1et aynı şey değildir. Halk kavramı, bugün genel olarak işçi sınıfını,
yoksul ve orta halli köylüleri, yarı proleterleri ve şehir küçük
burjuvazisini kapsar. Geri ülkelerde, halk sınıflarına bir de emperyalizme,
feodalizme ve komprador kapitalizmine karşı demokratik halk devrimi safında
yer alan, milli burjuvazinin devrimci kanadı girer. Oysa millet, hakim
sınıflarda dahil, bütün sınıf ve tabakaları içine alır. ``Millet veya Ulus``,
dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren
ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş
istikrarlı bir topluluktur. (Stalin) Aynı dili konuşan, aynı toprak üzerinde
oturan, iktisadi yaşantı birliği ve ruhi şekillenme birliği içinde olan bütün
sınıf ve tabakalar, milletin kapsamına dahildirler. Bunların içinde devrimden
menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakalar olduğu gibi,
devrime düşman olan ve devrimle karşı devrim arasında bocalayan, sınıf ve
tabakalar da vardır.
Halk,
her tarihi dönemde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve
tabakaları ifade eder. Halk, belli bir tarihi dönemde ortaya çıkan ve sonra
yok olan bir topluluk olmayıp, her tarihi dönemde mevcut olan bir
topluluktur. Oysa millet, kapitalizmle birlikte, ``kapitalizmin yükselme
çağı``nda ortaya çıkmıştır; sosyalizmin ileri bir aşamasında da yok
olacaktır.
Halk
kapsamı, her devrim aşamasında değişir. Oysa milletin kapsamı devrim
aşamalarına bağlı değildir.
Bugün Kürt halkı kavramına Kürt işçileri, Kürt yoksul ve
orta halli köylüleri, şehir yarı-proleterleri, şehir küçük burjuvazisi ve
Kürt burjuvazisinin demokratik halk devrimi saflarına katılacak olan devrimci
kanadı girer. Oysa Kürt
milleti kavramına bu sınıf ve tabakalardan başka, Kürt
burjuvalarının diğer bütün kesimleri ve Kürt toprak ağaları da girer.
(a.g.e., sf. 192-194)
Azınlık
milliyetlerin emekçilerine yapılan baskı, böylelikle katmerli bir nitelik
kazanır. Birincisi, sınıfsal amaçlarla, daha çok sömürmek ve sınıf mücadelesini
bastırmak için emekçilere
yapılan sınıfsal baskı; ikincisi, yukarıda belirttiğimiz
amaçlarla,yani milli amaçlarla, azınlık milletin hemen bütün sınıflarına
uygulanan milli baskı. Komünistler, bu iki baskıyı birbirinden ayırmak
zorundadırlar. Çünkü mesela, Kürt burjuva ve küçük toprak ağaları ikinci
çeşit baskıya karşı çıkarken, birinci çeşit baskıya taraftardır. Biz ise her
iki baskıya da karşıyız. Milli baskının ortadan kalkması için Kürt burjuva ve
küçük toprak ağalarının mücadelesini destekleriz; ama öte yandan sınıfsal
baskının ortadan kalkması için , bunlarla da mücadele etmek zorundayız. Şafak
revizyonistleri milli baskıyla sınıfsal baskıyı bir ve aynı gibi
göstermektedir. İki ihtimal vardır: Ya Şafak revizyonistleri, halk kavramı
içine Kürt burjuvazisini ve toprak ağalarını katmamakta, bu kavramı doğru
olarak kullanmaktadır; o taktirde, Kürt burjuva ve küçük toprak ağalarının
milli baskıya karşı mücadelesinin demokratik muhtevasını inkar etmek gibi
Türk milliyetçiliğinin işine yarayacak bir sonuca varmaktadır. Ya da Şafak
revizyonistleri, yanlış olarak Kürt burjuvazisini ve küçük toprak ağalarını
da halk kavramı içinde düşünmektedir; o taktirde Kürt burjuvazisine ve küçük
toprak ağalarına karşı, Kürt işçilerinin ve diğer emekçilerin mücadelesini
gözardı etmekte, Kürt milliyetçiliğinin değirmenine su taşımaktadır.
İkisinden biri her iki halde de, Kürt ve Türk emekçilerinin birliği
baltalanmakta, mücadelesi
zarar görmektedir.
Kürt
halkına yapılan sınıfsal baskıyla, Kürt milletine yapılan milli baskıyı
birbirinden ayırmak son derece önemlidir. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu iki
baskının mahiyetleri , biçimleri başka başka olduğu gibi, amaçları da başka
başkadır. (a.g.e., sf. 201-202 )
6. ``HALK HAREKETİ`` VE MİLLİ HAREKET
Oysa
halk hareketiyle milli hareket bambaşka şeylerdir. Halk hareketi, her tarihi
dönemde, ezilen kitlelerin, kendilerini ezen yukarıdaki sınıfları devirmek
için giriştikleri mücadelenin adıdır. Halk hareketi, ezilen kitlelerin sınıf
hareketidir. Tarihin ilk dönemlerinden beri halk hareketleri vardır. Halk
hareketleri, emperyalizm çağında ve ``emperyalizmin toptan çöküşe,
sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği`` çağımızda, proletaryanın
bilinçli önderliği ile birleşmekte, kitlelerin sömürüden ve zulümden kesin
kurtuluşuna doğru ilerlemektedir. Oysa milli hareket, birinci olarak,
sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Lenin yoldaşın işaret ettiği
gibi Batı Avrupa`da milli hareketler, aşağı yukarı 1789 ile I871 arasında,
oldukça belli bir dönemi kapsar. ``İşte bu dönem milli hareketler ve milli
devletlerin kuruluş dönemidir.`` Doğu Avrupa`da ve Asya`da ise milli
hareketler, ancak 1905 yılında başlamıştır.
İkinci
olarak, milli hareketlerin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması
yönündedir…
Niçin
milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir?
Çünkü, milli hareketler kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır.
Ve kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmiştir.
…
Üçüncü
olarak, milli hareket, ``özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve
her şeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenir bir hareket
olmaktadır.`` (Stalin)
Stalin
yoldaş şöyle demektedir:
``Her yandan sıkıştırılan, ezilen ulusun burjuvazisi, tabii
harekete geçer. Kendi halkına hitap eder ve kendi özel davasını bütün halkın
davasıymış gibi göstererek, bütün avazıyla `vatan` diye bağırmaya başlar.
Kendi `vatandaşları` arasında, `vatan` için bir ordu toplar ve `halk` bu
çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz. Burjuvazinin bayrağı çevresinde toplanır.
Yukarıdan gelen baskı onu da ezer ve hoşnutsuzluğuna sebep olur.
Ve
işte ulusal hareket böyle başlar. Ulusal hareketin gücü, bu harekete ulusun
geniş tabakalarının, proletarya ile köylülerin katılma derecesiyle
orantılıdır.``
Stalin
yoldaş, ulusal harekete, işçilerin ve köylülerin hangi şartlar altında
katıldıklarını tahlil ettikten ve ``Bilinçli proletaryanın denenmiş olan
kendi bayrağı vardır. Ve onun, burjuvazisinin bayrağı altında safa girmesinin
gereği olmaz`` dedikten sonra şöyle devam ediyor: ``Yukarıda
söylediklerimizden çıkan açık sonuç şudur ki, yükselen
kapitalizm şartlarında ulusal savaş, burjuva sınıflar arasındaki bir
savaştır. Bazen burjuvazi ulusal harekete proletaryayı da sürükleyebilmekte
ve o zaman ulusal hareket görünüşte (altını çizen Stalin), ama yalnız
görünüşte , bir genel halk hareketi karakteri kazanmaktadır. Ama bu hareket
özünde (altını çizen Stalin) her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta ve
her şeyden önce burjuvazi için yararlı ve onun tarafından özlenir bir hareket
olmaktadır.`` (Stalin, Marksizm ve Milli Mesele, s. 24-25-26)
Stalin
yoldaşın da hemen eklediği gibi bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi
politikasına karşı savaşmaması gerektiği sonucu asla çıkarılmamalıdır. Hayır,
bundan çıkarılacak sonuç, halk
hareketi ile milli
hareketin bir ve aynı şey olmadığıdır.
Özetlersek;
halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde
her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde
vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle
birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimleriyle
kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir.
Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkmıştır. Batı`da
1789 ile 1871 arasında belli bir tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa`da ve
Asya`da 1905`lerden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir;
milli hareketler her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli
hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren milli
bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir.
Bugün
Türkiye Kürdistan`ında ``hızla güçlenmekte`` olan hareket, hem Kürt
burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli hareketidir, hem
de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir
önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani halk hareketidir. Birincisi, sade Türk hakim sınıflarının
milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve
toprak ağalarının `iç pazarı` ele geçirmesi amacına yöneldiği halde,
ikincisi, hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına,
hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir.
Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen
farklı bu iki hareketi `halk hareketi` adı altında, bir ve aynı şey gibi
göstermektedir. (a.g.e. sf. 208-212)
Böylece İ. Kaypakkaya`nın halk hareketleri ile milli hareketleri mutlak
olarak birbirinden ayırdığını, bu ikisinin birbirinden ayrılmasını mutlak bir
zorunluluk olarak gördüğünü, onun gözünde bu ayrımın mutlak bir ayırım
olduğunu görüyoruz.
Halk hareketi ile milli hareketi böylesine birbirinden ayıran İ.
Kaypakkaya`nın aynı zamanda onları birleştireceği, bir potada eriteceği; ona
göre aşılması imkansız olan bir uçurumu bir kalem darbesiyle yok edeceği hiç
akla gelmeyebilir. Fakat onun yaptığı tamı tamına da budur.
2- Halk
Hareketi ile Milli Hareket Mutlak Farklılarının Birleştirilmesi
``Yarı-sömürge
yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin
ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın
sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri
olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli
burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik
halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın
yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan budur.``
(a.g.e., sf. 213-214)
``Şehirlerin
kırlık bölgelerden kuşatılması`` stratejisi, sadece feodalizmin mevcudiyetine
ve köylülerin nüfusun çoğunluğunu teşkil etmesine, bağlı değildir. Aynı
zamanda emperyalizmin yarı-sömürgesi veya sömürgesi olmaya bağlıdır.
Emperyalizmin fiili işgali altındaki bir ülkede milli devrim (o ülkedeki
köylü nüfusuna ve feodalizmin mevcudiyetine bağlı olmaksızın) esas olarak
kırlardan şehirlere doğru gelişir. Çünkü işgalci emperyalist kuvvetler
özellikle ülkenin büyük şehirlerini anayollarını, ana haberleşme hatlarını
vb... ele geçirir; fakat geniş kırlık alanları kontrol edemez.
Yarı-sömürge
ülkeler emperyalizmin yarı-işgali altında olan ülkelerdir. Bu gibi ülkelerde
emperyalizm hakimiyetini esas olarak yerli gerici, sınıflar vasıtasıyla devam
ettirmekle birlikte, kendisi de onlara üsleri ile, tesisleri ile, askerleri
ile, filosu ile, silah yardımıyla... çeşitli şekillerde destek oluyor. Bu
nedenle yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde ``şehirlerin kırlardan kuşatılması``
stratejisi sadece feodalizmin mevcudiyetinden ve köylülerin nüfusun
çoğunluğunu teşkil etmesinden değil aynı zamanda emperyalizmin
yarı-işgalinden de ileri gelmektedir.
Yarı-sömürge,
yarı-feodal ülkelere özgü olan şey feodalizme karşı özü toprak devrimi olan
demokratik devrimle, emperyalizme karşı milli devrimin birleşmiş olmasıdır.
Feodalizmin mevcudiyet derecesi ve köylülerin genel nüfusa oranı (ki bunlar
birbirine bağlı şeylerdir), demokratik devrimin programını etkiler, ama
``şehirlerin kırlardan kuşatılması`` stratejisini değiştirmez. (a.g.e. sf.
395- 396)
``Bugün
Türkiye Kürdistan`ında ``hızla güçlenmekte`` olan hareket, hem Kürt
burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt Milli Hareketidir, hem
de `ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir
önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani Halk Hareketidir. Birincisi,
sadece Türk hakim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı
zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının ``iç pazarı`` ele geçirmesi
amacına yöneldiği halde, ikincisi, hem Kürt burjuvalarının ve toprak
ağalarının sömürü ve baskısına hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi
politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları
yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi ``halk hareketi`` adı
altında bir ve aynı şey gibi göstermektedir. ( a.g.e. sf. 212)
``Ama
öte yandan kesin bir başka şeyde, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı
bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve
demokratik devrimi tamamlamayacağıdır. Bu uluslarda emperyalizmi ve
feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin
omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya, bir yandan milli ve
demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli,
öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını
desteklemelidir.`` ( a.g.e. sf. 214)
Kısacası ``emperyalizme karşı milli devrimi`` tamamlama görevi proletaryanın
sınıf hareketinin, yani halk hareketinin omuzlarındadır.``
İyi ama bu emperyalizme karşı gelişen halk hareketine milli bir görev
yüklediği için, halk hareketi milli bağımsızlık, emperyalizmden milli
bağımsızlık sağlamak için gelişen bir hareket olduğu için bu onu ``milli
hareket`` haline dönüştürür. İ. Kaypakkaya`nın ``milli hareket`` anlayışından
farklı olan bir milli hareket, emperyalizme karşı milli devrimi tamamlayacak
olan bir milli hareket. Ama yine de bir milli hareket. Böylece karşımıza iki
tür milli hareket çıkmaktadır. Birincisi Kaypakkaya`nın halk hareketinden
ayrı ele alınmasını zorunlu gördüğü ve kesin olarak ayırdığı milli hareket,
ikincisi emperyalizme karşı milli devrimi tamamlayacak olan milli hareket,
yani halk hareketi. İşte burada halk hareketi ile milli hareket, bu
birbirleriyle ayrılması şart olan iki hareket bu sefer de mutlak ve kesin bir
şekilde birleştirilmektedir. ``Bu yeni dönemde milli hareketlerin`` bir
örneği olarak proletaryanın sınıf hareketi ``yani halk hareketi`` açıkça
gösterilmektedir.
Böylece mutlak olarak birbirlerinden ayrılan, kopartılan ``Halk Hareketi`` ve
``Milli Hareket``, milli halk hareketi olarak birleştirilmektedir.
Fakat böylece ve farkına varılmadan ``Milli Hareket``in mutlak bir şey
olmadığı, halk hareketinden mutlak olarak ayrılan milli hareketin halk
hareketinin ta kendisi haline geldiği teslim edilmektedir. ``Milli
Hareket``in hiç de bizzat İ. Kaypakkaya`nın ilan ettiği gibi mutlak bir
hareket olmadığı ilan edilmektedir. Halk hareketi ile mutlak ayrılık içinde olan
milli hareket, halk hareketinin ta kendisi olan milli harekete dönüşmekte ve
böylece karşımıza iki tür milli hareket anlayışıyla çıkılmaktadır.
İ. Kaypakkaya`nın milli meseleye yaklaşımındaki bu ikircikliği bilince
çıkarmamış olan onun eleştirmen ve savunucularının bu ikircikliğin elinden
neler çektiklerini ileride göreceğiz. Şimdilik İ. Kaypakkaya`dan devam
edelim. İki tür milli hareket kavrayışıyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça
görelim.
3. ``Milli Hareket`` ve
``Halk Hareketi`` olarak Milli Hareket
Doğu
Avrupa`da ve Asya`da milli hareketlerin, ancak 1905`lerde başlamış olduğunu
ve hareketlerin tabii eğiliminin de milli devletlerin kurulması yönünde
olduğunu belirttik. Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketlerin başladığı
dönem, emperyalizmin teşekkülü, ticaretin uluslararası bir nitelik
kazanmasıyla, milletlerarası sermayeyle, mi1letlerarası işçi sınıfı
arasındaki çelişkinin ön plana çıktığı dönemdir.
1905`lerden II. Dünya Savaşının sonlarına kadar geçen süre içinde,
Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli devletler (bir kısmında çok milletli
devletler) teşekkül etmiş, sömürgeler genel olarak sözde bağımsız hale
gelmişlerdir. Gerçekteyse, bağımsızlığın yeni bir biçimi yaygınlık kazanmış,
sömürge ülkelerin yerini, yarı-sömürge ülkeler almıştır.
1917
Büyük Ekim Sosyalist Devrimi , bütün dünyada burjuva önder1iğinde eski tip
devrimler dönemini kapamış, proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler
dönemini ve sosyalist devrimler dönemini açmış bulunuyordu. Burjuvazi bütün
dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden Doğu Avrupa`da
ve Asya`da milli hareketler sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla
değiştirmekten ileri gidemediler. Yarı-feodal yapıyı ise olduğu gibi muhafaza
ettiler. Burjuvazi ve toprak ağaları sınıfları ittifak kurarak, emperyalizmle
işbirliğine giriştiler.
İkinci
Dünya Savaşının sonunda Çin`de yeni demokratik devrimin başarıya ulaşması,
Doğu Avrupa ülkelerinde proletarya önderliğinde anti-faşist halk cephelerinin
iktidarı ele geçirmesi, bunların demokratik halk diktatörlüğünden durmaksızın
proletarya diktatörlüğüne ve sosyalizmin inşasına geçmeleri, emperyalizmin
gerilemesi, bütün bunlar geri ülkelerdeki burjuvaziyi, devrimden daha çok
korkar hale getirmiştir.
Emperyalizmin
toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin
(abç) durumu şudur:
Yarı-sömürge,
yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani emperyalizmin
ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın
sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri
olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir. Sadece milli
burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önder1iğindeki birleşik
halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o da durmaksızın
yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum
budur.
Öte yandan hala devam eden az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli
devletlerde ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları
ve bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurma
amacı ile, milli hareketlere girişmektedirler. Gerek sömürgeler ve gerekse
uyruk milletlerdeki bu milli hareketler, eski dönemin çağımıza devrettiği
yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin
ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. Bu iki tip ulusta da milli
hareketlerin doğal gelişme eğilimi,milli devletlerin kurulması yönündedir.
Kesin bir şey varsa, o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir
muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan kesin bir başka şeyde, buralardaki milli
hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka
şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu
uluslarda emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine
proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da
proletarya, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi
omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici
ve demokratik muhtevasını desteklemelidir.
Türkiye
bugün çok milletli devletlerden biridir. Ve Türkiye`de sadece Kürtler bir
ulus teşkil ederler. Bu bakımdan da Türkiye komünistleri açısından milli
meselenin esasını (tamamını değil) Kürt meselesi teşkil eder. Şimdi Kürt
milli hareketinin gelişmesine göz atalım. (a.g.e., sf. 212-214)
Yani,
1- ``Halk Hareketinden`` kesin olarak ayrı ele alınması gereken, Batı
Avrupa`da 1789-1871 döneminde sona eren Doğu Avrupa ve Asya`da 1905`te
başlayan -ve özelliklerini daha sonra ele alacağımız- ``Milli Hareket``.
2- 1917 Büyük Ekim devrimiyle ise burjuva önderliğindeki eski tip devrimler
dönemi kapanmıştır. Yani yukarıdaki tür milli hareketler dönemi kapanmıştır.
Proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler dönemi ve sosyalist
devrimler dönemi açılmıştır.
Bu dönemde II. Dünya savaşının sonuna, yani yeni çağımızın başına kadar bu
eski tip milli hareketler, burjuvazi ve toprak ağalarının (dikkatinizi
çekerim, ne milli ne de komprador, yani hem milli hem de komprador burjuvazi)
başını çektiği ve burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale
geldiği için sömürge yapıyı yarı- sömürge yapıyla değiştirmekten başka bir
şey yapmayan milli hareketler vuku bulmuştur.
II. Dünya savaşı sonrası dönemde, emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin
bütün dünyada zafere ilerlediği, yeni çağımızda ise birincisi bu eski tip
milli hareketler, ``eski dönemin`` çağımıza devrettiği, emperyalizm öncesi
bağımsız milli devletler kuran, emperyalizm döneminde yine eğilimi bağımsız
devletler kurmak olsa da sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten
başka bir şey yapamayan Ekim devrimi öncesine ait olan, eski tip burjuva
demokratik devrimi olan, eski tip Milli Hareketler, halk hareketinden kesin
olarak ayrılması gereken milli hareketler tek tük de olsa sürmektedir. İkinci
ve yaygın olarak, çağımızı karakterize eden milli hareketler ise işte böylesi
bir bağımsızlıkla yarı-sömürge haline gelmiş olan ülkelerde emperyalizmden
tam kopuşu sağlayacak olan ve proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarında
olan, yani halk hareketi olan milli hareketlerdir.
4- ``Halk Hareketi``nden Kesin Bir Şekilde Ayrı Ele Alınması Gereken
``Milli Hareket``in Özellikleri ve Komünistlerin
Tavrı.
a) Millet nedir?
``Millet,
hakim sınıflar dahil bütün sınıf ve tabakaları içine alır… Bunların içinde
devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve katmanlar olduğu
gibi, devrime düşman olan ve devrimle karşı devrim arasında bocalayan sınıf
ve tabakalar da vardır... millet, kapitalizmle birlikte, ``kapitalizmin yükselme
çağı``nda ortaya çıkmıştır; sosyalizmin ileri bir aşamasında da yok
olacaktır.... milletin kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir ..`` (
a.ge., sf. 193)
b) Milli hareketin özellikleri:
i-
milli hareket sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Batı Avrupa`da
1789-1871, Doğu Avrupa ve Asya`da ise 1905` de başlamıştır.
ii-
milli hareketlerin tabii eğilimi milli devletlerin kurulması yönündedir.
iii- Özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımakta
ve her şeyden önce burjuvazi için yararlı, onun tarafından özlenir bir
hareket olmaktadır.
( a.g.e., sf. 209-210)
c) Ekim Devrimi sonrası Milli Hareketlerin durumu.
Ekim
devrimi sonrası, ``Burjuvazi bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale
gelmiştir. Bu yüzden Doğu Avrupa`da ve Asya`da milli hareketler sömürge
yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler.
II.
Dünya savaşından sonraki yeni çağımızda ise, ``az miktardaki eski
sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin
burjuvaları, bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli
devletler kurmak kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedirler.`` ..
bunlar, ``eski dönemin çağımıza devir ettiği yaygın olmayan ve çağımızı
karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda
oldukları birer vakıadırlar. (a.g.e., sf. 213- 214)
d)
Bu milli hareketlerin doğal eğilimi milli devletler kurulması yönündedir,
ilerici ve demokratik bir muhteva taşırlar. Ama bunlar ister ayrı bir devlet
kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın milli ve demokratik
devrimi tamamlayamazlar.
(a.g.e., sf. 214)
e)
Milli Hareketin Amacı nedir?
Milli baskının amacı, en genel ifadesiyle, ülkenin bütün pazarlarının, maddi
zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır. Milli harekette buna karşı, ezilen
ulusun burjuva ve toprak ağalarının ``iç pazarı`` ele geçirmesi amacına
yönelir. Meselenin özü budur. (a.g.e., sf . 201 ve 212)
f) Milli hareketin Demokratik
Muhtevası.
Milli hareket genel demokratik bir muhteva taşır. Çünkü, bir yönüyle ezen
ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil
çıkarlarına karşı yönelmiştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetler
arasında eşitliğin sağlanması, hakim sınıfların imtiyazlarının kaldırılması,
dil üzerindeki yasakların kaldırılması ve sınırlamaların son bulması, her
alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğinin
tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.
Proletarya, milli hareketlerin ezen ulus hakim sınıflarının milli zulmüne,
zorbalığına, çıkarlarına karşı yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını
ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle
ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.
(a.g.e., sf. 223 ve 227)
g)
Milli Hareketlerin Gerici Muhtevası.
Milli harekette burjuvazinin asıl amacı kendi üstünlüklerini sağlamaktır.
Pazara hakim olmaktır; bölgesindeki maddi zenginlikleri vs. .. kendi ulusal
gelişmesini garanti altına almaktır. Burjuvazi ve milli harekete katıldığı
ölçüde toprak ağaları kendi lehine eşitsizlik, kendi lehine imtiyaz isterler.
Başka milletlerin demokratik haklarını kendi lehine gasbetmek ister. Çeşitli
milliyetlerin proleterlerini ulusal çitlerle birbirinden ayırmak ister. ..
vs. vs. Yani milli hareketlerin bir de milliyetçiliği güçlendirmeye, böylece
burjuva ve toprak ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye
yönelen gerici muhtevası vardır.
Proletarya,
bu eğilime asla ve asla destek olmayacaktır. Burjuva milliyetçiliğine yardım
etmeyecektir. Ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarının gerici ve milliyetçi
emellerine karşı mücadele edecektir. (a.g.e., sf. 227 ve 231)
h) Proletarya ezilen milletin ayrılmasını ne zaman destekler, ne zaman desteklemez?
Buna
proletarya devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer ezilen
milletin ayrı bir devlet kurması, ezilen ulusun yaşadığı bölgede proletarya
önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesi ve başarıya ulaşması
imkanını artıracaksa ayrılmayı destekler, yok geciktirecek, zorlaştıracaksa
desteklemez.
Böylece İ. Kaypakkaya karşımıza Marksist-Leninistlerin proleter devrimleri
çağı öncesi, burjuva demokratik devrimleri çağında milli meseleye bakış
açısını olduğu gibi koruyan bir anlayışla çıkmaktadır.
Halk hareketinden bağımsız, ondan kesin olarak ayrılmış olarak ele aldığı
milli harekete tüm yaklaşımı Marksist-Leninistlerin milli harekete burjuva
demokratik devrimleri çağındaki yaklaşımıdır.
Milli hareketlere böylesi bir yaklaşımın proleter harekete vereceği zararlar sanırız
yeterince açıktır.
İ .Kaypakkaya`nın milli harekete bu yaklaşımında emperyalizme verilen tek
referans, emperyalizm çağında burjuvazinin gericileştiği, halk hareketinden
korktuğu için bu milli hareketlerin sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla
değiştirmekten öteye gitmeyecekleri şeklindeki önerisidir.
5- Halk Hareketi Olarak Milli
Hareket
a)
Halk kavramı bugün, genel olarak işçi sınıfını, yoksul ve orta halli
köylüleri, yarı-proleterleri ve şehir küçük burjuvazisini kapsar. Geri
ülkelerde .. halk sınıflarına bir de ... milli burjuvazinin devrimci kanadı
girer .Halk, her tarihi dönemde devrimden menfaati olan, devrim safında yer
alan sınıf ve tabakaları ifade eder. Halk kapsamı, her devrim aşamasında
değişir. (a.g.e., sf. 193)
b)
Halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde
her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde
vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle
birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimleriyle
kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir. (a.g.e., sf.
211)
c)
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli devrimin tamamlanması görevi, yani
emperyalizmin ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi artık
proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin
tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak güçte ve yetenekte değildir.
Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya
önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir, o
da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik
olan durum budur. (a.g.e., sf. 213-214)
d)
Bu yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde emperyalizm ile ülke halkı arasındaki
çelişmenin, emperyalizme karşı milli devrimle çözülmesi olayıdır. (a.g.e.,
sf. 403 ve 395)
e)
Bu ülkelerde sınıf bilinçli proletarya hem ezen, hem de ezilen ulusun işçi ve
emekçilerinin halk hareketini yönetir. (a.g.e., sf. 227)
Böylece İ. Kaypakkaya`nın milli meseleyi ele alırken şöyle bir değinerek
geçtiği ve bizzat kendisinin millet ve milli hareket anlayışıyla mutlak
olarak çelişen, onlar tarafından dıştalanan yeni bir milli hareket
anlayışıyla karşılaşıyoruz.
Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan milli hareketler olarak bu tür milli
hareketler görülmesine rağmen bunlara milli mesele üzerine çalışmada sadece
değinilmektedir.
Ve bu gayet anlaşılır bir şeydir. Kaypakkaya açısından bu tür milli
hareketler ile ``demokratik halk devrimi`` bir ve aynı şeylerdir. Yani bu tür
milli hareketlerin İ. Kaypakkaya`daki detaylı bir incelenişi demek onun
``demokratik halk devrimi`` teorisinin bir incelenişi demektir.
Dolayısıyla İ. Kaypakkaya`nın bu tür milli hareketlerin milli eşitsizliği ve
sömürüyü ortadan kaldıracak olan proletarya önderliğinde bir halk hareketi
olduğu şeklindeki görüşünün içerik olarak doğruluğu veya yanlışlığı ancak
onun devrim anlayışının bütünlüğü içerisinde tespit edilebilir.
Biz, şimdilik kaydıyla, böylesi bir varsayımdan hareket eden bir milli
hareket anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu belirteceğiz.
Dolayısıyla, çağımızda genel, yaygın ve tipik olan milli hareketler sömürüyü
ve milli eşitsizliği de ortadan kaldıracak olan proletarya önderliğinde halk
hareketleridir ve proletarya açısından bunun tek anlamı ülkenin çeşitli
milliyetlerinden işçi ve emekçilerinin başına geçip devrimi yapmaktır. Yani
emperyalizmden, dış emperyalist güçlerden ülkenin tam bağımsızlığını
sağlamaktır.
6. TOPARLAYALIM
İ. Kaypakkaya`nın Milli Meseleye yaklaşımı ikirciklidir.
1- ``Halk Hareketi``nden kesin, mutlak bir şekilde ayrı olarak ele alınması
gereken ``Milli Hareket``ler vardır.
Bu Milli hareketler özünde pazar sorunudurlar. Özünde burjuvazinin damgasını
taşırlar. Genel yönelimi milli devlet kurma yönünde olan bu milli hareketler
Ekim devrimi sonrası burjuvazi halk hareketinden daha da korkar hale gelip
emperyalizmle işbirliğine giriştiği için yarı- sömürge ülkeleri oluşturmaktan
öteye gidememiştir. Fakat bu milli hareketler milli baskıya karşı demokratik
muhteva taşırlar ve işte biz komünistlerin kayıtsız şartsız desteklediğimiz
de bu demokratik muhtevadır. Bunlar yeni çağımıza eski dönemin kalıntısıdır.
Az sayıda sömürge ve çok uluslu devletlerde vardırlar.
2- Bir de, ``Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere
ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin durumu şudur: `` (a.g.e., sf.
213) diyerek milli hareket kategorisine kendi elimizle yerleştirdiğimiz,
birinci tür milli hareketler emperyalizmden tam kopuşu sağlamadığı için bu
tam kopuşu sağlamak, emperyalizme karşı milli devrimi tamamlamakla görevli
olan milli hareketler, yani halk hareketi vardır. Bu da emekçilerin kesin
kurtuluşuna yönelmiş milli harekettir. Hem milli eşitsizliğe, hem de sömürüye
karşıdır.
Bu yarı- sömürgelerdeki bir milli hareket, aslında ``demokratik halk
devrimi`` denilen devrimin ta kendisidir.
Dolayısıyla;
Bir yandan, milli hareket ile halk hareketi birbirine karıştırılmamalı,
birbirinden tamamıyla farklı şeyler. Öbür taraftan, halk hareketi ile milli
hareket bir ve aynı şeyler. Mutlak olarak ayrı ele alınması gerektiği ilan
edilen iki eğilim bir ve aynı potada eritildi, birleştirildi. Mutlak olarak
ayrı ele alınması gereken, mutlak olarak iki ayrı eğilim olan milli hareket
ve halk hareketi bir tek eğilim içinde birleştirildi.
Ama aynı zamanda, bir potada eritilen bu iki zıt eğilim hiç de bu iki zıt
eğilim değildir. Bu birliği mümkün kılmak için ``milli hareket`` içerik
olarak değişikliğe uğratılmıştır. ``Burjuva ve toprak ağalarıyla`` birlikte
tüm milletin hareketi olan milli hareket, ``burjuva ve toprak ağalarını``
dıştalayan ve onlara karşı olan bir milli harekete dönüştürülmüştür.
İşte bu iki tür milli hareket anlayışı, varlığı açıkça ilan edilmeyen bu iki
tür milli hareket anlayışı sayesindedir ki, bir yandan milli hareket ile halk
hareketi arasındaki mutlak farklılık ısrarla savunulmakta diğer yandan da,
halk hareketi ile milli hareket birleştirilebilmektedir.
II) İ. KAYPAKKAYA`NIN GÖRÜŞLERİNDEKİ TEMEL HATALAR VEYA MİLLİ MESELEDE
GÖRECELLİK
1- Millet ve Milli Hareket, Halk ve Halk Hareketi.
İ. Kaypakkaya tarihi bir kategori olan milletin bir tanımını sunuyor. Ve bu
tanımın ve bu tanıma uygun olarak milletin değişmez bir topluluk
olduğunu ilan ediyor.
İ .Kaypakkaya`nın kullandığı millet tanımı ``modern uluslar`` diye bilinen
burjuva ulusların tanımıdır. İ. Kaypakkaya`ya göre ulus budur ve sadece
budur. Ve sosyalizmin yüksek bir aşamasına kadar da varlığını sürdürecektir.
Bu öneri birincisi, yanlıştır. İ. Kaypakkaya`nın bu satırları yazdığı sırada
hali hazırda tarih tarafından yalanlanmıştır. Çünkü, bu burjuva uluslar, bu
modern uluslar tüm varoluşlarına karşın tarihin çöplüğüne gönderilmiş, dünya
tarihi hali hazırda sosyalist ulusları görmüştü. Burjuvazi ve toprak
ağalarının yok edildiği, ezen ve ezilenin olmadığı sosyalist ulusları
görmüştü. İ. Kaypakkaya`nın tanımını verdiği modern uluslar eskimiş, onların
yerini yepyeni bir ulus türü, sosyalist uluslar almıştı. ( bkz. Birinci
Kitap)
İkincisi, bu öneri içten içe, derinden derine karşı-devrimci bir öneridir.
Çünkü sosyalizmin yüksek bir aşamasına kadar İ. Kaypakkaya`nın tanımına uyan
milletlerin, yani burjuva milletlerin varlığını sürdüreceğini iddia
etmektedir.
En son varılan sonucun İ. Kaypakkaya`nın gerçek görüşlerine ters düştüğü ilan
edilebilir. Burada basit bir hatayı büyüttüğümüz iddia edilebilir. Ama bu
doğru olmaz. Aynı içerik, yani sosyalizmde burjuvazinin varlığını koruması
olgusu İ. Kaypakkaya`nın devrim ve sosyalizmi inşa anlayışında da karşımıza
çıkacaktır. Ve ancak orada iç bütünlüğü ile ve kesin olarak ortaya konabilir.
Bu nedenle bu sonucu şimdilik kaydıyla bir kenara koyabiliriz.
Fakat bu sefer de karşımıza ``halk`` tanımı çıkmaktadır. Kapitalist
burjuvazinin orta kesimi ``halk`` kategorisine dahil edilmektedir. Halk,
alttaki tabakalar, ezilen yığınlardır. Halk devrimi de tamı tamına bunların
aktif olarak katıldıkları devrimler. İ. Kaypakkaya`nın kullandığı halk tanımı
ise hepimizce bilindiği gibi belli bir devrim ve sosyalizm inşası teorisinin
kaçınılmaz bir parçası olarak Mao Zedung tarafından formüle edilmiştir, ve
hem Mao Zedung`da hem de İ. Kaypakkaya`da orta burjuvazi ile birlikte
sosyalizm inşası teorisinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Halk
kavramının böylesi bir kullanımı kişiyi pek çok çelişmelere gebe
bırakmaktadır. Sadece bir örnek verirsek: burjuvazi için demokrasinin olduğu
yerde halka demokrasi olamayacağı, halk saflarında demokrasi uygulanacağı
ilan edilmekte, gel gelelim bizzat halk orta burjuvaziyi içermektedir. vs.
vs.
Fakat konumuz açısından sadece İ. Kaypakkaya`nın halk tanımının da tıpkı
millet tanımı gibi yanlış olduğuna değinmek ve bunun devrim teorisi ve
sosyalizmin inşası açısından taşıdığı anlamları bir kenara bırakmak, İ.
Kaypakkaya`nın bu konudaki görüşleri incelenirken ele almak metod olarak en
uygunudur. Şimdilik kaydıyla İ. Kaypakkaya`nın halk kategorisi içinde orta
burjuvaziyi de saymasının kaçınılmaz sonuçlarını bir kenara koyacağız. Bu
hatalı sonuçları yok farzedeceğiz.
Konumuza dönersek:
Ulus, millet kavramı mutlak değil, relatif, göreceldir. Sınıfsal içeriğinin
değiştiği bizzat tarih tarafından ispatlanmıştır.
Aynı görecelilik milli hareketler için de geçerlidir. Ulusal mücadele sadece
bir bütün olarak burjuva ulusun onu ezen yabancı ulusa karşı mücadelesi
değildir. Tarih, ezilen bir ulusun bizzat kendi burjuvazisine karşı
ayaklandığı, ulusal bağımsızlığı için bunu yapmak zorunda olduğu ulusal
mücadeleleri doğurmuştur.
Ve bu yaklaşım açıkça belirtilmese de, yukarıda değindiğimiz hataları içinde
barındırsa da İ. Kaypakkaya tarafından da savunuluyor. Bu olguya onun görüşlerini
ortaya koyarken genişçe değinmiştik. Kısaca tekrarlarsak: bir yandan millet
ancak ve ancak burjuva millet olabilir ve milli hareket de bir bütün olarak
bu ulusun hareketi. Öbür yandan, millet ve milli hareketten mutlak olarak
ayrı olması gereken halk ve halk hareketi de millet ve milli harekettir çünkü
bizzat ulusun bir parçasını, burjuva ulusun bir parçası olan ``burjuvazi ve
toprak ağalarını`` da karşısına alan ve böylece onları milli
hareketten-dolayısıyla milletten- dıştalayan bir milli hareket söz konusu
edilmektedir.
2- İki Tür Milli Hareket?
İ. Kaypakkaya`yı incelerken gördük ki onun için iki tür milli hareket
mevcuttur.
Bunlardan birincisi burjuva ulusun tanımına uygun olarak burjuva ulusun, bir
bütün olarak burjuva ulusun kurtuluş hareketidir. İ. Kaypakkaya burjuva
ulusun bu bütünlüğünü aşırıya bile vardırır ve mesela kompradorları bile bu
kurtuluş hareketinin parçası, dahası önderleri olarak ele alır. İşte İ.
Kaypakkaya`ya göre ulusal mücadele bu ulusal mücadeledir. Ve bu ulusal mücadele
eski dönemin bir kalıntısıdır. Bu nedenledir ki onlar eski tip burjuva
demokratik devrimlerin bir parçasıdırlar, proleter devrimlerinin değil. (Bkz.
İ. K. Seçme Yazılar, Sf. 156) Ve yine daha önce gördüğümüz gibi İ. Kaypakkaya
bu tür milli hareketlere Marksist-Leninistlerin Ekim devrimi öncesi
yaklaşımlarını olduğu gibi uygular.
İkinci tür milli hareket ise çağımızda genel ve tipik olan milli harekettir.
Proletaryanın başını çektiği halk hareketinin ta kendisidir.
Bu durumun İ. Kaypakkaya açısından yarattığı çelişmeye değinmiştik.
İyi ama, iki tür milli hareket var mıdır?
3- İki Tür Milli Hareket Yoktur.
Kapitalizm, emperyalizm aşamasında diğer ulusları ezme siyasetine kesinlik
kazandırmış ve böylece ezilen ulusların emperyalizme karşı savaşımına yol
açmak zorunda kalmıştır.
Ekim devrimi ile de proleter devrimleri çağı başlamıştır.
Artık sınıf mücadelesi açık ve kesin bir şekilde proletarya ile emperyalist
kapitalizm arasındadır. Proletarya dünya emperyalizmini yok etme savaşımına
başlamıştır.
Düşmanı emperyalizme karşı savaşımında emperyalizmi cephe gerisinde sarsmakta
olan milli hareketler proleter hareket için derin bir yedek güç kaynağı
haline gelmiştir.
Bu milli hareketler burjuva çerçeveyi hiç mi hiç zorlamasalar, her şeyleriyle
bir burjuva hareket olsalar bile emperyalizme zarar verdikleri için ve oranda
proleter hareketin düşmanı emperyalizme karşı savaşımında onun bir yedeği
haline gelirler, proleter devriminin bir parçası haline gelirler.
Bu hareketler ezilen ulusun burjuvazisinin gelişmesinin bir aracı olarak
kalsalar, daha ileri gidemeseler bile artık proleter devrimlerinin bir
parçasıdırlar. Onun yedek gücüdürler. Çünkü artık çağımız burjuvazinin
gelişmesinin çağı, burjuva demokratik devrimleri çağı değil, proletaryanın
gelişmesi çağı, proleter devrimleri çağıdır.
Bu meyanda, çağımızda ``eski döneme ait`` eskiden kalma, burjuva demokratik
devrimlerin bir parçası olan herhangi bir milli hareket, proletaryanın eski
dönemdeki taktikleriyle yanaşabileceğimiz bir milli hareket kalmamıştır.
Tüm milli hareketler proletaryanın dünya emperyalizmine karşı sınıf
mücadelesinde aldıkları yer açısından değerlendirilmelidirler.
İ. Kaypakkaya ise milli hareketleri iki ana türe bölmekte, bunlardan birini
burjuva demokratik devrimlerin bir parçası olarak ele almakta ve onlara karşı
proletaryanın burjuva demokratik devrimleri çağındaki taktiklerini uygulamayı
önermektedir.
İ. Kaypakkaya`nın temel zaafını işte bu nokta oluşturmaktadır.
4- İki Tür Milli Hareket Vardır.
İ. Kaypakkaya`nın ele aldığı türden iki tür milli hareket yoktur. Ama, tüm
çeşitlilikleri içinde ancak ve ancak iki tür milli hareket vardır.
Emperyalizmi zayıflatmaya meyleden milli hareketler. Ki bunlar devrimcidir.
Emperyalizmi güçlendirmeye, kollamaya meyleden milli hareketler. Ki bunlar
karşı-devrimcidir.
5- Milli Hareketlerde Çeşitlilik.
Ekim devrimi ile dünya tarihi kesin olarak yeni bir yönelime, yeni bir
eğilime sahip olmuştur. Dünya kapitalizminin yerle bir edilmesi ve yerine
dünya proletaryasının diktatörlüğünün kurulması.
Bu nedenledir ki, dünya tarihinin akışını bu iki güç proletarya ve
emperyalist kapitalizm belirlediği içindir ki milli hareketlerin
başlangıçları olmasa da kaçınılmaz sonuçları, varmaları gereken mantıki sonuç
ezilen ulusların dünya emperyalist sisteminden kopmaları onların dünya
proleter sisteminin bir parçası haline gelmeleridir.
Bu eğilim doğmuştur. Dolayısıyla da ezilen ulusların milli kurtuluş
hareketlerinin bizzat ezilen ulusun burjuvazisine karşı gelişmesi
zorunluluğu, milli hareketlerin sosyalist milli hareketlere dönüşmesi
zorunluluğu doğmuştur. Ezilen ulusların proletaryası içinde yer aldıkları
milli hareketleri bu zorunluluğun taleplerine uygun olarak geliştirmek
zorundadırlar. Gelgelelim, bu eğilim kendisini doğrudan doğruya empoze
edemez. Bu eğilim tarihin ürettiği ulusların gelişme seviyesindeki binbir
çeşitlilik içinde kendine kanallar aramak, kendine yol açmak zorundadır.
Bu yolu en kısa zamanda açmak, sonuca en kısa yoldan varmak için
proletaryanın partisi ulusların tarihi gelişme seviyelerini dikkate almak
zorundadır. Geçtik en geri uluslardan, en modern uluslarda bile proletarya
ile burjuvazi arasındaki ayrışmanın zorlukları, sosyalist eğilimin kendini
empoze etmesinin zorlukları açıktır.
Tüm bunlardan ilk olarak iki sonuç çıkar:
Birincisi, Ekim devrimiyle de ispatlandığı ve böylece proleter hareket
açısından savunulması haklılık kazandığı üzere milli hareketler sosyalist
milli hareketlere dönüşmüşlerdir. Milli hareketlerin sonucunda iktidar milli
burjuvazinin değil, proletaryanın olmalıdır. Burjuvazinin hakimiyeti altında
milletler arasında eşitlik olmaz. Bir bütün olarak burjuva ulusun kurtuluşu
değil, burjuvaziye rağmen ve ona karşı ezilen halktan oluşan ulusun
kurtuluşu.
İkincisi, emperyalizm en geri uluslardan en modern uluslara kadar ulusların
ezilmesi demek olduğu ve en modern uluslarda bile proletaryanın burjuvaziden
ayrışması, yani sosyalist eğilimin kendini empoze etmesi pek çok zorluklarla
karşılaştığı için bir bütün olarak ulusun, burjuva ulusun emperyalizmden
kurtuluşunu savunma zorunluluğu da geçerliliğini korur.
Yani, ulusal hareket uluslar gelişmelerinin çeşitli aşamalarında olduğu için
çeşitli aşamalardan geçerek ama mutlaka mantıki sonucuna, Sovyet iktidarı
sonucuna varmak zorundadır.
Bu nedenledir ki programının formülünde varolandan hareket etmek zorunda olan
proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkını, burjuva
ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak programına koyar. Ve yine
eylemlerinde varolanın içindeki tarihi, eğilimi de dikkate almak zorunda olan
proletaryanın partisi ulusların kendi kaderini tayin hakkından sadece burjuva
ulusları anlamaz. Burjuvaziye rağmen ulusu, ezilen emekçilerden oluşan ulusu
da anlar ve ulusların gerçek kurtuluşunun tamı tamına da milli burjuvaziyi
alt etmekten geçtiğinin propagandasını yapar.
Başka bir değişle, Ekim devrimi sonrası ulusal hareketlerin sosyalist ulusal
hareketler olarak gelişmesi dönemi başlamıştır ve fakat buna rağmen ulusal
hareketlerde burjuva etkiler, proleter hareketin dikkate alması gereken,
ulusal hareketin kendini tamamıyla kurtaramadığı burjuva etkiler varlığını
sürdürmektedir. İşte bu ``eskinin bir kalıntısı``dır, eski döneme aittir.
Fakat bu ulusal hareketleri ``eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir
parçası`` yapmaz; fakat, bu onları eski dönemin milli kurtuluş hareketleri,
proleter hareketin eski anlayışı, milli hareketlerin içerik ve gelişme yönü
ve dolayısıyla proleter hareketin onlara yaklaşımı açısından eski döneme ait
milli hareketler yapmaz. Emperyalizm çağında, hele hele Ekim devrimi sonrası
milli hareketlerin tüm içerik, yönelim ve proleter hareket açısından anlamı
değişmiştir. Milli hareketlerde burjuva etkilerin kalıntılarına rağmen bu
böyledir. Ekim sonrası dönemde hiçbir milli harekete eski dönemden kalma
milli hareket denemez, onlara eski döneme ait kafalarla yaklaşılamaz.
Böylesi bir yaklaşımın İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı belalardan bir örnek
sunalım.
6- Soyut Değil, Somut
``.. Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği, zulme karşı
yönelmiş olan genel bir demokratik muhteva taşır ve bizim ulusal imtiyazlar
sağlama eğiliminden bunu kesin olarak ayırdederek... kayıtsız şartsız desteklediğimiz
işte bu muhtevadır.``
(a.g.e., sf. 230)
Kimin sözleri bunlar? Lenin` in.
İ. Kaypakkaya bu alıntıyı en az iki kere tekrarlar ve ezilen ulusların ezen
ulusa karşı mücadelesinin demokratik muhteva taşıdığını, proleter hareketin
bunu kayıtsız şartsız destekleyeceğini ilan eder. ``Kürt milli hareketi,
ezilen bir ulusun, hakim bir ulusun hakim sınıflarına karşı mücadelesi olarak
ilericidir ve demokratik bir muhteva taşır. Biz bu demokratik muhtevayı
kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz.`` ( a.g.e., sf. 231)
Demek ki biz her milli hareketin demokratik muhtevasını kesinlikle ve
kayıtsız şartsız destekleriz.
Gelgelelim Lenin`in bu satırları Ekim devrimi öncesine aittir. Ve ama yine
Lenin`de Ekim devrimi öncesinde bahsi geçen demokratik muhtevanın neden
desteklendiği de vardır:
``Milliyet ilkesi, burjuva toplumunda, tarihi bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu
bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir Marksist, milli hareketlerin tarihi
meşruiyetini kesin olarak kabul eder. Ama, bu kabul edişin burjuva
milliyetçiliğinin savunma biçimini almaması için o, milli hareketlerde
ilerici olarak ne varsa (a.ç. İ.K.) ancak onu desteklemekle yetinmelidir ..``
(a.g.e.. sf. 228)
Burjuva devrimleri çağında milli hareketlerin burjuva demokratik eğilimi
tarihin genel gelişme akımına uygun düşer, bu nedenle ilericidir, bu nedenle
kayıtsız şartsız desteklenir.
Ekim Devrimi ile ise tarihin akışı tümden değişmiştir. Şimdi tarihin
gelişmesini belirleyen dünya proletaryası ile dünya emperyalizmi arasındaki
mücadeledir. Tarihin akışı, tarihin gelişme yönü proleter devrimine doğrudur.
Ancak bu akıma uygun düşen hareketler ilerici, daha doğrusu devrimcidir. Bu
nedenle burjuva demokratik bir içeriğe sahip olmak şu veya bu hareketi
devrimci yapmaya yetmez.
Eskiden, burjuva demokratik devrimleri çağında milli mesele modern ulusları
ilgilendiren bir sorundu, bu nedenle, onlar burjuva olarak gelişmiş uluslar
oldukları için onların milli hareketleri burjuva demokratik bir içeriğe
sahipti ve burjuva demokratik devrimlerinin bir parçası olarak bu
hareketlerin bu içeriği devrimciydi. Ve proleter hareketin bu hareketlere
karşı tavrı soyut idi. Soyut burjuva hakları destekleme tavrıydı.
Şimdi, Ekim Devrimi sonrası dönemde, proleter devrimleri döneminde işler
kökten değişmiştir. Burjuva demokratik programlı, hareket olarak burjuva
demokratik içerikli bir işçi hükümeti, emperyalist metropollerde böyle bir
hareket emperyalizmin koruyucusu olarak tüm burjuva demokratik içeriğine
rağmen karşı-devrimcidir. Gelgelelim, hiçbir demokratik içeriğe sahip olmayan
Afgan emirinin İngiliz emperyalizmine karşı milli mücadelesi devrimcidir.
Çünkü artık sorun bir dünya sorunu haline gelmiş, en gerisinden en ilerisine
ulusların emperyalizme karşı mücadelesi sorunu haline gelmiş ve bunlardan
yararlanmaya koyulan proletarya içinde somut tavır sorunu haline gelmiştir.
Milli hareketler bizim düşmanımızı zayıflatıyor mu, dolayısıyla bizim
hareketimize destek oluyor mu, yoksa tam tersi mi? Proleter hareket açısından
ulusal harekete karşı tavır sorunu soyut haklar, soyut burjuva haklar, ve
bunları destekleme sorunu olmaktan çıkmış, somut olarak proleter hareketin
düşmanının, emperyalizmin yerle bir edilmesi sorununa dönüşmüştür. Milli
sorun proleter devriminin bir parçası haline gelmiştir.
Şimdi gelin bu demokratik muhteva savunma hevesinin İ. Kaypakkaya`nın başına
açtığı bir belayı görelim:
İ. Kaypakkaya açısından halk hareketinden kesinlikle ayrılmış olarak ele
alınması gereken milli hareketlerin nasıl bir şey olduğunu tekrar okuyalım:
``..uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları milli baskılara
karşı ve milli devletler kurmak amacı ile milli hareketlere girişmektedirler…
kesin bir şey varsa o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir
muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan kesin bir başka şey de, buralardaki milli
hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka
şekillerde sonuçlansın milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu
uluslarda da emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine
proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. .`` (a.g.e., sf. 214)
Yani emperyalizmden tam kopuşu sağlayamayan, feodalizmi yok etmeyen ve bir
bütün olarak burjuvazinin katıldığı, yani kompradorların da katıldığı bir
milli hareket. Ve kesin bir şey varsa bunların ilerici ve demokratik
muhtevası vardır. Ve biz bunu kayıtsız şartsız destekleriz.
Mesela Kürt milli hareketleri için bila istisna tavır bu olmalıdır:
``..Kürt isyanları böyle doğdu. Komünistler bu isyanların zulme, milletleri
ezme politikasına, eşitsizliğe imtiyazlara karşı yönelen ilerici ve
demokratik yanını destekler ..`` (a.g.e., sf. 218)
``Kürt milli hareketi genel bir demokratik muhteva taşır. Çünkü bir yönüyle
ezen ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil
çıkarlarına karşı yönelmiştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetlerin
arasında eşitliğin sağlanması, hakim ulusun hakim sınıflarının imtiyazlarının
kaldırılması, dil üzerindeki yasaklamaların ve sınırlamaların son bulması,
her alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakkı
eşitliğinin tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.``
(a.g.e., sf. 223)
O halde ..
O halde komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başını çektiği ve bütün
burjuvazinin de katıldığı ve, emperyalizmden tam kopuşu sağlamayıp,
feodalizmi yok etmemiş olan Kemalist kurtuluş hareketi de böyle
değerlendiriliyor olsa gerek.
Kemalist hareket hakkında okuyalım:
2) Kurtuluş Savaşımızın Yer Aldığı Çağ, Şafak revizyonistlerinin dediği gibi
``Proleter devrimleri ve Milli kurtuluş savaşları çağı`` değil, ``Proleter
devrimleri çağı``dır. Ekim devrimi bütün dünyada ``Proleter devrimleri
çağı``nı açmıştır. Geri ülkeler de dahil, dünyanın her yanında burjuvazi,
devrimden korkar hale gelmiştir.
Bu nedenle, burjuvazi herhangi bir devrime önderlik etmek bir yana, bizzat
devrimin köstek olmaya, devrimin ilerlemesini engellemeye koyulmuştur.
Dünyada, proletarya önderliğinde yeni demokratik devrimler ve sosyalist
devrimler yer almaya başlamıştır. Bunun içindir ki büyük Ekim devriminin
başlattığı çağı, Proleter devrimleri çağı``dır, Mao Zedung yoldaşın işaret
ettiği gibi Kemalist devrim, bu çağda yer almasına rağmen, proleter dünya devrimlerinin
bir parçası değil, eski tip burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdır.
Şafak revizyonistleri, ``proleter devrimleri çağı``na bir de milli kurtuluş
savaşları çağı`` ibaresini ekleyerek, Kemalist devrimin, o çağda yer alan
devrimlerin tipik bir örneği; tabii ve normal bir parçası olduğunu
ispatlamaya çalışıyorlar, yani Mao Zedung yoldaşı yalanlamaya çalışıyorlar.
Böylece, şafak revizyonistlerinin, Kemalizm hayranlığı ve dalkavukluğu
kendini ele veriyor...
3) Kurtuluş savaşımız, şafak revizyonistlerinin iddia ettiği gibi ``Asya`nın
ezilen halklarına`` değil, Asya`nın korkak burjuvazisine ve bir de
emperyalist ülkelerin mali-oligarşisine ``cesaret ve umut vermiştir``.
Asya`nın korkak burjuvazisi, Kemalist devrimde kendi gerici emellerinin
gerçekleştiğini görmüştür; köklü bir anti-emperyalist ve anti-feodal devrim
olmadan, kitlelerin devrimde hakim rolü olmadan, yerli hakim sınıfların
çıkarları zedelenmeden, burjuvazi ve toprak ağalarını da rahatsız eden
sömürge yapmayı (yapıyı?) tasfiye etmek, fakat öte yandan emperyalist
ülkelerle işbirliğine devam etmek, yarı-sömürge yapmayı (yapıyı?) devam
ettirmek, emperyalistlerle el ele ülkeyi talan etmek ve kitlelerin köklü bir
devrim isteğini emperyalistlerle birlikte boğmak ve bastırmak: Bu köklü bir
devrimden tiril tiril titreyen Asya`nın burjuva ve toprak ağaları
sınıflarının istediği şeydir. Nitekim Çin`de burjuvazi, toprak ağaları,
Kemalist devrimin bir benzerini gerçekleştirmek, için can atmıştır. Fakat Mao
Zedung yoldaş, bu yolun çıkmaz olduğuna ta o zaman işaret etmiştir. Kemalist
devrimden emperyalist ülkelerin mali oligarşisi de cesaret bulmuştur. Çünkü
böylelikle, köklü bir halk devriminin önüne geçmek geri ülkelerin yarı
sömürge bağımlılığını devam ettirmek imkanı açılmıştır önünde. ``Asya`nın ezilen
halkları``, işçi köylü yığınlarının ezilmeye ve sömürülmeye devam ettiği,
feodal sömürünün ve zulmün bütün şiddetiyle devam ettiği, emperyalist
devletlere yarı-sömürge bağımlılığın devam ettiği bir ``devrim``den ne diye
``cesaret ve umut`` alsınlar? Ezilen halklara cesaret ve umut veren devrim
Çin devrimidir, Vietnam devrimidir. Kemalist devrim kitlelerin nasıl
kurtulmayacağının örneğidir. Çin ve Vietnam devrimleri ise, kitlelerin gerçek
kurtuluşa nasıl ulaşacaklarının örneğini vermiştir ve vermektedir. (a.g.e.,
sf. 156-157)
Kemalizm`in ``istiklali tam`` ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve
seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye`dir.
Kemalist iktidar İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman
emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir.
Şunurof`un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf
kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır, Kemalist iktidar, bir çok
defalar, İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için
``Adana-Nüsaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir.
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar,
Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi: Bunun cevabı gayet
basittir: SSCB ve Stalin Japonya`ya karşı Kuomingtang`ı niçin desteklediyse,
bunu da onun için destekledi. ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya`nın, Afrika`nın
ve Latin Amerika`nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve
toprak ağalarını, mesela Yahya Han`ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve
Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve
Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun için destekledi, yani o dönemde daha
gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit
etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş gericiler arasındaki
çelişmeden ustalıkla yararlandılar. Mesele budur. (a.g.e., sf. 178)
Görüldüğü gibi Kemalist kurtu1uş hareketi her yönüyle çağımızı karakterize
etmeyen, eskiden kalma milli hareketler kategorisine, İ. Kaypakkaya`nın bu
kategorisine uymakta. Uymayan tek şey bu Kemalist Kurtuluş Hareketinin
değerlendirilmesinde.
Böylesi her milli hareket ``ilerici ve demokratik muhteva`` sahibi ise ve biz
bunu kayıtsız, şartsız desteklemek zorunda isek, mesela Kürt milli hareketi
için, bila istisna tüm Kürt milli isyanları için bu prensip geçerli ise
Kemalist hareket nasıl gerici oluyormuş????. Onun ``ilerici ve demokratik
yanı``na ne oldu?.
Tutarsız Kaypakkaya yoldaş, tutarsız. Böylesi bir yaklaşımla başkası da
imkansızdır.
Tüm bunlar milli kurtu1uş hareketlerinin burjuva demokratik bir içeriğe sahip
olmadıkları anlamına gelmez. Ekim devrimi sonrası ezilen ulusların tarihi
geriliği nedeniyle milli kurtuluş hareketleri böylesi bir içeriğe sahip
olmuşlardır. Fakat onlar bu burjuva içerikleri nedeniyle ve sayesinde devrimci olmamışlardır. Onlar
bu içerikleriyle emperyalizme darbe vurdukları için devrimci olmuşlardır.
Ve sorun proletarya açısından soyut demokratik hakları değil, somut milli hareketleri
destekleme sorununa dönüşmüştür. Desteklenmesi veya reddedilmesi gereken
milli hareketin soyut olarak muhtevası değil bizzat kendisidir. Bu hareketin
içeriğinin burjuva veya feodal olması ise hiç de belirleyici bir faktör
değildir. Milli hareketlerin burjuva demokratik içeriği olduğu dolayısıyla
(bu yönünün) desteklenmesi gerektiğini söyleyenler bir yandan soyut
konuşmaktadırlar (demokratik içeriği, bu yönü desteklemek ..) diğer yandan bu
soyut destek herhangi bir somut adıma yol açacaksa kendilerini karşı devrimi
destekleme konumunda rahatlıkla bulabilirler. Çünkü, eğer her milli hareket
böylesi bir içeriğe sahip olduğu için destek görecek ise, böylesi bir içeriğe
sahip olan ama emperyalizmi ayakta tutmaya yarayan milli hareketler de
desteklenmelidir. Bu da karşı devrimciliktir.
7- Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı En Yüce İlkemidir?
``Marksist-Leninist hareket, tasvip etmediği bir ayrılma kararında da zor
kullanmayı, engel ve güçlükler çıkarmayı kesinlikle reddeder.`` (a.g.e., sf.
257)
Evet, proletaryanın bilincini etkilemek gibi bir göreve, onu doğru yönde
yönetmek gibi bir göreve sahip olan bir parti olarak tasvip etmediğimiz bir
ayrılmaya karşı ajitasyonumuzu ve bunun talebi olan örgütlenmemizi yapar
fakat buna rağmen ulus ayrılmakta ısrarlıysa bunu kabullenmekten başka bir
şey yapamayız.
Ama işler burada bitmiyor.
Komünistler her türlü dış müdahaleye karşı mücadele eder. Dışarıdan müdahale,
zor kullanma, ayrılma isteğinin önüne engel çıkarma hangi gerekçeyle olursa
olsun ``ulusların kendi kaderini tayin hakkına`` bir tecavüzdür. Böyle bir
tecavüz, işçilerin ve emekçilerin birliğini baltalar, birbirine güvenini
sarsar, mili düşmanlıkları körükler, sonuç olarak,
uzun vadede proletaryanın davasına büyük zararlar verir...`` (a.g.e., sf. 249)
Neymiş, hümme haşa, hangi gerekçeyle olursa olsun ulusların kendi kaderine
tayin hakkına tecavüz edilmezmiş. Bu ihtimal gerekçelerden birini okuyalım:
``Bir milletin kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme alet oldukları veya
olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz; böyle bir
iddiayla bir milletin ``ezilmesi ve gadre uğraması`` savunulamaz. (a.g.e.,
sf. 222)
``İddiayla`` açık ki hiçbir şey yapılamaz. İ. Kaypakkaya`nın ele aldığı
çerçevede de sorun iddia sorunu değil zaten. İddiayı ortadan kaldırırsak,
Kaypakkaya emperyalizme alet olan bir milletin kendi kaderini tayin hakkına
tecavüz etmememizi öneriyor.
İ. Kaypakkaya`nın şaha kalkmış proleter devrimciler pozlarındaki D. Perinçek
ve şürekasının ``devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkiliyorsa ayrılmayı
zorla önleriz`` türünden şovenliklerine karşı Komünistlerin böylesine soyut,
nereye çekersen oraya gelir nedenlerle ayrılmak isteyen bir ulusun bu
isteğine karşı zor kullanmayı ilkesel olarak reddetmeyi savunduğu ve bunda
haklı olduğu iddia edilebilir. Tüm bunların Lenin ve Stalin`in görüşlerine
uygun olduğu iddia edilebilir. Mesela Stalin`den okuyalım:
``Kendi payıma, örneğin ben, Kafkas-ötesi ile Rusya`nın ortak gelişmesini,
proletaryanın bazı savaşım koşullarını vb. gözönünde tutarak, Kafkas-ötesi
halklarının ayrılmasına karşı çıkabilirim. Ama eğer Kafkas-ötesi halkları
gene de ayrılmak isterlerse, bizden yana hiçbir muhalefete rastlamaksızın,
elbette ayrılacaktır.`` (Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, J.V.
Stalin, sf. 83)
``Elbette Rusya`nın çevre bölgeleri, bu çevre bölgelerde yaşayan uluslar ve
aşiretler, tüm öbür uluslar gibi Rusya`dan ayrılma hakkına sahiptirler, bu
hakkı onların elinden kimse alamaz; ve eğer bu uluslardan herhangi biri,
1917`de Finlandiya örneğinde olduğu gibi Rusya`dan ayrılmayı çoğunlukla
kararlaştırsaydı, Rusya, kendini, herhalde bu olguyu saptama ve ayrılığı
onaylama zorunda görürdü. Oysa, halk yığınlarının çıkarları, devrimin güncel
aşamasında çevrenin ayrılmasını istemenin, derinden derine karşı devrimci bir
istek olduğunu söylemektedir.`` (J. V. Stalin. a.g.e., sf. 103) İşte
görüldüğü gibi, ayrılma isteği karşı devrimci olsa bile bunun sonucu
olabilecek ayrılma hiçbir muhalefete uğramadan onaylanacak. İ. Kaypakkaya da
bunu savunuyor??.
Doğru değil.
O, halk hareketinden kesin olarak ayırdığı milli hareketleri ele alıyor.
Bunların her şart altında demokratik ve ilerici bir içeriği olduğunu ve bunun
desteklenmesini istiyor. Bu hareketleri de dünya çapında ve proleter hareket
açısından somut sonuçları açısından ele almadan tek tek ülkelerde ele alıp
onların bu ``demokratik ve ilerici içeriklerini`` tıpkı milli hareketi
mutlaklaştırdığı gibi mutlaklaştırıyor. Sonra da onu mutlak olarak, her şart
altında desteklememizi talep ediyor. Ve bu işi kaderini tayin ilkesini de
mutlaklaştırmaya vardırıyor. Hangi gerekçe ile olursa olsun ona el
uzatamayacağımızı iddia ediyor. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı en yüce
ilkeye dönüştürülüyor.
Bu da yanlıştır.
``İlk sorun, başlarını Buharin ve Rakovski`nin çektiği bir gurup yoldaşın,
ulusal sorunun önemini aşırı derecede büyütmüş, abartmış ve ulusal sorunun
arkasında, toplumsal sorunu, işçi sınıfının iktidar sorununu görmemiş
olmasıdır.
Oysa, biz komünistler için, çalışmamızın temelini, işçilerin iktidarını
pekiştirmeye dayanan çalışma olduğu açıktır; ve o çok önemli, ama birinciye
bağımlı sorun, ulusal sorun, ancak bundan sonra karşımıza çıkar. Bize, ulusa1
topluluklara dokunmamak gerektiği söyleniyor. Tamamen doğru, ben de öyle
düşünüyorum. Onlara dokunmamak gerek. Ama bundan, Büyük Rus proletaryasının,
eski ezilen uluslara göre bir hak eşitsizliği durumu içine konması
zorunluluğu konusunda yeni bir teori çıkarmak, tutarsız bir şey söylemek
demektir. Lenin yoldaşın makalesinde sözgelişi olan bir şeyi, Buharin yoldaş,
başlı başına bir slogan durumuna getirdi…
Halkların kendi kaderini tayin etme hakkından başka bir de işçi sınıfının
kendi iktidarını pekiştirme hakkı olduğunu, ve kaderini serbestçe tayin etme
hakkı, öbür hakla, iktidara gelmiş bulunan işçi sınıfının kendi iktidarını
pekiştirme yüce hakkı ile çelişebilir. Bu durumda, şunu açıkça söylemek
gerekir ki, kaderini serbestçe tayin etmek hakkı, işçi sınıfının kendi
diktatörlüğünü gerçekleştirme hakkının uygulamaya konması karşısında ne bir
engel olabilir, ne de olmalıdır. Birincisi ikinciye boyun eğmelidir. Örneğin
1920`de, işçi sınıfının iktidarını savunmak için, Varşova üzerine yürümek
zorunda kaldığımız zaman, bu böyle oldu.
Öyleyse , ulusal sorunun etki alanı ve yetki ve genişliğinin, bizim iç ve dış
koşullarımızda, başta gelen sorun olan ``işçi sorunu``nun etki alanı ve yetki
genişliği ile, deyim yerinde ise sınırlanmış bulunduğunu anımsamak -bu
kongrede bazı yoldaşların yapmış oldukları gibi, ulusal topluluklara çeşitli
vaadler dağıtarak, milliyetler temsilcileri önünde secdeye vararak unutmamak
gerekir.
…
Bu işte, topu topu iki çizgi var, ama her şeyi kararlaştıran iki çizgi.
Akılsızcasına gayretkeşlik gösteren bazı yoldaşlar, bunu kafalarına iyice
koymalı.`` ( J. V. Stalin. a.g.e., sf. 206-208)
Kısacası, bizler için en yüce ilke proletaryanın devrimi ve iktidarı
ilkesidir. Biz komünistler, dünya proletaryasının bütünün çıkarları, bu
bütünün bir parçasının çıkarlarıyla çelişirse o parçanın feda edilmesi
gerektiğini biliriz, o parça da kendini feda etmesi gerektiğini. Böylesi bir
hareketin bir burjuva hakkı olarak ulusların eşitliği hakkı karşısında
secdeye yatmayacağı herkese malum olmalıdır.
Komünistlerin bu ilkesi, binbir çeşit şovenist tarafından kendi şovenist
amaçları için kullanılabilir. Ama bu şartlarda yapılması gereken ilkeden vaz
geçmek değil ilkenin şovenistler tarafından kullanıldığını teşhir etmektir.
İlkelerden vaz geçilmez, ilkeler uzlaştırılmaz. İlkeler zafer kazanıcılardır.
Diğer yandan Ekim devrimi ile şu bilinen basit gerçek yani eşitliğin
sınıfların ortadan kaldırılması olduğu basit gerçeği ulusların eşitliği
alanında da açıkça görülür bir öğretiye, tarih tarafından da ispatlanmış bir
öğretiye dönüşmüştür. Yani uluslarının gerçekten diğer uluslarla eşit
olmasını isteyenler uluslarının tüm geleceklerini dünya proletaryasının
geleceğine bağlamak gerektiğini öğrenmiş olmalılardır. Bunu dahi öğrenemeyip,
burjuva iktidarı şartlarında ulusların eşitliğinden, bağımsızlığından vb. dem
vurup, ulusların kendi kaderini tayin hakkını en yüce bir ilkeye
dönüştürenler, bu soyut hakkı bizim sınıfımızın devrimi ve iktidarı
ilkesinden yüce tutmamızı, mutlaklaştırmamızı talep edenler rüyalar aleminde
yaşayan burjuva eşitlikçilerdir. Uluslar boş haklarla karın doymadığını, boş
haklarla ulusların eşitliğinin sağlanmadığını öğreniyorlar. Öğrenecekler.
İ. Kaypakkaya`ya dönüp baktığımızda bir kaç enteresan gelişme görürüz:
O, milleti ve milli hareketi mutlaklaştırmıştı. Halk ve halk hareketinden
mutlak olarak ayırmıştı. Bir de baktık ki halk hareketi de bir milli hareket
oluverdi.
O, ulusal hareketlere bila istisna ``demokratik ve ilerici içerik`` atfetmiş
ve soyut olarak bu içeriği, hareketin kendisini değil, bu içeriği
desteklemeyi önermişti. Bir de baktık ki Kemalist Kurtuluş Hareketinde bu ``demokratik
ve ilerici içeriği`` bulamadı. Kemalist milli hareket gerici oluverdi. Şimdi
de Kürt milli hareketlerine tavır üzerinden bize ulusların kendi kaderini
tayin hakkı asla ve asla ihlal edilemez, hiç bir nedenle ihlal edilemez bir
prensip olarak sunuluyor. Gel gelelim milli meseleye, böylesi yaklaşımlar
üzerinden hareket edenlerin bu en yüce çiğnenemez ilan ettikleri ilkeyi de
tersine çevirmemeleri için hiçbir neden yoktur. İ. Kaypakkaya`nın Kemalist
Hareket bağında yaptığı gibi.
8. Sınıf Mücadelesi ve Milli Hareket.
Ekim devrimi ile proleter devrimleri çağı başlamış, proletarya diktatörlüğü
kurulmuş, proletaryanın dünya diktatörlüğüne doğru yürüyüş başlamıştır. Buna
bağlı olarak tüm ülkelerde Sovyet iktidarı perspektifi doğmuştur. Milli
hareketlerin tarihsel yönelimi Sovyet iktidarına doğru olmak zorundadır.
Milli hareketlerin başlangıcında, kapitalist olarak az çok gelişmiş uluslarda
milli burjuvazi, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan uluslarda da pederşahi
ve feodal sınıflar milli harekette yer almışlardır. Ve hareket bu milli
bütünlük içinde emperyalizme darbe vurduğu oranda devrimci bir hareket
olmuştur. Açıktır ki gerek milli burjuva gerekse pederşahi ve feodal
önderlikler bir yandan hareketi kendi amaçları için kullanmak isterken diğer
yandan emperyalizme karşı reformcu bir siyaset sergilemişlerdir.
Komünistlerin siyaseti ise hareketi yukarıdaki perspektife yöneltmek
olmuştur. Bu kaçınılmaz olarak ulusun saflarında sınıfsal farklılaşmalar,
sınıfsal kutuplaşmalar ve milli burjuva ve pederşahi vb. önderliğin
emperyalizmin karşı devrimci kampına kaçınılmaz iltihakı demektir.
Bu meyanda bir bütün olarak milli
hareketin devrimciliğini sürdürmesi imkansızdır. Milli hareket katılan
sınıflar açısından daha dar, katılan kitleler açısından daha geniş olarak
değişikliğe uğrayarak Sovyetik şekillerine doğru gelişir. Milli hareketin bu
yönde gelişmesinin önüne engel olan kesimler devrimciliğini yitirir, milli
hareket artık onlarla birlikte değil, onlara karşı devrimcidir ve ancak
böylece devrimcidir.
Başka bir deyişle, milli hareketler Sovyetik perspektiften mutlak bir şekilde
kopartılıp, bu perspektifi önlemelerine rağmen devrimci olamazlar, ulusun
saflarındaki sınıfsal gelişmeden, sınıf mücadelesinin gelişmesinden bağımsız
bir devrimci karaktere sahip olamazlar. Burada tarihi sınıfsal görüş açısı
kaçınılmaz bir zorunluluktur.
9. Milli Harekette Emperyalizmin Parmağı ve Anti-Komünist Faaliyetler
Milli harekette yer alan milli burjuvazinin veya pederşahi
ve feodal önderliklerin emperyalistlerle şu veya bu tür ilişkiler içinde
olması aynı meyanda onların bin bir türlü anti komünist dalavere çevirmesi
deyim yerinde ise eşyanın tabiatı icabıdır. Bu sınıflardan başka türlü bir
tavır beklemek, veya onların başka türlü bir tavır sergileyecek bir karaktere
sahip oldukları üzerine teoriler inşa etmek, işte komünizm açısından akıl
almaz olan budur.
Bu sınıfların böylesi ilişkiler ve tavırlar içine girmesi onları
karşı-devrimci kampa yerleştirmez. Onların bu sınıfsal eğilimleri ve
kaçınılmaz olarak emperyalizm kampına geçecekleri olgusu teşhir edilmelidir.
Bunları emperyalizmin karşı-devrimci kampına oturtacak olgu, onların
emperyalistlerle kesin anlaşmaları ve/veya komünizme karşı kesin savaş
açmalarıdır. Buda milli hareketin gelişmesinde sınıf mücadelesinin daha üst
bir aşamaya ulaşmasına tekabül eder.
10. Yedekler ve Proletarya Diktatörlüğünün Varlığı
Milli kurtuluş hareketleri, proleter hareketin doğrudan yedeğidirler.
Bir bütün olarak milli mesele ise proleter harekete dolaylı yedekler de
sağlar.
Mesela emperyalizm çağında emperyalist güçler diğer ulusları baskı altına
almak için; yani, dünyada etki alanları için birbirleriyle mücadele ederler.
Bu mücadele onlar arasında savaşa böylece onların zayıflamasına yol açar. Bu
da proleter hareket için bir yedek güçtür.
Emperyalizm en gerisinden en ilerisine tüm ulusları baskı altında tutma
siyasetidir. Bu da emperyalist sistem içinde emperyalist güçlerle onların
baskıları altındaki burjuva devletler arasında çatlaklara, çıkar
çatışmalarına yol açar. Bu da proleter hareket için bir yedek güç oluşturur.
Gerek doğrudan, gerekse dolaylı yedeklerin kullanımı proleter hareketin
gücüne göre çeşitli değişiklikler gösterir.
Proleter hareket yedeklerini doğru bir şekilde tespit edebilir, fakat bu,
yedeklerle siyasi ve askeri arenada manevradan farklıdır. İkincisi için
proleter hareketin belirli bir güce ulaşması gerekir.
Proletarya daha iktidar olmadan da belirli bir güce ulaşarak doğrudan
yedekleriyle manevra yapabilir. Fakat onun için dolaylı yedekler, adı üzere
dolaylı yedekler olarak kalır. Yani onlar proleter harekete rağmen
aktiftirler.
Proleter hareketin bir devlet olarak örgütlenmesi ile proleter hareketin
yedekleri kullanma yeteneği büyük bir sıçrama gösterir. Bu yetenek proleter
devlet güçlendikçe yaygınlık olarak artar.
Proletarya diktatörlüğünün varlığı şartlarında proletarya artık sadece
muhalif bir güç değil, devlet olarak örgütlenmiş, eskiyle kıyaslanamaz bir
güç haline gelmiştir. Şimdi onun dünya devrimi için kullanacağı güçleri
artmıştır. Proletarya diktatörlüğü ülkesinde bir önder ve anavatana sahiptir.
Muhalefetteki bir proletaryadan kat kat güçlü olduğu için göz bebeği gibi
koruması gereken, iktidardaki bir güç olduğu için sadece ekonomik
başarılarıyla bile dünya devrimine muazzam katkılarda bulunabilecek bir
devrimci üsse sahiptir artık proleter hareket.
Proleter hareketin en güçlü müfrezesi iktidardaki müfrezesidir. Sovyet
ülkesinin gücü arttıkça bu öncü müfrezenin, dolayısıyla dünya proletaryasının
gücü artar.
Ve Sovyet ülkesinin gücü arttıkça, dünya devriminin üssünün gücü arttıkça
proleter hareketin o öncüsü nezdinde yedekleri kullanma imkanı da artar.
Sovyet iktidarının, proletarya diktatörlüğünün korunması, pekiştirilmesi,
güçlendirilmesi dünya proletaryasının esas görevi haline gelir. Çünkü bütünün
çıkarları bunu gerektirir. Proletaryanın en güçlü müfrezesinin korunmasını ve
daha da güçlendirilmesini.
(Açıktır ki burada Sovyetler Birliği gibi büyüklüğü nedeniyle gerçekten güçlü
bir ülke söz konusu edilmektedir. Yoksa, çok küçük bir ülkede proletarya
diktatörlüğü kurulabilse bile o ülkenin tek başına proleter hareket için
muazzam bir güç kaynağı oluşturması, her şeyimizi ona tabi kılmamızı
gerektirecek kadar büyük bir güç kaynağı olması imkansızdır.)
II- Dolaylı Yedekler Ve Sovyet Ülkesi
Proleter hareketin taktiklerinin doğru bir tespiti her şart altında sınıfsal
eğilim ve güçlerin somut bir tahliline dayanmak zorundadır. Proleter
hareketin taktiklerinin formülündeki bu genel yaklaşım hiçbir şart altında
değişikliğe uğramaz.
Proleter hareket güçlendikçe bu prensibin talepleri artar. Proleter hareket
güçlendikçe, hele hele kendini bir devlet olarak örgütledikçe, bu devletin
ekonomik gelişmesine paralel olarak askeri ve siyasi gücü arttıkça dünya
proletaryası güçlerinin etki alanı da artar. Proleter hareketin taktikleri
sadece iktidarda olduğu ülkede muazzam bir değişikliğe uğramaz. Aynı zamanda
proleter hareket kendini devlet olarak örgütlemediği döneme kıyasla dolaylı
yedeklerin kullanımında muazzam bir güce kavuşur. Bu amaçla Sovyet
Diplomasisi devreye girer. Dolaylı yedekler Sovyet ülkesinin gücü oranında
daha da artarak etkilenebilir bir alan haline gelirler.
Kısacası, proleter hareketin kendini bir devlet olarak da örgütlemesi sadece
onun doğrudan kendi güçlerinin muazzam bir artışına değil aynı zamanda ve bu
sayede onun doğrudan ve dolaylı yedeklerini devreye sokma, böylece gücünü
daha da artırma imkanına tekabül eder.
Bu meyanda proleter hareketin taktikleri formüle edilirken, buna bağlı olarak
proletaryanın partisi milli hareket için taktiklerini formüle ederken
proleter hareketin elindeki tüm bu imkanları hesaba katmak, bir bütün olarak
proleter hareketin çıkarına olan yaklaşımın tespiti için dünya çapındaki tüm
güçleri somut olarak hesaba katmak zorundadır.
12- U1us1arın Kendi Kaderini Tayin Hakkı Ve Sovyet Ülkesi
Proleter hareketin öncüleri o1arak Komünistler, hele hele Lenin ve Stalin`in
partisi milletlerin milli hislerini rencide etmenin zararlarını bilirler.
Komünistlerin bu konuda takınacakları bir tavır sadece kendilerine bağlı
oldukça böylesi bir yaklaşımı, milletlerin hislerini rencide etme tavrını
benimsemeyecekleri gayet açıktır.
Komünistler ulusların hislerini en azından dahi olsun rencide etmemek için
ellerinden geleni artlarına koymazlar.
İyi ama proletarya iktidarı ele geçirdiğinde burjuvazi ve kapitalizmin bin
bir kalıntısını hemencecik yok edebilir mi? Edemez.
Proletaryanın iktidarı ele geçirmediği, yani proleter devleti çevirmiş
ülkelerde durum daha da kötüdür. Oralarda tarihinin çeşitli gelişme
aşamalarındaki uluslar, bu arada burjuvazinin yönettiği uluslar yaşar. Bu,
uluslarda proletarya ve ezilen kitlelerin burjuvaziden ayrışması, onun
etkisinden kurtulması, onun peşinden sürüklenip sürüklenmemesi kaçınılmaz
olarak farklı derecelerdedir. Bu nedenledir ki proletaryanın partisi
ulusların kendi kaderini tayin hakkını burjuva ulusun kendi kaderini tayin
hakkı olarak da kabullenir.
İyi ama bunlardan sınıf bilincine ulaşmış en basit bir proleter için bile
gayet basit bir sonuç çıkar: Uluslara karşı tavır sadece ve sadece proletaryaya
ve onun partisine bağlı değildir. Bu aynı zamanda burjuvaziye ve onun
partilerine de bağlıdır. Bir bütün olarak ulusun burjuvazinin kuyruğu olup
olmamasına da bağlıdır.
Burjuvazi burjuvazi olduğu için en büyüğünden en küçüğüne, en güçlüsünden en
zayıfına emperyalist karakterlidir. Başka ulusların topraklarına göz diker.
Rusya`da çevre bölgelerde Şubat devrimi sonrası iktidarı ele geçiren
burjuvazi hemen başka ulusların topraklarına yayılmaya çalışmıştır. Merkezi
Rusya`yı yöneten küçük burjuva parti çevre ulusları ezmek istemiştir. Birinci
Dünya savaşının sonucu olarak oluşan Doğu Avrupa`daki burjuva devletler hem
kendi sınırları içinde çeşitli ulusları ezmiş hem de başka ulusların
topraklarına göz dikmişlerdir. Türk burjuvazisi, belgelidir, Alman faşistleriyle
el ele Sovyetler Birliği`ndeki ``Müslüman ve/veya Türk ulusları`` kendilerine
bağımlı devletler olarak örgütlemek için faaliyet yürütmüşlerdir. Kıbrıs`taki
``soydaşlarını`` kurtarmak için Kıbrıs`ı işgal etmişlerdir. Hiç şüpheniz
olmasın İran, Irak, Bulgaristan, Yunanistan`da ajanları cirit atmaktadır.
Fırsat bulurlarsa buralardaki soydaşlarını da kurtarmak isterler. Hiç olmazsa
kendilerini çevreleyen ve muhakkak ki Türk burjuvazisini zayıflatmak için
aynı haltı Türkiye içinde yiyen bu burjuva ülkeler gibi onlar da onları
zayıflatmak için bu etkenleri kullanırlar. Burjuvazinin dünyasıdır bu.
Sonra, burjuvazi burjuvazi olduğu için açıktır ki kendi ülkesindeki Sovyetik
harekete karşı, yani proletarya ve emekçilere karşı savaşır. Bu savaş onun
yenilgisine doğru gelişirse hiç çekinmeden ulusların kan emicileri olan
emperyalist güçleri ``yardıma`` çağırır. Proleter iktidarı da boğmak için
elinden geleni ardına koymaz....
Okur tüm bunların can sıkıcı, ve herkese malûm şeyler olduğunu düşünebilir.
Doğrudur, lafa gelince öyledir. Herkese malumdur.
Fakat bu ne demektir. Bu ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda
komünistlerden ``her şart altında`` bu hakka tecavüz etmeyeceklerini
üstlenmelerini talep etmenin deli saçmalığı olduğu, yani proletaryaya ihanetin
dik alası olduğu demektir.
Proletarya ve onun partisinden ulusların kendi kaderini tayin hakkına asla ve
asla tecavüz etmemesini isteyenler, başka ülkeleri ``asla ve asla`` ``işgal``
etmemesini isteyenler önce burjuvaziden bunu istesinler, önce şu veya bu
ulusun, burjuvalarının kuyruğu olarak hareket etmeyeceğinin garantisini
versinler. Ve açıktır ki burjuvazinin lafta, kağıt üstünde böylesi şeyleri
kabullenmesi hiç bir işe yaramaz. Daha doğrusu onların teşhiri için bir araç
olmaktan başka işe yaramaz. Burjuvazinin dünyasında son tahlilde belirleyici
şey güçtür güç. Proletarya ve dolayısıyla onun devletinin gücü. İşte bizim
garantimiz, burjuvaziye karşı garantimiz bundan ibarettir. Gerisi de
gevezelik ve palavradır. Dahası, ihanettir.
Dünya çapında güçler dengesinden, emperyalist güçlerin oyunlarından, tek tek
ülkelerin burjuvalarının bu çerçevede proleter harekete ve anavatanımıza
karşı tavırlarından vs. vs. tüm bunlardan bağımsız olarak bizim, Sovyet
ülkesinin şu veya bu faaliyetinde Alman faşistleriyle bütünleşip bizim
anavatanımıza saldırmış ulus müsvettelerine karşı faaliyetlerimizde bile
``ulusların kendi kaderine tayin hakkına`` bir tecavüz keşfeden Komünist
müsvettesi burjuva ajanlarına bizim verilecek zerre kadar tavizimiz yoktur.
Bizi ilgilendiren dünya proletaryasıdır. Onları ilgilendiren dünya
proletaryasının düşmanı olarak bile ulusları. Uluslar. Burjuva uluslar. Kendi
burjuva uluslarını savunmak için tüm burjuva ulusları ``Sovyet işgaline``
karşı bile savunmak ihtiyacı hisseden zavallı komünist müsvetteleri.
13- Sovyet Ülkesi ve Dolaylı Yedekler
Eskiden ulusal sorun burjuvalar arası bir sorundu. Burjuvazilerin pazara
hakimiyet kavgalarının sonucu olarak, burjuvazinin, ezilen ulusun
burjuvazisinin çıkarları için bir savaşımdı ulusal kurtuluş mücadelesi.
Ezilen yığınlar bundan etkilendikleri sürece ve oranda bu mücadeleye
katılırlar ve mücadele böylece kitlesel bir GÖRÜNÜŞE kavuşurdu. Ezilen ulusun
kurtuluşundan da burjuvazinin hakimiyetini kurması anlaşılırdı.
Şimdi, Ekim sonrası her şey değişmiştir. Emperyalizm doğrudan köylü
yığınlarının da ezilmesi ve sömürülmesidir. Dolayısıyla onları kendilerini
ezen emperyalist burjuvaziye karşı savaşa çeker. Ulusal hareket bu nedenle
kitlesel bir hareket haline gelir, o potansiyele, ezilen yığınların hareketi
olma potansiyeline sahiptir. Gelişme yönü, ezilen ulusun kurtuluşunun
burjuvazinin hakimiyetiyle sağlanması değil, ezilen yığınların hakimiyetiyle
sağlanması yönündedir. Hareket GÖRÜNÜŞTE değil gerçekten kitleseldir. Ezilen
yığınların kitle hareketidir. Tüm bunlar, hareketin burjuvazi tarafından
kısıtlanıp, burjuva çerçevede sonuçlandırılamayacağı anlamına gelmez, tüm
bunlar hareketin burjuva çerçevesini aşmak için imkanların mevcudiyeti
anlamına gelir. Emperyalizmi zayıflatan ve ezilen köylü yığınlarını
emperyalizme karşı savaşa çeken bu hareketlerde proletaryanın dolaylı değil
doğrudan yedeklerini oluştururlar. Milli kurtuluş mücadelesi ezilen köylü
yığınlarının emperyalizmden kurtuluşu mücadelesi haline gelmiştir.
Burjuvazinin bu hareketi güdük burjuva çerçeve içinde tutması ve o çerçeveyi
aşmadan sonuçlandırabilmesi, o hareketin emperyalizme karşı mücadele ettiği
sürece proletaryanın doğrudan bir yedeği olduğu olgusunu, emperyalizme karşı
devrimci bir hareket olduğu olgusunu değiştirmez. Bu hareket sürecince
burjuvazinin emperyalistlerle çeşitli ilişkiler, komünistlere karşı çeşitli
dalaveralar çevirmesi de bu olguyu değiştirmez. Burjuvazi kendi amaçlarına
uygun hareket edecektir. Ama hareketin bir de burjuvazinin amaçlarına rağmen
hedefleri, anlamları vardır. Bu hareketler burjuvazi hareketi burjuva
çerçeveye hapsetmeyi becerse bile sürdükleri sürece emperyalizmi, yani, dünya
burjuvazisini zayıflatırlar ve bu hareketlerin bir de içten içe sovyetik
amaçları, ezilen köylü yığınlarını emperyalizmden kurtarma amaçları vardır.
Ve bu amaç burjuvaziye rağmen aktiftir. Nasıl ki burjuvazi milli harekette bu
yönde gelişmeyi önlemeye çalışırsa, biz de bu amacın hedefine varması için
çalışırız. Sonucu mücadele ve ancak mücadele belirler.
Bu nedenle Kemalist kurtuluş hareketinin desteklenmesi, Lenin ve Stalin
tarafından desteklenmesi olayı devrimci
bir hareketin desteklenmesi olayıdır. Kemalist hareket
emperyalizme karşı mücadelesi boyunca, proleter hareketin doğrudan bir yedeği
olarak iş görmüştür. Gericiler arasındaki çatlakları kullanmak ise dolaylı
yedekleri kullanmaktır.
Proleter hareket dolaylı yedekleri de kullanır. Proleter hareket devlet
olarak örgütlendiğinde onun bu tür yedekleri kullanma imkanı aşırı derecede
artar, proleter devletin gücü arttıkça bu imkan da artar. Lenin ve Stalin bu
yedekleri de kullanmanın çeşitli örneklerini vermişlerdir.
Daha önce de belirtildiği gibi, proleter hareket devlet olarak örgütlenme
şekline de kavuştuğunda dolaylı yedekleri kullanmadaki imkanları eskiye
nazaran artar. Proletarya kendini devlet olarak örgütleyemediği dönemlerde
onun elinde devletler arası diplomasi gibi bir silah yoktur. Fakat hareketin
kendini devlet olarak örgütlemesi ona böylesi bir alanda da faaliyet gösterme
imkanı yaratır. Ve açıktır ki bu imkan Sovyet ülkesinin gücüne orantılı
olarak güçlenir.
14 -Sovyet Ülkesi ve ``Dost
Ülkeler``
Emperyalizm en gerisinden en ilerisine tüm uluslara karşı baskı siyaseti
demek olduğu için emperyalist güçler daha zayıf burjuva devletlere çeşitli
baskılar uygularlar. Bu devletlerin emperyalist güçlerin bu baskılarına karşı
direnmesi proleter harekete, bilhassa devlet olarak kendini örgütlediği
şartlarda daha verimli kullanabileceği bir yedek güç imkanı sağlar.
Bu arada, emperyalist güçlerin baskılarına karşı kendine müttefikler aramaya
mecbur kalan şu veya bu burjuva hükümeti Sovyet ülkesine ve çeşitli milli
devrimlere karşı ``dostça`` bir siyaset uygulayabilir. Böylesi şartlarda,
böylesi bir hükümet, böylesi bir burjuva hükümet Sovyet ülkesine ve çeşitli
milli kurtuluş hareketlerine kesinkes düşman ve/veya emperyalist güçlerin
ajanı olarak hareket eden bir hükümetten daha iyidir.
Tarihi görevi bu burjuva hükümeti devirmek olan bir milli devrimci hareket
kendisini böylesi bir hükümetin daha gerici bir hükümet tarafından
devrilmesinde bir araç olarak kullanılmamasına azami dikkat göstermelidir.
Çünkü milli devrimci hareketin taktiklerinin formülünde gösterilen bir zaaf
kullananı kullanılan haline dönüştürür, proleter hareketin dünya çapında
güçlerinin artmasına katkı yapılacağına, proleter hareketin dünya çapında
düşmanının güçlerinin artmasına katkıda bulunulmuş olunur.
O an mevcut ve gelecekte muhtemel sınıf güçleri somut ve gerçekçi bir şekilde
tespit edilmeli, taktiler ona göre ayarlanmalıdır.
15- Şeyh Said İsyanı Ve İ. Kaypakkaya
İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
``… O dönemlerde TKP yanlış bir politika izlediği için, Türk hakim
sınıflarının milli baskı politikasını kayıtsız şartsız destekledi. Kürt
köylülerinin milli baskılara duyduğu kuvvetli ve haklı tepkiyi proletarya
önderliğiyle birleştirmek yerine Türk burjuva ve toprak ağalarının peşine
takıldı, böylece de iki milliyetten emekçi halkın birliğine büyük zarar
verdi. Kürt emekçileri arasında Türk işçilerine ve köylülerine karşı
güvensizlik tohumları saçtı.
Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve
peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş ``ilerici``,
``devrimci`` bir hareket diye alkışlayanlar, sadece ve sadece iflah olmaz
hakim ulus milliyetçileridir. Böyleleri yeni Türk devletinin sadece feodal
Kürt beylerine saldırmadığını, çoluk-çocuk, kadın-erkek bütün Kürt halkına da
vahşice saldırdığını, onbinlerce köylüyü katlettiğini görmezlikten
geliyorlar. Böyleleri, yeni Türk devletinin bu katliamları yaparken, kendisine
karşı çıkmayan feodal beylere candan dostluk gösterdiğini, bunlara destek
olduğunu ve bunları güçlendirdiğini unutuyorlar. Böyleleri, Kürt köylülerini
ayaklanmaya iten sebeplerle, Kürt feodal beylerini ayaklanmaya iten sebep
arasındaki son derece önemli farklılığı görmezlikten geliyorlar. Bir de Şeyh
Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu
iddiasıyla, Türk hakim sınıflarının milli baskı po1itikasını savunmaya
yeltenen sözüm ona ``komünistler`` var. Biz burada İngiliz emperyalizminin
parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı
politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının
arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu
şartlarda bir komünist hareketin tutumunun nasıl olması gerekir? Birinci
olarak, Türk hakim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme
politikasına kesinlikle karşı çıkmak, ona karşı aktif bir şekilde mücadele
etmek Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani
ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini
istemek. Bu, pratikte dışardan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel
oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer
bir yolla bizzat Kürt milleti tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt
hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi,
her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği
hakkında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için
mücadele eder ve Türk hakim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale
politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı.
İkincisi, İngiliz emperyalizminin milliyetleri birbirine düşürme
politikasını, bunun her milliyetten emekçi halka, bunların birliğine verdiği
zararı kitlelere teşhir eder, İngiliz emperyalizminin müdahale, içişlere
burnunu sokma politikasıyla aktif olarak savaşırdı. Üçüncüsü, Kürt ulusunun
ayrılmasını, ``bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için
proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar``, bizzat
ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda bir karara varırdı. Eğer
ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçileri
ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt
komünistleri kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı ve milli
baskı1ara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, mollaların, şeyhlerin, vb.
durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele ederdi.
Buna rağmen Kürt ulusu ayrılma yönünde karar verirse, Türk Komünistleri buna
razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesinlikle
mücadele ederdi. Kürt komünistleri ise Kürt işçi ve emekçileri arasında birleşmenin
propagandasını yapmaya, emperyalist müdahaleyle mücadeleye Kürt feodal
beyleriyle şeyhlerle, mollalarla, burjuvazinin milliyetçi amaçlarıyla
mücadeleye devam ederdi.
Eğer komünist hareket, Kürt ulusunun ayılmasının proletaryanın sınıf
menfaatleri açısından faydalı olacağına karar verirse, mesela ayılma halinde
Kürt bölgesinde devrim imkanı artacaksa, o takdirde bizzat ayrılmayı
savunurdu; hem Türk işçi ve emekçileri arasında, hem de Kürt işçi ve
emekçileri arasında ayılmanın propagandasını yapardı. Her iki halde de, Türk
işçi ve emekçileriyle Kürt işçi ve emekçileri arasında sıcak ve samimi bağlar
doğardı. Kürt halkı, Türk halkına ve komünistlere büyük bir güven ve dostluk
duygusu beslerdi. Halkların birliği pekişir, devrimin başarısı daha da kolaylaşırdı.
İngiliz emperyalizminin, Şeyh Sait hareketinde parmağı olduğunu iddia ederek,
Türk hükümetinin Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını çiğnemesini,
kitle katliamlarına girişmesini vs. haklı ve ilerici göstermeye çalışanlar,
bir kere daha tekrarlayalım, iflah olmaz Türk şovenistleridir. Bugün
Amerikancı faşist generaller çetesinin en köpekçe savunucusu ve tayin
edilmemiş akıl hocası Metin Toker`in de, o gün Kürt ulusuna reva görülen
katliamları haklı çıkarmak için ``İngiliz emperyalizmi parmağı`` isnadına
eğinmesi ibret vericidir....`` (a.g.e., sf. 218-221)
İ. Kaypakkaya`nın soruna yaklaşımında göze batan şey onun sorunu soyut olarak
ve tek ülke, Türkiye çapında ele almasıdır. Halk hareketinden ayırarak ele
aldığı milli hareketlere tüm yaklaşımı bunu talep etmektedir çünkü.
Halbuki soruna somut olarak ve dünya çapında yanaşmalıdır.
O günkü sınıf güçleri o günkü ve gelecekteki gerçek potansiyel güçleri, ele
alınan hareketi etkileyebilecek gerçek güçler çerçevesinde ve dünya çapında
ele alınmalıdır. Milli hareketler varmak zorunda oldukları somut sonuçlar
açısından değerlendirilmelidir.
Bu soyutluğun İ. Kaypakkaya`nın başına açtığı belalara bakınız.
Kürt hareketini bastırmak için gönderilen tüm birliklerin geri çekilmesi ve
dışarıdan hiç bir karışma olmadan genel oylama, referandum ile Kürt ulusunun
ayrılıp ayrılmayacağına karar vermesi. Komünist hareket bunun için
çalışırmış. İyi ama tüm bunlar ``pratikte`` kimden talep edilmektedir?
Kemalist hükümetten. Yani tüm bunlar nedir? Anayasal reform yolu. Bu bir.
İkincisi, İngiliz emperyalizminin ulusları birbirlerine düşürme politikasına
karşı aktif olarak savaşacakmış. İyi ama o gün Türkiye`de ulusları birbirine
düşürmüş olan İngiliz emperyalizminin bu siyasetinin somut aracı neydi? Bu
siyasetin somut aracı Şeyh Said isyanıydı. İngiliz emperyalizmi kesin uşağı
olan Sultanın yerini alıp kesin uşağı olmayan ve üstüne üstlük Musul
konusunda başına bela olan Kemalist hükümeti devirip yerine Sultanı geçirmek,
bunu beceremese de Kemalist Hükümetin başına bir bela salıp ona Musul
konusunda haddini bildirmek için hangi somut aracı kullanıyordu. Şeyh Said
isyanını. O zaman neye karşı ``aktif savaşım`` politikası formüle edilmiş
oluyor? Şeyh Said isyanına karşı.
Gerçi bu ikide bir edilen ``aktif savaşırdı`` da soyut gevezelikten başka bir
şey değil ya.
Niye? çünkü söz konusu edilen güçlü olan bir dünya komünist hareketi, hem de
Kürt hareketi açısından sınırlarında iktidarda olan bir dünya komünist
hareketi değil, bundan soyutlanmış Türkiye komünist hareketidir. İyi ama onun
somut durumu neydi? Bu hareket aşırı derecede güçsüzdü. Kürt isyanını
etkileyecek veya ondan istifade Türkiye`de iktidarı ele geçirecek ne somut
bir güce sahipti ne de yakın gelecekte, karar verici yakın gelecekte o yönde
gelişme gerçek ihtimali vaat etmiyordu.
Her ne kadar Türkiye komünist hareketi güçlü olmasa da dünya hareketi
güçlüydü. 0 zaman Şeyh Said isyanı, yine somut konulmalıdır, bu hareket
tarafından desteklenmeli miydi?
İ. Kaypakkaya bu konuda açık bir söz etmiyor. Ama ona göre tüm Kürt milli
hareketleri ``demokratik ve ilerici bir içeriğe`` sahip, komünistler bunu her
şart altında desteklemeli. Sorun somut olduğundan ve biz İ. Kaypakkaya gibi
soyut konuşamayacağımızdan onun bu sözlerinin tek somut anlamı da Şeyh Said
isyanının desteklenmesi, Dünya Komünist Hareketi tarafından desteklenmesi
talebidir. Böyle davranılmadıysa Dünya Komünist Hareketi ``şovenlik``
yapmıştır veya epeydir bolca bulunan dahi taktisyenlerimizin deyimiyle
``hata`` yapmıştır.
Yani iş sadece TKP geçmişini kolayca tarafından karalayıvermekle bitmiyor.
Devreye Dünya Komünist Hareketi de giriyor. Ve sorun sadece ve basitçe şu
veya bu milli harekete karşı –ihtimaldir olur- ``hatalı yaklaşım`` sorunu
olarak da kalmıyor. Proleter hareketin tüm taktik prensipleri revize edilip
ayaklar altına alınıyor. Komünist hareketin tüm düşmanları için teorik temel
üretiliyor.
Mümkündür. Proleter hareketin taktik prensipleri doğru değerlendirilirken
dünya genelinde ve milli hareket özelinde sınıf güçlerinin yanlış bir
değerlendirmesi doğru taktik yaklaşımın yanlış sonuç vermesine yol
açabilmiştir. İhtimaliyat dünyasında herşey mümkündür. Ama İ. Kaypakkaya`nın
tüm yaklaşımı, sorunu ele alış tarzının bizadahi kendisi sakattır. Somut
güçleri doğru değerlendirse bile sonuç yanlış çıkacaktır. Uygulanması talep
edilen yaklaşım burjuva devrimleri döneminin soyut yaklaşımıdır. Bu
nedenledir ki onda somut herhangi bir tespitte bulunmaz. Şeyh Said
ayaklanmasına tamamen soyut yaklaşılmaktadır.
Şeyh Said isyanında, onun önderliği ile Kürt köylülerinin bu isyana katılımı
arasında bir ayrılıktan söz edilmekte ve onbinlerce Kürt köylüsünün
katledildiği olgusuna değinilerek Komünistlerin hislerine hitap edilmektedir.
Doğrudur, köylülüğün çıkarları ile Şeyh Said`in çıkarları açık ki uzun vadede
çatışır. İyi ama bu çatışma, bu ayrışma ancak Şeyh Said isyanında bir
farklılaşma, bir bölünme yaratacak, köylülerin bağımsız olarak örgütlenmesini
örgütleyecek bir gücün mevcudiyeti en azından gerçek bir ihtimaliyat olarak
mevcudiyeti şartlarında bir anlam taşır. Şeyh Said isyanı sırasında gerek
Türkiye genelinde gerekse Kürdistan özelinde böyle bir önderlik, böyle bir
güç var mıydı? Yoktu. O zaman da bu isyanın gelişmesi içinde Şeyh Said`in
önderliğine rağmen, onun çizdiği yönelime ters bir yönde gelişme ihtimali,
gerçek bir ihtimal, elle tutulur bir ihtimal olarak mevcut muydu? Değildi. Bu
şartlarda Kürt köylülerinin bu isyana katılmasının tek kesin sonucu bu
isyanın güçlü bir isyan olduğudur. Bu, kendi başına bu gücün kimin işine
yaradığına cevap vermez. Genelde milli hareketlerin emperyalizmin baskılarına
karşı köylülerin ayaklanması ve böylece proletaryanın doğrudan yedekleri
haline gelmesi, özelde, tek tek milli hareketler özelinde de durumun bu
olduğu sonucunu vermez.
Şeyh Said isyanında köylülerin katılımı onu tek başına Dünya Komünist
Hareketinin bir müttefiki haline getirmeye yetmeyeceği gibi, bu hareketin
içinde köylüleri Sovyet iktidarına doğru yönetecek bir önderliğin ve hatta
sadece komünist unsurların bile olmaması onu Dünya Komünist Hareketin bir yedeği
olmaktan çıkarmaya, devrimci bir hareket olarak dünya komünist hareketi
tarafından desteklenmesini önlemeye yetmez. Milli hareket içinde bir tek
komünist unsur olmamasına rağmen devrimci olabilir. İçinde komünistlerin de
yer aldığı devrimci bir milli hareket de karşı devrimci bir harekete
dönüşebilir.
Yani, milli harekette köylülerin varlığı kendi başına o harekete dünya
komünist hareketinin desteğini garantilemez, çünkü bu faktör kendi başına
milli hareketin, ele alınan somut milli hareketin mevcut şartlarda vereceği
somut sonucun emperyalizmin değil de proletaryanın çıkarına olacağını
garantilemez. Daha fazlası gereklidir.
Milli burjuvazi ve feodallerin aktif olarak katıldığı, dahası başını
çektikleri bir harekette ``emperyalistlerin parmağının varlığı`` da kendi
başına sonuç değiştirmez. Çünkü bu durum somut olarak, objektif olarak
milli hareketin dünya emperyalist güçlerine zarar verdirmesini dıştalamaz.
Milli burjuvazi ve feodallerin emperyalistlerle şu veya bu ilişki içindeyken,
komünistlerin ardından binbir dalavere döndürürken komünistlerle
anlaşmalarını, milli hareketi kendi çıkarlarına kullanma çabasıyla bunu
yapmalarını ve bu arada komünistlerin de aynı çaba içinde olmalarını
dıştalamaz. Yani mevcut tüm şartlar ve ilişkiler içerisinde milli hareketin
vermek zorunda olduğu somut sonuç tespit edilmelidir. Tavır ona göre
belirlenmelidir.
Şeyh Said isyanında da sorun gayet basitçe İngiliz emperyalistlerinin
parmağının varlığı değildir. İngiliz emperyalistleri Şeyh Said isyanını
somut, pratik adımlarla desteklemişlerdir, en baş teşvikçi ve
destekçilerinden olmuşlardır. Ala Yekiti S.l, sf.l6`da okuduğumuza göre
Ermeni Menşevikleri de Şeyh Said ayaklanmasının ateşli destekçilerindendir.
Tarih, spekülatörler için iyi bir spekülasyon aracıdır. Orada isteyen
istediğini ``ispat`` etmek için gerekli rakam ve belgeyi bulur. Buna karşı
tek tutarlı tavır tüm rakam ve belgeler ışığında olayların ardında yatan
genel eğilimi sergilemektir. Biz Şeyh Said isyanı için bunu yapacak durumda
değiliz. Dolayısıyla Şeyh Said isyanının detaylı bir bilgisine değil, dünya
ve Türkiye`nin o günkü durumu hakkında bilgilerimize, doğruluğundan hareket
ettiğimiz bu bilgiler çerçevesinde Şeyh Said isyanının varmak zorunda olduğu
sonuca bakacağız. Bu meyanda İngiliz emperyalistlerinin bu isyana
parmaklarını ne kadar daldırdıkları üzerine spekülasyona girmeyeceğiz.
Gereksizdir de.
İngiliz emperyalizmi, dünyadaki en büyük sömürgeci emperyalist güçtür. Daha
yeni kurulmuş olan Sovyet iktidarına karşı emperyalizmin yıkıcı faaliyetlerinin
başını çeken güç bu güçtür. Sovyet sınırlarında en aktif ve Sovyet
sınırlarındaki burjuva hükümetleri Sovyetlere saldırtma işini örgütleyen güç
bu güçtür. Menşevik Ermeni burjuva hükümet bunlarla birlikte Sovyetlere
saldırma hayasızlığına batmıştır. Bu güç İran ve Irak`ı yarı-sömürge ve
sömürgesi olarak yönetmektedir. Irak`ta Arap halklar şeyhlerinin peşinde, bu
şeyhler de İngiliz emperyalizminin açık ajanı durumundadır .Türkiye`de ise bu
gücün açık ajanı Sultanlıktı ve bu Kemalist hükümet tarafından devrilmişti.
Kemalist hükümet, bu burjuva ve 1925`ten itibaren açıkça anti-komünist
hükümet İngiliz emperyalistleriyle Musul konusunda çıkar çatışması içindeydi
(mesela bu çatışmada bağımsız hareket edecek bir Arap halkı mevcut
olmadığından, Musul`un Irak`ın, dolayısıyla da İngiliz emperyalizminin
kontrolünde kalacağına Türklerin sömürgesi haline gelmesi proleter hareket
açısından tercih edilir bir gelişmeydi) İngilizler Kemalistleri devirip kendi
isteklerine uysalca uyacak bir hükümet, Türkiye`de böyle bir hükümet ,
böylece açıkça anti- Sovyet de olan bir hükümet kurmak istiyorlardı. Şeyh
Said isyanı bu şartlarda patlak verdi.
Bu isyan, tartışma götürmez bir şekilde İngiliz emperyalistlerinin ve onlarla
birlikte Sovyet anavatanımıza saldırmış olan Ermeni Menşeviklerinin pratik ve
somut desteklerini bir kenara bıraksak da, canı gönülden ve içten
sempatilerini kazandığı herkesin kabulüdür. Bu hareket Türkler arasında bile
Sultanlık taraftarlarının sempatisini kazanmıştır.
Niye?
Çünkü İngiliz emperyalizminin kontrolündeki İran ve/veya Irak`ta değil de,
İngiliz emperyalizmiyle çeşitli nedenlerle çatışmakta olan Kemalist
hükümetin, kendi burjuva nedenleriyle Sovyet ü1kesiyle ``dostça`` geçinen
Kemalist hükümetin kontrol alanında gelişen bir ``Bağımsız Kürdistan için``
hareket İngiliz emperya1izmini değil onun rakiplerini yıpratıyordu da onun
için. Somut olarak, isyanda İngiliz emperya1izminin parmağının varlığı,
yokluğu, bu parmağın ne kadar derinlere daldığından, İngiliz emperyalizminin
bu hareketi doğrudan kontrolünden vs.den bağımsız olarak sonuç buydu.
Açıktır ki İngiliz emperyalizmiyle çatışması olsa bile, açık açık
anti-komünist olmaya başlamış, dolayısıyla da komünistlerin yıkılması için
hedefi haline gelmiş olan bir Kemalist hükümetin milli bir hareketle zayıflatılması
kendi başına bu hareketin desteklenmemesi sonucunu veremezdi. Kemalist
hükümetin yıkılıp, yerine Sovyetik bir hükümetin kurulması için böylesi bir
zayıflatma kapasitesi Türkiyeli komünistler için yteuayfi doğrudan olamasa da
dolaylı bir yedek güç kaynağı olurdu. Ama somut durum bu değildi ki. Ne
Türkiye`de komünist hareket Kemalist hükümeti devirip iktidarı ele geçirecek
durumda, ne de bu yönde Kürt ayaklanmasını kullanabilecek bir durumdaydı.
Kürt ayaklanmasının da bizadahi kendi içinde Sovyetik sempatilerle yanıp
tutuşmadığı, ama her türden anti-Sovyetik gücün desteğini yanında tutmaktan
hiç sakınmadığı da bilinen bir olgudur.
Bir diğer olgu da bu ayaklanmanın Türkiye ile kısıtlı olduğu, İran ve Irak`a
yayılmadığıdır. Ve hareketin, buralara yayılıp İngiliz emperyalizmine karşı
yöneleceğinin de hiç bir garantisi yoktur. Tam tersine Kürt ulusu, kapitalizm
öncesi şartlarda yaşayan Kürt ulusu, Türkiye`de bile bir tek önderlik altında
birleşememiştir. Şeyh Said çevresinde ve onun isyanı üzerinden böylesi bir
birliğin sağlanabileceğinin elle tutulur hiç bir emaresi yoktur. Tam tersi
emareler ise boldur. Dolayısıyla Kürtlerin ``bağımsız bir Kürdistan`` kurup
bu Kürdistan`ın bağımsızlığını dış güçlere karşı koruyabileceklerinin hiçbir
emaresi yoktur.
İngiliz emperyalizmi ise bölgede güçlüdür. Bölge İngiliz emperyalizminin
işbirlikçilerinin cirit attığı bir bölgedir. İngiliz emperyalizmi kendi etki
alanlarında bir Kürt ayaklanmasına iyi gözle bakmazdı. İngiliz
emperyalizmiyle iyi geçinmek, en azından onu karşısına almak istemeyen bir
Kürt isyanı da onların etki alanlarında işleri karıştırmazdı. Şeyh Said
isyanı da böyle davranmıştır.
Tüm bu şartlarda, yani Kürt isyanı köylülüğün katılımı sayesinde kazandığı
tüm güce rağmen güçsüz, Kürtler bir bayrak altında toplanamadığı için güçsüz
iken; bu hareket İngiliz emperyalizmiyle en azından iyi geçinmek için İran ve
Irak`a, İngiliz etki alanlarına yayılmaz iken; dolayısıyla da İngiliz
emperyalizmine bölgede hiç zarar vermez ve fakat onun bölgesel rakiplerine zarar
verirken; Türkiye`de ve bizzat Kürt isyanı içinde bu isyandan istifade
edebilecek, Komünist bir güç, hiç değilse Sovyetlerle yakın ilişki taraftarı
bir güç yok iken; gel gelelim ve işin aslında bu hareketin çevresinde
anti-Sovyetik güçler bolca mevcutken; ve tüm bunlarla bağıntılı olarak bu
isyanın önderliği doğrudan Sovyet desteğini istemez ve bu destek olmamış
isyanın İngiliz emperyalizminin güdümüne boyun eğmek zorunluluğundan kendini
kurtaramayacağı açıkken... Yani isyan somut güçler ve şartlar çerçevesinde
Sovyet ülkesine zararlı gelişmelere aşırı gebe, İngiliz emperyalizmine ise,
onlar bu isyanı açıkça desteklemeseler bile faydalı iken Sovyet ülkesinin ve
Dünya Komünist Hareketinin bu isyanı desteklemesi düşünülemez.
Proleter hareket güçlenmiştir. Kendisini devlet olarak örgütlediği bir güce
ulaşmıştır. Bu şartlarda proleter hareket eskiden olduğu gibi ``soyut
içerik`` desteği ile yetinemez, somut siyasi güçlerle somut siyasi sonuçlar
alacak güce erişmiştir ve ona göre davranır. Proleter hareket için sorun Şeyh
Said isyanını destekleyip desteklememek, Şeyh Said isyanından somut sonuç
almak sorunudur.
İ. Kaypakkaya`nın ise böyle bir derdi yoktur. 0, her milli hareketin
``demokratik içeriğini`` desteklemeyi önerir. Şeyh Said isyanı somutunda da
Kemalist ordunun Kürdistan`dan çekilip Kürdistan`da referandum örgütlenmesini
önerir. Reformculuğun bu kadarı da İ. Kaypakkaya`dan hiç umulmazdı, ama onun
milli soruna yaklaşımı bu sonucu verir. Dahası, daha önce de belirttiğimiz
gibi anti-Sovyetik şarlatanlara da kokuşmuş bir temel hazırlar.
Kürt ulusu hem kendi tarihsel gelişmesi hem de onu çevreleyen enternasyonal
şartlar açısından son derecede şanssız bir ulustur. Onun milli kurtuluş için
ayaklanmaları onun emperyalist güçlerin ve bölgesel burjuva-emperyalist
güçlerin bölgede oynadıkları oyunlarda kullandıkları bir araç haline
gelmesine yol açmaktadır. Bundan kurtuluşun tek yolu da Kürt isyanlarının
gerçek çıkarlarının proletaryanın dünya burjuvazisini yerle bir etmesinde
yattığını iyice kavramasından, Kürt ulusunun kurtuluşunun tüm ezilen
uluslardan daha çok proleter hareketin muzaffer gelişmesine bağlı olduğunu
kavramaktan geçer. Bunu kavramamış bir Kürt devrimcisi ulusunun burjuva
haklarının yaygarasıyla, burjuva ulusal hislerle sınıf güçlerinin gerçek dizilişini
görme imkanını kaybetmiş ve böylece de ulusu için yapması gerekeni yapamamış
bir devrimci olur. Kürt isyancılarının kahramanlık, cesaret ve
fedakarlıkları, Kürt köylülerinin katledilişi dünya ve bölgedeki sınıfsal
güçlerin dizilişi ve gelişim yönü hakkında doğru görüşlere varmamızı önleyici
his kabartıcıları haline getirilmemelidir. Burjuvazi doğrudan bizim
sınıfımıza karşı da böylesi barbarlıkların örneğini vermiştir ve veriyor.
Verecek de.
Sanat ve Hayat
Yazıişleri Müdürü 'Vasiyet'ten mahkum
İbrahim Kaypakkaya'nın mektuplarını 'Vasiyet' adıyla yayınlayan Sanat ve
Hayat Dergisi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Aynur Özbakır hakkında açılan dava
sonuçlandı. Özbakır, 5 ay hapis, 375 YTL para cezasına çarptırıldı.
Yayın hayatına 4 yıl önce başlayan kültür, sanat ve edebiyat dergisi Sanat ve
Hayat Dergisi'nin Sorumlu Yazıişleri Müdürü Aynur Özbakır hakkında, derginin
Temmuz 2004 tarihli 12'nci sayısında yayınlanan 'Vasiyet' isimli yazı gerekçe
gösterilerek İstanbul 9'ncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından açılan dava
sonuçlandı. Özbakır'a 6 ay hapis ve 450 YTL para cezası ödemesine karar veren
mahkeme, iyi hal nedeniyle bu cezayı 5 ay hapis 375 YTL para cezası olarak
değiştirdi. Sanat ve Hayat Dergisi tarafından konuya ilişkin yapılan yazılı
açıklamada, kararın sansürcü ve anti-demokratik politikaların devamı olduğuna
değinildi.
Açıklamada şunlara yer verildi: 'Derginin Temmuz 2004 tarihli 12'nci sayısı
'NATO'ya ve emperyalizme karşı sanatın ve edebiyatın seferberlik çağrısı'
başlığı ile özel bir sayı biçiminde yayınlandı. Söz konusu sayıda değişik
ülkelerden hatta kıtalardan evrensel saygınlığı bulunan Albert Einstein,
Eduardo Galleano, Nazım Hikmet, Noam Çhomsky, Harold Pinter gibi aydın,
yazar, sanatçı ve bilim insanlarının yazılarına, 'Son mektuplar' bölümünde
ise anti-emperyalist mücadelenin önde gelen isimleri Ernesto Che Guevara, Ho
Chi Minh, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'nın son
mektuplarına yer verildi. Kaypakkaya'nın 40 yıl kadar önce yazmış olduğu ve
artık arşiv belge özelliği taşıyan mektubun şimdi bile yasadışı örgüt
elemanlarına 'talimat' olarak değerlendirilmesi, Ağır Ceza Mahkemesi
savcısının ve yargıçlarının söz konusu yazıyı anlayarak okumadıklarının çok
açık göstergesidir.'
Aynur Özbakır'a, İbrahim Kaypakkaya'nın 28 Şubat 1973 yılında Diyarbakır
Sıkıyönetim Tutukevi'nde kaleme aldığı mektubu 'Vasiyet' ismiyle yayınlaması
gerekçe gösterilerek, 'Yasadışı silahlı örgüt propagandası' yaptığı
iddiasıyla 3713 sayılı yasanın 7/2 maddesi kapsamında dava açılmıştı.
İSTANBUL (DİHA)
HAKKINDA
YAZILANLAR
İbrahim Kaypakkaya
Ser Verip Sır Vermeyen Komünist Önder
Hayatı ve Mücadelesi
Nihat Behram
Umut Yayımcılık / Belgesel – Roman Dizisi
"Eğer insanlık, elecete bir komünizm panteonu kurarsa,
hiç kuşku yok ki, bu panteonun eskiden adına Türkiye denilen kesiminde, genç
ve ateşli bir komünist önderin, bir inanç ve direniş sembolünün, defne
çelengi içindeki başına, ışıklandırılmış kasketli başına yer
verecektir."
3.Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya
"Bilinmeyen" Yazılar
Ethem Direhşan
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi
"Kaypakkayanın hiç de hak etmediği
"ignorasyon"a karşı, hasbel kader katkıda bulunmak amacı ile
hazırlanmıştır. Kitabın derleniş amacı, salt bir belgesel olmayı
gütmemektedir. Bunun da ötesinde amaç, Kaypakkayanın devrimci mücadeleye
"ilk" başlangıcından, öldürüldüğü tarihe kadar kat ettiği güzergah
hakkında özellikle, yeni devrimci nesillere bir ipucu vermektir. Dolayısiyle,
derlenen yazılar bir anlamda Kaypakkayanın "bilinmeyen" yazılarıdır.
60lı yılları araştırmak, devrimci geçmişimizin güzel ve doğru değerlerini,
Solun da "resmi tarih"ine hapis olmadan inceleyip, bulup ortaya
çıkartmak biz genç araştırmacıların tutkusudur ve böylede olmalıdır. "
1.Kaypakkaya ile Birlikte...
(Anılarla Geçmişe Yolculuk)
Cilt: 1
Ali Taşyapan
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi
"Ben anılarımı yazılacak değerde görmüyorum. Fakat bazı
devrimci dostlarım bunun karşıtını düşünüyorlar. Bu dostlar, 68 kuşağından,
Çapalı ve İbrahim Kaypakkayayı en çok tanıyanlardan biri olmamı, iki cezaevi
dönemi yaşamımı ve politik bir geçmişe sahip olmamı çok önemsiyorlar.
Yaşadıklarımı, bildiklerimi yazıya dökmeden beraberimde mezara götürür olmama
hayıflanıyorlar. Şöyle düşünüyorum: Madem yazmaya, yazıyorum, neden yazım
işini yanlız politik geçmişimle sınırlayayım? Yaşamımın diğer dönemlerine
neden üvey evlat muamelesi yapayım? O dönemlerin de ilginç görüntüleri var.
Okuyucuyu güldüren, düşündüren, üzen, sevindiren, manzaralar elbet bulunur.
Hem bu, anı defterine bir çeşni de katar. İşte değerli dostlar, bu yüzden laf
torbasının ağzını sonuna kadar açacağım, beceremiyeceğimi bildiğim için edebi
bir tarzda yazmaya özenmeyeceğim, çal kalem mektup yazar gibi patır-kütür
yazacağım.
Saklanmaya
Çalisilan Bir Mesale
Ibrahim Kaypakkaya
"Kaypakkaya'yi
ülkemizdeki burjuva ve burjuva-demokrat aydinlar özellikle "yok"
sayar. O'nu israrla görmezlikten gelirler. Bunun tek bir nedeni vardir. O da,
hiç kusku yoktur ki Kaypakkaya'nin proleter devrimci çizgisidir.
Çünkü O'nun, Türk devletinin niteligini ve Kemalizm'in fasist özünü,
komprador burjuvazi ve toprak agalarinin temsilcisi oldugunu, Türk devletinin
Kürt ulusunu ezdigini, Kürtlerin ezilen bir ulus oldugunu ve Kürt ulusunun
ayrilma hakki oldugunu net olarak ortaya koymasi; ve bunlarla birlikte,
proletarya önderliginde demokratik halk devrimi ve kesintisiz olarak
sosyalizm ve konünizmi hedefledigi için, ne burjuvazinin ne de burjuvazinin
etki çemberi içindeki bazi demokrat aydinlarimizin hosuna gitmistir. Öte
yandan Kaypakkaya'nin düsünceleri ve çözümlemelerinin, bu kesimlerin hosuna
gitmesi zaten beklenemez.
Bu gerçeklerin yaninda bir baska gerçek daha var ki; Kaypakkaya'nin kurdugu
isçi sinifinin öncü örgütü Proletarya Partisi'nin, sinif savasimini
kesintisiz ve O'nun ortaya koydugu Marksist-Leninis-Maoist çözümlemeler
isiginda dirayetle yürütmesidir. Burjuvaziyi ve onun ideolojik-siyasal
çemberi içinde olanlari korkutan esas öge de budur. Çünkü, Kaypakkaya'nin
düsünceleri savasima katiyen ara vermemis, yari yolda asla tökezlememistir."
Umut Yayıncılık
İbo/İbrahim Kaypakkaya
Turan Feyzioğlu. Ozan Yayıncılık. İstanbul, Nisan 2000.1.
Basım, ISBN 97897578
Bununla birlikte; Emrah Cilasun tarafından yapılan Kırmızı
Gül Buz İçinde isimli dokumenter belgesel, çok sayıda klip ve benzer çalışmalar
ve hakkında yazılmış binlerce makale bulunabilir...
"PDA Mayıs 1970 tarihli 5/19. sayısında yayınlanan
"İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı
yazısı...
Ülkemizde İşçi-Köylü Hareketleri
Gittikçe Yaygınlaşıyor
Ülkemiz, özellikle son iki yıl içinde gittikçe yaygınlaşan
ve yoğunlaşan işçi-köylü hareketlerine sahne oldu. Grevler, fabrika ve toprak
işgalleri, iş boykotları, yürüyüşler, mitingler birbirini kovaladı. Daha
büyük ve daha güçlü hareketlerin habercisi olan işçi, köylü hareketlerinin
başlıcalarını özetleyelim.
İşçi Hareketleri
1968 yılının Mart ayında, AP kurucularından Tahsin
Demiray'ın işyeri Türkiye Basımevinde 22 işçi, bir yıldan fazla devam edecek
olan bir greve başladılar[1]. Nisan
ayında, Goodyear işyerinde ve Sümerbank Filyos ateş tuğla fabrikasında iki
grev daha patlak verdi[2].
Mayıs ayında, Foster Wheeler şirketinin Ankara'daki bürosunda, birçok
devrimci örgütün desteklediği ve Amerikalıların işçilerimiz üzerindeki
baskısını hedef alan yeni bir grev doğdu[3].
Yarımca İpraş Rafinerisi'nde çalışan 450 işçi sosyal hakları için Haziran
ayında yemek boykotuna gittiler[4]. Temmuz
başlarında Derby Lastik Fabrikası'nın 1700 işçisi, Lastik İş Sendikası'nı
işyerine sokmayan, Lastik İş'e kaydolan işçilere baskı yapan işvereni
protesto amacıyla fabrikayı işgal etti[5].
Aynı günlerde 23 fırın işçisi, zam talebiyle Şişli Gürsel Mahallesinde
çalıştıkları fırını işgal etti. Yine Temmuz ayı içinde çevre köylerden
gelerek Balıkesir Orman Fidanlığında çalışan kadınlı erkekli 50 işçi, Türk
Ot-İş Sendikası'na girdikleri için işten atılınca, Orman Fidanlığı'nın kapılarını
tutarak içeriye yeni işçi alınmasına engel oluyorlardı. İşçiler daha sonra da
aileleriyle birlikte Balıkesir'de bir sessiz yürüyüş yaptılar[6].
Ağustos başlarında Alibeyköyü'ndeki Finfinis Branda
Fabrikası işçileri Teksif'ten ayrılarak Federal Sendikayı kurdular. Sendika
kurucusu 4 işçinin işten atılması, 200 Branda işçisinin “arkadaşları tekrar
işe alınıncaya kadar" oturma grevine gitmelerine yol açtı[7]. İş güvenliğinin bulunmaması, ücretlerin
düşük olması, 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması vb. nedenlerle
Finfinis işçileri, Eylül ortalarında yeniden direnişe geçtiler[8], Jandarma baskısına, işten atılmalara
ve nezarete alınmalara rağmen, direniş bir aydan fazla sürdü. İşçiler 14
Ekim'de Demokratik Devrim Derneği, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği ve
Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun katıldığı bir yürüyüş düzenlediler. Bu arada,
grevleri 220. gününü dolduran Türkiye Basımevi işçileri aralarında para
toplayarak, DİSK'in kendisine bağlı olmadığı için desteklemediği Finfinis
işçilerine yardımda bulundular[9].
Kasım başlarında Samsun Tekel Başmüdürlüğü'nde çalışan 197
işçi, işlerinden çıkarıldıkları için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçti[10]. 5 Kasım'da Magirus Otobüs Karoseri
ve Montaj Fabrikası'nda Maden-İş'e bağlı 600 işçinin sendika özgürlüğü, iş
güvenliği, ücret artışı… gibi taleplerle başlattığı grev, işveren ve
taraftarlarının zorbalığına rağmen güçlenerek devam etti ve başarıyla
sonuçlandı[11].
Kasım ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Yapı-İş Sendikası'na bağlı
Keban Barajı işçilerinin greviydi. Jandarma baskısı altında ve zaman zaman
grevci işçilerle işe devam etmek isteyen yabancı işçiler arasında çıkan
silahlı çatışmalarla devam eden Keban grevinin amaçlarından biri de Türkiyeli
işçilerle onlara göre iki misli fazla ücret alan yabancı işçiler arasında
yapılan ayırımın ortadan kaldırılmasıydı[12].
Aralık ayında ise, Adana'da lokavt yüzünden açıkta kalan 600 fırın işçisi bir
sessiz yürüyüş yaptılar[13].
1969 yılına yoğun işçi hareketleriyle girildi. Hemen Ocak
ayı başlarında Karayolları Genel Müdürlüğü'ne bağlı 7 iş yerinde "beyaz
yakalı" işçiler, "kıdem ve hizmet tazminatı", "keyfi
nakillerin önlenmesi" talepleriyle greve başladılar[14]. Öte yandan Deniz Ulaş-İş
Sendikası'na bağlı 2000'e yakın işçi, Deniz Nakliyat Genel Müdürlüğü işyeri
ve gemilerinde önce İstanbul limanındaki 31 şilepte, sonra da, İzmir'de greve
gitti[15]. Ankara'daki İş Matbaası işçileri beş
gün süren bir grev yaptılar[16].
Ocak ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Sümerbank grevi idi.
Sümerbank iş kollarında çalışan 30 bini aşkın işçinin greve gideceği haberi
üzerine 9 Ocak günü lokavt kararı alınmıştı. Fakat 1 Şubat'ta bazı haklar
alınarak anlaşmaya varıldı[17].
Şubat ayı içinde Çelik-İş'ten Maden İş'e geçmek isteyen 520
Singer işçisi, 3 işçinin işten atılması üzerine fabrikayı işgal ettiler.
Polisle işçiler arasında kanlı çatışmalar çıktı. "Kahrolsun
Amerika", "Bağımsız Türkiye" sloganlarıyla tezahürat yapan
işçilere etrafta toplanan halk sevgi gösterilerinde bulundu[18].
Mart ayında Rabak işçileri DİSK'e rağmen grev kararı
aldılar[19]. Bu arada Keban'da grevin kanunsuz olduğu
gerekçesiyle Fransız-İtalyan firması tarafından 1200 işçinin işine son
verildi[20]. 9 Nisan'da işçilerimiz Amerikan
işyeri Tuslog'da greve girdiler. Grev, zam talebi, angaryanın kaldırılması,
işveren-işçi idarî işbirliği komitesinin feshini protesto gibi nedenlerle
başladı ve aniden 8 işyerine daha sıçradı. Gittikçe genişleyen grev, İstanbul
ve İzmir'deki Amerikan işyerlerine ve Adana İncirlik üssüne de sirayet etti.
Böylece, Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana'da NATO-İş ve Harb-İş Sendikaları
tarafından yürütülen ve hemen her gün işçilerle polisin ve Amerikalıların
çatıştığı şiddetli bir işçi hareketi doğmuş bulunuyordu[21]. Greve ücret artışı, sosyal yardım,
yıllık ikramiye gibi taleplerle başlayan işçiler, grevin sonlarına doğru,
“Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" diye bağırıyorlardı.
İzmir'de grevci işçilerle Manisa'dan gelen işçiler birlikte yürüyüş yaptılar[22]. Öte yandan, Bartın'da kereste
fabrikalarında çalışan 200 kadar işçi, 24 Nisan'da bir sendika kurdular ve
sendikalaşmalarını engelleyen işverenleri protesto amacıyla bir yürüyüş
yaptılar[23].
İstanbul'da Kimya-İş Sendikası'na bağlı Hoechst İlaç
Fabrikası'nın 135 işçisi, zam ve iş güvenliği talebiyle Mayıs ayı başında
greve başladı[24].
15 Mayıs'ta, Türk Demir Döküm'de çalışan 2000 işçi işverenin Maden-İş'ten
çıkmaları için işçilere baskı yapması ve 5 işçiyi işten atması üzerine
çalışmayı boykot etti[25].
Topçular Horoz Çivi Fabrikası'nda Özmaden-İş'ten ayrılıp, Maden-İş
Sendikası'na giren işçilerin işten atılması, işyerinde çalışan 600 işçinin iş
bırakmasına yol açtı. İşçiler, baskı ve terörün kalkması, sendika özgürlüğünün
çiğnenmemesi, işten atılanların geri alınması isteğiyle 20 Mayıs'ta direnişe
geçtiler[26].
İstanbul Küçükköy'deki Levent Maden Eşya Fabrikası işçileri
7 Mayıs'ta greve başladılar ve 21 Haziran'da bir yürüyüş yaptılar. Çelik
Montaj Sanayiinin Kartal'daki Jawa ve Skoda fabrikalarında Mayıs ayında
başlayan grev, Temmuz ayında da devam etti ve silahlı grev kırıcıları Çelik
Montaj Sanayiinin bir eki olan Otopar Fabrikası'ndaki grevcilerin de
yardımıyla kovuldu. Grevciler, basının ilgisizliğini yazdıkları dövizlerle
kınadılar[27]. 9 Temmuz'da İzmit Pirelli Lastik
Fabrikası'nda bir işçinin işten çıkarılması, bütün işçilerin direnişe
geçmesine yol açtı. Lastik-İş Sendikası'nın "kanunsuzdur" diye desteklemediği
grev altıncı gününde sona erdi[28].
Yine Temmuz ayı içinde, Çorum Özel İdaresine bağlı Alpagut Linyit
İşletmesi'nde çalışan işçiler iki üç aydır ödenmeyen ücretlerinin ödenmesi ve
ocağın Türk Kömür İşletmelerine devredilmesi için, ocağı işgal ederek 34 gün
ellerinde tuttular. Daha sonraları da, işçilerle Özel İdare arasında mücadele
zaman zaman şiddetlenerek devam etti[29].
1969 yılının en şiddetli ve en güçlü işçi mücadelesi Türk Demir
Döküm'de verildi. Mayıs direnişinde işverenin kabul ettiğini bildirdiği
isteklerin hiçbirinin yerine getirilmemesi üzerine Demir Döküm'ün 2200
işçisi, 31 Temmuz günü "Faşist Yönetime", "İşbirlikçi
Patrona", "Sarı Sendikalara" ve "Yasal Hakların Ayaklar
Altına Alınmasına" karşı direnerek, fabrikayı işgal ettiler. İşgalin
altıncı günü saldırıya geçen polisi işçiler ve çevrede toplanan gecekondu
halkı bozguna uğrattı. İşçiler İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'nin kendi direnişleriyle
ilgili sayısından Silahtar ve Alibeyköy'de beş binden fazla sattılar[30]. Öte yandan, 480 işçinin çalıştığı
Adana Çimento Fabrikası'nda greve gidildi. Grevi AP'li Hasan Türkay'ın
başkanlık ettiği Çimse-İş'ten ayrılan Çitos-İş yürütmekteydi. İşçiler Fabrika
Müdürü'nü istenmeyen adam ilân ettiler[31].
Ağustos sonlarına doğru, Türk-İş Ankara'da “Büyük İşçi
Mitingi"ni düzenledi[32].
1969 yılının başka bir önemli mücadelesi de Erdemir işçileri
tarafından verildi. Ağustos içinde Ereğli Demir Çelik İşletmelerine bağlı
işyerlerinde çalışan 4600 işçi, "böl, yönet" uygulamalarına karşı,
Türk-İş'in engellemelerine rağmen greve gitti. İktidar, "milli güvenliği
zedeleyici" bularak grevi bir ay erteledi. 15 Eylül'de yeniden grev
kararı alındı. İktidarın ikinci kere aldığı erteleme kararını Danıştay bozdu.
İşçiler bağlı bulundukları sendikaları da dinlemeyerek 29 Eylül'de üçüncü
defa grevi başlattılar. Müdürleri ve yardımcıları fabrikadan dışarı attılar.
İşçilerin üzerine asker sevkedildi, fakat işçiler, Demir Döküm İşçileri gibi
hareket ettiler ve askerlerle çatışmadılar. Grev 7 Ekim'de işçilerin
muhalefetine rağmen Türk-İş tarafından kaldırıldı[33].
Eylül ayında Yarımca Seramik'te çalışan 1200 işçiden 1150
tanesi Çimse-İş'ten ayrılarak Serçip-İş'e girdi. Sendika baş temsilcisinin
işten atılması üzerine işçiler işi boykot ederek, İzmit içinde bir yürüyüş ve
miting tertip ettiler. Mitinge Rabak'tan, tren işçilerinden temsilciler ve
öğrenciler katıldı[34].
26 Eylül'de 85'i işten çıkarılan ve Teksif'e girmelerine engel olunan 500
işçi, Hasan Polatkan'ın eski ortağının fabrikasında, Sancak Tül'de işten
atılanları geri aldırmak ve sendikalaşma özgürlüğünün çiğnenmesine engel
olmak amacıyla direnmeye başladılar[35].
10 Kasım günü, Ereğli Kömür İşletmesine bağlı Armutçuk kömür
üretim bölgesinde 1000'e yakın kömür işçisi, ücret azlığını protesto amacıyla
iş bıraktı[36].
Kasım ayı içinde Kartal Ege Sanayiinde, Köseköy Çelik Halat
Tel Sanayiinde, Hisar Çelik'te ve EAS Akü Sanayii'nde işçiler çetin
mücadeleler verdiler[37].
Konya Ereğlisi'nde Sümerbank'ın devrimci işçileri Teksif'i ele geçirdiler.
Sendika başkanının işe alınmaması üzerine, 3 bin işçi iş bıraktı ve civar
köylerinde katıldığı bir yürüyüş yaptı[38].
1969 yılını, işçi sınıfımız bir şehit vererek kapattı. Gamak
Motor Fabrikasında 540 işçiden 504 tanesinin Çelik-İş'ten ayrılarak
Maden-İş'e girmeleri, işvereni rahatsız etmişti. İşveren, hammadde yokluğu
bahanesiyle işçilerin bir kısmına izin verdi, bir kısmını da işten çıkardı.
İşten atılan arkadaşlarının hesabını sormak üzere fabrikaya gelen işçiler,
polisin ateş yağmuruyla karşılaştılar ve Şerif Aygül, "işçi
kardeşliği" uğruna şehit düştü. Maden-İş muhalefetine rağmen Kartal'da
4, İstanbul bölgesinde de iki fabrika oturma grevi yaparak olayı protesto
etti.[39].
1970 yılı içinde de yine Otoyol'da Chrysler'de ve daha bazı
fabrikalarda grevler, direnişler oldu.
Son iki yıldır işçi hareketlerinin basına geçen ve bizim
tespit ettiğimiz başlıcaları bunlardı.
Köylü
Hareketleri
1967 yılının Kasım ayında, Konya'nın Yunak ilçesine bağlı
Odabaşı köyünde Toprak Tevzi Komisyonunun çalıştığı bina, aynı ilçenin
Gökpınar köylüleri tarafından kuşatıldı. Kuşatma, Kulu ilçesinden gönderilen
jandarma kuvvetlerinin yardımı ile kaldırılabildi[40]. Elmalı köylülerinin mücadelesi
şiddetlenerek devam ederken, yine Konya'ya bağlı Sarayönü ilçesinin
Kuyulusebil köyünden on topraksız köylü hazineye ait toprakları zaptettiler[41].
1968 yılının Şubat ayında, Emirdağı köylerinden birinde, bir
köylü, Köy İşleri Bakanlığı'na başvurarak, toprak istediği için, ağalar
tarafından öldürüldü[42].
Öte yandan Söke'nin Bafa gölünde balık avlayan bir köylü bekçiler tarafından
vuruldu. Serçin köylüleri yaralıyı Söke'ye getirerek, gölün sahibi olduğunu
iddia eden Cemal Özbaş'ın yazıhanesinin önünde olayı protesto ettiler.
Vurulan köylünün ölmesi köylüleri iyice çileden çıkarmıştı. Serçin'liler
toplu halde Söke'ye inerek Özbaş'ların el koyduğu Bafa gölünde, cenazeyi
ağalara inat, motorla dolaştırdılar[43].
Yine Şubat ayında Fatsa'nın 24 köy muhtarı bir bildiri yayınlayarak,
Amerika'ya, "birinci ihtar"larını yaptılar[44].
Mart ayında Urfa'nın Bozova ilçesine bağlı Ortatepe köyünde,
büyük toprak sahipleriyle köylüler arasında, üç kişinin ölümüyle sonuçlanan
bir çatışma oldu[45].
Nisan ayında; Elmalı'da köylülerin ektiği topraklar ağalar
tarafından sürülmek istenince mücadele yeniden şiddetlendi[46]. Fatsa köy muhtarlarının
bildirisinden sonra Samsun'un 15 köyünden 118 imzalı "Amerikalı seni
istemiyoruz" bildirisi yayınlandı[47].
Temmuz'da Malatya'nın Akçadağ ilçesine bağlı 11 köy muhtarı,
bir bildiriyle Amerikan emperyalizmini ve ona "Çanak Tutanları"
lanetledi[48].
28 Ocak 1969'da Torbalı ilçesine bağlı Atalan köylüleri,
ağaların el koyduğu hazine arazisini işgal ettiler ve ana yol üzerine
"Bu köyde toprak mücadelesi vardır" yazılı büyük bir pankart
astılar[49]. Atalan işgalinden birkaç gün sonra
Menderes'in halası "Hanım ağa" Mesude Evliyazede'nin el koyduğu
hazine topraklarını Göllüceliler zapt ettiler[50].
7 Şubat'ta Ege tütün piyasasının açılışı dolayısıyla FKF
tarafından Akhisar'da düzenlenen mitinge binlerce tütün üreticisi katıldı.
Mitingi baltalamak için tefeci tüccarların düzenlediği saldırı, köylüler ve
gençler tarafından püskürtüldükten sonra, mitinge katılanlar "Köylü
Gençlik Elele" sloganıyla şehre bir yürüyüş yaptılar[51]. 10 Şubat'ta Akhisar'daki mitingin
bir benzeri Ödemiş'te yapıldı[52].
Yine Şubat ayında Tokat'ın Uzunburun köyündeki 2 bin dönümlük toprak,
köylüler tarafından işgal edildi[53].
22 Şubat'ta, Malatya'da devrimci dernekler tarafından düzenlenen
"Emperyalizmi, açlık ve pahalılığı tel'in mitingi"ne birçoğu köylü
olmak üzere, on bine yakın Malatya'lı katıldı[54].
Haymana ilçesinin Çuluk köyü halkı, köylerindeki toprak ağalarına
karşı bir bildiri dağıttılar[55].
Torbalı'nın Hortuna, Pancar, Kuşçuburun köylüleri ağalara ait pancar
çiftliğinin bazı kısımlarını işgal ettiler[56].
16 Nisan'da Söke'de,
köylülerin ve gençlerin el birliğiyle "Toprak reformu ve bağımsızlık
mitingi" düzenlendi[57].
13 Nisan'da, Diyarbakır'da Lice, Siverek, Suruç, Batman, Van, Muş, Malazgirt
bölgelerinden 3 bin kişinin katıldığı bir başka miting yapıldı[58]. Hilvan'da Ziraat Bankası
kredilerinin haksız dağıtımını gören köylüler, bankaya hücum ettiler[59]. Kars'ın Susuz ilçesine bağlı İncesu
ve Çamçavuş köylüleri kredi dağılımındaki adaletsizliği protesto ettiler[60]. Nisan'ın son haftasında Gaziantep'e
bağlı Oğuzeli ilçesinin Karadibek köylüleri, ağalar toprakları başkalarına
kiraya vermek isteyince 3 bin dönümlük toprağa el koydular[61]. Antalya, Manavgat ilçesinin
Çolaklı köyündeki 350 dönümlük araziye, Seki köyü ağalarının el koymak
istemesi, köylülerle ağalar arasında şiddetli çatışmalara yol açtı. Köy
jandarma ve komando birlikleriyle kuşatılarak, kadınlı erkekli birçok köylü
tutuklandı. Ağalar, toprakları jandarma nezaretinde sürebildiler[62].
Mayıs ayında Yozgat'ın Yerköy ilçesine bağlı Kayadibi
köyünden ve başka köylerden, topraksız ve az topraklı köylüler, hazine
toprağını kendine mal eden CHP milletvekili Celal Sungur'a karşı Yerköy'de
bir yürüyüş düzenlediler. Yürüyüşleri engellenen köylüler, Danıştay'a
başvurdular[63].
Keller ve Hançerli köylüleri Malatya'ya inerek hükümet meydanında Amerikan
emperyalizmine ve toprak ağalarına karşı bir miting yaptılar[64].
Haziran'da tütün üreticileri, merkezi Akhisar'da olan
"Türkiye Tütün Üreticileri Sendikasını" kurdular ve kurucular bir
bildiriyle bütün tütün üreticilerini tefeci tüccarlara karşı birleşmeye
çağırdı[65]. Dursunbey'e bağlı Akyayla Köyünün
topraksız ve az topraklı halkı ise hazine topraklarını işgal ederek
hükümetten toprak talebinde bulundular. Gemlik'e bağlı Muratoba köylüleri
zaten yetersiz olan topraklarının, baraj inşaatı yüzünden ellerinden
alınmasını ve alınan topraklara karşılık başka toprak verilmemesini protesto
ediyorlardı. Yine Malatya'da devrimcilere yapılan baskıyı yerdikleri için;
altı köylünün tutuklanması, Malatya'nın 40 köyünden yüzlerce köylünün imzalı
bir bildiriyi yayınlayarak olayı şiddetle protesto etmesine yol açtı. Tekman'da
silahlı çatışmalar oldu[66].
1947 yılından beri Düzyurt, Keleş, Hıdır, Çekaluk ve Madralı köylerindeki
hazineye ve köylülere ait toprakları kademeli olarak işgal eden Şeyh
Selahattin, Çekaluk ve Madralı'da sürüsünü otlatmak üzere yeni bir işgale
kalkınca, köylüler silaha sarılarak şeyhe baş kaldırdılar. Sonraları bir çok
yoksul köylü, şeyhin silahlı müritleri tarafından dövüldü ve yaralandı[67]. 14 Temmuz'da Fatsa köylerinin
"Fındık Fiyatları ve Demokratik Haklar" konulu mitinginde, bini
aşkın köylü, tefeciler ve Amerikan emperyalizmine çattı[68]. Polatlı kaynayan kazan gibiydi:
Karailyas köyünü satın alan Kozlu çiftliği sahipleri hasatı jandarma
kordonunda yapabildiler. Kırıkharmanı köylüleri, ağanın topraklarını
sürerken, Sakarya köyü çobanları da ağanın sürüsünü yüzüstü bıraktılar[69].
Ağustos, Doğu halkının uyanış mitinglerine sahne oldu[70]. Elbistan'lıların sağlık
mitinginde binlerce insan "doktor, ilaç, hastane isteriz" diye
bağırdılar[71].
Eylül'de Tarsus köyleri kaynıyordu: Kargılı, Firengülüs,
Baltalı, Gerdan, İznik, Melik, Hacıbozan, Yüksekballıca köylüleri "Pamuk
fiyatlarının düşüklüğünü" ve köylülere yapılan kötü muameleleri protesto
amacıyla Yenice bucak merkezinde toplandılar ve Tarsus'a kadar traktör ve
arabalarla resmi makamlara bildirimde bulunmaksızın yürüyüş yaptılar. Bir
hafta sonra yeniden bir miting düzenleyen köylüler, Ankara-Adana-Mersin
karayollarını trafiğe kapatıyorlardı[72].
12 Eylül'de Kırıkhan'da bir miting düzenlenmiştir.
Tefecilere karşı düzenlenen mitinge Amik ovasındaki 56 köyden 4 bin kişi
katılmıştı. Kozan köylüleri ise, traktörlerle Adana Ceyhan yollarını
kapatarak iktidarı protesto ediyorlardı. Aynı günlerde Silivri'ye bağlı
Değirmenköylüler Esece çiftliğinin sahip çıktığı hazine toprağının yarısını
ektiler[73]. Hatay'ın Reyhanlı ilçesine bağlı
Varışlı köyünde Değirmenköy mücadelesinin bir benzeri tekrarlandı[74].
Burdur'da pancar üreticisi köylüler, küspe satışında yapılan
yolsuzluğa engel olmak için, bir sürü yetkilinin kapısını çalıp eli boş
döndükten sonra, nihayet Aralık ayında, traktörlerle şehre inip fabrikaya
yürüdüler[75].
1970 yılının ilk ayında bildiğimiz Akhisar ve Ödemiş
mitingleri oldu[76].
Tekirdağ'ın Kaşıkçı, Taşomurca, İsmailli ve daha bir çok köylerinde öteden
beri devam eden kaynaşmalar iyice kızıştı ve gittikçe de kızışıyor. Vali,
kaymakam, jandarma komutanları vs.… her gün bir başka köyde, çiftlik
sahiplerine karşı ayağa kalkan köylüleri yerine oturtmak için terler döküyor,
tehditler savuruyorlar[77].
Son iki yılın basına geçen köylü hareketleri de, aşağı
yukarı bunlar.
Sadece basına geçen işçi, köylü hareketleri bile, yığın
hareketlerinin her geçen gün daha geniş çevrelere, yeni işyerlerine ve
kırlara doğru yayıldığını gösteriyor. Kitleler, her gün, daha çoğalarak
mücadeleye giriyor. Fabrikalarda ve kırlarda, binlerce işçi ve köylü, sınıf
mücadelesinin (bilinçli siyasi mücadele anlamında değil) çemberinden geçerek
tecrübeler kazanıyor. Kitlelerin "büyük devrimci ruhu",
"sınırsız yaratıcı gücü" kendisini ispat ediyor. Proleter devrimci
saflarda, mücadelemizin ancak bilinçli ve örgütlü kitlelere dayandığı
taktirde başarıya ulaşabileceği bilinci, her geçen gün daha fazla yerleşiyor,
kitlelere güvenmeyen, onları hareketsiz yığınlar olarak gören küçük burjuva
anlayışı, yığınların gelişen atılımları karşısında geriliyor. Yaygınlaşan
işçi, köylü hareketleri, aynı zamanda, proleter devrimci hareketimizin önüne
yeni görevler, "yeni teorik siyasi ve örgütlenme ile ilgili görevler,
yığın hareketinin gelişmesinden önceki dönemde bizi tatmin edebilenlerden çok
daha karmaşık görevler"[78]
çıkarmış bulunuyor.
Şimdi, bu yeni görevler, "teorik, siyasi,
örgütsel" görevler üzerinde duralım.
KENDİLİĞİNDEN-GELME
İŞÇİ HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ SİYASİ MÜCADELE
Kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinin Türkiye'de hızla
yoğunlaştığını ve yaygınlaştığını görüyoruz. Bu durumda kendiliğinden-gelme
mücadele ile, bilinçli siyasi mücadele ilişkilerini, kendiliğinden-gelme
hareketlerin sınıf mücadelesi içindeki yerini ve işçi sınıfı hareketinin
nasıl bir politika ve örgütlenme ile kendiliğinden-gelmelikten kurtarılıp
bilinçli siyasi mücadele haline getirilebileceğini araştırmak daha da önem
kazanmaktadır. Bütün bunları, bu konulardaki bilimsel sosyalist görüşü ve
bilimsel olmayan yanlış görüşleri ortaya koymak, mücadelemize ışık tutacak
ilkeleri tespit bakımından zorunludur.
Proletaryanın sınıf mücadelesi, yani bilinçli siyasi
mücadele, onun dünya görüşü olan bilimsel sosyalizmin emrettiği mücadeledir.
Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratmayı hedef alan ve o hedefe doğru,
bilinçle götürülen mücadeledir. "İşçilerin mücadelesi, ancak bütün
ülkenin işçi sınıfının başta gelen temsilcilerinin tek bir sınıf olarak
kendilerinin bilincine vardıkları ve tek tek patronlara değil de, tümüyle
kapitalist sınıfa ve o sınıfı destekleyen hükümete karşı yönelmiş bir
mücadeleye giriştikleri zaman sınıf mücadelesi haline gelir"[79]. İşçilerin iş güçlerini daha
elverişli şartlarla satmak için, çalışma ve hayat şartlarını iyileştirmek
için patrona karşı yürüttükleri kollektif mücadele, yani iktisadi mücadele,
yine proleter devrimcilerinin müdahalesi olmadan iktisadi ve demokratik
haklar için hükümete karşı yürütülen mücadele, kendiliğinden gelmedir.
İşçilerin, bu mücadelelere girebilmek için, tüm işçi sınıfının üyesi olduğunu
kavramaları ve çıkarlarının düzenin tümü ile uzlaşmaz olduğu bilincine
varmaları gerekmez. Şüphesiz kendiliğinden-gelme her hareket de, içinde
belirli ölçüde "bilinç ışınları"nı taşır. Lenin'in dediği gibi,
"İlkel isyanlar bile belirli bir ölçüde bilincin uyanışını ifade
ederler." Mesela sistemli grevler, daha çok "bilinç ışınları"
taşır; bunlarda sınıf mücadelesinin "filizlendiğine" tanık oluruz.
Ama yine de bu grevler, sınıf mücadelesinin kendisi değil, onun "sadece
filizlendiği" hareketlerdir. Çünkü bu grevler, sosyalizmi amaçlamaz,
sadece sendika mücadelesidir. "İşçiler çıkarlarını düzenin tümüyle
uzlaşmaz çelişkisinin bilincinde olmadıkları ve olamadıkları için", yani
onların bilinci proleter devrimci bilinci olmadığı için, bu grevler isyanlara
göre büyük bir ilerlemeyi temsil etmelerine rağmen gene de 'sınıf mücadelesi'
değildirler ve olamazlar"[80].
İşçi sınıfı, kendi çabasıyla ancak sendikacılık bilincini
geliştirebilir. İktisadî-demokratik taleplerle tek tek patronlara karşı, ya
da gerekli işçi kanunlarını çıkarması için hükümete karşı mücadele etmek
üzere, sendikalar içinde birleşmenin gerekli olduğu bilincini geliştirebilir.
"Kendi başına kalınca, kendiliğinden-gelme işçi hareketi, ancak
sendikacılığı doğurabilir ve kaçınılmaz olarak hep onu doğurmuştur"[81]. Çünkü sosyalizm ile işçi sınıfı
mücadelesi ayrı ayrı ön şartlardan meydana gelirler. Birbirine paralel olarak
gelişirler, fakat birbirini doğurmazlar. Sosyalizm, burjuva aydınları
arasında bilimin gelişmesinin bir sonucu olarak doğmuş ve zenginleşmiştir. Bu
nedenledir ki, bilimsel sosyalizm işçi sınıfına, burjuva aydınlar tarafından,
dışarıdan iletilir. Proletarya, bilimsel sosyalizmi kendi sınıf mücadelesine
dışarıdan ithal eder. Proleter devrimci bilincin, işçi sınıfının
kendiliğinden-gelme mücadelesine tabi olarak doğacağını iddia etmek, bu
bilinci işçi sınıfına götürme görevini unutturmak demektir. Bu ise, işçi
sınıfının, ideolojik bakımdan burjuvazi tarafından köleleştirilmesi sonucunu
doğurur. "Çünkü kendiliğinden-gelme işçi sınıfı hareketi
trade-unionculuktur (…) ve trade-unionculuk ise işçilerin burjuvazi
tarafından ideolojik bakımdan köleleştirilmeleri demektir"[82]. İşçi yığınları kendiliğinden-gelme
mücadeleleri içinde bağımsız bir ideoloji yaratamayacaklarından, ya burjuva
ideolojisini ya da sosyalist ideolojiyi benimsemek, bunlar arasında bir seçim
yapmak zorunda kalacaklardır. "Sosyalist ideolojiyi herhangi bir biçimde
küçümsemek, bu ideolojiye azıcık olsun sırt çevirmek", işçi sınıfına siyasi
bilinç iletme görevini azıcık olsun ihmal etmek, burjuva ideolojisini
güçlendirmeye yarayacaktır. Çünkü burjuva ideolojisi, köken bakımından
proletarya ideolojisine nazaran çok daha eskidir, çok daha gelişmiştir ve çok
geniş ölçüde yayılma imkânları vardır[83].
Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, kendiliğinden-gelmeliğe
boyun eğmek, onu yüceltmek, bilincin rolünü küçümsemek işçiler üzerinde
burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmeye yarayacağından, objektif olarak
burjuvaziye hizmet etmek olur.
Proleter devrimcilerinin görevi, işçi sınıfı hareketini,
proleter devrimci hareketin kanadı altına almak, onların büyük gücünü
proleter devrimci hareketin emrine vermektir; kendiliğinden-gelmeliğe boyun
eğerek proleter devrimci hareketin büyümesini geciktiren bütün eğilimlere
karşı hoşgörü göstermeden mücadele etmektir. Proleter devrimci politika, işçi
sınıfı hareketini proleter devrimciliğinin kanadı altına alma, işçi sınıfının
kendiliğinden gelme hareketini bilimsel sosyalizmle birleştirerek, onu
bilinçli siyasi mücadeleye yükseltme politikasıdır ve kendiliğinden
gelmeliğin politikası, "İşçi sınıfının burjuva politikası" olan
trade-unioncu politikanın tam zıddıdır. Proleter devrimci politika, işçi
sınıfının siyasi eğitimini, siyasi bilincin gelişmesini aktif olarak ele
almayı emreder. İşçi yığınlarının bilincini gerçek bir siyasi bilinç, gerçek
bir sınıf bilinci düzeyine
yükseltmeyi emreder.
İşçi yığınlarının bilinci, ne zaman gerçek siyasi bilinç,
gerçek bir sınıf bilincidir? Yine Lenin'e başvuralım:
"Eğer işçiler, hangi sınıflar gadre uğrarsa uğrasın,
her türlü suistimale karşı, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı
tepki göstermeye alışmış (iseler) ve işçiler bunlara karşı herhangi bir
açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (Sosyalist) açıdan tepki göstermeye alışık
(iseler), işte o zaman … işçi sınıfının bilinci gerçek bir sınıf bilinci
(olabilir). Eğer işçiler, öteki sosyal sınıfların her birini entellektüel,
manevi ve siyasi hayatlarının bütün tezahürlerinde gözleyebilmek için somut
ve aktüel siyasi gerçek ve olaylardan yararlanmasını (öğrenirlerse) … eğer
materyalist tahlil ve kıstasları, bütün sınıfların, kategorilerin, grupların,
bütün eylem ve hayat tarzlarına pratik olarak uygulamayı (öğrenirlerse, işte o
zaman) … işçi yığınlarının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir)"[84]. Proleter devrimci işçiler, bütün
sınıf ve tabakaların "iktisadi niteliğini, sosyal ve siyasi
özelliklerini", bunların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir… Marx'ın
deyimiyle, "muhafazakârların parolası olan 'adil bir işgücü karşılığında
adil bir ücret' yerine, bayraklarına 'sömürme düzeninin kaldırılması
parolası'nı"[85]
yazan ve bunun gerektirdiği mücadeleye giren işçilerdir.
İşçi sınıfını siyasi bilince nasıl ulaştıracağız? Bunun için
toplumun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz. Bütün haksızlıklara karşı
zamanında ve geniş mücadele kampanyaları örgütlendirmeli, canlı olayları,
çevremizde olup bitenleri yığınların gözleri önüne sermeliyiz. Bütün
alanlarda örgütlenen bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası, "Ancak
böyle bir kampanya, yığınların siyasi bilince ulaşmasını sağlayabilir ve
yığınların devrimci eylemini hızlandırabilir"[86]. Siyasi ajitasyon görevini yerine
getirebilmek için, hayatın bütün alanlarını kapsayan geniş bir siyasi
gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmek, siyasi ajitasyonu zulmün bütün
belirtilerini ele alarak yürütmek zorunludur. "Geniş bir siyasi
gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmezsek, işçilerin siyasi bilincini
geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğimiz besbelli değil midir?"[87].
Böyle bir eylem,
besbellidir ki bu eylemin muhtevasıyla sıkı sıkıya bağlı bir örgütü gerektirir.
Bu örgüt, birinci olarak, her şeyden önce ve başlıca mesleği devrimci eylem
olan kimselerden kurulmalıdır. Üyeler arasındaki bu ortak özellik, işçilerle
aydınlar arasında ve çeşitli meslek grupları arasındaki her türlü farkı kesin
olarak siler. İkinci olarak, bu örgüt, bütün şartlarda ve bütün dönemlerde
mücadeleyi sürdürebilecek sağlam bir yapıya sahip olmalıdır. Ancak böyle bir
örgüt, bütün ülke çapında siyasi gerçekleri açıklayacak geniş, dengeli ve
sürekli bir siyasi ajitasyon yürütebilir. Sağlam bir devrimci hareket ancak
böyle bir örgütün varlığıyla mümkündür. Çünkü ancak böyle bir örgüt
mücadelenin çeşitli ve hızla değişen şartlarına uyabilir. Çünkü, ancak böyle
bir örgüt, küçük grup ve hizipleri harekete katılan bütün unsurları bir bütün
içinde toplayabilir, geniş yığın örgütlerini kendisine bağlayabilir, denetim
ve yönetimine alabilir. Ve yine, ancak böyle bir örgüte, eyleminin başlıca
muhtevası toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon
olan bir örgüte sahip olanlar, "devrimin geldiğini önceden görememe
tehlikesini en aza indirmiş" olabilirler ve "sınıf mücadelesinin
kendini büyük ölçüde ortaya koyuşu sırasında" geniş örgütsüz yığınlara
da bir ölçüde kumanda
edebilirler.
Kendiliğinden gelme yığın hareketleri ne kadar yaygınlaşır
ve büyürse, böyle bir örgütün gereği o ölçüde artar. "Ancak Marksizmi
anlamayanlar … işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelme yükselişinin …
devrimciler örgütünü yaratma görevinden bizi azadettiğini düşünebilirler. Tam
tersine bu hareket, örgüt görevini bize yüklemektedir; çünkü mücadele güçlü
bir devrimciler örgütü tarafından yönetilmediği sürece, proletaryanın
kendiliğinden gelme mücadelesi hiçbir zaman onun gerçek sınıf mücadelesi
olamaz"[88].
Mao Zedung'un deyişiyle de "devrimci prensiplere, Marksizm-Leninizmin
devrimci tarzına göre kurulmuş bir parti olmaksızın, işçi sınıfı ve geniş
halk kitleleri emperyalizme ve uşaklarına karşı yöneltilemez."
Eyleminin başlıca muhtevası, temerküz noktası, toplumun
bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan devrimciler
örgütü, bu çalışmayı en iyi biçimde ancak bütün ülkeyi kapsayan ve düzenli
aralıklarla yayınlanan bir gazete ile başarabilir. Üstelik böyle bir gazete
propaganda ve ajitasyon görevinden başka, bir örgütlenme görevi de
yapacaktır. "Bir gazete sadece kollektif propagandacı ve kollektif
ajitatör değil, aynı zamanda kollektif örgütlendiricidir de"[89].
Buraya
kadar, kendiliğinden gelmeliğin ne olduğunu ve işçi sınıfını nereye
götüreceğini, kendiliğinden-gelmelik karşısında proleter devrimcilerinin
görevini, bilinçli siyasi mücadeleyi ve bu mücadelenin icabı olan
örgütlenmeyi, bilimsel sosyalizmin esas kaynaklarına dayanarak özetlemiş
bulunuyoruz. Şimdi de, kendiliğinden gelmeliğe boyun eğen, proleter devrimci
saflara sokulmuş iki siyasi akım üzerinde duralım.
KENDİLİĞİNDEN
GELMELİĞE BOYUN EĞEN İKİ AKIM:
EKONOMİZM VE TERÖRİZM
Ekonomizm, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini
yüceltme, putlaştırma teorisidir. Ekonomizm, siyasi mücadeleyi reddetmeyen,
fakat kendiliğinden-gelme siyasi mücadelenin bilinçsizliği önünde boyun eğen,
yani, proleter devrimci politikayı, trade-unioncu politika derekesine düşüren
bir akımdır. Ekonomizmin benimsediği politika, işçilerin içinde bulundukları
şartlardan ileri gelen acıların hafifletilmesini sağlamaya yönelir.
Hükümetten gerekli kanunların çıkarılmasını talep ve bunun için mücadeleyi
kabul eder. Ama bu politika, işçileri sermayenin boyunduruğunda tutan
şartların ortadan kaldırılmasını hedef almaz.
Ekonomizm, işçilerin sınıf bilincini geliştirmek için,
iktisadi mücadeleyi biricik ya da başlıca temel sayar. Ekonomizm, iktisadi
mücadelenin yığınları aktif siyasi mücadeleye çekmek için en geniş uygulama
alanı ve bir araç olduğunu iddia ederek, siyasi ajitasyonun kapsamını,
işçilerin siyasi bilincinin gelişmesini hiçbir zaman sağlayamayacak olan dar
bir çerçeve içinde sınırlandırır. Bütün yönleri ile siyasi ajitasyon yerine,
"aşamalı bilinçlendirme teorisi"ni koyar; önce ekonomik mücadele
bilinci, sonra bu mücadele sınırları içinde kazanılan siyasi bilinç(!).
"Bir grevden sonra, hiç değilse birkaç grevden sonra, hükümet polisi ve
jandarmayı karşılarına çıkarınca, yığınlar kısa vadeli çıkarlarını anlamaya
başlıyorlar" iddiası, ekonomistlerin, oportünizmin teorisi olan
"aşamalı bilinçlendirme teorisi"nin tipik bir örneğini teşkil eder.
Ekonomizm "işçi sınıfının dikkatini, gözlem imkânlarını
ve bilincini" yalnız işçi sınıfı üzerine, işçi sınıfının iktisadi
mücadelesi üzerine çeker. "Salt işçi hareketi" taraftarıdır; işçi
olmayan her aydına, sosyalist de olsa, düşman gözüyle bakar. Böylece işçi
sınıfının "çağdaş toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler
hakkında tam bir bilgi, … siyasi hayatın tecrübesine dayanan bir bilgi"[90] sahibi olmasını önler.
Ekonomizmin, "İktisadi mücadelenin siyasi ajitasyon
için en geniş ölçüde uygulanabilen araç olduğu yolundaki, bizim görevimizin
bu gün iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma vb.
olduğu yolundaki iddiaları, sadece siyasi bakımdan değil, örgüt bakımından da
görevlerimizin dar sınırlı bir anlayışını yansıtır"[91]. Devrimci politikanın yerine,
kendiliğinden-gelmeliğin politikası olan trade-unioncu politikayı koyan ekonomizm,
devrimciler örgütünün yerine de, kendiliğinden gelişen örgüt biçimlerini
koyar. "Devrimci eylemde dar kapsamda yetinmeyi, bu kadar dar eylem
temeli üzerinde iyi bir devrimci örgütün kurulamayacağını anlayamamayı,
nihayet (ki bu en önemlisidir) bu kadar dar kapsamlı çalışmayı haklı
göstermeyi ve onu özel bir 'teori' durumuna yükseltmeyi, yani bu mücadelede
de kendiliğinden gelmeliğe boyun eğmeyi ifade eden" ilkelliği savunur.
İlkellik, ekonomizmle sıkı sıkıya bağlıdır. Ekonomizmden kurtulmadıkça, ilkellikten,
yani dar kapsamlı örgüt eyleminden kurtulmanın imkânı yoktur. Ekonomizm,
yığın hareketine "devrimci eylemimizi güçlendiren ve ona hız veren bir
şey olarak değil de, bizi devrimci eylemi yürütme zorunluluğundan azad eden
bir şey" olarak bakar [92].
Bu nedenle de, birinci ve en acil pratik görevimizin siyasi mücadeleye
gerekli enerjiyi, çetinliği ve devamlılığı sağlayabilecek olan bir
devrimciler örgütü yaratılması olduğunu göremez. Örgütlenmede gevşekliği
savunur. İşçilerin yığın örgütleriyle devrimciler örgütünü birbirinden
ayırdedemez.
Besbelli ki, ekonomizm işçi sınıfını kurtuluşa değil, onu
bataklığa, burjuvazinin kuyruğuna takmaya, köleleştirmeye götüren bir
akımdır.
Terörizme geçelim:
Terörizm genel olarak, iktidarın terörle yıldırılacağı ve
düzenin terörle bozulabileceği görüşüdür. Terörizmle ekonomizm arasında
zorunlu bir iç bağlantı, ortak bir kök vardır. Bu bağlantı, bu ortak kök,
kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğme denen şeydir. Ekonomistler, 'salt işçi hareketleri'
önünde boyun eğerler; "Teröristler ise, devrimci mücadele ile işçi
sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme
yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların tutkulu
öfkesinin kendiliğinden-gelmeliği önünde boyun eğmektedirler"[93]. Terörizm, en geniş siyasi
ajitasyonun yerine terörü, "heyecanlandırıcı terörü" koyar. Bütün
alanları kapsayan siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının mutlak olarak
zorunlu olduğunu göremez. Siyasi mücadeleyi birtakım komplolar olarak
sınırlandırır. Siyasi devrimi gerçekleştirmek için sıkı ve inatçı bir
mücadele ile proletaryayı eğitmek, devrimcilerin güçlü bir örgütünü yaratmak
yerine, heyecanlandırıcı bir terörizm ile işçi sınıfı hareketini
canlandırmayı savunur.
Terörizmin örgütlenme anlayışı da, siyasi mücadele
anlayışına uygun olarak, ilkelliği savunmaktadır. Lenin, ekonomizm ile
terörizmi karşılaştırarak şöyle der: "Biri oportünist, öteki ihtilalci
olan bu iki eğilim, egemen bulunan ilkel metotlara boyun eğmektedirler"[94]. Ve yine teröristlerin terör
çağrıları ve ekonomistlerin iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik
kazandırma yolundaki çağrıları "şu anda Rus devrimcilerinin omuzlarına
yüklenen en acil görevden, örgütlenme ve bütün biçimleriyle siyasi ajitasyon
görevinden kaçmak için iki ayrı yoldan başka bir şey değildir"[95] der.
Kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğen bu iki akımı, bunların
siyasi görev ve örgüt anlayışlarını da Lenin'den yaptığımız aktarmalarla özet
olarak vermiş bulunuyoruz. Şimdi, yukarıdaki bilgilerin ışığında ülkemizdeki
işçi hareketlerinin değerlendirilmesine ve sonra da kendiliğinden-gelmelik karşısında
yine ülkemizdeki yanlış eğilimlerin, bunların dünya proleter devrimci
hareketi içindeki yerlerini dikkate alarak eleştirisine geçelim.
ÜLKEMİZDEKİ
İŞÇİ HAREKETLERİNİ DOĞRU DEĞERLENDİRELİM
Aybar-Aren oportünizmi, bilindiği gibi ülkemizdeki işçi hareketlerinin
sosyalist hareket olduğunu iddia etti ve halen de etmektedir. Onlara göre,
işçi yığınlarının kendiliğinden-gelme hareketleri
"anti-kapitalisttir", yani "sosyalizm" içindir. Önce
Aybar-Aren oportünizmine, daha sonra "üçüncü yol" adı altında popülizme
uzun süre yataklık ettikten sonra, sözümona bir özeleştiri yaparak bugün
"ilkesiz birlik cephesiyle" ilkesiz bir birlik kuran ANT dergisine
göre de, kendiliğinden-gelme işçi hareketleri "anti-kapitalist"
yani "sosyalist" bir mücadeledir. Hatta bu dergi Alpagut
işçilerinin kömür ocağına el koymaları üzerine "işte sosyalist
işletme" diye yaygarayı basmıştır. Ama şimdi artık bu türden "büyük
iddialar" fazla ileri sürülemiyor, sürülse bile kimseyi inandıramıyor.
Bugün, saflarda, benzeri iddialar, daha değişik, daha "devrimci"
biçimler içinde ileri sürülüyor ve bilinçsiz insanlar üzerinde az çok
inandırıcı da olabiliyor.
Şu satırlara bir göz atalım: "Bütün bu hareketler (işçi
hareketleri) bir bakıma, meslekî hak ve istemlerin ötesinde mevcut rejime,
Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar değil midir? Yani bütün bu
hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme
belirtileri değil midir? (Siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist
mücadele olması demek değildir. Sosyalist mücadele olması için tek tek
patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir.) Aylardan beri süregelen
işçi sınıfı hareketi, işçi sınıfının sınırlı da olsa 'kendi kendine
sınıf'dan, 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğunun
belirtileridir"[96].
Bu görünüşte "devrimci" ifadenin altında gerçekte korkunç derecede
gerici bir ekonomizm yatmaktadır. Takip edelim: "Yani bütün bu
hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme
belirtileri değil midir?" Olabilir. Hatta çoğu zaman "siyasi
mücadeleye dönüşmenin belirtileri" değil, "siyasi mücadele"nin
ta kendisi de olabilir! Ve Lenin'in dediği gibi, zaten çoğu zaman ekonomik
mücadeleye polis siyasi bir nitelik verir ve ülkemizde de vermektedir. Ama bu
sosyalist siyasi mücadele değil, trade-unioncu siyasi mücadeledir;
kendiliğinden-gelen siyasi mücadeledir. Ekonomistlerin önünde eğildikleri
(bugün de Aydınlık Sosyalist Dergi'nin önünde eğildiği) kendiliğinden siyasi
mücadele (!); işçi sınıfını hiç bir zaman kurtuluşa götürmeyen ama, sadece
burjuvaziye ideolojik bakımdan köle olmaya götüren siyasi mücadele (!).
Burjuvazinin kabul ettiği siyasi mücadele (!), yani "İşçi sınıfının
burjuva politikası"! İşçi hareketlerinin "siyasi hale dönüşmeye
yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir". Yazar burada
"yönelme" sözcüğünün altını çizdiğine göre, işçilerin hareketi,
siyasi hale dönüştüğü zaman, işçi hareketleri "sosyalist mücadele"
haline gelmiş olacaktır. Bu fikir bir sonraki cümlede de daha tam ve daha
mükemmel bir ifadeye kavuşmuştur: "Sosyalist mücadele olması için tek
tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir." Sözgelimi
hükümete karşı sekiz saatlik iş günü kanunu için yürütülen mücadele "tek
tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıktığı için" üstelik siyasi hale
dönüştüğü için, "sosyalist mücadele"dir(!). Sözgelimi genel grev
kararı için hükümete karşı yürütülen mücadele de yine "tek tek
patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü
için "sosyalist mücadele"dir(!). Hükümetin gerekli işçi kanunlarını
çıkarması için yürütülen her mücadele "tek tek patronlara karşı
mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için
"sosyalist mücadele"dir(!). Türk-İş'in, Ağustos'ta düzenlediği,
"Büyük İşçi Mitingi", "tek tek patronlara karşı mücadele"
olmaktan çıkmıştı ve tam siyasi bir hale dönüşmüştü, çünkü, "hükümetin
ve parlamentonun işçi meselelerine karşı takındığı ters tutumu protesto
etmek" amacıyla düzenlemişti[97].
İşte sosyalist mücadele(!). Bu sosyalist mücadele anlayışının ekonomist
anlayıştan ne farkı vardır, söyler misiniz? Bu reformlar uğruna mücadeleyi
devrimci ifadelerle süsleyerek, "sosyalist mücadele" adı altında
önümüze yeniden sürmek değildir de nedir?
İşçi hareketlerinin "bir bakıma … mevcut rejime,
Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar" olduğu iddiasına gelince,
bu iddia sadece "bir bakımdan", trade-unioncu siyasetle, proleter
devrimci siyaseti ayıramayanlar bakımından doğrudur. Çünkü bize göre,
proletaryanın rejime ve Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışı, herhangi
bir "bakımdan" değil de, proleter devrimci açıdan olduğu zaman,
yani işçi sınıfı menfaatlerinin bu rejimle olan uzlaşmaz çelişkisini
kavrayarak ve Amerikan emperyalizminin bütün dünya işçilerinin baş düşmanı
olduğunu, onu yenmeden işçilerin kurtuluşunun imkansız olduğunu, proleter
enternasyonalizmi ve onun kendisine yüklediği devrimci görevi kavrayarak
"rejime ve Amerikan emperyalizmi"ne karşı çıktığı zaman gerçek bir
tavır alıştır! Proletaryanın "rejime ve Amerikan emperyalizmine tavır
alışı" budur, bu olmalıdır! Başka türlü bir tavır alış, mesela bir küçük
burjuva demokratı için yeterli sayılabilirse de, proletarya için kesinlikle
yetersizdir ve onun henüz geri olduğunun, onu bilinçli siyasi mücadele seviyesine
yükseltmek için epey mücadele etmek gerektiğinin işaretidir. Görüldüğü gibi
"Aydınlık Sosyalist Dergi" yazarı proleter devrimci siyasi mücadele
ile, kendiliğinden siyasi nitelik kazanan mücadeleyi, yani trade-unioncu
politikayı birbirinden ayıramamakta ve durmadan, proleter devrimci
politikadan trade-unioncu politikaya kaymaktadır.
"İşçi sınıfının, 'kendi kendine sınıf'dan 'kendisi için
sınıf' durumuna geçmekte olduğu" iddiasına gelelim: Bu doğrudur, ama bunun
belirtileri, yazarın sandığı gibi işçilerin trade-unioncu politik mücadelede
aldığı yol değil, her gün daha çok sayıda işçinin proleter devrimci düşünceyi
benimsemeye ve ona yakınlık duymaya başlamasıdır. Bu ise işçi sınıfının
kendiliğinden mücadelesinin doğurduğu bir sonuç değil, 50 yıllık proleter
devrimci mücadelenin ve mesela yazarın pek itibar etmediği İŞÇİ-KÖYLÜ
gazetesinin, proleter devrimci kadroların çabalarının ürünüdür.
İşçi sınıfı objektif olarak en devrimci sınıftır. Fakat onun
devrimciliğinin esası, proleter devrimci düşünceyi sınıf mücadelesine rehber
edinebilmesinde ve edinmesindedir. Bu ise, bilimsel sosyalist düşünceyi
benimseyen aydınların, bu düşünceyi işçi sınıfına götürmesiyle mümkündür. Bu
görevin ihmaline yol açacak, kendiliğinden-gelmeliğin önünde her boyun eğiş,
işçi sınıfının davasını, en hafif tabiriyle, geriye itmek olur. Objektif
olarak burjuvaziye (ülkemizde emperyalizme) teslimiyettir. Bu gerçeği iyice
bilelim. Ve işçi sınıfımızın bugün içinde bulunduğu durumu bu gerçeği bilerek,
doğru tahlil edelim.
İşçi sınıfımız bugün ne için mücadele ediyor? Son iki yılın
önemli işçi hareketlerini gözden geçirelim. Derby işgali, Finfinis Branda
Fabrikası boykotu, Keban Barajı, Magirus, Karayolları grevleri, Singer
işgali, Tuslog'da başlayan ve diğer Amerikan işyerlerine sıçrayan grev, Horoz
Çivi ve Pirelli boykotu, Hoechst grevi, Alpagut ve Demir Döküm işgali,
Yarımca Seramik işçilerinin boykot ve mitingi, Erdemir grevleri, Eğe Sanayii,
Çelik Halat, Armutçuk direnişleri, Konya Ereğli Sümerbank işçilerinin
yürüyüşü, Gamak olayları… Bunlar niçin oldu? Hedefleri neydi? Sendika
özgürlüğünün çiğnenmemesi ve sendika değiştirdiği için işten atılanların geri
işe alınması, işyerinde iş emniyetinin sağlanması, iş teminatı, işten
çıkarılanlar için kıdem ve hizmet tazminatı, angaryanın kaldırılması, yıllık
ikramiye, sosyal yardım, yapılacak tensikatlarda sendika temsilcisinin
bulunması (Tuslog), toplu sözleşme hükümlerinin uygulanması, işçiler
üzerindeki baskının kaldırılması, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi (Alpagut,
Gamak), işyeri temsilciliğinin tanınması (Eğe), ücretlere zam, çocuk zammı,
sosyal güvenlik, prim dağıtımının kısım şeflerinin inisiyatifinden
çıkarılması (Eğe), işyeri müdürünün değiştirilmesi, işçilerin fabrika
yönetimine katılması ve "böl-yönet" uygulamasının kaldırılması
(Erdemir), asgari ücretlerin uygulanması, vb… Görüldüğü gibi işçilerimizin
mücadelesi henüz iktisadi ve demokratik haklar içindir. Hedef: Yasalara ve
anayasaya girmiş hakları çiğnetmemek, bu hakları söke söke almaktır. Bu
mücadele işçinin sadece kendi çabasıyla ulaşabileceği mücadeledir. En
nihayet, "Sendikalar içinde birleşme, işverenlere karşı mücadele etme ve
hükümeti gerekli işçi kanunlarını kabul etmeye zorlama…" mücadelesidir.
Bu hedefler uğruna mücadele, "sonuçları doğuran sebeplere karşı mücadele
değil, sadece sonuçlara karşı mücadele"dir. "Sadece geçici çareler
uygulayan, fakat hastalığı iyi edemeyen" mücadeledir[98]. Ne zamanki işçi sınıfı hareketi,
işbirlikçi iktidarın devrilmesi görevini, birinci görev olarak kabul
edecektir ve bunu gerçekleştirmeye yönelecektir, o zaman işçi sınıfının
mücadelesi "geçici çareler yerine, hastalığı iyi etmeye yönelmiş"
bilinçli siyasi mücadele düzeyine yükselecektir.
Proleter devrimci hareket, eylemine her zaman reformlar
uğruna mücadeleyi katar ve katmalıdır. Fakat proleter devrimci hareket,
"bütünün bir parçası olarak reformlar uğruna mücadeleyi, özgürlük uğruna
ve sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye tabi kılar"[99]. Reformları, amaç edinmez; reformları
devrimi başarmak için araç olarak kullanır. Bu anlamda, devrimci
mücadelemizin alanını ve olanaklarını genişletmek anlamında işçilerimizin
mücadelesi milli demokratik devrim mücadelemizin bir parçasıdır[100].
Bunlar, "sosyal devrime götüren sınıf mücadelesinin ve
güçlü sınıf içgüdüsünün kendiliğinden
ifadesi"dirler[101].
Devrimci mücadelemizi yüreklendirir ve ona hız verirler. İşçi sınıfı daha
geniş hareketlere girme yeteneğini, sermaye ile girdiği bu günlük
çatışmalarla kazanır. Sınıf mücadelesi, bu günlük mücadeleler içinde
"filizlenir". Ama sadece "filizlenir". Biz, işçi
sınıfının günlük mücadelesini ne küçümsüyoruz, ne de gereksiz buluyoruz. Ama
bu mücadelenin öneminin doğru tespit edilmesini istiyoruz. Lenin şöyle diyor:
"Biz sadece, Sosyal-Demokratlar her grevi yönetmeyi başarırlarsa
memnunluk duyarız. Çünkü Sosyal-Demokratların söz götürmez görevi,
proletaryanın sınıf mücadelesinin her biçimini yönetmektir ve grevler, bu
mücadelenin en derin, en güçlü mücadelelerinden biridir. Ama ipso facto bir
sendikacılık hareketinden fazla bir şey olmayan bu basit mücadeleyi erdemli
ve bilinçli sosyal demokratik mücadele diye nitelendirseydik, böyle
düşünenler kuyruğunda sonuncu olurduk"[102].
Ülkemizdeki işçi hareketlerinde ne görüyoruz? İşçilerimizin
mücadelelerinde giderek daha tutarlı, daha hesaplı, daha tecrübeli, daha
bilgili olmaya başladıklarını görüyoruz. İşçi sınıfı saflarında giderek, daha
sıkı, daha geniş çapta bir dayanışmaya tanık oluyoruz. Grevlerde, işgallerde,
boykotlarda… "daha şimdiden sınıf mücadelesi filizleniyor". İşçi
yığınlarının bilinçli yaşantıya ve bilinçli mücadeleye doğru
kendiliğinden-gelme uyanışı, proleter devrimci düşünceyle silahlanmış
devrimci kadroların çabalarıyla birleşince, birtakım küçük taleplerle
mücadeleye başlayan işçilerin, "Bağımsız Türkiye", "Kahrolsun
Amerika", "Yaşasın Demokratik Türkiye" gibi devrimci şiarlara
ulaştığını görüyoruz[103].
Bundan çıkarılacak sonuç, "Bağımsız Türkiye" diye bağıran
işçilerimizin hemen proleter devrimcisi oldukları değil, fakat, bu işçilerin
hızlı bir bilinçlenme süreci içinde oldukları ve proleter devrimci düşünceyi
benimsemeye hazır ve yatkın olduklarıdır ve eğer biz işçi sınıfının siyasi
eğitimini acil olarak ele alıp yürütürsek, bilinçli siyasi mücadeleye çabucak
ulaşabilecekleridir. Çünkü işçilerin, yukarıdaki şiarları benimsemesi,
genellikle, proleter devrimci dünya görüşü açısından değildir. Sözgelimi
"Kahrolsun Amerika" diye bağıran işçiler, bu şiarı, "Amerikan
emperyalizmini bütün dünya işçilerinin düşmanı" olarak gördükleri, dünya
halklarının kurtuluşunu emperyalizmin yenilmesinde gördükleri, proleter
enternasyonalizmini kavradıkları için değil, genellikle köklü küçük burjuva
ön yargılarınca, milli bencilliğin, milli dar görüşlülüğün etkisiyle
benimsemektedirler. Böyle olması da doğaldır. Çünkü "sömürge halklarının
ve zayıf düşmüş ulusların emperyalist devletler tarafından yüzyıllar boyu
uğratıldıkları zulüm, ezilen ulusların emekçi yığınlarında, sadece kin değil,
aynı zamanda proletaryaları da dahil [abç. — İ.K.] genel olarak ezen uluslara
karşı güvensizliği de doğurmuştur"[104].
Fakat, bir proleter devrimcisi için hiçbir zaman doğal olmayan şey, işçi
yığınlarındaki güçlü küçük-burjuva önyargılarının, milli bencilliğin, milli
dargörüşlülüğün arkasına takılmak, bunu proleter enternasyonalizminin gereği
olan anti-emperyalizm ile, yurtseverlik ile karıştırmak ve böylece de işçi
yığınlarını proleter yurtseverliğine ulaştırma mücadelesini örtbas etmektir.
Evet, işçi hareketleri "Amerikan emperyalizmine tavır almışlar"dır
ama, ne yazık ki, henüz bilinçli proleter devrimcisinin tavır alışları
değildir. Her kim bu gerçeği göremiyorsa, görmezlikten geliyorsa, o kimse
proletaryayı bilinçlendirme mücadelemizi unutturduğu için, işçi sınıfımızı
burjuvazinin ideolojik hakimiyetine teslim ediyor demektir. Unutulmamalıdır
ki: "Eğer işçiler … her türlü suistimale karşı, keyfi davranışlara,
zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı … başka herhangi bir açıdan
değil de, Sosyal-Demokrat (proleter devrimci) açıdan tepki göstermeye alışık
değillerse [abç. —İ.K.], işçi sınıfının bilinci, gerçek bir siyasi bilinç
olamaz."
Mücadele vermiş işyerlerinde yapılan ve TÜRK SOLU'nun 117.
sayısında yayınlanan soruşturmaya, işçi temsilcilerinin verdiği cevaplar
işçilerimizin bilinç seviyelerini kavramaya yardım edecek önemli bir
belgedir. Orada, işçi sınıfımızın uyanık kesimlerinin bile, halen sosyalizmi
doğru dürüst bilmediklerini, fakat onu benimsemeye açık ve hazır olduklarını
görürsünüz.
Şüphesiz ki, ne milli demokratik devrim, ne de sosyalist
devrim, "meslek dargörüşlülüğü"ne tutulmuş, trade-unioncu
önyargılara kapılmış tek bir işçinin kalmadığı güne kalacak değildir. Fakat
her iki devrimde de bilimsel sosyalizmin, en azından işçi sınıfının öncü
müfrezesine malolması ve bilimsel sosyalizmin esaslarına göre örgütlü öncü
müfrezenin, işçi sınıfının ve müttefik olarak köylülüğün önemli bir kesimine,
kumanda etmesi gerekir.
Toparlarsak:
a) İşçi sınıfımızın bugünkü mücadelesi geniş ölçüde
iktisadi-demokratik haklar için sendikal mücadeledir. Bu mücadelenin içindeki
işçilerimizin geniş kesimleri gerici ideolojilerin baskısı ve hakimiyeti altındadır.
b) İşçilerimizin daha dar bir kesimi iktisadi-demokratik
haklar için mücadelede önemli tecrübeler, bilgiler kazanmış, giderek daha
tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranış ve dayanışma
bilincini geliştirmiştir. Bu kesim proleter devrimci düşünceyi, bilinçli
siyasi mücadelenin gereğini henüz kavrayamamıştır ama proleter devrimci
düşünceyi benimsemeye ve mücadelede kılavuz edinmeye açık ve hazırdır.
c) Sayıları az olmakla birlikte, TİP, DDD ve İPSD saflarında
gerçek sınıf bilincine ulaşan işçilerimizi de bir başka kesim olarak anmak
gerekir.
EN
GERİCİ SENDİKALARDA DAHİ ÇALIŞMALIYIZ
İşçi sınıfımızın sendikalaşma düzeyini ve işçi
hareketlerinde sendikaların rolünü ele almadan önce, genel olarak sendikalar
ve proleter devrimci hareketin sendikalar karşısında görevleri üzerinde
duralım.
Batıda sendikalar, işçilerin kapitalistlere karşı
kendiliğinden gelme mücadelesinin belirli bir aşamasında ortaya çıkan
mücadele örgütleridir. "İşçilerin dağınıklığını doğurup devam ettiren,
aralarındaki kaçınılması imkânsız rekabeti ortadan kaldırmak, yahut hiç
olmazsa kısmak, kendilerini hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne
yükseltecek, mukaveleye dayanan iş şartları koparmak için gösterdikleri
spontane (kendiliğinden-gelme) teşebbüslerden doğmuşlardır"[105]. Sendika, işçi sınıfının, sırf kendi
çabasıyla ulaşabildiği ve en kolayca ulaşılabilir olan örgüt biçimidir ve
sendikalar işverenlere ve hükümete karşı mücadele etmenin gereğini anlayan,
bilinçlenmenin bu ilkel devresine ulaşmış olan işçiler tarafından sermayenin
baskılarına karşı direnme merkezi olarak kurulmuşlardır. Sendikalar, işçi
sınıfına kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında büyük ilerlemeler sağlamıştır;
işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna bu örgütler son vermiştir.
Proletaryanın en yüksek örgütlenme biçimi, onun siyasi
mücadele aracı olan parti, gelişmeye başladığı zaman, sendikalar, kaçınılmaz
olarak meslek dar görüşlülüğü, siyaset dışı kalma eğilimi gibi gerici
özellikler göstermeye başlamışlardır. Sendikalar, işçilerin dağınık ve güçsüz
durumuna son vermiş olmaları bakımından ilerici, en kolay ulaşılabilir örgüt
olmaları nedeniyle, kaçınılmaz olarak işçilerin mücadelesini dar sınırlar
içerisine, işçi sınıfının kurtuluşunu imkânsız kılan sınırlar içerisine
hapsettikleri için de gerici bir nitelik taşırlar. Fakat, sendikaların bu
gerici niteliği, proleter devrimcilerinin sendikalarda çalışmasına engel
değildir. Sendikalar işçi sınıfının nihai kurtuluşunu hiç bir zaman
gerçekleştiremezler, fakat, işçi sınıfının bilinçli, örgütlü gücü olan
partiyi işçi kitleleri ile ileri düzeyde birleştirebilirler ve
birleştirmelidirler. Sendikalarda teşkilatlanmış güçler, işçi sınıfının nihai
kurtuluşu için bir manivela olarak kullanılabilirler ve kullanılmalıdırlar.
Bu nedenle parti, sendikalar arasındaki sınır çizgisini titizlikle koruyarak,
sendikalara kendi anlayışını sokmaya ve onları etkisi, yönetimi ve denetimi
altına almaya mutlaka çalışmalıdır.
Karşı-devrimci sendikalarda, uzlaşıcı oportünist
sendikalarda, niteliği ne olursa olsun bütün sendikalarda çalışmak ve bunları
partinin 'yönetimi ve denetimi' altına almaya, işçi yığınlarını proleter
devrimci hareketin saflarına kazanmaya uğraşmak, proleter devrimcilerinin
görevidir. "…'yığınlara' yardımcı olabilmek için onların sevgisini
kazanabilmek için davaya katılmalarını ve desteklerini sağlayabilmek için,
oportünist ve sosyal-şoven olarak, çoğunlukla —doğrudan doğruya ya da dolaylı
olarak—, burjuvaziyle ve polisle bağlantıları olan 'şeflerin' önümüze
çıkaracakları güçlüklerden, başvuracakları hilelerden, kuracakları
tuzaklardan, hakaretlerden, baskılardan yılmamak gerekir ve mutlaka
yığınların olduğu yerde çalışmak gerekir. Asıl kurumlarda, derneklerde, örgütlerde,
proleter ya da yarı-proleter yığınların bulunduğu her yerde (bunlar en gerici
eğilimde olsalar bile) metodlu, azimli, inatçı ve sabırlı bir bilinçlendirme
çabası ile bütün fedakârlıkları göze almak, en büyük engelleri göğüslemeyi
bilmek gerekir"[106].
Lenin'in bu sözlerini bugün görüşleri saflarımızda bir hayli taraftar bulan
Regis Debray'nin aşağıdaki sözleriyle karşılaştırın: "Fakat kaç siyasal
önder sayabiliriz ki, gün geçtikçe, dünya sendikacılığı ile ilgilenmek ya da binbir
'uluslararası demokratik örgüt'ten birine girmek gibi kendi çıkarlarına uygun
düşen bir işyerine, kendini halkının savaşına ilişkin askeri sorunların ciddi
ve somut bir incelemesine adamayı tercih etmiş olsun!"[107]. Açıktır ki, gerici sendikalarda
çalışmayı reddeden bu ve buna benzer "sol" "teori"ler,
henüz yeteri kadar bilinçlenmemiş işçi yığınlarını "gerici liderlerin,
burjuvazi ajanlarının, aristokrat işçilerin ya da 'burjuvalaşmış işçilerin'
etkisine terkettiği için objektif olarak burjuvaziye hizmet etmektedir."
Türkiye'deki sendikalara ve bunların işçi hareketlerindeki
rollerine gelince: Bugün ülkemizde işçilerimizin büyük çoğunluğunu içinde
toplayan iki büyük konfederasyon vardır: TÜRK-İŞ ve DİSK. TÜRK-İŞ, işçi sınıfının
kendiliğinden-gelme mücadelesini emperyalizmin menfaatlerine kanalize etme
görevini yerine getiren bir örgüttür. TÜRK-İŞ emperyalizmin beslediği ve işçi
saflarına soktuğu "Truva atı"dır. TÜRK-İŞ, sermaye ile emek
arasındaki günlük, küçük çapta mücadelelerde bile, sermayenin safındadır.
"İşçilerin safındaki dağınıklığı gidermek, rekabeti ortadan kaldırmak
yahut kısmak … işçileri hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne
yükseltecek mukaveleye dayanan iş şartları koparmak" için değil, tersine,
işçilerin dağınıklığını muhafaza etmek, işçiler arasındaki rekabeti devam
ettirmek ve işçileri basit köleler durumunda tutmak için yaratılmıştır ve bu
nedenlerle Batı'da doğan sendikalardan farklıdır. İşçi sınıfının
kendiliğinden ulaştığı sendikacılığı değil, işçi sınıfına finans kapitalin
zorla kabul ettirdiği sendikacılığı temsil etmektedir ve işçi sınıfının sırf
kendi çabasıyla ulaştığı sendikacılığın ilerici niteliğinden de yoksundur.
"Emperyalizm, gelişen ekonomik mücadele bilincini kontrolü altında tutmak
için, sahte demokrasicilik gibi, sahte sendikacılığı da ihraç etmiş ve işçi
sınıfının ekonomik mücadele örgütlerinin yoz bir biçimle ortaya çıkmasını
sağlamıştır"[108].
İşçilerin kendisinden kopma ihtimali belirdiği zaman işçi haklarına,
o da işçilerin baskısıyla, kısmen eğilen TÜRK-İŞ'in işçi hareketlerindeki
esas fonksiyonu bozgunculuktur; grev kırıcılığı yapmak, işgal ve boykotları
engellemek, toplu sözleşme masalarında işçilerin menfaatlarını satmaktır.
TÜRK-İŞ, kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinde "sınıf mücadelesinin
filizlenmesine" dahi karşıdır. "Partiler üstü kalma" sloganı
gerçekte, finans-kapital taraftarlarının maskelenmiş adıdır. Besbelli ki,
böyle bir örgüt proleter devrimci düşüncenin zerresinin bile işçi saflarına
sokulmasına karşı duracaktır ve durmaktadır. Ankara'da yapılan "Büyük
İşçi Mitingi"nde İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, işçilerin eline geçmemesi için,
mitingin kordon altında yürütülmeye çalışılması bunun açık delilidir. Fakat
gelişen işçi hareketleri karşısında TÜRK-İŞ, gittikçe gerilemektedir.
Özetlediğimiz işçi mücadelelerinin bir kısmı TÜRK-İŞ'e rağmen, çoğu da karşı
verilmiştir. Derby, Finfinis Branda Fabrikası, Magirus, Singer, Demir Döküm,
Horoz Çivi, Yarımca Seramik, Kartal Eğe Sanayii ve Gamak'taki işçi
hareketleri böyledir.
İşçi sınıfımızın bilinçli mücadeleye, bilinçli yaşantıya
doğru kendiliğinden uyanışı Amerikan emperyalizminin ihraç ettiği
sendikacılığı yıkmakta ve işçiler ona göre daha ileri olan ve
kendiliğinden-gelmeliği temsil eden DİSK'e doğru kaymaktadırlar.
DİSK, işçi sınıfımızın kendiliğinden-gelme örgütlenmesini
temsil eder. İşçilerin işverenlere ve hükümete karşı ekonomik-demokratik
mücadelesinin aracıdır; günlük mücadelelerinde genel olarak işçilerin
yanındadır. Bu yönüyle TÜRK-İŞ'e göre ilericidir ve ondan ayrılır. Fakat öte
yandan DİSK, işçi sınıfımızın mücadelesini, onun nihai kurtuluşunu hiçbir
zaman sağlayamayacak olan, onu ideolojik bakımdan burjuvaziye köle kılacak
olan, burjuvazinin de kabul ettiği ve edeceği trade-union mücadelesi
sınırları içine, kendiliğinden-gelmeliğin bu dar sınırları içerisine
hapseder. İşçilerin, mevcut düzenin sonuçlarına karşı mücadelelerini
destekler, fakat düzenin tümüne karşı, sonuçları doğuran sebeplere karşı
bilinçli siyasi mücadele vermesi yolunda herhangi bir çaba göstermediği gibi,
bu yolda gösterilen çabalara da engel olur. İşçilerin örgütlenmelerini,
bilinçlenmelerini ve bilinçli siyasi mücadeleye girmelerini önler. Genel
Başkanı Türkler'in DİSK Kurultayı'ndaki konuşması, bu bakımdan önemlidir. Türkler
şöyle demiştir: "…bazı demokratik devrimci gençler(!) bana posta
koydular. 'Biz senle konuşuyoruz ama asıl temasımız işçilerledir' dediler.
Ben onun tedbirini iki senedir aldım." Gene aynı Kurultay'da, "Biz
proletarya diktatörlüğüne karşıyız arkadaşlar!… Bizim prensibimiz
demokrasidir(!)"[109]
diyerek, bilimsel sosyalizme olan nefretini de dile getiren Türkler'in
"… işçi sınıfına bilinç dışarıdan verilirmiş. Bilinç dışardan verilmez,
dışardan kendi kendine gelir" demek suretiyle, Amerikan emperyalizminin
bile şapkasını göğe fırlatıp ellerini çırparak karşılayacağı trade-unioncu
politikanın doruğuna ulaştığını görüyoruz. Ve bütün bunlar o "güzel
yüzlü sosyalizm" adına yapılıyor. Evet, tarih, böyle "sosyalizmler"i
tanımıştır ve daha da tanıyacaktır. Ama tarih, bilinçli işçilerin Türklervari
sosyalistlerin(!) maskesini indirdiğine de çok şahit olmuştur ve yine
olacaktır. Ama işçilerimizin o uyanıklığa kavuşması "Türklervari
sosyalizm"e karşı amansız ve şiddetli bir ideolojik mücadele yürütmeden
mümkün değildir. "Türklervari sosyalizm", işçi sınıfı sosyalizminin
düşmanıdır, çünkü açık reformizmdir, kaba oportünizmdir, işçi
aristokrasisinin ve sendikacılığı meslek edinmiş işçi bürokrasisinin
"sosyalizm"idir.
"Bürokrat , büyük bir güvenle, 'gerçekçi politikadan'
yana olduğunu söyler; oportünizme düşmemiş ve işçi hareketinin temel
hareketlerinden vazgeçmemiş kimselere, küçümseyerek, 'ütopyacı' ve 'ideolog'
muamelesi yapar. Sosyalist hareketin temel çıkarlarını, gerici avantajlara ve
bürokratik düşüncelere fedâ etmek: İşte oportünizmin özü budur. Teori
düşmanlığı da oportünizme bağlıdır. Oportünist açıdan teori, bir engel,
sosyalist geçmişin baş belası bir gölgesi, tamamen gereksiz bir şey olarak
düşünülür"[110].
Türkler de "bilimsel sendikacılık" ("gerçekçi
politika"nın bir başka ifadesi) uyguladığını söylemiyor mu? Yukarıya
aktardığımız sözleriyle açık açık teori düşmanlığı yapmıyor mu? Yöneticileri
ister iyi niyetli, ister ihanet içinde olsun; bugün DİSK, proletarya içinde
uzlaşıcı küçük-burjuva ideolojisinin bayraktarlığını yapan bir örgüt
durumundadır[111].
Proletaryanın, halkımızın milli demokratik devrimine
önderliği ve nihai zaferi için bunların ne olduklarını işçi yığınlarına
göstermemiz ve işçi yığınlarını kendi tarafımıza çekmek için bunlarla
mücadele etmemiz zorunludur. Bunlar, bugün yaptıkları gibi, sendikaların
kapısını proleter devrimcilere kapasalar da, polise ihbar etseler de,
sendikalara girmek, her türlü fedakârlığı göze alarak, sabırlı, sebatlı,
inatçı bir mücadele yürütmek zorunludur: Ta ki işçi sınıfımızla proleter
devrimci düşünce arasına bir duvar çekmiş olan sendika ağalarını yerlerinden
kovana kadar! Bizler, emperyalizme ve feodalizmin her türlü kalıntılarına
karşı milli demokratik devrim mücadelemizde küçük burjuva demokratlarıyla ve
milli burjuvaziyle ittifakı hiç bir zaman reddetmeyiz, reddetmedik; tersine,
durmadan onları ittifaka zorlarız, zorluyoruz. Fakat bu, burjuvazinin ve
küçük-burjuvazinin proletarya hareketi içinde etkisine karşı en şiddetli ve
en amansız bir ideolojik mücadeleyi, proletarya üzerinde burjuva
ideolojisinin etkisini güçlendiren (çağımız ve ülkemiz şartlarında bu
emperyalizmin güçlenmesi demektir) oportünizme karşı en şiddetli ve en
amansız bir ideolojik ve siyasi mücadeleyi sürdürmemize engel değildir ve
engel olmamalıdır. Proleter devrimci milli cephe politikası bunu gerektirir.
Bu nedenle proleter devrimcileri, DİSK'i TÜRK-İŞ'le aynı
sepete koymamakla birlikte, DİSK'in oportünist liderlerine karşı bir an bile
ideolojik mücadeleden geri durmazlar. Ancak, milli cephe politikasını
proleter devrimci siyasi mücadeleden vazgeçmek, küçük burjuvaziye teslimiyet
şeklinde anlayanlar DİSK'in oportünist şeflerine karşı ideolojik mücadeleyi bir
"provokasyon" olarak niteleyebilirler.
Milli cephe politikasını, ittifak politikasını teslimiyet
olarak anlayan bir dergide yayınlanan, DİSK'le ilgili bir yazıya değinmek
istiyoruz. (Bkz: Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı: 17, s. 339) Yazı baştan sona
kadar işçi sınıfımızı sendika mücadelesi içine hapsetmek isteyen DİSK
yöneticilerinin 'iyiniyeti'ne okuyucuyu inandırmaya çalışmaktadır. Bunlardan
birkaç örnek: "Çoğu gerçekten iyi niyetli olan, Türkiye'nin sorunlarına
'çözüm' arayan sendikacılar…"; "DİSK en iyi niyetle kurulmuştur.
Devrimci olma çabasındadır"; "Nihai tahlilde, proleter
sosyalistlerle 'iyiniyetli' DİSK yöneticileri arasında —kaçamak deyimler
yerine, bilimsel isimleri kullanmak hariç— bu konuda [milli cephe konusunda]
bir anlaşmazlık kalmaması gerekir". "Sendikacı dostların bu gün
içinde bulundukları durumu ideolojik-stratejik yanılgılar" [abç. —İ.
K.], "içine kapanık-tecrit edilmiş yönetim anlayışı",
"stratejiyi doğru saptayamamak, bilinç eksikliği, Aybar-Aren-Boran
kliğinin yönetim anlayışına şartlanmış olmak gibi nedenlerle hatalar içinde
bulunmak ", "milli güçlerle ittifak konusunda da bir hataya daha
düşer görünmek" şeklinde değerlendiren yazar, bu "hata" ve
"yanılgı"larında "bazı DİSK yöneticilerinin",
"devrimde hegemonyayı kaybetme" ya da sonunda "emperyalizmin
geri dönmesi biçiminde özetleyebileceğimiz bilimsel olmayan korku"suna,
"içlerindeki 'burjuva kuyrukçuluğu' kuşkuları"na,
"emperyalizmin yine buyur edilmesi" ve "milli demokratik
devrim aşamasından sonra, sosyalist devrim aşamasının gerçekleşemeyeceği"
korkusuna bağlamaktadır. Aynı yazar peşinden, DİSK yöneticilerini proleter
devrimcilerinin kuyrukçu olmadıklarına, "korkularının" ve
"kuşku"larının yersiz olduğuna inandırmak için terler dökmekte ve
başkalarına da DİSK yöneticilerine "oportünist sendika ağaları"
gibisinden saldırılarda bulunmanın "provokosyondan başka hiçbir anlam,
hiçbir değer taşımadığı"nı bildirmektedir. Yazar, DİSK yöneticilerinin
gerçekte işçi sınıfının önderliğinden korktuklarını ya bilmiyor ya da ("devrimde
hegemonya", "işçi sınıfının ve yoksul köylülerin öz örgütü"
gibi terimleri zevkle kullandığına bakılırsa), bir hayli benimsemiş göründüğü
Aydınlık Sosyalist Dergi'nin "oportünizme yaslanma" ve
"ilkesiz birlik" politikasının icabını yerine getiriyor. Eğer DİSK
yöneticileri "milli cepheyi kabul ediyoruz" derlerse, onların
sosyalist oluvereceğini sanıyor. Onlar zaten 'cephe'den yanadır. Onların
'sosyalizmi', haliyle 'cephe sosyalizmi'dir: Proletaryayı küçük-burjuvaziye
tabi kılarak teşkil edilen cephenin sosyalizmi(!), yani küçük-burjuva
sosyalizmi! Yazarımız bu kadar açık olan gerçeği göremiyormu ki, Kemal
Türkler'in "müttehit cephe"den bahsetmesi üzerine "nihai
tahlilde, proleter sosyalistlerle 'iyi niyetli' DİSK yöneticileri arasında
—kaçamak deyimler yerine, bilimsel isimler kulanmak hariç— [abç. —İ. K.] bu
konuda bir anlaşmazlık olmaması gerekir [abç. —İ. K.]" diyebiliyor! Bu
yazılar "Marksist eleştiri süzgeci"nden geçti mi, bilmiyoruz. Eğer
geçti ise (ki, geçmişe benzer), bugün proleter devrimci hareket karşısında
kurulan ilkesiz birlik cephesinin içindeki sağ teslimiyetçi görüşün,
oportünist sendika ağalarıyla bir "anlaşmazlığın kalmadığı"nı ilân
etmesi, ilkesizliğin kişiyi nerelere kadar götüreceğini ortaya koyması
bakımından hayli ilgi çekicidir.
Toparlayalım:
Bugün işçi sınıfımızın çoğunluğu, biri tamamen emperyalizmin
beslemesi gangester sendikacıların elinde olan, diğeri de işçi
aristokrasisinin ve işçi bürokrasisinin reformist ve kaba oportünist
çizgisinin hakim olduğu iki konfederasyon içinde toplanmış bulunuyor.
Proleter devrimcilerinin "yönetimi ve denetimi"ndeki sendikalar
ise, birkaç yeni kuruluştan ibarettir. Açıktır ki, devrimci sendikacılık
bugün devrimci hareketimizin en önemli ve acil görevlerinden biridir.
Yukarıda yaptığımız gruplamayı sendikalara göre düşünürsek,
genel olarak şöyle diyebiliriz:
a) Gerici ideolojilerin hakimiyetinde olan işçiler
genellikle TÜRK-İŞ'te toplanan işçilerdir.
b) Ekonomik ve
demokratik haklar için mücadelede önemli tecrübeler kazanmış,
giderek daha tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranma ve
dayanışma bilincini pekiştirmiş, proleter devrimci düşünceyi benimsemeye açık
ve hazır işçiler ise genellikle DİSK çatısı altındadır.
c) Üçüncü grup işçiler, TİP, İPSD. DDD gibi örgütlerde
proleter devrimci düşünceyle yüzyüze gelen ve bu düşünceyi belirli ölçülerde
kavrayan işçilerdir ve DİSK içinde proleter devrimci unsurları meydana
getirirler.
Ülkemizdeki işçi hareketlerinin ve sendikaların genel olarak
durumu budur.
Köylü
hareketlerine geçelim.
KIRLARDAKİ
MÜCADELE VE PROLETER DEVRİMCİ HAREKET
Kırlarda sürdürülen mücadeleyi kavrayabilmek için, önce
kırlardaki sınıf yapısını bilmek gerekir. Genel olarak emperyalizme bağımlı
ve bağrında çeşitli ölçülerde feodalizm kalıntılarını barındıran ülkelerde ve
ülkemizde, kırlardaki sınıf yapısı şöyledir:
1— Tarım proletaryası: Yaşamak için bütünüyle ya da esas
olarak, kapitalist tarım işletmelerinde işgüçlerini satarak çalışırlar. Genel
olarak ne toprağa ne de tarım araçlarına sahiptirler.
2— Yoksul köylüler: Bunlar yarı-proleter (ya da yarı-köylü)
unsurlarla küçük köylülerdir.
Yarı-proleterler: Kendilerinin toprakları ya hiç yoktur, ya
da çok azdır. Yaşantılarını, kısmen kapitalist işletmelerde ücret karşılığı
çalışarak, kısmen de kendine ait küçük toprağını ya da kiraladığı bir toprak
parçasını işleyerek sağlarlar. Toprak kirası, borç faizi, ücretli emek
biçiminde sömürülürler.
Küçük köylüler: Yetersiz miktarda tarım aracına sahip olup
ya kendine ait olan ya da icarla tuttuğu toprakları işleyerek geçimini
sağlarlar, ya da kendi toprağı olmakla birlikte yetersiz olduğu için icarla
toprak tutar. Kendisi işgücü kiralamaz.
3— Orta köylüler: Bir çoğu büyük sayılmayacak toprak
parçasına sahiptirler. Bazıları ektikleri toprağın bir kısmına sahiptir, geri
kalanını kiralamıştır. Ücretli işgücüne başvururlar, fakat esas itibariyle
kendi emeklerine dayanırlar. Bazı bereketli yıllarda, sermaye olmaya
elverişli bir kazanç fazlası sağlayabilirler.
Yoksul ve orta
köylülere, ikisine birden "köylülük" adı da verilir.
Bunlar köy küçük burjuvazisini teşkil ederler.
4— Zengin köylüler: Köy burjuvazisidir. Tarımın kapitalist
müteşebbisleridir. Genellikle toprak sahibidirler. İşledikleri toprağın bir
kısmına sahip olup geri kalanını kirlayanlar da vardır, tamamını kiralayanlar
da vardır. Genel olarak iyi üretim araçlarına ve sermayeye sahiptirler.
İşletmelerinde kendileri de çalışırlar, fakat esas itibariyle ücretli
işçileri sömürürler. Önemli miktarda toprağa sahip olup hiç ücretli işçi
tutmayanlar da vardır. Bunlar köylüleri toprak kirası, borç faizi ve ücretli
emek yolu ile sömürürler. Mao Zedung zengin köylülerin karakter bakımından
yarı feodal olduğunu söylüyor. (Yeni Demokrasi, sayfa 95)
5— Büyük toprak sahipleri: Toprağa sahip olup, bedenle
çalışmaya asla katılmayan kimselerdir. Esas olarak sömürüye dayanırlar.
Kapitalizmin ve feodalizmin unsurlarını çeşitli derecelerde bir arada
barındırırlar.
Bunların dışında bazı feodal unsurlar da bulunabilir.
Bu güçlerin milli
demokratik devrimde, sosyalist devrimde ve sosyalizmin kuruluşu döneminde
yer alışları şöyledir: Milli demokratik devrimde önder güç proletaryadır ve
birinci derecede sanayi proletaryasıdır. Temel güç köylülüktür: Yoksul
köylüler ve orta köylüler. Zengin köylüler milli burjuvazi gibidir.
"Genel olarak, bunlar köylü kitlelerinin anti-emperyalist savaşına bir
dereceye kadar yardım edebilirler ve büyük toprak sahiplerine karşı ziraî
inkilâp savaşlarında tarafsız kalabilirler. Binaenaleyh bunları büyük toprak
sahipleriyle aynı safta saymamalıyız ve kendilerine karşı bir tasfiye
siyasetini zamansız olarak benimsememeliyiz"[113]. "Bürokratlara ve büyük toprak
sahiplerine karşı mücadele, zengin ve orta köylü dahil bütün köylülerle
birlikte yürütülebilir ve
yürütülmelidir"[114].
Büyük toprak sahipleri ve diğer feodal unsurlar milli demokratik devrimin
düşmanları arasındadırlar.
Sosyalist devrimde ise kırdaki güçlerin yer alışı şöyledir:
Kır proletaryası sanayi proletaryasının yanındadır. Yoksul
köylüler proletayanın müttefikidirler. Orta köylü ise ilk başlarda
kararsızdır, duraksamalar içindedir. "Devrimci proletarya, hiç olmazsa
yakın bir gelecekte ve proletarya diktatoryası döneminin başlangıcında bu
sosyal tabakayı kendi tarafına kazanmayı bir amaç olarak göremez; ancak onu
etkisiz kılmakla yetinmek, yani proletarya ile burjuvazi arasındaki
mücadelede bu tabakanın tarafsız kalmasını sağlama almak zorundadır"[115].
Sosyalizmin kuruluşu döneminde proletarya orta köylüleri de
saflarına katabilir ve katmalıdır[116].
Yukarıdaki bilgiler ışığında kırlardaki mücadeleyi tahlil ve
köylülerin çeşitli tabakalarına karşı izleyeceğimiz politikayı tespit edelim.
Hem kapitalizmin unsurlarının, hem de feodalizmin
kalıntılarının karma halde bulunduğu bir ekonomide, yani henüz demokratik
devrimin gündemde bulunduğu bir ülkede kırlarda, başlıca iki mücadele
sürdürülür. Birincisi kır proleteri ile kır burjuvazisi arasındaki
mücadeledir. İkincisi de tüm köylü kitlesi ile, tüm ağalar (feodalizmin kalıntıları,
büyük toprak sahipleri) arasındaki mücadeledir. Bu mücadelenin niteliği
demokratiktir. "Bir Marksist için köylü hareketi, sosyalist değil,
demokratik bir harekettir… köylü hareketi, sosyal ve iktisadi muhtevasıyla
burjuva olan, demokratik devrimin zorunlu bir paçasıdır. Köylü hareketi, ne
burjuva düzenin temellerine karşı, ne meta üretimine karşı, ne de sermayeye
karşı yönelmiştir. Aksine, köylük bölgelerdeki eski, feodal, kapitalizm
öncesi ilişkilere ve serflik kalıntılarının temel dayanağı olan büyük toprak
mülkiyetine karşı yönelmiştir. Dolayısıyla, köylü hareketinin tam bir zafer
kazanması, kapitalizmi ortadan kaldırmayacaktır; aksine, kapitalizmin
gelişmesi için daha geniş bir alan yaratacak ve katışıksız kapitalist
gelişmeyi hızlandıracak ve yoğunlaştıracaktır"[117].
Proleter devrimci hareketin köylü hareketleri karşısındaki
görevi; bir, bütün köylülerin, büyük toprak sahiplerine, feodalizmin
kalıntılarına karşı yürüttüğü 'demokratik' hareketi desteklemek, onu ilerletmek;
iki, tarım proletaryasını sanayi proletaryası ile birlikte bağımsız bir sınıf
partisi içinde örgütleyerek, onu sosyalist devrim için mücadeleye hazırlamak;
bunun yanı sıra yoksul köylüyü ve mümkün olduğu ölçüde orta köylüyü tarım
proletaryasının yanına, yani sosyalizme kazanmak için mücadele etmektir.
Proleter devrimci hareketin esas görüş açısı proletaryanın nihai
menfaatleridir. Proleter devrimci hareketin köylü hareketi karşısındaki
tutumunu tayin eden şey de, genel olarak proletaryanın (bu arada tarım
proleterinin de) nihai menfaatleridir: "Köylüyü, büyük toprak sahibine
karşı mücadelesi, demokrasinin geliştirilmesine ve pekiştirilmesine yardım
ettiği zaman desteklemek; büyük toprak sahiplerine karşı mücadelesi, ne
proletaryayı ne de demokrasiyi ilgilendirmediği, toprak sahipleri sınıfının
iki bölümü arasında bir hesaplaşmaya dönüştüğü zaman, köylü karşısında
tarafsız bir tutum benimsemek"[118]. Proleter
devrimci hareketin görevi, bir yandan sosyalist mücadelenin militanlarını
köylerde hazırlamak, öte yanda da köylülerin devrimci bir öz taşıyan
demokratik özlemlerini var gücüyle desteklemek, bu özlemi uyanık tutmak,
köylü hareketini en yüksek bilinç derecesine, "proletaryanın tutarlı
demokratik ruhunun seviyesine"[119]
yükseltmek, proleter devrimci hareket ile "devrimci köylü hareketi
arasında mümkün olduğu kadar sıkı bağlar kurarak köylü hareketine en devrimci
karakterin kazandırılması yolunda çaba göstermek"tir[120],
yani proleter devrimci mücadele ile, genel olarak köylü mücadelesini, ikisini
birbirine karıştırmadan birleştirmektir; demokratik köylü mücadelesini
desteklemek, ama bu mücadele içinde, proleter devrimci mücadeleyi unutmamak.
Proleter devrimcileri kırlardaki örgütlenmeyi de bu iki mücadeleye göre
yürütürler: Köy burjuvazisine karşı tarım proletaryasını bağımsız örgütler,
sendikalar vs… içinde toparlamak. Büyük toprak sahiplerine ve elbette bir
yönüyle de emperyalizme karşı mücadele organları olarak da devrimci köylü
komiteleri, köylü birlikleri vs… teşkil etmek.
KÖYLÜ
HAREKETLERİ VE KÜÇÜK-BURJUVA SOSYALİZMİ
Küçük-burjuva sosyalisti, kırlardaki kapitalist gelişmeyi,
"feodalizmden, eşitsizlikten ve genel olarak baskıdan, eşitliğe ve
özgürlüğe geçiş"[121]
olarak görür. Demokratik devrimin amaçlarını ve şartlarını sosyalist devrimle
karıştırır. Meta üretimi sistemi toprağın tasarrufunda eşitliğin mümkün
olabileceğini sanır. Bu bakımdan küçük-burjuva sosyalizmi ütopyadır,
hayalcidir. Kırlardaki sınıfları doğru tahlil edemez. Kır küçük-burjuvazisi
gerçeğine gözlerini kapar ve "emekçiler, sömürülenler, işçi sınıfı,
emekçi yığınları, sömürülenler sınıfı, sömürtülen sınıflar" gibi kelime
ve terimleri aralarında hiçbir ayırım yapmadan, aynı anlamda kullanır.
Aren-Aybar oportünizmi ve Türkiye'deki bütün popülist akımların yaptığı gibi.
Küçük-burjuva sosyalisti, burjuva-demokratik toprak reformu programını,
feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişmesini sağlayacak bir programı,
sosyalist bir program olarak, "kapitalizmi önleyici" bir program
olarak ileri sürer.
Küçük-burjuvazinin yapısı, küçük-burjuva siyasi akımlarında
hemen hemen bütün ülkelerde büyük çeşitliliklere yol açmıştır.
Küçük-burjuva
sosyalizminin bir çeşidi, ülkemizde henüz siyasi bir akım olarak
ortaya çıkmamış olan, fakat ilişkilerimiz sırasında yoksul köylüler ve
özellikle TİP'i destekleyen köylüler arasında uç vermeye başladığını
gördüğümüz Narodnik akımdır. Rusya'da Narodniklerin, daha sonra kısmen
sosyalist-devrimcilerin, Çin'de Sun Yat-Sen'in savunduğu Narodnik ütopya,
doktrin açısından gerici, fakat savunduğu program açısından "demokratik
devrimin gündemde olduğu ülkeler için" ilericidir, yığınların demokratik
hareketinin bir parçasıdır, fakat bir yandan da onların bilinçlenmesini
engeller. Köylü kitlelerinin mücadele isteğinin, sömürücülere son verme
arzusunun ifadesi olan bu ütopya, sosyalist devrim aşamasında gerici ve
zararlıdır. "Açıktır ki, Marksistler, dikkatle, Narodnik ütopyalar
kabuğu içinde köylü yığınlarının samimi, kararlı, militan demokrasinin
sıhhatli ve değerli özünü çıkarmalıdırlar"[122].
Bir diğer küçük-burjuva akımı da bugün Aybar'ın temsil
ettiği, barış içinde, sonuna kadar yürütülen sınıf mücadelesi olmaksızın,
"sosyalist" toplumu gerçekleştirebileceklerini sananların akımıdır.
Ecevit çevresi de benzeri fikirleri savunmaktadır. Proleter Devrimci
AYDINLIK'ta Ecevitçi Sosyal-Demokrat gençlerin, Akhisar Tütün Mitingi'nde
«'sendikada birleş' şiarına karşılık 'kooperatifte birleş' şiarını"
attıklarını, sosyal-demokratik gençler adına söz alan konuşmacının
«'kapitalist düzene karşı mücadele'den», «'kooperatifleşmenin gereği'nden»
söz ettiklerini okuyoruz[123]. Bu da bir
ütopyadır, bir küçük-burjuva ütopyası. Fakat bu ütopya, sınıf mücadelesinin
yerine sınıf barışını koyduğu ve yığınların demokratik bilincini, mücadele
azmini körelttiği için, gerici ve zararlıdır. Kendisiyle mücadele edilmesi ve
mutlaka etkisiz kılınması gerekir.
TÜRKİYE'DEKİ
KÖYLÜ HAREKETLERİ
Türkiye'deki köylü hareketleri, genel olarak büyük toprak
sahiplerinin ve tefeci-bezirgân sermayenin baskısına karşı, özellikle yoksul
köylülerin bir başkaldırması şeklindedir; feodal unsurlarla kapitalist
unsurları çeşitli ölçülerde birarada bulunduran büyük toprak mülkiyetinin
yoğun olduğu Trakya'da, Ege'de, Adana ve Antalya çevresinde, Güneydoğu
Anadolu'da, Konya ve Polatlı'da büyük toprak sahiplerine karşı,
tefeci-bezirgân sermayenin yoğun olduğu Ege, Adana civarı ve Karadeniz bölgesinde
de tefeciliğe karşı, işgaller, çatışmalar, yürüyüşler ve mitinglerle
yürütülen bir mücadeledir. Tekelci sermayenin ve feodal sömürünün ağır
baskısı altında gittikçe yoksullaşan ve mülklerini kaybederek proleterleşen
köylü yığınları toprak istemektedirler. Tefeci-tüccarlar tarafından sömürülen
küçük üreticiler, ürünlerini daha fazla paraya satarak ve banka kredilerinden
"adil" pay alarak, bu sömürüden kurtulmak istemektedirler.
Köylüler, doktor, ilaç, okul, yol, istemektedirler. Malatya'da ve Ege'de yapılan
mitingler, Amerika'ya karşı yayınlanan bildiriler, proleter devrimcilerin
önayak olduğu anti-emperyalist ve demokratik hareketlerdir. Ve bunlar köylü
hareketleri içinde ileri bir aşamayı temsil ederler. Besbelli ki, köylü
hareketleri, kapitalizmi yok etmeye değil, onu güçlendirmeye, gelişmesini
hızlandırmaya yönelen burjuva-demokatik nitelikte hareketlerdir ve artık
Aybar oportünizmi ve benzerleri dışında kimse köylü hareketlerinin sosyalizm
için olduğunu iddia etmiyor.
Tarım proletaryasına gelince; Türkiye'de tarım proletaryası
azdır. Ege ve Trakya'daki kapitalist ilişkilerin hakim olduğu çiftliklerde
daha çok çiftlik çevresindeki yoksul köylüler, mevsimlik işçi olarak
çalışmaktadır. Çiftliklerde sürekli çalışan az miktarda işçiler ise
genellikle modern proleter niteliği taşımaktan uzaktırlar ve genellikle
bunların ağa ile sıkı bağları vardır. Trakya'da bunlar, çiftlik sahipleri ya
da işletmeciler tarafından çevredeki yoksul köylülere karşı fedai olarak
kullanılmaktadır. Bu durum, tarım proleterlerinin örgütlendirilmesi ve
köylülükle dayanışmaya sokulması işini daha acil ve önemli hale
getirmektedir. Köylülerin, özellikle yoksul köylülerin komiteler, birlikler,
sendikalar içinde örgütlendirilmeleri de önemli bir görev olarak durmaktadır.
Köylülerin örgütlendirilmesi konusunda pratiğimiz geridir, bilgilerimiz çok
eksiktir. Bütün dünyada devrimci hareketlerin köylüleri nasıl örgütlendirdiği
bizlerce pek bilinmemektedir. Bu tecrübeler Türkiyeli devrimcilere de mal
edilmelidir. Ayrıca gelişen sosyal pratik de yine köylülerin
örgütlendirilmesi konusunda yolumuza ışık tutacaktır.
Köylülerimiz, özellikle mücadeleye giren köylülerimiz, hızlı
bir uyanış içindedirler. Proleter devrimci akımı tanımışlar, bilmedikleri
nice siyasi gerçekleri yurdumuzdaki Amerikan emperyalizmi tahakkümünü, onun
büyük toprak sahipleri ile, tekelci sermaye çevreleri ile … olan bağlarını
kavrama yolunda, kendi durumlarını sistemin bütünüyle olan ilişkisini kavrama
yolunda mesafeler almışlardır. Özellikle Söke, Akhisar, Ödemiş çevresindeki köylüler
ve Malatyalı köylüler, Çukurova ve Trakya köylüleri büyük bir kıpırdanma
içindedirler. Köylülerin yürüyüşleri zorla engellenmekte, köylü hareketleri
jandarma ile önlenmeye çalışılmaktadır. Çelişkinin ağır ve keskin olduğu
bölgelerde köylülerimiz yeni hareketlere hazırdır. Fakat bu hareketlerin
bölük pörçük olması ve köylülükten gelen bazı hastalıkları taşıması
mümkündür. Köylü hareketlerini, proleter devrimci hareketin denetiminde,
yaygın ve tutarlı hale getirmek, bunları bir bütün içinde birleştirmek,
mahallî olarak kalmaktan kurtarmak gerekmektedir. Bunu sağlayacak ilk adım,
herhalde darı taneleri gibi dağınık ve örgütsüz olan köylüleri örgütlemektir.
Eğer proleter devrimcileri isek, milli demokratik devrimimizin temel gücü
olan köylülüğü, "sen sensin, ben de ben" anlayışı içinde
küçük-burjuva radikalizminin önderliğine terkeden anlayışa karşı mücadele
etmemiz gerekir. Hareketimizi bir köylü hareketi olarak görmek de başka bir
hatadır. Biz işçi sınıfı devrimcileriyiz. Nihai amacımız, her türlü sömürünün
kalkması ve sınıfsız toplumun kuruluşudur. Köylülük, bu uğurda verilen
mücadelede işçi sınıfının müttefik olarak kazanacağı bir sosyal güçtür.
Proleter devrimci örgütü, "yoksul köylülerin de öncü müfrezesi"
göstermek ve yoksul köylülerle işçiler arasında ayrım yapmamak, önder sınıfı
müttefikleriyle karıştırmak demek olur. Hele İlkesiz Birlik Cephesi liderinin
Yeni Gazete'ye verdiği beyanatta olduğu gibi, "sosyalizm, yoksul
köylülerin de ideolojisidir" demek, nasıl izah olunabilir? Bu anlayış
bizi, proleter devrimciliğini, küçük-burjuva devrimciliği ile bir tutmaya
götürür. "Elbette ki, her ikisi de [küçük çiftçiler ve ücretli işçiler]
'emekçi' sınıflardır; elbette ki, farklı biçimlerde olmasına rağmen
sermayenin sömürüsü altındadır. Ama, ancak kaba burjuva demokratları buna
dayanarak, bu farklı sınıfları bir araya" koyabilir[124]. Proleter devrimcilerine düşen görev,
köylülüğü "proletaryanın tutarlı demokratik ruhunun seviyesine
yükseltmek", onu uzlaşıcılardan kopararak proletaryanın en sağlam
müttefiki ve yedek kuvveti haline getirmektir. Görevimiz, köylülüğün gönüllü
ve bilinçli olarak proletaryanın ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini
benimsemesini sağlamaktır. İşte köylülüğe karşı proleter devrimci tutum!
KİTLE
HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ HAREKETİMİZ
İşçi ve köylü hareketlerinin gittikçe yaygınlaştığını
belirttik. Kendiliğinden-gelmelik karşısında doğru çizgiyi ve yanlış
eğilimleri özet olarak verdik. İşçilerimizin ve köylülerimizin bugün içinde
bulundukları bilinç ve örgütlenme seviyesini de genel hatlarıyla ortaya
koymuş bulunuyoruz. Şimdi de kısaca proleter devrimci hareketimizin
kitlelerle ilişkiler yolundaki çabalarına ve aldığı yola bakalım. Yukarıdaki
söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, hareketimiz henüz geniş ölçüde bir
gençlik ve aydınlar hareketi niteliğindedir, işçi sınıfı temeline
dayanmamaktadır. Bilimsel sosyalizmle işçi sınıfının kendiliğinden-gelme
hareketi bütünlenememiştir. Ayrıca gençlik ve aydınlar hareketi niteliğinde
olan proleter devrimci akım, aydınlar ve gençler seviyesinde bile gerçekten
örgütlü ve disiplinli olmaktan uzaktır. Amatörlüğün bütün hastalıklarını,
enerji israfı, işçi sınıfı hareketlerinin yeterince değerlendirilememesi,
mahalli olayların mahalli olarak kalması, hem teorik hem de pratik alanda
yetersizlik ve dağınıklıktan kurtulamama gibi bütün hastalıkları
taşımaktadır. Tecrübeli örgütlerimiz, ajitatör ve propagandacılarımız
yeterince yoktur. Genç militanlar, kitleler içinde çalışma tecrübesinden
geniş ölçüde yoksundurlar. Bu şartlar altında devrimciler, genellikle kitle
hareketlerine tabi olmuşlar; kitle hareketlerini kendilerine tabi kılmak, bu
hareketleri genişletmek ve yaygınlaştırmak mümkün olmamıştır. Hareket
sırasında işçi-köylü yığınlarıyla kurulan bağlar devamlı olamamış, hareketle
birlikte sona ermiştir. Devrimci düşünceye kazanılan unsurlar, bir bütün
içinde birleştirilip, kaynaştırılamamıştır. Kitle ile ilişkiler sırasında
bilinç seviyesinin yetersizliği, tecrübe eksikliği, proleter devrimci çalışma
tarzının[125] bilinmemesi ya da bilindiği halde
pratiğe canlı bir şekilde uygulanmaması gibi nedenlerle hatalar yapılmıştır.
Bu hataları şöyle sıralayabiliriz:
Kendiliğinden-gelme hareket karşısında proleter devrimci
görevi bilmemekten ileri gelen yanlışlar. Bu, devrimcileri ekonomizme
götürüyordu.
Milli cephe politikasını yanlış anlamaktan ileri gelen
yanlışlar. Bu, devrimcileri sosyalizmden söz etmemeye götürüyordu ve sonuç
itibarıyla, birinci yanlışla aynı noktaya varıyordu.
Popülist
eğilimler. Bu, devrimci gençleri kitlenin geri bilinç seviyesine ve
şartlanmalarına tabi olmaya götürüyordu; yapmacık bir dil kulanmak, onlar
gibi konuşmaya ve davranmaya özenmek gibi.
Kendi isteklerini kitlelerin isteklerinin yerine koyan
eğilim. Bu, devrimcilerin ayaklarının yerden kesilmesine sebep oluyordu.
Fayda sağlıyarak adam kazanma eğilimi. Bu, devrimcileri
propaganda yapmamaya, birtakım vaadlerde bulunarak bununla yetinmeye
götürüyordu.
Bunlardan başka, kitlelere güvenmemek, onların içinde
rahatsız olmak, sabırsızlık, acelecilik, kendine güvensizlik, bilgiçlik,
kibirlilik, tutarsızlık, sorumsuzluk, disiplinsizlik, el yordamıyla iş görmek
ya da önceki örnekleri körü körüne izlemek gibi hatalar sayılabilir[126].
Bütün bunlar proleter devrimci hareketin zaaflarıdır.
Hareketimizin bir de güçlü yanı vardır: Proleter devrimci düşünce hızla
yayılmakta ve pratikte çalışan militanların bilinç seviyeleri ve tecrübeleri
hızla gelişmektedir. Devrimci teoriyi kavramış öncü kadrolar yetişmektedir.
Hareketimizin kendini batağa saplayacak sağ ve "sol" eğilimlerden
arınması ve giderek daha sağlam ve daha dinamik bir bünyeye kavuşmakta oluşu
da hareketimizin güçlü yanlarını meydana getirmektedir. "Gelecekteki
yanlışlardan kaçınmak için, geçmiş yanlışlardan ders alan" hareketimiz
bu yolla, zaaflarını "kuvvet" haline dönüştürmektedir.
Hareketimizin olumlu yönlerinden biri de İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ gibi bir kitle
silahına sahip oluşudur. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ bugüne kadar kitleleri eğitip
örgütlendirme, kitle hareketlerini birbirine bağlayarak bir bütün içinde
birleştirme yönünde, "halkın öfke ve kaynaşma damlalarını ve
dereciklerini, toplanıp, gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi
gerekli olan derecikleri"[127] birleştirme
yönünde atılan en önemli adımdır. Proleter devrimci hareketle kitleler
arasında halihazırda en güçlü bağı teşkil etmektedir. Aynı zamanda halkımızın
Amerikan emperyalizmine karşı güçlü bir silahıdır. Bu gerçeği biz, pratik
içinde gördük. Değirmenköy'de, Kaşıkçı'da, Demirdöküm'de … gördük. Hergün
Türkiye'nin dörtbir yanından, işçilerden, köylülerden, öğretmenlerden,
hademelerden, öğrencilerden gelen mektuplarda gördük. Fakat İŞÇİ-KÖYLÜ
GAZETESİ'nin olumlu yanları onun olumsuz yanlarını da görmemize engel
olmamalıdır. Yoksa onu daha güçlü, daha canlı, daha etkili hale getiremeyiz.
Bu olumsuzluklar şunlardır: İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ proleter devrimci düşünceyi
yaymakta ve öğretmekte yetersiz kalmıştır. Siyasi gerçeklerin açıklanmasında,
siyasi eğitim ve ajitasyonda yeterince yaratıcı olamamıştır. Birtakım şiarlar
haddinden fazla tekrarlanmış, o şiarların muhtevası fazla işlenmemiştir.
Bunlar da eksikliklerimiz ve hatalarımızdır.
GÖREVİMİZ
"MÜCADELE KUVVETLERİMİZİN ÖRGÜTLENMESİ, HAZIRLANMASI VE SEFERBER EDİLMESİ"DİR!
Eğer bizler, sözde Marksistler değilsek, Marksizmi
konuşmakla görevlerimizi yerine getirdiğimiz kanısında değilsek, "onu
sözde onaylayan, ama pratikte uygulamayan[128]
liberaller değilsek, bugünkü görevimizin "mücadele kuvvetlerimizin
örgütlenmesi, hazırlanması ve seferber edilmesi" olduğunu görelim ve bu
görevimizi yerine getirmek için vargücümüzle mücadele edelim. Eğer, işçi
sınıfının "hegemonya"sı kendi kendimizi tatmin konusu değilse, onun
"hegemonya"sını gerçekleştirmek için, en temel görevimizi, proleter
devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini bütünleme görevimizi yerine
getirelim. Eğer Marksizmin M'sinden haberdarsak, gerçek kahramanın halk
kitleleri olduğunu, halk kitlelerini, onların "sınırsız yaratıcı
gücünü" seferber etmeden ve bu gücü proleter devrimcilerinin emrine
vermeden, işçi sınıfımızın ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini
gerçekleştirmeden milli demokratik devrimi başaramayacağımızı bilelim ve
bunun gerektirdiği eylemlere yan çizmeyelim! Bu eylemin başlıca muhtevası, bu
eylemin temerküz noktası "en kuvvetli patlama döneminde olduğu gibi, en
sakin dönemde de mümkün ve mutlaka gerekli çalışma olmalıdır", yani
"hayatın bütün yönlerini aydınlatan ve yığınların mümkün olduğu kadar
geniş katları arasında yürütülen siyasi ajitasyon çalışması olmalıdır".
Bu eylem için başlıca aracımız, İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'dir. İŞÇİ-KÖYLÜ
GAZETESİ'ni daha canlı, daha yaratıcı hale getirerek, Türkiye çapında geniş
bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmeliyiz. İŞÇİ-KÖYLÜ
GAZETESİ'ni her an etrafımızda olup biten canlı olayları sıcağı sıcağına ele
alıp açıklayan ve TİP teşkilatları ve onun etrafında merkezileştireceğimiz
mahalli örgütler aracılığıyla hakimiyet kuracağımız sendikalar,dernekler,
birlikler, her türlü yığın örgütleri aracılığıyla, bütün Türkiye çapında
dağıtılan ve düzenli olarak çıkan bir gazete haline, proleter devrimcilerin
kitlelere hitap eden, eğitici, örgütleyici bir kürsüsü haline getirmeliyiz.
İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ hem bütün sınıflara karşı işçi sınıfının mücadelesini
yürütmelidir, onu proleter devrimci düşünceden en ufak taviz vermeden
devrimci bir ruhla eğitmelidir; hem de emperyalizme ve onun uşaklarına karşı
bütün halkın mücadelesini yürütmeli ve bu iki mücadeleyi bir bütün içinde
birleştirmelidir. Ülke çapında bir siyasi ajitasyonu, bütün çalışmalarımızın
temel taşı yapmamız gerekir; bunu mutlaka yapmak zorundayız.
"Bizim siyasi kimliğimiz başkadır. Ortanın
solundakilerin başka. 'Sen sensin, ben de ben'. Aynı ipte oynamıyoruz ve CHP'ni
iyi niyetli sosyalizan oylarına sahip çıkmak meselemiz değildir. Bizim bir
siyasi örgütle ilişiğimiz olmadığı için, bu yoldaki bir çabamız elbetteki söz
konusu olamaz. Olsaydı, proleter devrimcileri olarak bütün gücümüzü şehir ve
köy emekçi yığınlarını bilinçlendirme, en gerici partinin etkisinden kurtarma
yolunda harcardık [abç. —İ. K.]",[129]
diyerek, "şehir ve köy emekçi yığınlarını bilinçlendirme, en gerici
partinin etkisinden kurtarma" mücadelesinden kaçamayız. Hem kendine
"proleter devrimci" diyeceksin, hem de bir proleter devrimcinin en
temel görevini yapmayıp, kendiliğinden gökten düşecek yada yerden bitecek
"bir siyasi örgüt" bekleyeceksin! Bu ne demektir? Bu,
küçük-burjuvaziye karşı proletaryanın mücadelesini yürütmekten vazgeçmek
demektir, proleter devrimci politikadan vazgeçmek demektir. Bu, örgütlenmede
düpedüz ilkelliğin, dar kapsamla yetinmenin savunulmasıdır. Bunun,
Bernstein'cı Credo'nun vardığı şu sonuçla farkını gösterebilir misiniz!
Credo'nun vardığı sonuç şuydu: "İktisadi eylem, gerçek işçi aksiyonu,
her türlü politikayı eleştirme özgürlüğü sosyal-demokrat (sosyalist)
çalışmanın gerçek derinleştirilmesi, biz sosyal-demokratlar (sosyalistler)
için, siyaset liberaller için; 'Cumhuriyetçi eylemden' Tanrı bizi korusun:
böyle birşey yaparsak, sonra burjuvazi yüz çevirir"[130]. Evet, karşımızda gene aynı mantık!
Her türlü politikacılığı eleştirme özgürlüğü 'proleter devrimcileri' için
siyasi mücadele küçük-burjuva demokratları için; proleter devrimci
politikadan Tanrı "bizi" korusun! Sonra küçük-burjuva demokratları
yüz çevirir. Sayın yazar, oynadığınız ipe pek güvenmeyin. O ip, ekonomizmin
çürük ipidir. Credo'cular Raboçeye Mysl ve Raboçeye Dyelo'cular ve az çok
bütün İkinci Enternasyonal oportünistleri o ipte oynadılar ve burjuvazi
saflarına tepetaklak yuvarlanmaktan kurtulamadılar! Proletaryanın
"hegemonyası"nın gerçekleşmesini isteyen her proleter devrimci,
ülke çapında siyasi gerçeklerin açıklanmasını örgütlendirmek, kitlelerin
siyasi eğitimini sağlamak görevini, bu başlıca görevimizi görmemezlikten
gelemez. Bu görevi atlayamaz. "Halkın gözünde bir siyasi güç olabilmek
için bir artçı teori ve pratiğin üzerine 'öncü' etiketini yapıştırmak
yetmez"[131].
Eğer "öncü" olmak istiyorsak, halkın siyasi eğitimi görevini
üzerimize almalı ve bu görevi bütün enerjimizle, inatla, sabırla,
imkânlarımızı son zerresine kadar kullanarak yürütmeliyiz. Eğer
"öncü" olmak istiyorsak, bütün muhalefet katlarının eylemine kılavuzluk
etmeli ve doğru teorimizle ve doğru pratiğimizle önderliğe layık olduğumuzu
onlara ispat etmeliyiz.
Bugün proleter devrimci hareket karşısında bir "İlkesiz
Birlik Cephesi" kuran sağ teslimiyetçi çizgi ve "sol" maceracı
çizgi, işte bu eylemden bütün yönleriyle kitlelerin siyasi eğitimini ele alma
ve yürütme eyleminden kaçıyor ve artçı bir teori ve pratiğin üzerine
"öncü" etiketini yapıştırarak gerçekte kendi kendisini avutuyor.
Aren-Aybar-Boran oportünist klikleri de aynı şeyi yapmıyor muydu? Ve bugün de
aynı şeyi yapmakta devam etmiyorlar mı? Ve "İlkesiz Birlik
Cephesi"ne sempati duyduklarını her yerde ilân etmiyorlar mı? Ve hatta
nice Aren'ci, Aybar'cı "içlerinde kuyrukçuları arındırdıkları için"
"İlkesiz Birlik Cephesi"ne dahil olmadı mı?!
Evet, en temel
görevimizden sağ teslimiyetçi çizgi, "ittifak" adına
sosyalist politikadan vazgeçerek kaçıyor; "sol" maceracı çizgi ise
aynı şeyi bizi "devrimci eğitim"den, küçük-burjuva terörüne
çağırarak, "tehlike çanlarını" çalarak yapıyor! Saflarımızdaki
"sol" çizginin görüşleri yazılı hale pek gelmemiştir. Ama,
örgütlenmede kendiliğinden-gelmeliğin ve ilkelliğin örgütlenme ilkelerinin
savunulması olan"militan örgütlenme" ve "devrimci terör"
gibi görüşleri proleter devrimci hareketle az çok ilgisi olan herkes bilir.
Bu, en geniş alan üzerinde yürütülecek, siyasi ajitasyonun yerine
"heyecanlandırıcı terörizmi" koymak değil de nedir? Bu,
"devrimci mücadele ile, işçi sınıfı hareketini bir bütün içinde
birleştirme yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların
tutkulu öfkesini, kendiliğinden gelmelik önünde boyun eğme"yi ifade
etmiyorsa, neyi ifade ediyor? Neden bilimsel sosyalist örgütlenme değil de,
istikrarlı ve sürekli bir yanı olmayan "militan örgütlenme"? Çünkü,
gerçekten bütün alanları kapsayan bu siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını
örgütlendirme eylemini başlıca görev olarak kabul etmeyenlere, siyasi
mücadeleyi bireysel çıkışlar olarak sınırlandıranlara bilimsel sosyalist bir
örgüt değil, "militan örgüt" lazımdır. "Ve böyle bir örgüt ne
yazık ki mücadeleye nerede ve nasıl girişeceklerini henüz bizden sormayan ya
da seyrek soran yığınlarla birliklerimizin daha sıkı bağlar kurmasını
gerçekten önler…"[132].
Yine bu
"sol" çizginin bir yanda proleter devrimci hareketi, bütün yönleriyle
kitlelerin siyasi eğitimi görevinden "devrimci teröre" çağırırken,
bir yandan da siyasi ajitasyonun yerine, ekonomizmin "aşamalı
bilinçlendirme teorisi"ni koyması ve "kitlelerin polisle
çatıştırılarak bilinçlendirileceği" görüşünü, o ünlü oportünist teoriyi
benimsemesi, ekonomizmle terörizmin bağlantısını, ortak kökünü ortaya koyması
bakımından önemlidir ve Lenin'in "Ekonomistin bitişik kapı komşusu
terörist"[133]
demekte ne kadar haklı olduğunu bir kere daha göstermektedir.
Proleter
devrimci hareketimiz içinde bulunduğu dönemin gerektirdiği görevlerini doğru
olarak kavradıkça ve yanlış eğilimlerden arındıkça güçlenecektir ve
güçlendikçe de yanlış eğilimleri etkisiz kılacaktır. Bizim yanlış eğilimler
karşısındaki ilkemiz, "Gelecekte daha dikkatli olmak için, geçmişten
ders almak" ve "hatayı önlemek için hastalığı tedavi etmek"
ilkesidir. Başka bir deyişle, "birlik-eleştiri-birlik" ilkesidir.
Biz doğru ilkeler üzerinde birlik isteriz ve bunun için mücadele ederiz.
Çünkü devrimci hareketimiz, ancak doğru ilkelere bağlı kalarak güçlenebilir
ve zafere ulaşabilir. İlkesizlikle mücadeleyi savsaklarsak, ilkesiz bir
barışı arzularsak liberalizme düşeriz. Liberalizm ise, Mao Zedung'un dediği
gibi, "Birliği alttan alta kemiren, dayanışmayı dipten çökerten, vurdum
duymazlık yaratan ve ayrılık doğuran bir yozlaştırıcıdır." Onun için,
"Biz aktif ideolojik mücadele isteriz. Çünkü bu… kavgamız yararına
birlik sağlayan silahtır. Her devrimci bu silahı kullanmalıdır"[134].
[1] TÜRK SOLU, Sayı 26; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.
[2] TÜRK SOLU, Sayı 27.
[3] Agd. Sayı 29.
[4] Agd. Sayı 32.
[5] Agd. Sayı 34.
[6] Agd. Sayı 40.
[7] Agd. Sayı 38.
[8] Agd. Sayı 48.
[9] Agd. Sayı 49.
[10] AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.
[11] TÜRK SOLU, Sayı 56; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106 ve 178.
[12] TÜRK SOLU, Sayı 62; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.
[13] AYDINLIK, Sayı 2, s. 177.
[14] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.
[15] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.
[16] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.
[17] TÜRK SOLU, Sayı 64 ve 66; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.
[18] TÜRK SOLU, Sayı 62 ve 74; AYDINLIK, Sayı 4, s. 262.
[19] TÜRK SOLU, Sayı 88.
[20] AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.
[21] TÜRK SOLU, Sayı 77, 79 ve 81; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı
1; AYDINLIK, Sayı 8, s. 89-90.
[22] AYDINLIK, Sayı 8, s. 90
[23] TÜRK SOLU, Sayı 78; AYDINLIK, Sayı 8, s. 89-90
[24] AYDINLIK, Sayı 8, s. 90.
[25] TÜRK SOLU, Sayı 79.
[26] TÜRK SOLU, Sayı 80; AYDINLIK, Sayı 8, s. 90.
[27] TÜRK SOLU, Sayı 88; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1;
AYDINLIK, Sayı 10, s. 253.
[28] TÜRK SOLU, Sayı 88.
[29] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 4, 5, 8 ve 9; AYDINLIK, Sayı
11, s. 361.
[30] TÜRK SOLU, Sayı 90, 91, 92, 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ,
Sayı 3, 4.
[31] TÜRK SOLU, Sayı 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4.
[32] TÜRK SOLU, Sayı 94; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 4, 5.
[33] TÜRK SOLU, Sayı 92, 94, 97, 99, ve102; İŞÇİ-KÖYLÜ
GAZETESİ, Sayı 3, 4 ve 8.
[34] TÜRK SOLU, Sayı 97; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6, 7.
[35] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 7, 8.
[36] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9, 12.
[37] TÜRK SOLU, Sayı 106 ve 107; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı
9.
[38] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 10.
[39] TÜRK SOLU, Sayı 112; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 11;
Proleter Devrimci AYDINLIK, Sayı 1- 15, s. 168
[40] TÜRK SOLU, Sayı 1.
[41]
TÜRK SOLU, Sayı 3
[42] TÜRK SOLU, Sayı 13
[43] TÜRK SOLU, Sayı 18.
[44] TÜRK SOLU, Sayı 15.
[45] TÜRK SOLU, Sayı 18.
[46] TÜRK SOLU, Sayı 21, 22.
[47] TÜRK SOLU, Sayı 26.
[48] TÜRK SOLU, Sayı 37.
[49]TÜRK SOLU, Sayı 65; AYDINLIK, Sayı 5, s. 341-344;
AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.
[50]Aynı yerler.
[51] TÜRK SOLU, Sayı 65 ve 66.
[52] TÜRK SOLU, Sayı 66.
[53] TÜRK SOLU, Sayı 67
[54] TÜRK SOLU, Sayı 69.
[55] TÜRK SOLU, Sayı 72; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.
[56] AYDINLIK, Sayı 8, S. 88
[57] TÜRK SOLU,
Sayı 75.
[58] TÜRK SOLU, Sayı 76.
[59] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.
[60] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.
[61] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.
[62] Aynı yerler.
[63] TÜRK SOLU, Sayı 80, İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1;
AYDINLIK, Sayı 8, s. 88
[64] TÜRK SOLU, Sayı 80.
[65] TÜRK
SOLU, Sayı 82.
[66] TÜRK SOLU, Sayı 84; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1.
[67] TÜRK SOLU, Sayı 87
[68] TÜRK SOLU, Sayı 89
[69] AYDINLIK, Sayı 10, s. 252.
[70] TÜRK SOLU, Sayı 92 ve 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3.
[71] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6.
[72] TÜRK
SOLU, Sayı 97; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6.
[73] TÜRK SOLU, Sayı 105, 106; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9.
[74] TÜRK SOLU, Sayı 107.
[75] TÜRK SOLU, Sayı 111.
[76] TÜRK SOLU, Sayı 117; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 12.
[77] TÜRK SOLU, Sayı 120 ve 121
[78] Lenin,
Ne Yapmalı, Ankara, Sol Yayınlrı, 1969, s. 78
[79] Lenin, "Önümüzdeki Görev", TÜRK SOLU, Sayı
113.
[80] Lenin, Ne Yapmalı, s. 40
[81] Aynı eser, s. 120.
[82] Aynı eser, s. 52
[83] Aynı eser, s. 51-54.
[84] Aynı eser, s. 88-89.
[85] Karl Marx,
Ücret, Fiyat ve Kâr, Ankara, Sol Yayınları, 1965, s. 101.
[86] Lenin, Ne Yapmalı, s. 88.
[87] Aynı eser, s. 73.
[88] Aynı eser, s. 167.
[89] Aynı eser, s. 203.
[90] Aynı eser, s. 89.
[91] Aynı eser, s. 124.
[92] Aynı eser, s. 138.
[93] Aynı eser, s. 95-96.
[94] Aynı eser,
s. 131-132.
[95] Aynı eser, s. 98.
[96] Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı 15, s. 205.
[97] Yukarıda gösterilen kaynaklara bakınız.
[98] Karl Marx,
Ücret, Fiyat ve Kâr, s. 101.
[99] Lenin, Ne Yapmalı, s. 80.
[100] Milli
demokratik devrim mücadelesi, nihai amaç olan sınıfsız
topluma varmak için, önder güç işçi sınıfının bilinçle yürüttüğü bir
mücadeledir; bilinçli siyasi mücadeledir. Kendiliğinden-gelme işçi ve köylü
hareketleri, bu mücadelenin hedefleri doğrultusunda olduğu ve onun mücadele
olanaklarını genişlettiği için milli demokratik devrim mücadelesinin bir
parçası sayılırlar. Ama bu mücadelenin doğrudan değil, dolaylı bir
parçasıdırlar.
[101] Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri, Ankara, Sol
Yayınları, 1969, s. 89.
[102] Aynı eser, s. 73-74.
[103] Yukarıda aktardığımız kaynaklardan Demir-Döküm, Horoz
Çivi, Singer, Erdemir, Yarımca Seramik işçilerinin ve Amerikan işyerlerinde
çalışan işçilerin hareketlerine bakınız.
[104] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı,
Ankara, Sol Yayınları, 1968, s. 158.
[105] Karl Marx,
Ücret, Fiyat ve Kâr, s. 102-103.
[106] Lenin, Marksist Eylemin Çocukluk Hastalığı, İstanbul,
Gün Yayınları, 1968, s. 106.
[107] Gerilla Savaşı ve Marksizm, Ankara, Ekim Yayınları,
1969, s. 375.
[108] Mehmet
Altun-Sebatay Varol, "İşçi Sınıfımızın Gelişen Kendiliğinden
Hareketine Dikkat Edelim", TÜRK SOLU, Sayı 113.
[109] "DİSK'e İşçi Sınıfının Devrimci İdeolojisini
Hakim Kılalım", TÜRK SOLU, Sayı 118.
[110] G. Göder ve diğerleri, Sosyal Demokratların Çıkmazı,
Ankara, Sol Yayınları, 1966, s. 19.
[111] Sözümüz DİSK içindeki proleter devrimci unsurlara
değil, DİSK'e bugün hakim olan oportünizmin temsilcilerinedir. İleride söyleyeceklerimiz
de yine onlaradır.
[112] AYDINLIK, Sayı 12.
[113] Mao Zedung, Yeni Demokrasi, İstanbul, Sosyal
Yayınları, 1967, s. 95.
[114] Lenin, Toprak Meseleleri, Ankara, Sol Yayınları, 1969,
s. 32.
[115] Lenin, İşçi-Köylü İttifakı, Ankara, Sol Yayınları,
1970, s. 140.
[116] Bu konular
için Stalin'in Sosyalist Ekonominin Meseleleri'ne (Ankara, Sol Yay. 1968)
bakınız.
[117] Lenin,
Toprak Meseleleri, s. 29.
[118] Lenin, İşçi-Köylü İttifakı, s. 11.
[119] Lenin, İki Taktik, Ankara, Sol Yayınları, 1967, s. 61.
[120] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, s.
157.
[121] Lenin,
Toprak Meseleleri, s. 40.
[122]
Aynı eser, s. 40.
[123] Proleter Devrimci AYDINLIK, sayı, 3-17.
[124] Lenin,
Toprak Meseleleri, s. 126.
[125] Proleter devrimci çalışma tarzının üç ana ilkesi
vardır. Bu ilkeler şunlardır: "Teori ile pratiği kaynaştırmak,
kitlelerle sıkı bağlar kurmak, özeleştiri yapmak."
[126] Bu konuda bkz. "Kitlelerle İlişkilerimizde
İlkelerimiz Nelerdir?", TÜRK SOLU, sayı 120.
[127] Lenin, Ne Yapmalı?, s.98
[128] Mao Zedung, "Liberalizmle Mücadele",
AYDINLIK, sayı 12.
[129] Başyazı, TÜRK SOLU, Sayı 5.
[130] Lenin, İki
Taktik, s. 100-101.
[131] Lenin, Ne Yapmalı, s. 113.
[132] Aynı eser, s. 215.
[133] Aynı eser, s. 149.
[134] Mao Zedung,
"Liberalizmle Mücadele".
İNTİKAMI!
Önder yoldaşımız Ali Haydar Yıldızın katledilmesi ve
Önderimizin esir düşmesine sebep olan işbirlikçi hain Hüseyin yıldırım bir
iki ay içinde yoldaşlarımız tarafından ölümle cezalandırıldı.
Önderimizi Diyarbakır zindanlarında işkenceli sorgulardan
geçiren savcı Yaşar Değerli kısa zaman içinde partimiz tarafından ölümle
cezalandırıldı ve cezası savaşçılarımız tarafından infaz edildi...
Gene işbirlikçi öğretmen Cafer Atan 27 yıl boyunca kaçıp saklanmasına
rağmen, 2000 yılında partimiz tarafından yeri tespit edilip hakkındaki ölüm
kararı savaşçılarımızca infaz edildi. O dönemki burjuva basını eylemimizi şu
şekilde yayınladı:
Emekli öğretmen: "Ailemin önünde birşey
yapmayın, arka odaya gidelim"
Emek
Sokak'ta kapı çalındı. Tam iki kez. Güm güm. "Kimsiniz" diye soran
Cafer Atan, "jandarma, hakkınızda ihbar var" yanıtını aldı.
Haklarında ihbar yoktu. Gelen de jandarma değildi. O akşam yemekte tavuk
vardı. Tavuklar salonda masanın üzerinde soğudu. İki siyah montlu ve
pantalonlu kimliği belirsiz şahıs emekli öğretmen Tuncelili Cafer Atan'ı
vurdu. Bir kere kafasından bir kere omzundan. Dilan, babası öldükten sonra
annesi Duygu'nun "baban öldü, ona son bir kez bakmak ister misin"
teklifini reddetti. Hazal, babası kanlar içinde yerde ölü yatarken ona, bir
daha baktı.
Olay sırasında, Artan ailesi yalnız değildi. Her zamanki gibi komşuları
Haydar Doğan da yemeğe misafirdi. "Haydar Doğansız emekli öğretmen
Cafer'in et, boğazından geçmezdi". Haydar Doğan'ın Parkinson hastalığı
vardı. Birkaç yıl önce yüksek bir binanın beşinci katından aşağıya düşmüş, o
gün bugündür yarı felçli dolaşıyordu. Son günlerde en büyük desteği üç ay
önce bu apartmana taşınan Artan'lardı. Cafer Öğretmen'i vurmaya gelen maskeli
adamlara eski bir karateci olarak müdahele etmeye çalışan Haydar, hiçbir şey
yapamadı. Çünkü Cafer Artan buna izin vermedi. Ona ayaklandığı koltuğa geri
oturmasını, silahlı adamlara da kızları ve eşinin önünde hiçbir şey
yapmamalarını, gerekirse arka odaya geçebileceklerini söyledi. Silahlı
adamlar dinlemediler.
Eşi gibi öğretmen olan Duygu Hanım, ne gelenlerin TİKKO'dan olabilecekleri
ihtimali üzerinde duruyor ne de eşinin tam 27 yıl önce İbrahim Kaypakkaya'yı
ihbar etmiş olabileceğinin. Eşinin kimseden korkmadığını, on yıl aynı
yastıkta uyudukları dönem boyunca hiç kabusla uyandığını bilmediğini
söylüyor. O da, eşinin babası Mecit Bey'in de iddialarla ilgili tek
bildikleri şey, Cafer Artan'ın evlenmeden önce Tunceli'de öğretmenlik
yaptığı.
Cafer Artan'ın vurulduğu odadaki büfenin raflarında baş köşede kristal
vazolar ve altlarına serilmiş tığ işi örtüler, bir de beş ciltlik Server
Tanilli'nin "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" duruyor. Yanındaki
sağlık ansiklopedisiyle.
Dilan dün yaptığı resimde bir annesini, bir de babasını çiziyor. Annesinin
boynunda bir küçük kırmızı kalp var. "Bu kalp" diyor, "Benim
babamın. Çünkü o artık yok. Kalbi de annemde.
İbrahim Kaypakkaya kimdir?
Yasadışı
TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya, 23 Ocak 1973'te Tunceli'de
jandarmayla girdiği çatışmada yaralandı. Yardım için sığındığı köyde güvenlik
güçlerine teslim edilen Kaypakkaya 16 Mayıs 1973'te Ankara'da gözaltındayken
ölmüştü. Kaypakkaya'yı, 29 Ocak'ta operasyon yapan askerlere Vartinik köyünde
görevli bir öğretmenin
teslim ettiği öne
sürülmüştü.
HÜRRİYET GAZETESİ.
TİKKO 27 yıl
sonra intikam aldı
27 yıl önce TİKKO
örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı yakalatan öğretmen evinde öldürüldü.
Cinayeti, intikam için TİKKO militanlarının işlediği
belirtiliyor. Emekli öğretmen Cafer Atan Sarıgazi’deki evinde eşi ve iki
kızının gözü önünde öldürüldü. Evin kapısını çalan kar maskeli iki kişi
jandarma olduklarını söyleyerek içeri girdiler. Aslında kapıyı çalanlar 27
yıl önce yaşananların intikamını için gelen yasadışı TİKKO militanlarıydı.
Emekli öğretmen Cafer Atan’ı susturucu takılmış
bir tabancayla tutarak öldüren , saldırganlar kayıplara karıştı. TİKKO
örgütünün kurucusu Kaypakkaya 27 yıl önce Tunceli’de güvenlik güçleriyle
girdiği çatışmada yaralanarak bir köye sığınmıştı. İddiaya göre köy
öğretmenlerinden Cafer Atan, Kaypakkayayı jandarmaya ihbar ederek yakalattı.
Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya daha Ankara’da gözaltında
ölmüştü.
NTV
Cumhuriyet'e
'kuşkulu' gelen cinayet
Emekli öğretmen Cafer Atan iki gün önce İstanbul
Sarıgazi'de evinde kurşunlanarak öldürülmüştü. Emniyet, jandarma ve Atan'ın
kardeşi Ali Atan'ın ifadelerine göre katiller, TİKKO örgütü üyesiydi. Sebep
ise Cafer Atan'ın 27 yıl önce Tunceli'de görev yaparken TİKKO'nun kurucusu
İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar ederek yakalanmasına sebep olması idi. Cumhuriyet
gazetesi hariç tüm medyada haber bu şekilde yer aldı. Haberi 'Sarıgazi'de
kuşkulu cinayet' olarak veren Cumhuriyet'e göre Atan'ın ismi resmi belgelerde
yoktu ve TİKKO da eylemi üstlenmemişti.
MERAKLISINA NOT
Cemal Atan(51), Tunceli'de görev yaptığı 24 Ocak 1973'te
TİKKO'nun kurucusu Kaypakkaya, Vartinik mezrasında girdiği çatışmada
yaralanarak köye sığındı. Kaypakkaya, bu köyde güvenlik güçleri tarafından
Atan'ın görevli olduğu okulda ele geçirildi. Örgüt Kaypakkaya'nın 18 Mayıs
1973'teki ölümünden Atan'ı sorumlu tuttu. Atan, olay sonrası yıllarca kaçak
yaşadı. (Sabah, 25 10 2000)
ZAMAN
GAZETESİ
Korkunç intikam
Ergün ÇOLAKOĞLU /
İSTANBUL
TİKKO örgütünün kurucusu
İbrahim Kaypakkaya'yı 27 yıl önce jandarmaya teslim ettiği öne sürülen emekli
öğretmen, Sarıgazi'deki evini basan üç kişi tarafından kafasından
kurşunlanarak öldürüldü.
SARIGAZİ’deki Orhangazi
İlköğretim Okulu'ndan geçen yıl emekli olan 51 yaşındaki Cafer Atan'ın Meclis
Mahallesi, Leman Sokak, Emek Apartmanı 17/8'deki evine geçtiğimiz Cumartesi
gecesi 23.30'da gelen maskeli iki kişi, ‘‘Kapıyı açın. Jandarma’’ diyerek
içeri girdi. ‘‘Cafer Atan sen misin?’’ diye soran teröristler, emekli
öğretmeni, eşi Duygu ve iki kızının gözleri önünde, yüzüstü yere yatırdılar.
Teröristlerden biri Atan'a, ‘‘27 yıl önce, yaralı halde Tunceli'nin Vartinik
Köyü'ne sığınan liderimiz İbrahim Kaypakkaya'yı jandarmaya teslim ettin.
Şimdi seni cezalandırıyoruz’’ dedi.
Susturuculu
tabancayla vurdu
Aynı terörist,
‘‘Çocuklarımın gözü önünde yapmayın’’ sözlerine aldırmadan, susturucu
takılmış tabancasını, Cafer Atan'ın kafasına doğrultarak üç kez ateşledi.
Atan, kendisi gibi öğretmen olan eşi Duygu, kızları Hazal ve Dilan'ın dehşet
dolu bakışları arasında can verdi. Teröristler daha sonra, evden çıkarak
kaçtılar. Tunceli'de 27 yıl önce yaşanan olaydan sonra can güvenliği
nedeniyle sık sık görev yeri değiştirilen Cafer Atan'ın adının, TİKKO örgütü
tarafından yayınlanan 'ölüm listesi'nde yeraldığı bildirildi.
Gözaltında ölmüştü
23 Ocak 1973'te
Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada ağır yaralanan ve yardım istemek
için sığındığı Vartinik Köyü'nde güvenlik güçlerine teslim edilen yasadışı
Kaypakkaya, 16 Mayıs 1973 günü Ankara'da, gözaltındayken ölmüştü. Nihat
Behram'ın yazdığı ‘İşkencede
ölümün güncesi’ adlı kitapta, Kaypakkaya'nın yakalanışı şöyle anlatılıyor:
‘‘Yaralı teröristin kaçtığı köylere haber verilmişti. Çevredeki bütün
gericiler ödül kapma yarışındaydı. Gericiler ve ajanlar, dağda taşta, kana
banılmış ekmeği arıyordu. Celal adında azılı gerici ajan, İbo'yu piyango
bileti gibi karşıladı, öğretmene haber verdi. Öğretmen, köye gelen yabancıya
baktı, hemen odanın kapısını kilitledi. 29 Ocak sabahı, operasyonu yapan
üsteğmen Fehmi, sayısız adamıyla geldi, evin kapısına dayandı. İbo odada
yatıyordu. ‘İbrahim
Kaypakkaya'sın değil mi' dedi. İbo'yu bağlayıp götürdüler.’’
HÜRRİYETİM GAZETESİ
İBRAHİMKAYPAKKAYA.NET
|